İNANÇLARA DAYALI KÜLTLER ve ALEVİ OCAKLARI
Anadolu’ya gelmeden önce Türkler, yer gök tanrılarına tapmaktaydılar. Daha sonra bu ilkellikleri gelişti, değişik dinlerin de etkisi oldu. Her canlı varlığın ve hatta dağların taşların da bir ruhunun olduğuna inançla, ruhlar dini adını verdiğimiz “Animizim” ile Türk boyları arasında “ocaklar kültü” oluştu. Tüten ocakların koruyucu ruha inanış gereği yakılan ocakların hiç söndürülmemesi ilke olmuştur. Türkmen töresine göre halk arasında “ocağı tüte” “ocağı söne” “ocağı yana” gibi deyimler olumlu ve olumsuz dua ve beddua olarak kullanıldığına tanık olmuşuzdur. Hatırladığım kadarı ile evimizde annem ocağı hiç söndürmeden yakar devam ettirirdi. Gece vakti ocak sönmesin diye ocağın külü aralanır ve ateş tezeği diye bir parça tezek konarak küllenirdi. Sabahleyin erkenden ocak külü aralanır ve koru besleyerek ateşi yakardı. Bu hep böyle devam ederken, bu ocağa niyaz edenlerin de tanığı oldum. Köyden gelin giderken bizim ocağı ziyaret etmeden giden olmamıştır. Yalnız ocak mı? Eşiğe de niyaz ederlerdi. Eski Türklerin evin eşiğine basmadıkları, oturmadıkları ve su dökmedikleri inancı da vardır. Eşik kutsaldır, çünkü bir ocağın tütmesi ana baba ve diğer hane fertleri ile mümkündür. Ocağın tütmesi demek, mutlu yaşayış ancak karı kocanın birbirine karşı saygı ve sevgisi ile mümkündür. Şamanlık inancına göre de karı-koca ruhunun ongunu veya töz’ü bu eşiğin altında gömülüdür. Bu nedenle ocağın devamına hürmetle eşiğe basılmaz ve oturulmadığı gibi su dökmek çok büyük günahlardan sayılır.
Böylece, ocak inancı giderek yaygınlaşmış ve ulu insanların topluma yaptıkları hizmet sonucu mevcut ocakları tapınım nitelikler kazanınca ulu ocaklar kültü oluşmuştur. Tasavvufun etkisi ile Horasan’da oluşan Türk-İslam anlayışı Anadolu’nun her tarafında tapınım ocakları ortaya çıkmıştır. Bu ocaklar, her inançtan insanın derdine deva aradığı yerler olmuştur. Her ocağın değişik hastalıklara çare olduğu dilden dile yayılmış ve insanlar buralara kurbanlarla gelmiş, tapınım niteliklil törenlerle buraları ziyaret etmişlerdir. Bu ocaklardan, Horasan Erleri, veya Erenleri, Tahta Kılıçlı Dervişler, diye bilinen Dede Kargın (24 Oğuz boylarından), Abdal Musa, Seyyid Resul, Seyyid Garip Musa, Hubyar, Avuşan (Avu içen), Hıdır Abdal gibi ocaklar (Bu ocakların Anadolu’da sayısının 100’den fazla olduğu) soy ocaklarına dönüştü ve herkesin inançla yöneldiği derdine deva aradığı ziyaretgahlar oldu.
Diğer yandan İslamiyet içinde uygun gelişme zemini bulan ve kökleri Teo, Konfiçyüs, Hint Brahmanlığı ile gelişen Budizm inançlarına kadar dayanan “Vahdet-i vücud” düşüncesi, temelde yaratıcının tekliğini ve “Allah” kavramını öne çıkarmaktadır. Bu yaklaşım, bütün dinler için ortak amaçlı bir felsefenin doğuşuna hizmet etti. Bu düşünceden Sofiyye ve tasavvuf felsefesi ortaya çıktı. Asya’dan taşınarak Anadolu’da gelişen tasavvuf akımından amaç, nefsi öldürmek, tanrısal aşka ulaşmak ve Allah’a sevgi ile yaklaşmak vardı. Bunun yolu ise ibadet aracılığı ile yaratıcıya yalvarıp yakarmaktır. Bu düşüncenin öncüsü Hoca Ahmet Yesevi’dir. Yeseviliğin Anadolu’daki temsilcileri dervişler Horasan’dan getirdiklerinin Anadolu inançları ile bütünleştirdiler. Hacı Bektaş Veli’nin öncülüğünde gelişen bu akım, Bektaşilik şeklinde Anadolulaştı.
Bu inanışlar, etomolojik olarak ele alındığında, budizmin ve maniheizmin etkisinde kalma durumu üst düzeydeki yerleşik halk arasında görüldüğü ve bu durumun da geçici olduğu görülür. Gerçek halk töresinin gereğini yerine getirmekte, kült olarak yer, su, ateş ve ağaç ile birlikte dağ tutkusu tapınma özelliği olarak ağır basmaktadır. Gerçekte halk şamandır. Üst düzey yöneticiler Çin’den ve Hint’den gelen din inanışların etkisinde geçici olarak kalmışlardır. Bu durumu Kırgızlarda ve Oğuzlarda bariz bir şekilde görmekteyiz. Başlıca inançlarının odağını “gök tanrı kültü” oluşturmaktadır. Bu tapınma inanışı Asya’dan Anadolu’ya taşınmıştır. Gök ve onun sahibi ruhları bir tutmuş, Oğuzlar, “Bir Allah” veya “Bir Tanrı” diyerek yaratıcıyı her gökte aramıştır. Dualar ederken de başını göğe yükselterek yaratıcıya el açıp yalvarmıştır. Şamanlar da dualarında; “bu gökteki bir Tanrı’ya” hitapları müslümanlığın etkisinde kalındığı döneme rastlar. Altaylı şamanlar güneşi ana, ay’ı da ata olarak bilirler ve yer ise ateş ile ifade edilir. Anadolu’da güneşi ana ve ay’ı da aydede olarak ifadeleri Altay şamanlarının etkisinin olduğu ihtimalini taşır. Yine yaratıcıya “Çalap” kelimesi ile hitap Nasturilerden geçen yabancı bir kelime olsa gerektir.
Türklerde, asıl kök ve menşe “TÖZ”, “TÖS”le veya “Ongun” kültü ile ifade edilir. Atalar ruhu hatırına yapılmış tapınım şekilleridir. ananın tözü, babanın tözü olduğu gibi büyük ululara bağışlanan tözler de vardır. Tözlerin ve ongunların oluşturduğu kült daha çok ulu ölüler kültü ile ilgilidir. Asya’da Türklerin inanışını agöre her varlığın bir ruhu ve ongun olduğuna inanırlar. Her kabilenin kutsal saydığı bir kuşu ve ağacı olduğu, birbirlerini tanımak istedikleri zaman ağacının ve kuşunun ne olduğu sorularak belirlenirler. Anadolu’daki Alevi ocaklıları da hangi ocağa mensup oldukları, ocağın dedesi ve talibi oluşlarını geçmişten gelen bir gelenekte sürdürürler. Asya’da bir ormanın, ağacın veya dağın ruhu olarak kabul ettikleri semboller bir kuş veya ağaçla temsil edilirken birbirleriyle ilgili oniki kabilenin ruhlarının da oniki tanrı olarak kabul ettikleri kuşlara taparlardı. Bugün Alevi toplumun inanışına göre bu kutsal hayvanlardan güvercin, sığırcık, turna, leylek, kutsal sayılır. Bunlar hakkında değişik mitolojik anlatılar vardır. Güvercinin kutsallığı barışın simgesi olduğu gibi, Hacı Bektaş Veli Anadolu’ya güvercin kılığında geldiği için, leylek göç ederek kabeye gidişini düşündüklerinden geri gelişini hacı leylek olarak turnaların yine göç edişleri ve ötüşleri ile de değişik anlamlarla cemlerde turnalar semahı ile anılır. Kutsal sayılan ağaçlara bağlanan paçavra ve benzeri şeyler de şamanlıktan kalan ruhlar için birer nezirdir. Bu geleneksel uygulama bugün Anadolu’nun bir çok yerinde kutsal sayılan ağaçlara bağlanan bez parçaları ile aynı inançlar devam etmektedir. Tahta kılıçlı dervişlerden Seyyid Garip Musa’nın Divriği Güneş tekkedeki mezarı çevresinde kutsal sayılan ağaçlardan ardıç ağacına çevre halkı inançla bezler bağlamakta, dileğinin olması içintaşlar tuturmakta ve yemin ederken “O ARDIÇ” diye doğruluğunu kanıtamak için başvurduğu ziyaretler olmuştur. Yine Abdal Musa anma günü nedeniyle katıldığım şenlikte mezarın etrafındaki bazı ağaçların bağlanmış bez parçalarından yaprakları görünmeyecek durumda idi. Şamanlıktan kalan ve Müslümanlık inancı içinde devam eden bu uygulama halk tarafından dileklerin kabulu için birer nezirdi. Bu tapılan nesnelerde doğaüstü güçlerin olduğuna inanılırdı. Bunlar, ağaçlar, taşlar veya hayvanlar da olabilir. Ayrıca, muska ve benzeri şeyler, cüher denen mezardan alınan topraklar, ulu kişiye ait kuşak ve giysi parçaları nazarlık olarak taşınır. Çok tanrıcılıkta ilkellerin uğur olarak taşıdıkları nazarlıklar, tek tanrılı dinlerde dahi vardı.
İlkel insanların çevresinde ruhların olduğu, bu ruhların kendilerine iyi davranmaları için tapınmak zorunda kaldıkları bu tapınma kültü “Animizm” olarak bildiğimiz ruhlar dinini oluşturuyor. Tek tanrılı dinlerde de ruhun varlığı, ölümlü halde maddenin yok olduğu ruhun öbür dünyada yaşayacağı, mekanının cennet veya cehennem olacağı inancı mevcuttur.
Doğaüstü bir gücün de bulunduğu inancı, bir bitkinin hastalığı iyi ettiği, bir ağacın meyvesi, bazı bitkilerin zehirlerinin hastalıklara iyi gelmesi bazılarının da zararlı olması ile bitkilerdeki bu esrarlı güç, iyilik getirdiği gibi kötülük de getirdiği, bu nedenle tapınılır. İlkeller doğada olağanüstü bir güç olduğuna inanırlardı. (dinamizm).
Dağ Kültü, ilkel kavimlerde olduğu gibi bugünkü tek tanrılı dinlerde de aynı inançlar dağ, su, ağaç, orman, kaya kültlere örnektir. Yer-su kültlerinin en önemlisi dağlar ve dağ tepeleridir. Dağ tepelerinin gök tanrıya yakın oluşu nedeniyle kurbanlar keserler, uluların mezarları da buralara gömülür. Bu uluların dağı ile dağlar adlandırılır. Göçerler mezarlarını dağ ve tepelerine veya belirli su kenarlarını seçerler. Dağ tutkusu, Yunanlılarda “Olimpos”, Yahudilerde “Tur-Sine”, Araplarda “Arafat”, Ermenilerde Ağrı “Ararat”, hinililerde de Himalayalar, Asya Türklerinde Altaylar kutsal sayılır.
Asya’da olduğu gibi Anadolu’da da yüksek dağ tepeleri ziyaret yeri idi. Bu dağ tepelerinde evliya mezarları vardı. Dağlar bu adla anılır. Kars yöresinde örnek olarak Kumru Baba, Akbaba, Allahuekber Baba dağlara da ad olmuştur. Ğöçebeler devamlı hareket halinde oldukları sırada ölen yakınlarını da buralara gömerler. Göçerler mevsimin belirli zamanlarında buradan geçerlerken ziyaretlerini eksik etmezler, kurbanlar keserek, şamanların ayinlerine benzer ayinler yaparlardı. Yerleşik duruma gelen Türkmenlerde, ekin biçme zamanı veya yaylaya çıkarken dedelerinin önderliğinde töresi gereği sürülerini de alarak bu dağ tepelerine gelerek günlerce kalarak kurbanlar keserek cemler yaparak dönerlerdi. Bazı yörelerde de yağmur duası için de bu yöreler ziyaret edilir. Bu ziyaretlerde hasta olanların sağlıklı döndüğü, dileklerinin kabul olacağı inancı vardı.
İran Horasanı, uygarlığın yoğunlaştığı, değişik dinlere ait inançların karışıp kaynaştığı bir yerdi. Bu din ve inanç mozayiği içinde tasavvuf akımı da gelişti. Tasavvuf cereyanının etkisi ile Türkler Müslümanlığı kabul etmeye başladılar. Horasan ve çevresi Pir-i Türkistan namı ile bilinen Hoca Ahmet Yesevi Türk-İslam düşüncesinin önderi oldu. Yesevilik Horasan’da geliştiği sırada zorunlu göçler, Moğol baskını sonucu bu inançlar Anadolu’ya taşındı. Gelenek ve görenekleri ile Anadolu’ya gelen Türkler, törelerine Anadolu’dan da çok şeyler kattılar. İslamiyeti Türkmen töreselliği içinde özümlediler ve ARAPTAN ve Farstan farklı olarak Anadolululaştırdılar. Böylece benliklerini korudular. Anadolu Müslümanlığını oluşturan bu Türkmenler (Aleviler), Asya’da kopuz çalıp kımız içerken, ayinlerini kam, baksi ve şamanlarla yaparken, İslamlığı kabul ile de yerlerini (seyyid) dede, derviş, baba gibi din adamlarına bıraktılar. Yahut da, Müslümanlıktan önce kam, baksi ve şamanken müslümanlığı kabul ile de dede veya derviş oldular. Geçmişin bağı ile renklenen islamlık törenlerde halk önderlerine saygı ile bağlandı.
Horasan’dan Anadolu’ya gelen Yesevi dervişleri, Anadolu ve Rumeli’nde açtıkları tekke ve zaviyeler birer ocak durumuna geldi. Bu ocaklar dedelerin çevresinde tarikat şeklinde örgütlenmeye başladı. Horasan Erleri, Erenleri, Alperen veya Tahtakılıçlı dervişler adı ile anılan yüzü aşkın ocak oluştu. Bu ocaklar oba kültünün de etkisi ile soy ocaklarına dönüştü. Seyyidlik beratı alanlar, Peygamber soyundan geldiklerine dair, emrişerifler ve icazetler alarak toplumu aydınlatmaya başladılar ve Anadolu müslümanlığının da temelini attılar. Bu ocakları bir kısım batı ocakları olarak Hacı Bektaş Dergah’ına, doğu ocakları da Erdebil Tekkesine bağlanarak nasıl ayrılıyorsa, oba kültüne ait olan Alevi ocakları da iç işlerinde serbest kendi soy seceresine bağlı olmak üzere dış işlerinde nasip aldığı dergaha yani Hacı Bektaş veya Erdebil’e bağlanıyorlardı. Bu iki dergaha ait dede ocakları birbirlerine benzer tarafları olsada töresel bakımdan bazı farklılıklar vardı. Her Alevi ocağı federe ve konfedere durumda idi. Ocaklı dede seyyid soyundan gelse bile halifelikberatını dergahtan alması gelenekti. Hizmetleri karşılığı bir ocaklı dede cemlerde verilen nezirleri şahsına harcayamazdı. Bir bölümünü tekkenin masraflarına geri kalanları da dergaha götürmek veya göndermek zorunda idi. Bir noktada bugünkü derneklerin çalışma şekli gibi. Erdebil’e bağlı ocaklar daha muhafazakardı. Hacı Bektaş Dergahı ise Osmanlı Devletinin kuruluşu sırasında himaye görmüş, şehirlileşmiş, tarikatlaşarak Balkanlar’ın da etkisinde kalarak doğu ocaklarına göre daha uygarlaşmış bir durumda doğulular onları purutluk ve döneklikle itham etmişlerdir. Doğu ocakları edep erkanı cemlerde daha geleneklere bağlı olduğu için, görgüde kullandıkları kutsal ağaç erkan için batı ocaklılar da ağaçlı, alaca değnekli gibi sürtüşmelere neden olunmuş. Doğu ocaklılar arasında şamanlığın etkisi ile Ali’yi gök tanrır yerine koyacak şekilde Ali Allahiler grubunu oluştururken batı ocaklı Bektaşiler Tasavvuf akımının etkisi ile daha mutedil davranmışlardır. Doğu Ocakları Erdebil tekkesinin tarikat esasından vazgeçerek Tahmasb zamanında İran şiiliğine ağırlık vermesi ile doğu ocakları başsız kalmıştır. Başsız kalan bu ocaklar uzun müddet kendi başlarına bağımsız hareket etmişler. Hacı Bektaş dergahına saygı duymalarına rağmen bağlanmamışlardır. Bağlanmamalarının bir nedeni de toplanan nezirden pay vermemekti. Bu başsız kalan ocakları kendine bağlamak isteyen HaCI Bektaş dergahı Halifelerinden Hıdır Abdal Ocağını düşkün ocağı olarak bilinir. Bir bakıma kendi başına hareket eden Ocakları da düşkün ilan etmiş. Hıdır Abdal Ocaklılar doğuda düşkün ocağı olarak bilinir. Düşkün olarak cemlerde bir fert kendi ocağınca yargılanırken, ocak düşkün olursa veya ocaklıların bir müşkülü olursa bu problemleri Hacı Bektaş Dergahı halleder. İşte bu dergah adına görevlendirilen Hıdır Abdal Ocağı halifeleri doğu ocaklarını dergaha bağlamak üzere göndermiştir. Kültlerin oluşturduğu geleneksel yapıyı yürütebilmek için bir dergaha bağlanıp icazet veya hilafetname alması gerektiğinden, pir kapısı olarak Erdebil’i veya Hacı Bektaş’ı seçmesi gerekirdi. Çünkü Alevi ocakları Federe ve konfedere yapılanma içinde hiyerarşik bir şekilde bağlıdırlar.
KUTLUAY ERDOĞAN