Teslim Abdal'ın Şeyh Ahmet Dede Nefesi
XI. TESLİM ABDAL’IN ŞEYH AHMET DEDE
NEFESİ
Şeyh Ahmet’in torunlarından olan Teslim Abdal’ın bugüne kadar yüzün üzerinde ki şiiri; ozanlar ile dedeler ve zakirler vasıtasıyla söylenerek yaşatılmıştır. Edebiyat araştırmacılarından Sadettin Nûzhed Ergun, Atilla Özkırımlı, Cahit Öztelli birbirini tamamlayıcı bilgilerle Teslim Abdal’in hayatı ve şiirleri hakkında açıklamalarda bulunmaktadırlar.(118) Teslim Abdal’in IV. Murat (1623-1640) döneminde ve 1617-1670 yılları arasında yaşadığı bir çok araştırmacı tarafından ortak olarak benimsenmektedir. Çorum ve Denizli’de de tekkesi ve makamı vardır. Teslim Abdal ozanlığının yanı sıra dede olduğu için Anadolu’nun çeşitli köy ve kasabalarında bulunan taliplerinin “görgü-cemleri”nde de bulunmuştur. M.Beşir Aşan’ın Tabanbükü Köyü’deki Teslim Abdal’ın mezartaşından saptamasına göre ise; ölüm tarihi 1719’dur. Yani, Teslim Abdal’ın 1617-1719 yılları arasında Şeyh Hasan (Tabanbükü) Köyünde yaşadığı kesinleşmiştir.
Dinleyin bu nefesi habl-ül veridir:
İn ziyaret eyle Şeyh Ahmed Dede’yi,
Kırkların içinde Server-i Velidir;
İn ziyaret eyle Şeyh Ahmed Dede’yi...
Kardeşi Şeyh Hasan adı söylensin,
Bahr-iyle ummanları boylansın,
Yüzün gören Beytullah’ı neylesin
İn ziyaret eyle Şeyh Ahmed Dede’yi...
Daim bâtından görülür yüzün
Yusuf ile bile yorulur düşün
Oniki İmamlar’ın Serçeşme başın
İn ziyaret eyle Şeyh Ahmed Dede’yi...
Şeyh Ahmed adındır, Tavil-i Tubi” mahlasın, (119)
Şahı Merdan Musa Kazım Abbas neslesin
Hâce Ahmed Yesevi Rum halifesisin
İn ziyaret eyle Şeyh Ahmed Dede’yi...
Teslim Abdal der, Şah’ım iyi buyurmuş
Evvel-âhir imamların soyu buyumuş
Kaddas Allah sırr-ı hakikat evlat buyurmuş
İn ziyaret eyle Şeyh Ahmed Dede’yi...
XII. TEVHİD DUAZI VE ÖYKÜSÜ
Taçlama Düvazimamı da denilen ve “Bugün Pir bize geldi / Gülleri taze geldi / Önü sıra Kanber’i /Ali Murtaza geldi / ...” sözleri ile başlayan tevhid duazı; Cemlerde 7 mısralık “lâ İlâhe İllâllah” ilahisiyle vecd ve huşu içinde ritimli ve rütelli bir şekilde, “toplu tapınma ayini”nde 3 kez Secde’ye varılmak suretiyle, zakirlerin duazı çalıp söylerken bacılar ve sofularda terennüm ederek iştirak ederler ve Ayn-i Cem böylelikle icra edilmiş olur. Sonunda dede bir gülbank okur... 25 kıta olan Duaz söylenirken 25 kez de ilahi bölüm tekrarlanır.
Tevhid Duazı’nı Nimri ve Hızır dedelerden otantik söyleyiş tarzıyla dinleyerek, alıp düzenleyen Arif SAĞ; yöresellikten çıkararak, Türkiye genelinde dinlenir hale getirmiştir. Fakat, Alevi etiğine uymayan bir davranış gösteren Arif Sağ; kaynak kişi olarak bu iki dedenin adını vermez. Bir başka handikap da “Tevhid Duazı” türkü şeklinde kabul edilip dönüştürülmesidir. Esas tehlike de burdadır. Alevi inanç ve kültürünü eriterek yok etmektedirler.
Duaz, nefes, deyiş, samah; Alevi toplumunda bağlama eşliğinde sesli ve sazlı söylenerek rütüellerle ibadetler eda edilir. Ayin-i Cem ve irfan meclislerinin dışında bu tip şiirler söylenmez ve günah adledilir. Bu şiirlerin ilahiler gibi bir kutsiyeti vardır. Bu şiirlerin birinci özelliği içindeki kutsal sözler ve masum-u pak veliler ile uluların adlarının geçmesidır. İkincisi içinde taşıdığı Kuran mealleridir ki dua yerine geçer ve bu sözlerle semaha durulur, secdeye inilir, ibadetler yapılır. Üçüncü özeliği ise şiirin içinde İmam Hüseyin gibi zatlara yakılan ağıtlardır ki, matemi ifade etmektedir. Bu nedenle de; duazlar, nefesler, deyişler, samahlar, mersiyeler farklı işlev ve özelliklerinden dolayı türkü, halay, horon vs. gibi ezgilerden ayrı olup zevk ve eğlence aracı değildir. Ve Mevlut gibi kutsiyet ifade eder. Alevi toplumunun bu kutsal değerleri yozlaştırılıp, ana değerleri yok edilmemelidir.
1) Sadeddin Nüzhet Ergun Tevhid Duazı için: “Bu manzumenin, Kul Himmet’e mensup bir derviş tarafından yazılmış olması muhtemeldir.”(120) Demektedir ki bizde bu görüşe katılıyoruz. Bazı araştırmacılar da bu Duvazimamın Kul Hüseyin’e ait olduğunu belirtmektedirler. Araştırma bölgemizde cemlerde söylenen bu duvazın; Şeyh Hasan Ocağı mensubu bir ozan-dede’ye ait olduğu kanısındayız.
Çünkü Şeyh Hasan Köyü kurulduğundan bugüne ünlü dedeler ve ozanlar yetiştirmiştir ve Tevhid Duvazı’nıda bugüne dek orijinal haliyle getirmiştir.
“Kızıl Deli Tacımız / Şeyh Ahmet mirâcımız / Karaca Ahmed gözcümüz / YALINCAK duacınız.” Ve “Kul Himmet üstadımız /...” dizelerinde geçen Kızıl Deli (Seyyid Ali Sultan)’nın türbesi Malatya’nın Fethiye Beldesi’nin Tenci mezrasında bulunmaktadır. Alevilik’te mirac olayı; görülme, sorulma, aklama, tarık altından geçme ve kırklar cemi ritüellerinin yapıldığı bir ibadet seromonisidir. Duvazda geçen Şeyh Ahmed de mürşidlik makamını temsil eden Hz. Muhammed yerine postta oturan torunlarından olan Şeyh Ahmed Dede’yi ifade etmektedir.
Bilindiği gibi gözcülük makamı da “Karaca Ahmed”indir. Bu şiiri yazanın ve cemde söyleyenin de Üstadı, Safevi soylu Kul Himmet’tir. Bölgede yaptığımız araştırmalarda “Yalıncık Abdal” adında bir ozandan bahsedilmektedir ki, Hızır Dede ve Nimri Dede de bu ozanı doğrulamışlardır. Kuvvetle muhtemel bu düvaz “Yalıncak Abdal”a aittir. Kış yaz yalınayak gezen ve üstünde beyaz bir entari bulunan “Yalıncak”, sırtında bir beyaz torbası ve elinde de uzunca bir sopası vardır. Köy köy dolanıp dilenen (döşüren) Yalıncak, irticalen deyişler söylemekte saz da çalmaktadır.Tunceli bölgesinde Şeyh Hasanlı Dedelere zakirlik yaptığı da söylenmektedir. (121)
Bu tip giyiniş ve döşürme anlayışı, Kalenderi/Abdal geleneği 1960 yıllarına değin devam etmiş; bizim de şahit olduğumuz bu tipte oldukça çok derviş ve ozan vardı. Arapgirli Fehmi Gür, Agınlı Davut Dayı, Eski Malatyalı Hacı Ali, Dersimli Ferho gibi...
Bu gezginci mistikleri ve dervişleri, Paulicienler de ve Boğomillerde de görmekteyiz ve “Torbesi” denmektedir. (122) İnceleme bölgemizde de bu gezgin dilencilere ve halk aşıklarına “torbacı” denmektedir.
İşte böylesi bir sofistik anlayışta ki bölgede “Yalıncak” mahlaslı bir ozanın çıkıp, “tevhid duvazı” nefesi söylemesi doğal bir sonuçtur. Bölgede Duvaz şöyle başlayip bitmektedir:
Pir bugün bize geldi,
Gülleri tazeledi
Önü sıra Kanber’de
Aliyel Mürtaza geldi
(...)
Kızıl Deli tacımız
Şeyh Ahmed miracımız
Karaca Ahmed gözcümüz
Kul Himmet üstadımız
YALINCAK duacınız
Bunda yoktur yadımız
Şah-ı Merdan aşkına
Hakk vere muradımız.
Her kıtadan sonra tekrarlanan tevhid ilahisi dizeleri de şöyledir:
Allah Allah!... İllallah!..
Hakk Lailahe illallah!..
Ali Mürşid, Güzel Şah!..
Eyvallah Şahım, Eyvallah!..
Şah İsmail; Anadolu’da Türkmen Oymakları kendi saflarına çekmek için; Pir Sultan Abdal’ı ve Kul Himmet’i görevlendirdiğini biliyoruz. Muhtemelen Kul Himmet’te talibi olan Yalıncak Abdal’ı Dersim yöresinde propagandist olarak görevlendirmiş olabilir. Şeyh Hasan Köyü’nde de böylesi bir “Tevhid Duazı” Cem Töreni’nde söyleyerek günümüze dek gelmiş olasıdır.
2) Tunceli’nin Halvoru Köyü’nün yakınında bulunan Ermenilere ait Venk Kilisesi’nde İmam Hüseyin’in Mührü yüzüğü takılı kesik parmağının altın bir kutu içinde saklandığını tüm yörede anlatılmaktadır. Yaşlılardan yüzüğün öyküsünü dinledik. Rivayete göre; bugün harebe halinde olan Venk Kilisesinin keşişlerinden biri, Şam’a alışverişe gider. Kerbela’da şehid edilen İmam Hüseyin’in başı mızrağa takılı olarak şehirde Yezid’in askerlerince gezdirilmekteymiş. Halkın feryad-ı figanına dayanamayan keşiş ve aynı zamanda, Hz. Muhammed’in torununa yapılan zulümden hicap duyarak; Emevi Hükümdarı Yezid’e çıkarak İmam Hüseyin’in kesik başını altın karşılığı satın almak ister.Yezid de yüklü bir torba altın karşılığı İmam Hüseyin’in başını satar. Keşiş, İmam Hüseyin’in başını altın bir kutuya koyarak Tunceli’deki Venk Kilisesi’ne getirir ve saklar. Bu kutu güneş gibi parlayarak gece-gündüz bulunduğu odayı aydınlatır. Kutunun bulunduğu oda yöredeki Aleviler’in de ziyaretgâhı olur. Diğer bir rivayete göre ise; Keşiş sadece İmam Hüseyin’in mühürlü yüzüğünün bulunduğu kesik parmağını satın alarak bir altın kutuya koyarak getirir. 1915 yılına kadar bu kilisede saklanan kutudaki İmam Hüseyin’in parmağı; “Tehcir Olayı”ndan dolayı kilisenin papaz ve keşişleri, Seyyid RIZA’ya giderek bu kutuyu ve kıymetli eşyaları teslim ederler.
1937’de Ankara’ya getirilen Seyyid Rıza’nın eşyalarının bazılarının listesini o günkü gazeteler vermektedir. Kurun, Cumhuriyet, Ulus, Haber gibi gazetelerin 30 Haziran 1937 ve 8-11 ikinciteşrin 1937 tarihli nüshalarında da yer almaktadır.
Bölgede o zaman Seyyid Rıza ile birlikte olmuş yaşlılarla yaptığım görüşmelerde; bu eşyalardan başka, Şeyh Hasan Ocağına ait çok sayıda el yazma kitaplar, soy kütükleri (şecereler) ve belgeler, Harzemşahlar’a ait belgeler, el yazma Kuran ve İnciller, Alaeddin Keykubat dönemine ait aşiretlere dair vesikalar da alınarak Ankara’ya götürüldüğünü belirtmektedirler...
Halvoru Köyü’nden ve Seyyid Rıza’nın hizmetinde bulunmuş 1999 yılında 110 yaşında Hakk’a yürüyen Hasan Karataş; eşyaların alındığını doğrulayarak, yalnız parmağın Hz.İsa’ya ait olmadığını, o parmağın İmam Hüseyin’in mühürlü yüzük olan parmağı olduğunu ve Yezid’den altın para karşılığı Venk Kilisesi keşişlerinden birisi tarafından satın alınarak bizim köydeki kiliseye getirildiğini, söylemiştir. 75 yaşındaki Süleyman Öztürk ve Ali Haydar Sert’te yöredeki olayları ve söylenceleri doğrulayarak, Tevhid Duazı ile ilişkisini de anlatmışlardır.
Tevhid Duazı’nın; İmam Hüseyin’in yüzüklü parmağı, keşiş ve oğulları, söylencesi ve düvazimamın yazılış öyküsü, yazanın kimliği ve inanç motifleri bölgedeki Alevilerce böyle algılanmaktadır. İnanç ve iman ötesinde elimizde belgeler yoktur. Seyyid Rıza’dan alınan belgeler gün ışığına çıkarıldığında gerçekler de aydınlanacaktır. Şimdilik anlatılanlara inanmak zorundayız...
Keşişe sattığı İmam Hüseyin’in başı ya da kesik parmağından dolayı pişmanlık duyan Emevi Halifesi Yezit; geri almak için, Venk Kilisesi’ne askerlerini gönderir. Keşiş; İmam Hüseyin’in başı diye bir oğlunun başını keserek kutuya koyar ve askerlere verir.Yezid’e götürülen baş, İmam Hüseyin’in başı olmadiği anlaşılınca, tekrar askerleri Venk’e gönderir. Keşiş; tek tek yedi oğlunun başını her defasında keserek Yezit’e gönderir.Yine, İmam Hüseyin’in başı olmadığını anlayan Yezit; son kez vermediği takdirde, Keşiş’in başının vurularak getirilmesini emreder. İmam Hüseyin’in başını vermeyen Keşiş yedi oğlu ile kendi başından da olur. “Tevhid Duazı”nda bu olay şöyle geçmektedir:
Dökerim göz yaşını
Bak Mevla’nın işini
Kurban eyledi Keşiş
Yedi oğlunun başını
Keşiş kurban eyledi
Kâfirler kan eyledi
Gökten indi melekler
Yerde figan eyledi
Figan eyler Melekler
Kabul olsun dilekler
Yezid bir derd eyledi
O dert beni helâkler.
XIIII. ŞEYH HASAN OCAĞI REHBER DEDESİ SEYYİD RIZA
Seyyid Rıza: (Büyük) Şeyh Hasan’in bugünkü Tunceli yöresinden bir ağanın kızıyla evliliğinden olma Seyyid Selahaddin adlı oğlunun torununun torunlarından olan (Küçük) Şeyh Hasan’ın oğlu Abbas Han’ın soyundan gelmektedir. Seyyid Rıza; Şeyh Hasananlı aşiretinin Abbashan oymağındandır.
Seyyid Rıza; Hozat’ın Sin Nahiyesine bağli Ağdat Köyü’ndendir. Seyyid Rıza; Dersim yöresinin büyük rehber seyyidlerinden olup, aynı zamandaYukarı Abbasân Uşağı oymağının da reisi olmasına karşın diğer aşiretler üzerinde de saygın bir otoritesi vardır. Kendisi çok defa Vivalik’ta ve bazen de Sosan Kale’deki evinde oturur. Dersim’e ait işleri Vivalik’te görür.
Seyyid Rıza’nın Sosan Kalesine yakın VANK isminde bir köyü vardır. Bu köyün müstahkem kilisesinde; alt tarafi gümüş savatlı, üst tarafi altın yaldızlı tahminen iki kilo sikletinde bir HAÇ vardır. Bu haçın ortasında muhaddep bir cam içinde fındık tanesi kadar bir nesne vardır. Bu nesne İMAM HÜSEYİN’in baş parmağı’nın kemiğidir. (123) Denmektedir ki yukarıda anlattığımız söylenceyle birbirine karıştırılmaktadır.
Seyyid Rıza’nın Dersim Hareketi sırasında, Kasım 1937 ayında Çadırında bulunan tüm şahsi eşyalarına el konarak Ankara’ya getirilir. Bu eşyalar arasında olanlardan bazılarının o günkü gazeteler yazarlar ve şunlardır:
“Kuran, Hadis, Ayet, Enami Şerif, Mahmudiye, Siyeri Nebi, Keşkül, Mavi boncuklar, içinde hayat iksiri bulunan renkli testi, Ekberi Meşlahi, vs., ayrıca kitaplar, Beyyüz sayfalık Almanca lügat, çeşitli boy boy haç (renkli İstavrozlar), İsa’nın başparmağının kemiği olan “Eizzei Nasra” bir kutu (bu kutu kapalı olup hiç açılmamıştır). Ermenice yazılı olan Taçlar, (Taçları kim yaptırmış neden yaptırmış malum değil), Diş tedavisinde kullanılan kerpeten takımı vs... (8 İkinciteşrin Haber ve 11 İkinciteşrin Kurun Gazeteleri) (124)
Gazetelerdeki bu eşyaların öykülerini Seyyid Rıza’nın yıllarca yanında bulunmuş Hasan Karataş ve o dönemdeki olayları yakından bilen Süleyman Öztürk gibi yaşlı Tunceli’lere sorduk. Aldığımız cevap şöyledir:
Seyyid Rıza kıyametli eşyalarını Venk Kilisesindeki keşişe emanet olarak bırakırdı. Dersim Harekatında bu kilise yerle bir edilmeden önce (bazı anlatan ise 1915 yılında ki, Ermeni sürgününde demekteler) Kilise’in Papazı ya da Keşişi; Seyyid Rıza’nın altın, para, şecere, berat, kitap, İmam Hüseyin’in altın kutuda ki parmağını ve kilisenin kiymetli eşyalarını kaçırarak hepsini Seyyid Rıza’ya teslim eder. Bu eşyalar Seyyid Rıza teslim olduğunda bütün bu eşyalara devlet el koyarak Ankara’ya götürürler. Kutudaki parmak İsa peygamberin değil, Tevhid Duazimanında da geçen Keşişin Yezit’den satın aldığı İmam Hüseyin’in “Mühr-ü Yüzük Parmağı”dır. Ankara’ya götürülen eşyalar arasında Şeyh Hasan Ocağı’nın Şecere ve Beratları da vardır. N.Dersimi’ye göre ve yanında bulunmuş yaşlıların anlatımına göre: Medrese eğitimi ve öğretimi görmüş olan Seyyid Rıza; Arapça, Farsça, Ernenice, Türkçe, Kürtçe, Dersimce bilen alim bir zattır.
Ermeni mezalimi ile ilgili Dr.Nuri Dersim şunları yazmaktadır: “Seyyid Rıza bana aynen şu olayı anlatmıştı: Erzurum merkezine 27 Şubat 1918’de varmıştık. Oldukça büyük ve tamamen ahşaptan yapılmış olan bir binanın içerisinde ki, erkek, kadın, çocuğun bu binada ve canhıraş bir tarzda ateş duman içerisinde yanmakta olduğunu ve binanın dış kapısı altından yanmakta olan zavallıların kanlarının ve bedenlerindeki suların akarak adeta bir dere oluşturduğunu gözlerimle gördüm. Hayatımda bu gibi felakete ve acı verici bir sahneye rastlamadım.... hüngür hüngür ağlamaya başladım.” (124.a)
Seyyid Rıza 1914/18 yılarında Şeyh Hasananlı Aşiretinden oluşturduğu askerleriyle birlikte vatanı savunmak için Ruslara karşı Doğu Cephesinde savaşmıştır. Hacı Bektaş-ı Postnişini Ahmet Cemalettin Celebi’nin Mücahidin Alaylarına gönüllü askerler toplamış maddi ve manevi yardımda bulunmuştur. 16 Şubat 1916’da Erzurum kaybedilir, 3 Temmuz 1916 da Erzincan’a Osmanlı ordusu geri çekilir. 6 Temmuz’da Rus Süvarileri Erzincan-Trabzon yolunu tutar. Ekim Devrimi sonrası 18 Aralık 1917’de Ruslarla ateş kes imzalanıir. 13 Şubat 1918 tarihinde resmen Erzincan alınır. İşte, bu dönemde Seyyid Rıza cephelerde Ruslara karşı savaşmaktadır. Bu dönemde Seyyid Rıza bölgedeki Vali ve komutanlarla cephede yazışır. Bu konu da yöredeki bazı aşiret reisi olan ailelerin ellerinde bulunan belgelerden anlaşılmaktadır. Seyyid Rıza; Rusya ile anlaşma sonrası köyüne döner. Anlatılanlara göre; savaş dönüşü kendisini karşılamaya gelmeyen ağa kızı olan birinci karısına kızarak, ikinci eşi olacak Besi adlı kız ile evlenir.
Seyyid Rıza; 10.10. 1924 ve 12.1.1925 tarihleri arasında “Kürt Ayaklanması” konusunda doğu bölgesinde yapılan toplantılara katılmayarak tavrını koymuş ve kendiyle görüşmelere gelenlere de “isyan”ın yanlışlığını vurgulamıştır. 1925’ te Elazığ’ı işgal eden Şeyh Sait yanlılarından Şeyh Şerif silahlı kuvvetlerine karşı; Hüseyin Doğan Dede ve Seyyid Rıza kuvvetleri Nisan 1925’te taaruz ederek şehirden uazaklaştırarak, Palu’ya doğru sürmüşlerdir.
Vatan savunması yapan Seyyid Rıza; I.Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı’nda büyük yararlılıklar göstermiştir. Seyyid Rıza’nın tarihsel olarak siyasi tavrına ve başardığı işlere bakarak “Dersim Olayları”nı değerlendirmemez gerekir.
Dersim bir isyan değildir. Abdullah Paşa gibi ordudaki bazı generaller ve bölgedeki subaylar ile Celal Bayar’ın yanlış politikalarının sonucunda bu dururn olmuştur. Seyyid Rıza Atatürk’e telgraf çekmiş, görüşmek istemiş o dönemdeki bazı devlet adamlar, Atatürk’ün çevresindekiler bunu engellemişlerdir. Seyyid Rıza kendiliğinden, güvence alarak teslim olması ve yetkililerin af edileceğini söylemelerine karşın, Elazığ’da 45 gün tutulduktan sonra, Abdullah Paşa’nın emri üzerine asılmıştır. Verilen sözler tutulmamıştır...Yaş haddini geçmesine karşın alalacele idam edilmiştir.
26 Eylül 1937 tarihli Cumhuriyet Gazetesi Seyyid Rıza’nın kırk yaşındaki ikinci eşi Besi (Bese,Besek Hanım) Hatun’u şöyle tanımlamakta ve tasvir etmektedir:
“Besi, genç ve güzeldi, tam manasıyla bir dağ dilberi idi.. Besi uzun boylu ve zeki idi.. fettan ve füsünlü dağ güzeli harikulede cesurdu.. Başında gümüş bir tac, açık naziyesini yarım kutur çevreleyen ziynet altunların kenarlarından sarkan parlak siyah zülüfleri, hakikaten Besi’ye hususi bir ihtişam vermiştir. Üzerinde Şam kotnisinden üç etekli bir entari, kısa ve gümüş sırmadan işlemeli bir çepken vardı. Ayaklarında Erzincan kunduraları, başında vücudun kısmi ulyasını tamamen kaplamış ağır ipekten bir puşu taşıyordu... Seyyid’in karısı Ana’dır, ve Anaya Ana olarak bakılır.. Besi’nin bu fitri ve boyasız güzelliği harikulade keskin bir zeka da inzimam etmişti...
En muğlak işlerde derhal Besi’nin zekasına müracat edilir, ve istifadeye çalışılırdı... Aşiret içinde sayılır bir otorite iktisab etmişti.. Besi, dişi bir kaplanın cesur ve cesaretinde idi.. Seyyid Rıza ve ailesine karşı olanlara ilk kükreyen ve silaha sarılandı.. maktul düşmüştür.
Gazete öldüğünü yazmaktadır. Konuştuğumuz bazı yaşlı Tuncelililer Bese’nin ellili yıllara kadar gizli bir şekilde başka bir adla yaşadığını söylemişlerdir. Hatta Seyyid Rıza’nın güvendiği adamlarindan biriyle anlaşmalı nikah kıyarak karı-koca olmadan Elazığ’da oturduklarını söylemektedirler. Doğruluğuna dair herhangi bir kanıt yoktur. 16 Kasım 1937 tarihli Cumhuriyet Gazetesi; Seyyid Rıza’nın foterli görkemli bir fotoğrafını yayınlayarak, haber olarak da altı kişiyle Elazığ’da idamını duyurur. Bazı gazete ve kitaplarda ise; Seyyld Riıza 16 Eylül’de Elazığ’a getirilir. 10 Kasim 1937’ye kadar mahkeme sürer. 15 Kasım 1937 sabahı Elazığ Buğday Meydanı’nda on kişiyle birlikte idam edilir. Seyyid Rıza’niın idamıyla ilgili, Cemal Şener (Nefes Dergisi 8.sayı /1994’de) şunları yazmaktadır:
Dersim’in büyük dedelerinden Seyyid Rıza’nın idamını dönemin İçişleri Bakanlığı Bölge Müfettişi İhsan Sabri Çağlayangil anılarında şöyle anlatıyor. (Olay Elazığ’da geçiyor)
“ Biz Seyyid Rıza’yı aldık. Otomobil’de benimle polis müdürü İbrahim’in arasına oturdu. Jeep Jandarma Karakolunun yanında ki meydanda durdu. Seyyid Rıza sehpaları görünce durumu anladı .
- Asacaksınız, dedi ve bana döndü.
- Sen, Ankara’dan beni asmak için mi geldin?
Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü.
Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk.
- Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz. Dedi.
Bu sıra da Fındık Hafiz asılıyordu. Asarken iki kez ip koptu. Ben, Fındık Hafız asılırken görmesin diye pencerenin önünde durdum. Fındık Hafız’ın idamı bitti.
Seyyid Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Seyyid Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti:
“EVLADI KERBELAYIK!... BÎHATAYİK. AYIPTIR. ZULÜMDÜR!.. CÎNAYETTÎR!...,, dedi.
Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingene’yi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile bir tekme vurdu. İnfazını gerçekleştirdi ... »
Dersim olaylarına ilişkin bölgede yaptığımız araştırmalarda görüştüğümüz yaşlıların değerlendirmesi çok ilginçtir. Özetle şunları söylemişlerdir:
Atatürk, 1937 yılında Dersim bölgesini ziyarete gelerek, açılışlarda bulunacak ve halkın dertlerini dinleyecekti. Atatürk ile Alevi olan Dersim halkının gönül bağını kesmek için; yöredeki çıkarcı insanlar ve kamu yöneticilerinden bazı provakatörler bu olayları tezgahlamışlardır. Bu olayları Atatürk’e önceden haber veren Seyyid Rıza’nın mektupları da yerine ulaştırılmamıştır. Kurtuluş Savaşı’nda Dersim halkı Atatürk’ün yanında yer almıştır. İsyan çıkarmasına bir neden yoktur. Olay tamamen bazı çıkar odaklarının ve Kürtçü provakatörlerinin ortak planladıkları bir organizasyondur.Yörenin ileri gelenleri Sünniler dahil topladıkları altı bin civarındaki imzayla; Atatürk, Elazığ’a geldiğinde topluca gidip Seyyid Rıza’nın af edilmesini isteyeceklerdi. Atatürk’ün de bu işe olur vereceği bilinmekteydi. Bu durumu önceden haber alan bölgenin Asker ve sivil yöneticileri; Seyyid Rıza’yı Atatürk yöreye gelmeden alelacele asmışlardır. Halbuki Seyyid Rıza kendisi gelerek teslim olmuştur ve bunun için de Bölgenin yetkili idarecilerince güvence verilmiştir.
İhsan Sabri Çağlayangil’in anıları yörede anlatılanları ve bölgedeki kamu yöneticilerin olumsuz tavırlarını belgelemektedir.
Arşiv belgeleri açıklandığında bu olayın gerçek nedeni ortaya çıkacaktır. Ama, bizim kanımız; Dersim Olayları bir Kürt İsyanı değildir. Haksızlığa ve zülme karşı “tarihte olduğu gibi bir Alevi Direnişi”dir, bugünün terminolojisiyle “Sivil İtaatsizlik”tir.
Dersim direnişinin bir başka nedeni de: Aşiret çekişmeleri ve çatışmaları, askere gitmeme, yöredeki başıbozukluk, soygun ve çetecilik sonucu olaylar mecrasından çıkmıştır. Diğer yandan ise; Alevilere verilmeyen haklar ve inancına baskılar ile zülümler bu duruma tuz-biber ekmiş ve ortamı da hazırlamıştır. Kolluk Kuvvetlerinin yöredeki şiddet uygulanması, kadın ve kızlara tecavüz olayları da kıvılcım olmuştur.
Bölgede araştırma yapan o zamanların Yzb. olan, Em. Jan. Yb. Nazmi Sevgen’in şu iftiraları da olayların vahametini göstermektedir:
“Otuz iki sene evvel, Malatya’nın Hasan Çelebi ve Hasan Badrik (Fethiye) Köylerinde Kızılbaşların yatarken çırılçıplak soyunup ailece bir büyük örtü altına girerek yattıklarını görmüştüm (1915’de)”. (125)
N.Sevgen, Tunceli bölgesi içinde şunları yazmaktadır:
“Kızılbaş kadın, dilediği ve sevdiği bir erkeği (oynaş) veya (gündüzlü) tutar. Bu, kadının, haftanın bir gününde (gece değil) gündüzlü tuttuğu erkekle beraber kalması, onunla (oynaşması) demektir... Kızılbaşlıkdaki bu adet, eski Türklerin (altın ışık telakkisi) arasında bir münasebet ve kardeşlik vardır...” (125.a)
Nazmi Sevgen’in belirttiği bölge ve yörelerde yaptığım araştırmalarda 1915’li yılları dahil öncesinde ve sonrasında, 1947/51’lerde böylesi olaylara ve anlayışa rastlamadık. Bu şahsın kişisel düşüncesi ve Muaviye-Emevi geleneğinin bir uzantısından başka bir şey değildir.
Garabet şundadır, Nazmi Sevgen bunu yaparken Türklüğe büyük hizmet verdiği kanaatindedir. “Merd-i Kipti şecaat arz ederken sirkatini söyler”, atasözü, Nazmi Sevgen ve günümüzdeki bazı araştırmacılara da uygundur. N. Sevgen; Kızılbaşları Türklüğe ulamaya çalışırken hem Kızılbaşlara, hem de Türklük mevhumuna hakaret ettiğinin farkında değildir.
1948’de Diyanet İşleri Başkanı olan Ahmet Hamdi Akseki’nin önsöz yazdığı, Hatay Müftüsü İsmail Hatib Erzen’nin uydurma çeviri kitabında da Alevilere yönelik iftiralarla doludur. (126)
Günümüzde “Alevilik İslam dışıdır, ayrı bir dindir” diyen Nejat Birdoğan’la elele verdiği öğrencisi Faik Bulut’da “Alisiz Alevilik” diye bir tez ortaya atarak bazı örgütlü siyasi odaklarla “provakatif bulanık hava” yaratmaya çalışmaktadırlar. Bugün dahi Emevi anlayışı, Aleviler üzerinde tahakküm kurmaya çalışmaktadır.
Gerek bizim Türkiye genelinde yaptığımız araştırma ve incelemelerde gerekse; Doç.Dr. İbrahim Arslanoğlu, Cemal Şener, Ali Yaman, Baki Öz gibi araştırmacıların; Dede ve taliplerle yaptıkları görüşmelerde, Aleviliğin İslam’ın içinde olduğu ve “Ali’siz Aleviliğin” düşünülemezliğini ortaya koymaktadırlar. (127)
Bugün olduğu gibi, 1937-38 yıllarında da bu tip provakasyonlar tezgâhlayan bazı odaklar amaçlarına ulaşmak için her şeyi mübah saymışlardır. Bunun sonucunda da: Yasalar gereği yaşlı olmasından infazın uygulanamayacaği hükmüne karşın yaşi küçültülen Seyyid Riza, 15 Kasım 1937’de “86 yaşında” Elazığ’da idam edilmiştir. Dersim Harakatında binlerce kadın-çocuk demeden insanlar öldürülmüş, binlercesi de sürgüne gönderilerek zorunlu ikâmete tabi tutulmuşlardır. Bizim kısaca değindiğimiz: Yakın tarihimizde olan bu olay; sağlıklı ve nesnel olarak değerlendirilmelidir.