Tarık ve Mirac Kültü
5. TARIK VE MİRAÇ KÜLTÜ
Onar Köyü’nde iki dede evinde birde tanede Tarıkçı olan Gökguz Ali’nin evinde Tarık (çubuğu) vardır. Kaldır Dede’nin evindekine “Tarık” denir. Küçük Koca Dede’nin evindekine de “Rıza” denmektedir.Tarıkçı’nın evindekine ise “Erkân” demektedirler. Bu üç Tarığın söylencesi de köydeki yaşlarca farklı farklı ve kerametleriyle anlatmaktadırlar. Bir anlatıma göre “Tarık” Şeyh Hasan’a dedelerinden kalmadır. Hz. Muhammed’in Akabe’de bir ağacın altında Müslümanlar’dan “sadakat ve bağlılık yemini” biatı alır ve “ikrar cemi” yapar. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra, Müslümanlar burayı kutsal kabul ederek ziyaret ederler. Halife Ömer de bu ağacı kestirir. Dallarını toplayan Müslümanlar bu sopaları, çubukları kutsayarak, “ASA” olarak kullanırlar ve “sadakat andında” bunları kullanarak “yola gelme, girme” anlamında “Tarık” derler. Babadan oğula miras olarak geçen “tarık”lar, Şeyh Hasan’a da böylesi bir miras kalmıştır.
Diğer “Tarık Çubuğu” ise, Onar Köyü’nden bir dede Meşhed’e İmam Rıza Dergahı’na gider. Buradan, berat, hüccet, icazetnâme alarak, şecereyi de onaylatır. İmam Rıza’nın Türbesi’nden de “Gül Ağacı”ndan bir çubuk kesilerek üzerine ayetler işlenir. “La feta illa Ali la seyfe illa Zülfikar” yazılarak Dede’ye verilir o da köye getirerek, Tarık olarak kullanır.
Bir başka söylenceye göre de; Kerbelâ Tekkesi’ne Şecere’yi onaylatmaya giden bir dede, Hz. Hüseyin’in türbesinin bahçesinde yetişen “SEZE” ağacından bir çubuk keserek, 80, 100 cm. uzunluğunda köye getirerek, Tarık ya da “Erkân Çubuğu” olarak kullanır ve günümüze kadar gelir. Bazıları da Cennetteki “Tuğba Ağacı”nın bir dalı olduğunu söylemektedirler..
Büyük Ocak Tekkesi’nde yıllık görgü cemi yapıldıktan sonra; en son Cuma Akşamı, “Kırklar Cemi” yapılır. Şah Hatayi’den “Miraçnâme” söylenir. Tarık altından Geçme ya da Tarık çalma töreni düzenlenir. Bu tören ve eda etme şekli ve ritüelleri; Hz. Muhammed’in Miraç’a gidişini ve dönüşte “Kırklar Meclisi”ne uğramasını sembolize eden ve uygulanan bir Cem ibadetidir.
Kırklar Cemi’nde: “bir can bir vücud” olunur. Hakk ile hak, yer ile yeksan olunur. İnsan kendini Cem’de “Allah’ta yok (Fenâ Fillah) kılabilir”, yani nefsâni arzu ve heveslerini atar...
Tarık çubuğu; kat kat ipekli örtülere sarılı biçimde bir yeşil torba içinde, Kiler’in ceğetinde (köşesinde) özel olarak yapılmış yerde durur. Cuma akşamları burada mum yakılır, lokmalar dağıtılır.
Kırklar Cemi olduğu günü; Tarığın bulunduğu eve Rehber giderek bir Horoz keser (cebrail tığlar) ve Tarık’ı alarak Büyük Ocak Tekkesine getirir.Tarık, meydana girerken gözcünün işaretiyle cemaat ve Dede ayağa kalkar, Rehber; Tarık’ı torbasından ve ipek örtülerden çıkarak, “Allah-Muhammed-Ali” diyerek iki başından ve ortasından öperek Dede’ye teslim eder. Dede tarığı öpüp aldıktan sonra bir gülbank söyler. Daha sonra Zakirler, Miraçname’yi çalıp, söylemeye başlarlar. Sıra ile “Musahip Kardeşler” Tarık’ın altından geçmeye başlarlar. Dede’de üç kez “Allah, Muhammed Ya Ali!” diyerek bellerine değecek biçimde vurur.
Tarık’ın altından geçmeden önce Sofular ve bacılar da aynı şekilde üç kez öperler. Cemdekiler ise hep bir ağızdan; Dedenin “altından geçene, suyunu içene, sorgu sual olmaya, Allah!” dediğinde, onlarda, “Allah, Allah eyvallah” diyerek yakarırlar...
Tarık altından geçen sofular ve bacılar: “Ölüme dek ikrarımıza sadık kalacağız” demek olan bu tören, aynı zamanda “eline, beline, diline, eşine, işine, aşına” sahip olunacağının da andıdır. Tüm canlar tarık altından geçtikten sonra; “Tarık erkanı bitimiyle”:
Saka bir “Bakraç” ve bir “ibrik” ile Dede’nin önüne gelir. Zakirler “Hüseyini” makamında Hz. Ali’nin Hakk’a yürüyüşünü anlatan Pir Sultan Abdal’ın “İnderdiler kisvetini başından/Soyuyorlar Şah-ı Merdan Ali’yi/Çıkardılar teneşirin üstüne/Yuyuyorlar Şah-ı Merdan Ali’yi” nefesi çalıp söylemeye başlarlar. Cemaatte, “Allah, Allah! İllallah!../ Hakk’la-ilahe illallah../ Ali mürşid güzel şah../ Eyvallah şahım eyvallah” ilahisini dört beyit şeklinde yüksek sesle terennüm ederler.
Dede; Tarık Çubuğunu Bakraç’a koyarak Saka’nın döktüğü su ile yıkar. Yine Saka’nın getirdiği hiç kullanılmamış peşgirle iyicene kuruladıktan sonra, ipeklere sararak torbasına koyar. Ve üç kez öptükten sonra, Rehbere teslim eder. Rehber de aldığı eve götürerek yerine koyar.
Saka; Bakraç’taki suyu alarak Harani denilen bakır bulgur kaynatılan büyük kazandaki suya katarak tüm cemaate tas veya kulplu maşrapalarla dağıtılır. Bu suya; Zemzem suyu denir. Şifalı ve okunmuş, dualı su olduğu için herkes içer. Hastalara götürülüp içirilir...
Su dağıtımından sonra Cem birlenir ve canlar meydan evini terk ederler. Tarık altından geçenlere “Mirac’ın kutlu ve mübarek olsun” denir, geçmeyenler tarafından...
Kiştim Köyü’nde, büyük bir odanın ortasında bulunan ve damı tutan büyük ve eski bir direkte asılı, yeşil sargılara sarılı asa vardır ki, dışarıda kalan kısmı büyük bir yılan başına benzemektedir. Kutsal sayılan bu asaya “Kıştım Marı” ya da “Kıştım Evliyası” denmektedir. Bu asa ile ilgili değişik rivayetler öne sürülmektedir. Bu da Ağaç Kültü’nün bir gereğidir.
Çeşitli kerametler ve mucizeler yüklenen “Kıştım Marı”; ev ev, yöre yöre, köy köy dolaşarak hastalar şifa dağıttığı, yoksul ve düşkünlere yardım ettiği, yolda karda iz bulamayanlar yol gösterdiği, sürüleri aç kurtlardan kurtardığı gibi rivayetler anlatİlmaktadır.
Mar: Yılan demektir. Malatya’nın doğusunda AbdülKaracaahmetsultan Gazi’nin bulunduğu yörede yani Eşraf Briha Dağı’nda “Mar Ahron Manastırı” vardır ki, “Yılanlı Kilise” de denmektedir. Buranın keşişleri uzun asalarla (köküyle çıktığı şeklindeki sopalarla) köy köy dolaşarak vaktin birinde döşürürlermiş (dilenirlermiş); bölgede kutsal sayılan bu keşişlere “Torbacı” denerek dokunulmazmış. Hatta 19. yüzyıla değin bölgede Hıristiyan Rahipleri bu şekilde görmek mümkünmüş. Aynı şekilde dolaşan Alevi-Bektaşi-Kızılbaş Dervişleri de bölgede sıkça rastlanıldığını bugün yaşlılar söylemektedir. Kıştım Marı Asası bölgedeki “Paulicien din adamlarına” ait olabileceği gibi bir Kızılbaş Dedesi’ne de ait olabilir. Bu asa kutsanarak ve “Tarık Sopası” olarak kullanılarak bugüne dek gelmiştir.
Orta-Asya Türklerinde ağaç nasıl kutsalsa; Anadolu’daki Alevilerde de kutsal sayılmaktadır. Kiraz, Melhem, Kayın, Ardıç, Gül Ağaçlarının çubukları bazı yörelerdeki dedelerce Tarık çubuğu olarak kullanilmaktadır. Arap kökenli Aleviler olan Nusayriler’de ise Sakız Ağacı kutsal sayılmakta Tarikat Şeyhleri bu ağacın dallarından asa yapmaktadırlar.
Bazı bölgelerde Dede; “ikrar verip, nasip alan” ya da “Müsahip” olan canlara “oniki Tarık” çalmaktadır. Oniki erkan ile birlikte, Tevhid çekip, “lailahe illallah” zikriyle huşu içinde yanlara ve öne dalgalanarak, Zakirlerin çalıp söylediği “Düazlarla” zikretmektedirler... Daha sonra ise, “Saka Suyu” ritüeli yapılır. Saka Gülbank’ı okunur. Su dağıtımına geçilir.
Suyu içen önce dede olduğundan Su içme Tercümanin okur. Saka da bitiminde “Aşk Olsun!” der ve tüm cemaat de aynı sözcükleri tekrarlar. Dededen Hizmet Duasi alan Saka; Canlara su dağıtmaya başlar...
6. ARAP TAŞI VE KAYA KÜLTÜ
Bugün, Büyük Ocak Tekkesi içinde bulunan Arap Taşı, üstünde mum yakılarak kutsal kabul edilmektedir. Arap Taşı’nın öyküsü, Şeyh Hasan ile Alaeddin Keykubat Söylencesi’nde geçen “Arap Asker”in boynunun vurulduğu ama ölmediği taşın adıdır. Alaeddin Keykubat’ın ölmeyen Askeri, Şeyh Hasan’a verir.Hasan olan askerin adı “Hasan Nimri” olarak da “Kara Şeyh” ve “Garip Derviş” olarak da çağrılır. Şeyh Hasan bu zatı kızı “Hüsniye” ile evlendirerek, Büyük Ocağın Tekkeşini olarak görevlendirir.
Rivayete göre: Çevre köylerin birinden şifa bulmak için Tekke’ye getirilen bir çocuk, Tekkenin önünde anasının kucağında ölür. Anası, feryad-i figan ile ağlar, döğünür yolunur. Bu ahu-zâra dayanamayan Derviş Garip (Hasan Nimr Dede); bir zamanlar kendinin boyunun vurulduğu ve şimdilerde ise Kurban parçalama taşı olarak kullanılan “Kaya kütlesi”ne, anasının kucağındaki ölmüş çocuğu alarak yatırır. Abasıyla birlikte cesedin üstüne kapanır. Bir takım dualar ve gülbanklar söyleyerek Tanrı’ya yakarır. Kendinden geçen Derviş Garip, bir müddet sonra uykudan ayılırcasına doğrulur. Çocuk dirilmiş, Derviş Baba’ya gülerek bakmaktadır. Bu durumu seyreden insanlar şaşkın bakışlarla olayı izlemektedirler. Çocuğu anasının kucağına veren Garip Derviş; oğlanın adını da “Nimri” koyar. Keban’ın Nimri Köyü’nün bu iki “Nimri”den birinin soyundan geldikleri ya da köyün kurucuları oldukları söylenmektedir.
Garip Derviş’in (Hasan Nimri Dede) bu olayından sonra, “Araptaşı” denilen bu kaya kütlesi Meydan Evi’nin içine taşınır. Çocukları çok ağır hasta olanlar, Tekke’de yatarak, bu taşın üzerine üç ile on iki mum yakarlar adaklar adarlar. Şifa bulanlar sonradan kurban getirip keserler.Cem törenlerinde ise; Araptaşı’nın üzerine mumlar yakarak aydİnlatma görevini, bir nevi şamdan olarak işlevini sürdürür...
Diğer yandan Şeyh Hasan’ın Hüsniye adlı kızından ve bu zattan türeyen torunları; “Hüsniye Oğulları” olarak tarihi kayıtlarda geçmektedir. Halen “Kaya” soyadını taşıyan kabile “Büyük Ocak Tekkesi”nin “Tekkeşini”dir. Aynı aileden “Büyük Halil”de köyden bazı ailelerin Rehber Dedesi’dir. Yusuf Ali Akhan’da köyde Toraman soyadı taşıyan kabilenin rehber dedesidir.
Büyük kaya, taş kültü geleneği; Orta-Asya Türk töresinin bir devamıdır. Eski Türkler de kayalara bir takım ilahi veya uhrevi ruhların sirayet ettiğine inanarak bu kayaları kutsarlar ve takdis ederler, üzerlerine secde ederler, ki bu gelenek aynen Onar Köyü’nde de görülür.
7. ŞIH BAHŞİŞ TEKKESİ VE AFSUNLAMA KÜLTÜ
Şeyh Hasan’ın oğlu Seyyid İbrahim (Şıh Bahşiş)’in Onar Köyü’nde yaptırdığı tekkenin adına “Şıh Bahşiş” denmektedir. Büyük Ocak Tekkesi’nin küçük bir görünümüdür. Mimari tarzı; 12x14 boyutunda kareye yakın 3 Mt. Yüksekliğindedir. dörgen şeklinde olup on iki direk üstüne,tavan yedi katlı bir damla oturtulmuştur. Tekkeye Şıh Bahşiş’in kızının soyundan geldiği söylenen ve “Çömezgiller” denilen bir aile “Tekkeşin” olarak bakmaktadır. Başka bir söylenceye göre de Şıh Hasan’ın kızlarından “Vedduha”nın soyundan gelenler tekkeye bakmaktadırlar.
“Hatça Hala”nın baktığı dönemlerde Şıh Bahşiş Tekkesi’nde yatan hastalara “Afsunlama Törenleri” düzenlenirdi. Dualar eşliğinde yatakta yatan hastanın etrafında; zincirlerle tutturulmuş bir tasın içinde yanan kor ateşin üzerine üzerlik otu atilarak, tütsüleme yapılır ve gezdirilirdi. Üzerlik tütsüsü veya daha başka otlardan güzel koku veren tütsülerin hastalara iyi geleceğine inanılırdı.
Hastanın başına çarşaf gerilerek özel otlardan yapılmış kaynar su buharıyla iyileştirilmeye çalışılırdı. Yine çarşaf örtülen hastanın başında kurşun dökülerek, kurşunun şekline göre anlamlar çıkarılırdı. Nazar duazları okunur, kötü ruhlar ve cinler kovulur, iyilik perileri çağrılırdı.
Hastanın şifa bulması ve sağlığına kavuşması için;iki tip şurup yapilirdi. Birincisi soğuk olarak içilen Üzüm Pekmezi’nden ve içine çeşitli bitkilerden hazırlanmış özü katılarak yapılan şuruptur. İkincisi ise; Dut pekmezi içine değişik baharat ve şifa otları, ağaç kabuk ve yapraklarından hazirlanmiş maddelerin karışımının suda özenip kaynatılması sonucu; içilecek duruma getirilmiş sıcak şerbettir. Her ikisi belirli saatlerde ayrı ayrı hastaya içirilir. Bu şurupların belirli hastalara iyi geldiğini ve sağlığına kavuştuğuna tanık olmuşumdur.
“Civher” denilen topraktan bir çay kaşığı bu şuruplara katılırdı. Ayrıca “çırahban yağı” da ağrıyan yerlere az miktarda sürülerek, geyik boynuzu ile “Allah-Muhammed-Ali!” diyerek üç kez takdis edilirdi.
8. KOPOL’UN MAĞARASI VE TABİAT KÜLTÜ
İslami bir motifte olan Mağara kültünde Hz.Muhammed’e Vahy bir mağarada gelmiştir. Ve yine bir mağara da saklanmıştır. Çoban ve göçebe Türkmen topluluklarında mağaralar ve dağlardaki oyuklar kutsal kabul edilerek “korunak” olarak kullanılmışlardır. Yasak olduğu dönemlerde Hıristiyanlar ibadetlerini gizli olarak mağaralarda eda etmişlerdir.
Şeyh Hasan; çilehane olarak kullandığı “Kopul’un Mağarası”nda, Tevhid çekmiş zikr etmiş, bedenini arındırarak “Hakk ile Hak” olmuştur. Bu nedenle de torunları olan Onar Köylüleri bu mağarayı kutsal kabul etmişlerdir.
Kopol’un mağarasına cuma akşamları mum yakılır, içinde kömbe, börek, çörek, bicik gibi pişmiş yiyecekler ile meyva, gırmıtık, her türlü kuruyemiş lokma olarak dağıtılırdı, çocuklar kapış kapış alırlardı.
Kopol sözcüğünün anlamı; Ermenice bir terim olarak kimyada kullanılmaktadır. Ve “birleşik karışımın yüksek yapısal bir tarzda bileşkesi, sentezi” anlamındadır. Kimyasal bir kelime olan “Kopol”a tasavvufi bir anlam yüklemek; İnsan ve Tanrı’nın evrende (doğal mağarada) manen bütünleşmesini ifade etmektedir. Ya da Şeyh Hasan bu mağarada simyacılıkla uğraşan bir “alşimist”ti. Veya bu mağara “altın ile ilgili” bir dönem simyacı bir kişi tarafından kullanıldığından bu ad ordan gelmektedir. Arapgir’in bir ticaret merkezi olması ve Bağdat Yolu’nun da bu yöreden geçmesi bu mağaranın simyacılıkla ve maden ayrıştırmaya ilişkisi olabilir. Deri işleriyle uğraşan köylülerin çeşmeye yakın olan bu mağarada tabaklamada (debbağcılıkta) kullanılmak üzere bir maddenin karışımı bu mağarada üretebilirler kanısındayız.
1960 yıllarına değin tabaklamada kullanılan “sumak” yapraklarını Arapgir’deki dericilere satıldığını bilmekteyiz...
Kopol’un Mağarası’na 1960 öncesi “Kopolu Dede” dediğimiz, Birinci Dünya Harbi Gazisi Hüseyin Kaya bakardı. Kopulu Dede, bir doksan boylarinda nur yüzlü, göbeğinin altına kadar uzanan ak sakalıyla, uzun çizgili Arapgir dokuması mintanı ve bol dökümlü siyah şalvarıyla, Pirivani ve ruhani bir kişiliği vardı. Yanında yine Birinci Dünya Savaşı gazisi Çapan Ali (Akrep)’de bulunurdu. Her cuma akşamı mağaranın girişinde duran Kopolu Dede’nin avucunun içini öperek, hayır duasını alırdık. Sonra mumları yakar, lokmaları dağıtırdık... Kopolu Dede’nin ölümünden sonra ve şehre göçle gelenekler yok oldu...
9. EŞEK İLE SIPA VE DON DEĞİŞTİRME
Köyden Pir Yusuf adında bir dede deredeki bahçesine zerzavatları sulamaya ve sebze getirmeye gitmiş. İşlerini yaparken eşek ve sıpasını da otlamaları için çayıra salmış. Sebzeleri suladıktan sonra bir müddet “Çömez”in Dut Ağacı’nın serin gölgesinde uyuklamış. Uyandığında gün batmışmış. Pir Yusuf, eşekine bakmış çayırlıkta yok. Aramış, çevreyi taramış, bağırmış sesini eşeğine duyurmak istemiş, yok olmuş. Sanki yer yarılmışta yerin dibine girmiş. Sebzeler dolu heybesini omzuna vurmuş, yokuşa doğru patika yolda yürürken, eşeğe bir kez daha seslenir. Eşek bir anırma ile sahibine cevap vermez. Pir Yusuf eşeğe kızar, hadi gelmiyor bir cevap vermediğine. Beddua eder eşeğe: “kurda kuşa gelesin demiyorum! Taş olasın emi! Beni duyup anırmıyorsan...” diye.
Ertesi gün bakarlar ki ne görsünler. Pir Yusuf dedenin boz eşeği ile sıpası taş olmuşlar: Çömezin Dut ağacının karşı yamacındaki Selamlı yerinde...
Pir Yusuf Dede’nin kerametine inanan köylüler, o günden sonra O’nun bir dediğini iki etmez olmuşlar... Taşlaşmış eşek ile sıpa da o günden bugüne “kin ve inatlaşma” anıtı gibi insanlara örnek olarak algılanarak gelmiştir. Kindar ve inatçı olanlara bu öykü hep anlatılagelmiştir, Onar Köyü’nde...