Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

“Dersim Olayı” Nedir?

DERSİMOLAYI

DERSİMOLAYI

 

21.12.1999

 

Cemal Şener:Sevgili dinleyiciler, her hafta farklı bir konunun incelendiği programımızda bu hafta Cumhuriyet Tarihimiz’de “Dersim Olayı”nı incelemeye çalışacağız. Tarihimizde bazı olaylar vardır, onlar tabu kabul edilir. O konuların işlenmesi bazı kimseleri rahatsız eder. Konu hakkında lehte ya da aleyhte olmak hiçbir şey değiştirmez. Bunlardan birisi de “Dersim Olayı”dır. Yurt içinde ve dışında panel ve konferanslara gittiğimde bana sorulan banko soruların başında Dersim Olayı gelir. Bu konu çoğu kez ya geçiştirilir, ya  da toplantıyı bir dernek düzenlemişse idari hasasiyetler düşünülerek bu konular yeterince konuşulmaz. Bu nedenle biz bugün 1937-38 “Dersim Olayı”nı dilimiz döndüğünce vermeye çalışacağız. Olayı aydınlatmaya çalışacağız.

Sevgili dinleyiciler, Dersim Olayı’na bakarken öncelikle Dersim tarihini irdelemek gerekir. Bunu daha önceki programlarımızda kısmen yaptık. Osmanlı’daki idari yapıya bakıldığında; Dersim, Osmanlı’da bağımsız bir bölgeydi, bağımsız bir eyaletti, bugünkü tabirle söylersek. Osmanlı dönme devşirmelerden oluşuyordu. Yani Türk olmayan daha çok Bulgar, Sırp, Hırvat, Ermeni, Yahudi v.s. kimlikli insanların alınıp Osmanlı edebine göre yetiştirilmesinden sonra, Osmanlı bürokrasisinde görev verilmesinden oluşuyordu. Bu nedenle Osmanlı yönetimindeki idari yapıya bir çok tarihçi gibi ben de dönme devşirmelerden oluşan bir idari yapı olarak görüyorum. Bu yapıdan oluşan hilafetçi, saltanatçı, teokratik bir yönetimdi. Dini esaslara göre yönetiliyordu. Osmanlı önemli ölçüde Türk karşıtı, Alevi karşıtı bir yönetim biçimi oluşturuyordu. Mülkiyet ilişkisi açısından bakıldığında, Osmanlı’da tüm mülk Tanrı adına padişahındı. Dersim’in de içinde yer aldığı Kürdistan denilen topraklarda ağalar ve aşiret reisleri mülkün sahibiydi. Yani diğer yerlerde mülk padişahların, bu bölgede ise babadan oğlu geçen aşiret ağalarınındı. Kürdistan denilen bölgede yani Doğu Anadolu’da topraklar ağalarındı. Babadan oğula mirasla geçen bir üretim biçimine sahipti. Sonuçta Milli Kurtuluş Savaşı’yla ümmet devletine, şeriata, hilafete, emperyalizme son verip, ulusal bir devlet kurma mücadelesi veren bir süreç başladı. Bu süreçte Dersim bu mücadelenin neresindeydi diye bakıldığında, Dersim halkı bu mücadelenin içindeydi. Dersim halkı Osmanlı’nın gözünde kafirdi, zındıktı. Dersim halkıyla Mustafa Kemal’i Osmanlı karşıtlığı, ulusal kurtuluş mücadelesi şartlarında bir araya getirmişti.

Sevgili dinleyiciler, bir avuç aşiret reisi, feodal hariç Dersim halkı da tüm Anadolu’daki ve Balkanlar’daki Aleviler gibi Mustafa Kemal ve mücadele arkadaşlarının yanında Ulusal Kurtuluş mücadelesinde yer aldı. Nitekim kurulan ilk mecliste Tunceli ya da eski adıyla Dersim, Diyap Ağa’sıyla, Hasan Hayri Bey’iyle, Mustafa Ağa gibi ağalarıyla, bölgelerini T.B.M.M.’de temsil ettiler. Hem de 6 milletvekili ile .. Belki de Dersim kendi tarihinde ilk defa ulusal mecliste yer aldı. Ve kendilerine bir değer verildi. Peki bu uyum, yani Kurtuluş savaşını destekleyen 1. Meclis’te yer alan, topyekün laiklikten yana, Cumhuriyetten yana, emperyalizme karşı mücadelenin yanında yer alan Alevilerle ya da Dersim’le Mustafa Kemal ya da Cumhuriyet’le aralarındaki uyum neden bozuldu? Bu ilişki neden bazı sevimsiz noktalara geldi?Bu ilişkiyi bozan kişi ya da kurumlar kimlerdi?Örneğin o yıllarda adını duyuran Kürt Teali Cemiyeti ne yapmak istiyordu. Ya da o günkü şahsiyetlerden Nuri Dersimi, Seyit Rıza kimlerdi, ne yapmak istiyorlardı?Bununla ilgili sizlere bazı tarihsel bilgiler vermek istiyorum.

Sevgili dinleyiciler, Kurtuluş Savaşı sonrası Doğu bölgesinde ya da Kürtler arasında Dersim’i de o bölge içinde sayarsak iki akım vardı: 1) Esas akım, ana akım, milli hareketle birlikte yani ulusal kurtuluş mücadelesinin yanında yer alan akımdı. İkincisi ise İngilizlerle ve Damat Ferit Hükümeti içinde sonuçta bir Kürt Devleti’ni kurmayı amaçlayan akımdı. İstanbul’daki Kürt unsurlar ise kendi içinde İngiliz karşıtı ve kesinlikle Türk yanlısı olanlar olarak ikiye ayrılmıştı aydınlar. Örneğin Abdullah Cevdet ve Süleyman Nazif gibi Kürt aydınlarının Türk çıkarları için çalıştığına, bu dönemdeki çeşitli raporlar dikkat çekerler. Kürdistan Teali Cemiyeti reisi Şeyh Abdülkadir’in ise kendisine yaptığı başvurularda Kürtlerin bağımsızlığını ve zalimane Türk hakimiyetinden kurtulmayı talep ettiğini İngiliz mandasındaki Hicaz krallığına benzer bir pozisyona getirilmesini istediğini çeşitli kaynaklar belirtiyorlar. Bu iki akımdan İngiliz işbirlikçisi olan zayıf akım esas olarak Kürdistan Teali Cemiyeti’nde örgütlenmişti. Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kuruluş tarihi ise 1918’lerdi. Kürdistan Teali Cemiyeti’nin önemli kadroları genellikle köklü Kürt ailelerinden gelmekteydiler. Bunların dışında, prensler, paşazadeler, zengin eşraf çocuklarının bu örgüte eğilim gösterdiği araştırmacılar tarafından saptanmıştır. Seyit Abdülkadir, o sırada kurulan birkaç derneğin reisidir, başkanıdır. Kürdistan Teali Cemiyeti’nin daha İstanbul ve Saray eksenli olmasına karşılık bu yıllarda bir de Müdafayı Hukuk Cemiyeti’ne katılan Kürt önderlerinden sözetmek mümkündür. Nitekim İngiliz yetkilileri de Kürtleri İngiliz yanlısı ve Türk yanlısı diye sınıflandırmışlardır. Bu konuda o dönemle ilgili araştırma yapanların çoğunun tanık olduğu ya da katıldığı düşüncelerdir bunlar.

Kürdistan Teali Cemiyeti kendi içinde iki kanattan oluşmuş. Bunlardan biriSeyit Abdülkadir kanadı. Kürt milli haklarını Osmanlı Devleti’nin bünyesinde sağlamak isteyen kanat. Bir de Kamuran Bedirhan önderliğindekiTeşkilat-ı İçtimaiye adını taşıyan bağımsız grupdu. Bu ise bağımsız Kürdistan kurmayı amaçlıyordu. Ancak her iki grup da bizzat Kürt yazarlarının da saptadıkları gibi aşırı İngiliz yanlısı idiler. Örneğin bu yıllardaki bir raporda, İstanbul’daki Kürt liderlerinin çoğunun bir dış iktidarın hükmü altına girmekten başka bir şey beklemedikleri belirtiliyordu raporlarda. 1908 Devrimi öncesinde İttihat Terakki ile birçok konuda anlaşan ve Abdülmecid’e karşı birlikte mücadele eden Kürtlerin çoğu artık Kürdistan Teali Cemiyeti yada Hürriyet ve İtilaf Fırkası saflarında İngiliz yanlısı olmuşlardı. Bir kısım Kürt seçkini örneğin Zinnar Silopi anılarında “İstanbul’da bulunan Amerikan, Fransız, İngiliz komiserlerini ziyaret ederek Kürt milli haklarını dava etmekteydiler” diyor. Yani Zinnar Silopi Kürtlerin Amerikan, İngiliz, Fransız komiserlerini ziyaret ederek bunlardan milli haklar talep ettiklerini söylüyor. Hatta Seyit Abdülkadir, Bedirhani Emin Ali, Bediüzzaman Molla Saityani ‘Said-i Nursi’ Amerikan komiserlerine harita üzerinde Kürdistan sınırlarını belirterek denizlere bir çıkış bulunması zorunluluğunu bile anlatmışlardır.

Sevgili dinleyiciler, bugün Avrupa Birliğine katılan, Avrupa Birliğine katılmayı isteyen Kürtlerle o dönem yine bağımsızlıklarını ya da haklarını yabancı elçiliklerden bekleyen Kürtler arasında, ister istemez bir paralellik kurmadan geçemiyor insan. Kemalist önderliğin işbirlikçi Kürt önderlerine, örgütlerine ve üyelerine karşı politikalarını ise şöyle özetleyebiliriz: Kemalist önderlik mümkün olduğu kadar milli harekete bunları kazanmaya çalışmıştır. İşbirlikçi çizgide direnenleri yalnızlaştırmak, etkisiz kılmak ve kapattırmak gibi bir politika izlemiştir. Bu konuda Diyarbakır’daki Kürt Kulübü gibi kulüplere o dönem Kürt Teali Cemiyeti gibi Osmanlı’yı tekrar diriltmek isteyen örgütlere karşı olumsuz bakmış, hatta o dönem kapatılmasından yana olmuştur. Yine Kurtuluş  Savaşı şartlarındaki iç isyanlara baktığımızda; buralarda da isyan haritası adeta Ankara’yı kuşatmıştır. Amacın Ankara’daki devrimci yönetimi boğmak olduğu da yine incelenen belgelerde görülmektedir.

Ben bugünkü programımızda şüphesiz o isyanların tümünü işlemek gibi bir kaygı taşımıyorum. Ama Koçgiri İsyanı’na, Dersim İsyanı’na geçmeden kısaca bir iki anımsatmayı yapmak istiyorum. Sevgili dinleyiciler, Dersim ve Koçgiri’nin farklı bir misyonu vardı. Örneğin Anadolu’daki ve Balkanlar’daki tüm Aleviler Kurtuluş Savaşını, Mustafa Kemal’i destekledikleri halde Koçgiri ve Dersim isyanının neden olduğunu bugün bile birçok insanımız hala bizlere sormaktadır. O nedenle bu iki isyan hakkında biraz

 

 

 

bilgi vermek istiyorum. Çünkü bu iki isyanın bugün bile doğru değerlendirilmediğini ve taşların yerine doğru oturmadığı kanaatindeyim. Koçgiri İsyanı’nın İstanbul’da kurulan İngiliz işbirlikçisi Kürdistan Teali Cemiyeti ile bağlantılı olduğunu daha önceki programlarımızda söyledik. İsyanın liderlerinden Baytar Nuri Dersimi’nin kendi anılarında bunu açıkça ifade ettiğini de biliyoruz. Kürdistan Teali Cemiyeti üyesi Nuri Dersimi İmranlı bölgesine gelerek o bölgedeki birçok kasabada, ilde, ilçede hatta köyde bu cemiyetin şubelerini açtıklarını da biliyoruz. Nitekim Erzurum Kongresi’nde Kürt ileri gelenlerini ve Kürt halkını milli mücadeleye kazanan Mustafa Kemal Paşa Sivas’a gelince daha sonra Koçgiri İsyanı’na liderlik yapacak olan Alişan Bey’le buluştuğunu hatta ona milletvekilliği teklif ettiğini de biliyoruz. Ayrıca Ferit Paşa hükümetinin aleti ve İngiliz uşağı mevkiine düşmüş bulunan Seyit Abdülkadir’den talimat alarak teşkilat yaptıkları için Alişan Beyi de Mustafa Kemal’in uyardığını gene belgelerden öğreniyoruz.

Mustafa Kemal Paşa’yla işbirliği yapan Kürt mebuslarının sayısı o sırada 70 civarındadır. Yani Kürtler’in tümünün bu ayrılıkçı hareketlere katılmadıklarını belirtmekte yarar var. Nitekim Mustafa Kemal’in TBMM gizli oturum görüşmelerinde Koçgiri İsyanı’nda düşman parmağı olduğu özellikle İngiliz ya da Yunan parmağı olduğunu söylediğini de biliyoruz. Programımızın buraya kadarki bölümünde Dersim Olayı’nın kısa tarihini anlatmaya çalıştım. Kurtuluş Savaşı şartlarındaki ilişkileri, çelişkileri vermeye çalıştım. Şimdi bütün bunları anlattıktan sonra insanın sormadan edemeyeceği bazı şeyler var. Örneğin; Peki Dersim Cumhuriyet’ten ne istiyordu?Cumhuriyet ne getirmişti, hangisi eksikti, Dersim Cumhuriyetin neyini beğeniyordu, neyini beğenmiyordu?

Sevgili dinleyiciler, Osmanlı teokratik yönetimi yıkılmış, laiklikten yana, Cumhuriyet’ten yana, demokrasiden yana olan bir yönetim kurulmuş. Peki Dersim,Dersim halkı ya da Dersim ayaklanmasına önder olan kişiler kendilerini bu olayın neresinde görüyorlardı. Şimdi baktığımızda yaklaşık 400 yıldır bağımsız yaşamış, bir anlamda merkezi otoriteyi kabul etmemiş Dersim önderleri merkezi otoriteyi kabul etmemekte direniyorlardı. Dersim’i ağalar yönetiyordu. Halk Dersim ağalarının yönetim biçiminden çok da memnun değildi. Konuştuğum o yörenin yaşlıları ağaların çok diktatör davrandığını, birbirlerine karşı çok acımasız olduğunu, hatta kendi tebası arasında, marabası ya da köylüleri arasında hata işleyenler için neredeyse her ağanın kendi özel hapishanesi olduğunu, insanları orada cezalandırdıklarını, zaman zaman ağalar ya da aşiret reisleri birbirlerinin atlarını, birbirlerinin hayvanlarını çaldıklarını, yaktıklarını, sattıklarını böylece adeta dağ kanunu dediğimiz kuralların geçerli olduğunu görüyoruz Dersim’de.

Yani Dersim’de Cumhuriyet yönetiminin getirdiği ilkelerden daha ileri bir yönetim olsa ve Cumhuriyet yönetimi de bazı hakları almaya kalksa o zaman insan düşünebilir, diyebilir ki acaba var olan hakları Cumhuriyet yönetimi Dersim’lilerin elinden alıyor muydu?Halbuki Dersim feodallerin yönettiği bir yerdi ve yönetimdi. Cumhuriyet hükümeti 1920’lerde kurulmuştu. Dersim Olayı ise 1937-38’de olmuştu.

Sevgili dinleyiciler, 15-17 yıl boyunca Dersim Cumhuriyet Devleti’nin meclisinde milletvekilleri ile yer alıyordu. Ama Dersim’e yol, okul, karakol, kaymakamlık, valilik gibi devletin bölgeye girmesini gerektirecek kurumların yerleşmesini istemiyordu Dersim feodalleri. Sevgili dinleyiciler, telefonda bir konuğumuz var. Konuğumuzu alalım programa devam edelim.

Dinleyici:Cemal bey, iyi günler.

C.Ş.:İyi günler. Buyrun Mustafa Bey.

Dinleyici:Cemal Bey şimdi bu Dersim’le ilgili bir söyleşiniz var. Elbetteki bu tür siyasal hareketlerin içinde dış dinamikleri gözardı etmek mümkün değil. Olacak elbette dış dinamikler de. Fakat çok önemli bir konunun üzerinde hiç iç dinamikler yokmuş gibi, sadece bunlar dış dinamiklerin ortaya çıkardığı sorunlarmış gibi bir yaklaşım sunmanız doğru değil.

C.Ş.:Şimdi Mustafa Bey.

Dinleyici:Ben bir dakika, lafımı bitireyim.

C.Ş.:Peki.

Dinleyici:Bu konuda özellikle Dersim konusunda size bir tek kaynak öneririm. Bu kaynak Türkiye Cumhuriyeti tarihinin çok önemli bir kaynağıdır. Ve çok önemli bir itirafıdır. Bu Sayın İhsan Sabri Çağlayangil’in itirafıdır, anılarıdır.

C.Ş.:Okudum, efendim.

Dinleyici:O anılarda anlatılan Seyit Rıza’ya yönelik kanunsuzluk, hukuksuzluk, idamının nasıl yapıldığı bütünüyle anlatılmaktadır. Yani Seyit Rıza’nın sizin de öyle söylediğiniz gibi ağalık yanı yok. Seyit Rıza tamamen kendine özgü bir din adamıdır. Seyit Rıza’nın talepleriyle de öyle dış dinamiklerin örtüşmesi mümkün değildir. Yani İhsan Sabri Çağlayangil kendisi müfettiş olarak oraya gitmiştir. Yanında hukukçusu vardır. Oranın hakimine denilmiştir ki Süleyman Paşa diye bir Sıkıyönetim Komutanı vardır. Süleyman Paşa gitmiştir, Seyit Rıza’yı yakalamıştır, getirmişlerdir. Gün pazar günüdür. M. Kemal’in kendisi o bölgeye gidip ordan Diyarbakır’a geçeceği için mutlaka Seyit Rıza’nın idam edilmesi gerekir. O günün savcısına, hakimine denir ki hemen karar verin, asın bunları, denilir. Pazar günü biz mahkeme kurup bu insanları bu konuda idam kararı veremeyiz. İhsan Sabri Çağlayangil der ki yanımdaki getirdiğim arkadaşım da hukukçudur. Sıkıyönetim Komutanına der ki siz bu iki kişiyi savcı hakim görevden alın. Benim yanımda getirdiğim bu hukuk mezunu müfettişi biz atarız. Aynen bu şekilde de yapılır, bu adam atanır. Hukuk mezunu olmanın ötesinde hiçbir hukuki formasyonu olmayan bu kişi de Seyit Rıza’nın idamına karar verir. Ve M. Kemal’in oraya gitmeden bir gün önce Seyit Rıza orada asılır. Seyit Rıza’nın sizin söylediğiniz gibi dış dinamiklerle yakından uzaktan ilgisi yoktur.

C.Ş.:Mustafa Bey ben daha bu kısmı anlatmadım.

Dinleyici:Sizin söylediğinizi ben size de söyliyeyim. Bizim tarihimize bu kadar yönelmenizi doğru bulmuyorum. Ben tarih olarak hem Seyit Rıza’nın akrabasıyım hem de Alişan Beylerin. Alişan Beylerin talepleri öyle sizin söylediğiniz gibi dış dinamiklerden kaynaklanan talepler değildir. Zulümden kaynaklanan bir taleptir. Zulme karşı başkaldırıdır. Seyit Rıza’nın sizin öyle söylediğiniz gibi dış dinamiklere böyle Türkiye’deki birçok ciddi bir sorunu sürekli dış dinamiklerden kaynaklanıyor, bunlar yoktur demeye getirmenin bir anlamı yoktur Cemal Bey, lütfen, rica ediyorum.

C. Ş.:Peki, çok teşekkürler ediyorum katıldığınız için, düşüncelerinizi söylediğiniz için.

Dinleyici:Bunlar tarihi gerçek. Ben düşüncelerimi söylemiyorum. Ben size bir belgeden söz ediyorum.

C. Ş.: O belgeyi okudum, ezberledim efendim.

Dinleyici:Kürt meselesine ilişkin hep olağanüstü hep öyle olmuştur. Olağan hukuk çalışmamıştır. Kürt meselesine ilişkin tarih boyunca hep olağanüstü mahkemeler, olağanüstü hallerle yargılanmışlardır.

C. Ş.:Katıldığınız için teşekkürler, iyi günler.

Dinleyici:İyi günler.

C.Ş.:Sevgili dinleyiciler. Mustafa Beyin duygusal olmasını doğal karşılıyorum. Ama ben konuyu hem tam bitirmemiştim. Anlatım süreci içinde Çağlayangil’in anılarından sözedecektim. Kaldı ki Mustafa Bey’i ben anlayışla karşılıyorum. Çağlayan’ın Anıları’nı da doğru anlattığını söylemek mümkün değil. Ama Seyit Rıza’nın asılmasıyla ilgili anlattığı kısım doğrudur. Fakat Çağlayangil geldiği zaman “gidin Seyit Rıza’yı getirin asın” dememiştir. Seyit Rıza’nın kendisi Erzincan’da Vali ile görüşmeye giderken yakalanmış, ordan Elazığ’a getirtilmiş ve yargılanma süreci sonunda üstelik yaşı küçültülerek; kendisinin yaşı 80’in üstünde olduğu için yani idam edilme yaş sınırını aştığı için yaşı küçültülmüş, oğlunun ise yaşı büyültülerek asılmıştır. Ama ben sondan tartışmaya başlamak istemiyorum. Seyit Rıza’nın asılmasının doğruluğu yanlışlığından başlamak istemiyorum. Olayı biraz daha geniş boyutlarıyla vermek istiyorum. O nedenle kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Sevgili dinleyiciler, Cumhuriyet 1920’li yıllarda kuruldu. Dersim Olayı dediğimiz olay 1937-38’lerde vuku buldu. Yani yaklaşık Cumhuriyet kurulduktan 17-18 yıl sonra Dersim Olayı oldu. Şimdi siz bir devlet düşünün ki 15 yıl devlet kurulmuş. Merkezi otoriteyi oluşturmaya çalışıyor. O merkezi otoriteyi oluşturma süreci içersinde bir bölge düşünün talepleri ne kadar doğru olursa olsun, ne kadar doğruyu savunuyorlarsa savunsunlar, o bölge merkezi otoriteyi tanımıyor. Üstelik o bölgenin merkezi otoritenin meclisinde milletvekilleri var. Üstelik o bölgenin insanlarının önemli bir kısmının düşünceleri oluşan laik Cumhuriyet yönetimiyle de örtüşür durumda. 17 yıldır Dersim Cumhuriyet devletinin meclisinde milletvekilleriyle yer alıyor. Ama Dersim’e bazı Dersimliler yol istemiyorlar, okul istemiyorlar, karakol istemiyorlar, kaymakamlık istemiyorlar, devleti istemiyorlar. Bu duruma hangi devlet biçimi 17 yıldan daha fazla tolerans tanır sevgili dinleyiciler.

Sosyalist bir devlet mi tanır, kapitalist bir devlet mi tanır, İslamcı bir devlet mi tanır. Siz devleti kuracaksınız, 15 yıl boyunca merkezi otoriteyi oluşturmak için mücadele edeceksiniz, ama bir bölge o otoriteyi tanımayacak. Sosyalist bir devlet bile olsa kendi otoritesini tanımayan, ama neyi savunursa savunsun, ne kadar haklı olursa olsun o bölgeye sınırsız özerklik tanıyamaz. Dersim ağaları mahalli otoritelerini merkezi otoriteye karşı ne denli sürdürebilirlerdi böyle bir durumda. Bu durum sürgit devam edebilir miydi?Yani Dersim Millet meclisine 6 vekil göndermiş, ama kendisi millet meclisini tanımıyor, devleti tanımıyor. Bu durum ne kadar devam edebilirdi. Mustafa Kemal Dersim’deki bu duruma hiçbir bölgede olmadığı kadar toleranslı davranmıştır. Kurtuluş  Savaşı Tarihi, Cumhuriyet Tarihi incelendiğinde bu görülecektir. Demek ki Cumhuriyet devletiyle problemi olan halk değil merkezi otoriteyi tanımak istemeyen mahalli güç kaynakları olan ağalar ve aşiret reisleridir. Tabii ki bu tarihsel tutumun faturasını ağalar ve aşiret reisleriyle birlikte esas olarak da halk ödemiştir. Dersim Olayı dediğimiz olayın sonucunda tarihçilerin ve belgelerin gösteridğine göre 4 ile 7 bin arasında insanımız Osmanlı artığı paşaların emriyle acımasızca katledilmiştir. O sırada 110 bin nüfusu olan Dersim’in 72 bin kişisi yerinden yurdundan bir savaş sonucu sökülmüş, atılmıştır. Ve yurdun dört bir yanına tehcir edilmiştir. Sevgili dinleyiciler. Yani sürgün edilmiştir. Esas çelişkinin halk ile Cumhuriyet yönetimi arasında olmadığını, esas çelişkinin mahalli otorite ile merkezi otorite arasında olduğunu bölgedeki halkın son 60 yıldır gösterdiği, Cumhuriyet laiklik ve demokrasiden yana olan siyasi tavrı göstermektedir.

C.Ş.: Bir telefonumuz var. Alo Hasan Bey, buyrun efendim.

Dinleyici: Ben Hasan Devletli, Zeytinburnu’ndan arıyorum. Bu Dersim’in içinde katliamın içinden kurtulan bir insanım. 13-14 yaşlarında. Fakat Türkçe biliyordum. Bir de Yusufanlı Kanber Ağa’nın oğlu biliyordu, Mehmet Bey. O da ortaokul mezunuydu. Mazgirt ilçesinde okumuştu. Eski yazı, yeni yazı biliyordu. Başka Türkçe bilen yoktu. Yusufan Aşireti’nden Kanber Ağa. 12 aşiret vardır, Balabanlar hariç. Doğu Dersim, Batı Dersim, Munzur suyu ayırıyor. Yani Ovacık’tan çıkan Fırat, Fırat’ın başlangıcı. Şimdi ben bu olayı olduğu gibi izah ederim, ama rahatsızım. Tansiyonum var, 78 yaşındayım.

C.Ş.:Peki Hasan Bey, sizi fazla konuşturmamak için ben size bir şey sorayım. Şüphesiz ki yapılan yanlıştı. Çok büyük katiam oldu. İnsanlar yerinden yurdundan edildi. Peki halk Cumhuriyeti seviyordu, Atatürk’ü seviyordu.

Dinleyici: Atatürk yapmadı, bu katliamı efendim. Katledenleri size izah edeyim. Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nda hasta yatıyordu. Avrupalı doktorlar gelip onu muayene ediyorlardı. Kimler tarafından yapıldığını; Vali Cemal Paşa, Hüseyin Abdullah Paşa Tunceli Valiliği’nde toplantı yapıldı. Herkes kendi düşüncesini söyledi. Kimi; 12 senede bu işi yaparım. Kimisi 6 ayda öldürürüm, kimini vurarım, kırarım, vs. diyordu. Hüseyin Abdullah Paşa dedi ki ben bu insanları öldürtmem. Ben bunlara yavaş yavaş ortaokul mezunu en az çocuklar ortaokul mezunu olunca da bunlar kendiliğinden hallolur gider. Jandarmalar tazyik yapıyordu, halk korkuyordu.

C. Şener: Hasan Bey siz şunu diyorsunuz. Atatürk hasta yatağında yatıyordu. Yönetimde Celal Bayar vardı.

Dinleyici:Yönetimde olanlar yaptı.

C.Ş.: Başbakan Celal Bayar’dı. Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’tı.

Dinleyici:Fevzi Çakmak olmasaydı. Geldi Nazımiye’ye gitti. Bütün alay komutanları esas duruşta durdu. Dedi ki; nedir bunlar bu 80 kişi bağlamışlar, orada katliam yapmak için. Nedir bunlar dedi. Mareşalim dediler, katledeceğiz bunları. Yahu ne suçu vardır. Hele bırakın, su verin, ekmek verin, yemek verin, ben Nazımiye’ye gidip geleyim. Gidiyor ki savcılıkta bir sabıkası yok. Ve dönüyor diyor bundan sonra katliam olmayacaktır. Askeri uçakla Ankara’ya geliyor. Tepeden emir veriyor, sürgün edin.

C.Ş.: Peki Hasan Bey Dersim devletin neyini kabul etmiyordu. Dersim’le Devlet arasındaki problem neydi?

Dinleyici: Jandarma tazyik ediyordu.

C.Ş.:Peki Hasan Bey bazı belgelerde Nuri Dersimi var, Alişir Bey var. Bunların Kürt Devleti kurmak için Munzur’a bayrak astıkları, Seyit Rıza’nın konağının karşısına Kürt Bayrağı astıkları.

Dinleyici:Kesinlikle böyle birşey yoktur. Çünkü ben de çocuktum. Kavgayı seyrediyordum. Mesela Seyit Rıza’nın Halvoli Köyünü vurdular. Babam da içinde. İleri gelenlerini vurdular.  Köyün ağasını vurdular. Hayvanlarını getirdiler bizim köye. Gittim, ağladım. Baba dedi çocuklar “babam 5 koyun getirdi, 10 koyun getirdi” Sonra herkese hayanlarını geri verdiler. Yani zulmü kadar merhametleri de vardı. Merhametleri çok büyüktü.

C.Ş.:Hasan Bey çok teşekkürler. Kendinize iyi bakın.

Dinleyici:Size sevgiler, saygılar, başarılar.

C.Ş.:Sevgili dinleyiciler. Dersim Olayı hakkında yöre halkının çok dertli olduğunu ve söyleyecek çok sözü olduğunu biliyoruz.

C.Ş.:Telefonda bir konuğumuz var, onu alalım. Buyrun Metin Bey sizi dinliyorum.

Dinleyici: İyi günler, efendim. Cemal Bey öncelikle sizi kutluyorum. Gerçekten tabu sayılan konulara el atıyorsunuz. Bu güzel birşey. Ama o konuları işlerken aynı cesareti gösterdiğinizi söyleyemeyeceğim. Bilmiyorum bazı kaygılardan dolayı mı davranıyorsunuz.

C.Ş.:Hayır, hiçbir kaygım yok, Metin Bey.

Dinleyici: Kaynaklar mı öyle. Şimdi ben programı izlerken bir çelişki tespit ettim. Ona dikkatinizi çekmek istiyorum. Dersim Olayı’nda Cumhuriyet yönetimiyle halkın bir sorunu olmadığını, yerel otoritelerin Cumhuriyetle sorunu olduğunu söylediniz. Demin bir önceki telefonda, yaşlı amcadan önce telefon eden izleyici Seyit Rıza’nın torunu olduğunu, yakını olduğunu söylemişti. Biraz duygusal olmakla suçladınız gibi. Yani ben Artvinliyim. Kürtlükle Seyit Rıza’yla falan bir ilişkim de yok. Onun için duygusalda değilim. Ama onun bahsettiği İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarında Seyit Rıza’nın asılmasını Atatürk özellikle o bölgeye gideceği için Seyit Rıza’da o bölgede çok sevilen bir insan olduğu için kendisinden affını isteyeceğini düşünecekleri için yani affetsem bir bela, affetmesen bir bela, onun için en iyi yol bunu temizlemek, ortadan kaldırmak, bir an önce idam ettirmek. Kendisi bölgeye gitmeden önce. Buradan da görülüyor ki Seyit Rıza halk tarafından çok sevilen bir insan ve halkın isteklerinin tercümanı olan bir insan. Onun için bölge halkının Cumhuriyet yönetimiyle bir sorunu yok demek yanlış oluyor gibime geliyor.

C.Ş.:Diyorsunuz.

Dinleyici:Evet.

C.Ş.:Oldu Metin Bey. Çok teşekkür ederim.

Dinleyici:İyi günler.

C.Ş.:İyi günler. Sevgili dinleyiciler, biraz evvel ilk dinleyicimiz Mustafa Bey’in anlatımında dış dinamikleri, iç dinamikleri gündeme getirerek ve Seyit Rıza’yla yakınlığını dile getirerek Çağlayangil’in anılarındaki konuyu anlatmaya çalıştı. Şimdi Seyit Rıza’ya yakınlık uzaklık tarihsel olarak önemli ama düşünsel olarak çok önemli değil. Benim babam Ovacıklı. Seyit Rıza bizim ailemizin dedesidir. Seyit Rıza’nın torunu Polat Bey, bizim evde Alevi geleneğinde dede olarak cemlerimizi de yürüten dedemizdi. Ben bu konuyu Seyit Roza’nın torunuyla çok tartıştım.  O yüzden Seyit Rıza’nın yakını olmak bu konuda ayrıcalık arzetmesin bence. Bunda saklı gizli bir şey yok. Ama şüphesiz konu geniş bir konu. Program süresi sınırlı. Bu nedenle her şeyi aktaramamanın sıkıntısı var.

Son dinleyicimiz Metin Bey’in Çağlayangil anılarından ifade ettiği düşünceleri de böyle değerlendirilmeli.

Metin Bey, çelişki olduğunu şöyle belirtti:“Yöre halkıyla Cumhuriyet yönetimi arasında bir çelişki yoktur, dememi eleştiriyor. Bir kere o dönem Mustafa Kemal hasta yatağındadır.  1936’nın başından itibaren hasta yatağındadır. Yani 10 kasım 1938’den 30 gün evveline kadar komadadır. Bu belgelerde vardır. O sırada 1937’de Celal Bayar başbakandır. 1939 ocağına kadar da Başbakanlığı devam etmiştir. O sırada Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak’tır. Mayıs 1937-38 Fevzi Çakmak Genel Kurmay Başkanıdır. Yani Türkiye’deki karar merciinde bulunanlar Celal Bayar, Fevzi Çakmak ve hasta yatağındaki M. Kemal’dir.Mustafa Kemal’i saymazsak, çünkü o sırada ülkeyle ilgili hayati kararlar M. Kemal’e söylenmeden yapılıyordu. O nedenle bu işte idari olarak iki kişinin sorumluluğu vardır. Başbakan olarak Celal bayar’dır. Genelkurmay Başkanı olarak Fevzi Çakmak’tır.

Sevgili dinleyiciler, Celal Bayar ve Fevzi Çakmak’ın kişiliklerine bakıldığında, Osmanlı geleneğinden gelmiş, Osmanlı Saray geleneğiyle yetişmiş geleneksel olarak bakıldığında, Alevi karşıtı, laiklik karşıtı, Cumhuriyet karşıtı. Nitekim süreç içerisinde Celal Bayar’ın da Fevzi Çakmak’ın da Atatürk’le yolları ayrılmıştır. Celal Bayar sağ bir çizgide siyaset yürütmüş ve idam cezasıyla müebbete çevrilmiştir suçu. Yani bu iki kişilik bence Osmanlı geleneğinden yetişmiş iki yöneticidir. Dönme devşirme geleneğinden yetiştikleri için de Türk düşmanı, Alevi düşmanı bir zihniyet bunları yönlendirmiştir. Böyle olunca esas çelişkinin halkla Cumhuriyet yönetimi arasında olmadığını, esas çelişkinin mahalli otoriteyle merkezi otorite arasında olduğunu, düşünüyorum. Ve buna dayanak olarak da bölgedeki halkın son 80 yıldır Dersim olayına rağmen Cumhuriyetten, laiklikten ve demokrasiden yana siyasi tavır aldığını ifade ediyorum. Yani bölgedeki halk gerçekten o yöredeki feodallerin düşündüğü gibi düşünseydi bu olaya rağmen yani Dersim Olayına rağmen Mustafa Kemal’in partisini desteklemezlerdi. Ve hala da destekliyorlar. O zaman biz bunu nasıl izah edeceğiz. Son 80 yıldır Dersim olayına rağmen yöredeki halk başka siyasi partilere değil, Atatürk’ün partisine desteklerini hiç şaşmadan sürdürüyorlar.

Sevgili dinleyiciler. Bir telefon konuğumuz var. Alalım.

Dinleyici:İyi günler Cemal bey. Dersim Olayı’nın dışında bir sorum olacak size. Biz Aleviler % 80 camiye gitmiyoruz. % 20’si gidiyoruz. Ama öldükten sonra camiye gidiyoruz. Kuran’la gönderiyoruz. 1. sorum bu. 2. sorum da biz öldükten sonra Cemevine mi gitmemizi tercih edersiniz, yoksa camiye mi?

C.Ş.:Hüseyin Bey, bu konumuz değil ama, ben Alevilerin cenazesinin camiden değil, cemevinden kaldırılmasından yanayım. Ben inançlara saygı duyuyorum. Ama Alevilerin ibadet yeri cami değil cemevidir. Fakat beni bağışlayın, Hüseyin Bey, konumuz bu olmadığı için bu konuyu başka bir programda işlemeye çalışalım.

Sevgili dinleyiciler, Metin Beyin söylemi üzerine son 80 yıldır o bölgedeki halkın laiklikten yana, demokrasiden yana, Cumhuriyet’ten yana olduğunu söyledim.

Sevgili dinleyiciler, Dersim’de ya da daha önce Koçgiri’de yapılmak istenen başkaldırı başarılı olsaydı kimin yararına olabilirdi? O sıradaki şartlara baktığımızda işgalci emperyalistler vardı. Ulusal Kurtuluş Savaşını, laikliği, Cumhuriyeti, Osmanlı karşıtı hareketi Aleviler’in desteklemesi gerçekten tarihin ileriye dönen tekerleğini çevirmekten ibaretti ve doğru bir hareketti. Aleviler kalkıp bir taraftan Mustafa Kemal’i destekleyecekler, bir taraftan da Dersim’deki gibi, Koçgiri’deki gibi ikinci bir cephe açılarak Cumhuriyet yönetimine karşı tavır alırlarsa bundan; 1. İşgalci emperyalistler yararlanacaktı. 2. İşgalcilerin uydusu olarak kurulmak istenen Sevr’e göre Kürt devleti kurmak isteyen emperyalistlerin hoşuna gidecekti. 3. sü Cumhuriyet karşıtı şeriatçı kesimlerin hoşuna gidebilirdi. Bu nedenle de sevgili dinleyiciler, Koçgiri ve Dersim olayını değerlendirmek için yeniden düşünmek gerektiğini, bugün devlete karşı olan, bugün devletin çeşitli aksaklıkları nedeniyle haklı olarak karşı olanların o dönemin şartlarıyla bugünkü dönemin şartlarının farklı olması nedeniyle o olayları farklı algılamaları gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle de Devlet karşıtı olmanın her şartta ilericilik olmayacağını, Devlet yandaşı olmanın da her şartta gericilik olacağı yargısının da yıkılması gerektiğini düşünüyorum.

O şartlarda; Cumhuriyet yönetimi yanında yer almamanın sonuçta emperyalistler, onların işbirlikçileri ve feodallerin işine yarayacağını düşünüyorum.Öyle olmasaydı Koçgiri’de 1921’de ve 37-38 Dersim’de o hareketler başarıya ulaşsaydı biz bu hareketlere ilerici, devrimci, hatta demokratik, sosyalist, vs. diyebilir miydik. Yoksa bu hareketler merkezi otoriteye karşı kendi mahalli otoritelerinin devamı için halkı da arkalarına alarak direnen feodal yapılar değil miydi?Soğukkanlı olarak bakıldığında ne Koçgiri’deki Aleviler’in ne Dersim’deki Aleviler’in Cumhuriyet hükümetine problem çıkarmamaları gerekirdi.

O günkü şartlarda ne yapılabilirdi?Bir kere devlet değişmişti. Osmanlı yıkılmış, Cumhuriyet kurulmuştu. O günkü şartlarda o bölgede yaşayan insanlar bu ayırdı yapamamışlardı. Yani Osmanlı devleti ile Cumhuriyet devleti ayırdını yapamamışlardı. Kendileri Osmanlı devletine karşıydılar. Bu kronik Osmanlı karşıtlığını, adeta kronik Cumhuriyet karşıtlığı olarak sürdürdüler. Halbuki bu tarihsel olarak doğru değildi. Nasıl ki Hitler Almanyası’yla Hitler sonrası Almanya’yı aynı görmemek gerekirse, nasıl ki Çarlık Rusya’sıyla Sovyetler Birliğini eşit görmemek gerekirse; nasıl ki Şah İsmail’in İran devletiyle, Humeyni’nin İran devletini eşit görmemek gerekirse Osmanlı Devleti ile Cumhuriyet Devletini de eşit görmemek gerekir. Aleviler Koçgiri ve Dersim’de Osmanlıya karşıydı. Halkın önemli bir kesimi gibi onlar da Osmanlı’ya karşıydılar. Ama Cumhuriyet yönetimine de aynı karşıtlıklarını sürdürmek demek gerçekten olaya çok miyop gözle bakmak demektir. Aleviler bu ayırdı yapamadığı için yıllardır bu cezayı çok ağır bir şekilde çekmekteyiz. Bu faturayı çok ağır bir şekilde ödemekteyiz. Ne oldu Osmanlı yıkıldı, Cumhuriyet yönetimi kuruldu. Bu kez ilerici, laik, yurtsever güçler Cumhuriyet yönetiminin içinde yer almadılar. O zaman Osmanlı artığı birçok insan Cumhuriyet yönetimini işgal etti. Ordusuna girdi, polisine girdi, yönetimde yer aldı. Osmanlı zihniyeti yeniden devlete egemen oldu. Laiklikten yana, Cumhuriyetten yana olanlar sadece seyrettiler. Devlet kapısına en küçük bir işimiz düştüğü zaman bile, bir öğretmen tayini için bile işimizi yapamıyoruz. İşte bu devleti doğru değerlendirememekten kaynaklanmaktadır. Devletteki bu değişimi Aleviler, ya da laiklikten ve Cumhuriyetten yana olanlar doğru değerlendirebilselerdi bugün laik Cumhuriyet Devleti yeniden Osmanlı zihniyeti kesimlerince işgal edilmezdi. Sevgili dinleyiciler, problemin esası budur.

Önümüzdeki hafta başka bir programda görüşmek üzere. Hoşçakalın.

 

DERSİM OLAYI VE KOMİNTERN

 

Dersim Olayı ile ilgili değerlendirmeme en çok kendini sosyalist ve Kürtçü kabul eden siyasi kesimlerin karşı çıkacağını biliyorum. Halbuki bu olayı o yıllarda değerlendiren Kominist Enternasyonel Komintern Belgeleri’nde bakın olay nasıl değerlendiriliyor.

29 Temmuz 1937 tarihli Komintern’in yayın organı “Rundschau” şöyle yazıyor:

“İki ayı aşkın bir zamandan beri Ankara Hükümeti, Dersim bölğesindeki Kürt aşiretlerinin yeni bir gerici ayaklanmasını bastırmakla uğraşıyor. Feodal unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesindeki barınmayı başarmışlardır. Bu bölgeye geçtiğimiz yıl TUNCELİ adı verilmiştir. Dersim’in hakim katmanları, yürürlükteki yasalara rağmen, kendi yasadışı ayrıcalıklarını koruyabilmişlerdir... Dersim’de devlet otoritesi sadece kağıt üzerine kalıyordu. Feodal aşiret reisleri her fırsatta devleti hiçe sayarlardı...

Bugün, Kemalist Hükümet’in enerjik reformları yüzünden kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodal unsurların ümitsiz bir direnişi ile karşı karşıya bulunuyoruz.” (Komintern Belgeleri’nde Kürt Sorunu, Kemalizm, Erdal Yeşil, Tohum Yayınları, s. 185, İstanbul)

Kendini sosyalist, Kürtçü v.s. kabul edenlere ise bence en güzel yanıtı Komintern vermiş bulunuyor. Bilmem bu satırların ne demek istediğini tercüme etmeye gerek var mı.Sanırım yok.