Peygamber Sonrası İslam’a Eklenenler ve İslami Alanda Yapılan Düzenlemeler
Yeni Sayfa 1
Halifeler, Emeviler ve Abbasiler Hz. Muhammed’le konulan tapınım kurallarını zaman zaman değiştirir ve eklemeler yaparlar. İslam’ın “sahih kaynakları”ndan sayılan İmam Ahmed b. Hambel’in “Mesned” ve “Künzül- Ummal” adlı yapıtlarında yer alan bilgilere göre; Halife Ebu Bekir’in zaman zaman “Peygamber’in sünnetlerine ısınamıyorum” dediği görülür.<1> Ebu Bekir’in başlattığı bu ısınılmadığı için değiştirme ve yozlaştırma hareketi diğer halifelerce de sürdürülür.
Halife Ömer; peygamber döneminde olsun, Ebu Bekir döneminde olsun, kendi döneminde olsun oldukça özerk davranmış, Peygamberce konulan İslami kurallara pek kendini bağlı hissetmemiştir. Uluslararası düzeyde İslam uzmanı Abdülbaki Gölpınarlı’nın vurguladığı gibi, “birçok şeylerde kendi içtihadıyla hareket etmiştir”.<2> Enfal 41’deki ganimetin dağılımında değişiklik yaparak; Peygamber yakınlarına, öksüzlere, yolda kalanlara ayrılan payı kaldırmıştır. Öteden beri uygulana gelen ve kendi döneminde de bir süre uygulanan geçici bir nikah olan “Muta nikahı”nı yasaklamıştır. Ezanda, “Hayyl ale’l-felâh”tan sonra söylenen “Hayyı alâ hayr’il-amel” (Haydin en hayırlı işe) sözünü, “halk ibadete koyulur da savaşı boşlar” düşüncesiyle okutmamıştır. Bir kerede ve bir sözle üç boşamayı, kadın başamaktan toplumu çekindirmek gerekçesiyle caiz görmüştür. Sünnetlerde cemaat olmadığı sıralarda, kolaylık olsun diye teravih namazının cemaatle kılınmasını zorunlu kılmıştır. Suyun olamaması durumunda teyemmümle namaz kılınmamasını emretmiştir. Miras ve iddet konularında içtihatlar koymuştur. Cenaze namazındaki beşinci tekbiri kaldırmıştır. Sabah ezanına, “namaz uykudan hayırlıdır” sözünü ekletmiştir.<3>
Buhari’den aktarıldığına göre, Peygamber bir seferinde herkesin evinde namazını kılmasını isteyerek; “herkes evine gitsin, kayıtların dışında en geçerli namaz evde kılınanıdır” demiştir. Bütün bunlara karşın Halife Ömer buyruklara pek uyum göstermez. Zaman zaman karşı gelir. Namazda sünnetlere uymaz. Nafile namazlarını cemaatle kılar ve kıldırır. Aslında “bidat” olan bu uygulamaları, “kendi icadı” olarak görür. Onun bu icad ettiği “bidatlara” sahabeler uyar. Onan karşı direnen ve Peygamber’in sünnetinden ayrılmayan tek kişi Ali olur. Ehlibeyt’i de Ali’ye uyarak Ömer ve diğer halifelerin “icadları” olan bidatlara ve Peygamber’in koyduğu dine yapılan eklemelere uymazlar. Muhammed-Ali çizgisinde direnirler.<4>
Peygamber Muhammed teravih namazını bir usule bağlamıştır. Evlerde tek başına kılınabilineceğini önermiş ve bunu yaşama geçirmiştir. Ömer, bu namazı yeniden camilerde kıldırmaya başlatmıştır. Sünni toplumu bidat olan bu değişikliği “iyi bir bidat” olarak değerlendirmiş, Muhammed’in usulünü değil, Ömer’in usulünü yeğlemiştir.<5>
Buhari’nin anlattıklarına göre Ömer temiz toprakla teyemmümü de kaldırmıştır. Oysa, teyemmümü Peygamber uygun görmüştür.<6>
Ayrıca Halife Ömer döneminde 2’şer rekatlık beş öğün namaz kesinleşir. Bunu bir buyruğuyla topluma zorunlu kılar. İçki yasağı getirilir. Muharrem (Mart) ayı yılbaşı olur. Hapishaneler ve zindanlar yapılır. Devlet hazinesi görevini yapan Beytülmal kurulur. Cenaze tekbiri dörde indirilir. İslam’da ilk kez vakıflar kurulur. Düzenli ordu oluşturulur. Ülke eyaletlere bölünerek yönetimde sıkı denetim sistemi getirilir. Hz. Muhammed’in yıktırdığı Mescid-i Dirar yeniden cami olarak açılır.<7>
Halife Ömer’in Kuran’ı ve Hz. Muhammed’in uygulamalarını hafife alması, zaman zaman karşı gelici tutumlara girmesi, kendine özgü kurallar koyması… Emevi ve Abbasilere İslam’ın hükümlerini çiğneme, yeni hükümler koyma düşüncelerinde cesaret vermiştir.<8> Onun bu tutumunu benimser görünen kimselerse devlet olanaklarıyla donatılmış, halifelerin şakşakçıları durumuna getirilmişlerdir.
Peygamber Hayber Yahudilerine sefer düzenlemiş, buraları aldıktan sonra yerli halk olan Yahudilerin topraklarında yaşamalarına izin vemiş, dahası anlaşmalarını da Ali kaleme almıştır. Ömer halifeliği döneminde; “Arabistan’da iki din olmaz” gerekçesiyle Yahudi halkı Müslümanlığa zorlar, kabul etmeyenlerinse göç etmelerini isteyerek Peygamber’in yaptığı antlaşmayı değiştirmek ister. Yahudiler Ali’ye başvururlar. Peygamberle yapılan antlaşmayı gösterirler. Ali, araya girerek bu uygulamayı durdurur.<9>
Bu durum daha sonraları Buhari, Müslimi gibi ünlü hadis bilginlerince sürdürülür. Onların aktardıkları hadislerinde Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Muaviye’ye dokunan hadisler saptırılmıştır. Peygamber normal bir insan gibi gösterilmeye çalışılarak, vahyin dışında yanlışlar yapabileceği sezdirilmiş, böylece Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Muaviye’ye yer açılmıştır. İlk üç halife övülmüş, Muaviye’nin arzusu karşılanarak Ali onlardan sonra bir düzeyde tutulmuştur. Ehlibeyt’e dokunan yalan hadisler aktarılmıştır. Yönetimde zorlamayı destekleyen hadisler üretilerek, Emevi ve Abbasilerin topluma egemenliklerini yasal kılacak biçimde yönetimlere yardımcı olunmuştur. Yönetim çevrelerinin işini kolaylaştırmak amacıyla inanılması olanaksız hurafe ve masallar hadis olarak üretilerek topluma sunulmuştur.<10>
Peygamber Muhammed’den beri Mina’da bulunulduğu sıralarda namaz 4 rekatken hep 2 rekat olarak kılınmıştır. Bu durum, Ebu Bekir ve Ömer dönemlerinde de böyle sürmüştür. Bu durum Osman’ın halifeliğinin bir bölümünde de böyle sürdürülür. Fakat bir haccı sırasında (H. 29. yıl), namazı yeniden 4 rekata çıkararak kılar. Hz. Ali’nin tepkisine karşın, “bu benim düşüncem ve içtihadımdır” diyerek bunu gelenekleştirir.<11> Halife Osman’a ilk tepkiler bu “cahiliye döneminin geleneğini canlandırması” ve Peygamber’in sünnetini değiştirmesi” üzerine başlar. Ötede Peygamber’in mescidini onartır, genişletir ve süslettirir. Böylece İslam kurumlarına şatafat ve keyfilik girmeye başlar. Müezzinleri ilk olarak aylığa bağlayan ve mescidde “maksûre”<12> yaptıran da yine Halife Osman olur.<13> Merkezden uzak vali ve yöneticiler zaman zaman İslamsal temel kurallar karşısında keyfi değiştirmelere gitmekten kaçınmamışlardır. Tarihçi Ahmed Cevded’in verdiği bilgilere göre; Halife Osman’ın Küfe valisi Velid sarhoş olarak camiye gidip sabah namazını 4 rekat kıldırdığı ve cemaate “daha fazla kıldırayım mı?” diye sorduğu bilinenler arasındadır.<14>
Halife Osman yakınlarını kayırırken Muhammedi İslam’da sürekli ödün verir ve keyfi kullanır. Velid b. Ukbe’nin içki içtiği kesin olmasına karşın kendisine hadd<15> vurulmaz. Eliyle buluşana kendisinden inzal olmadıkça açık Kuran ayetine karşın gusul gerekmediği yolunda fetva verir. Akkaaf 15. ayeti haml (doğurma) süresiyle çocuğun sütten kesilmesinin 30 ay, Bakara 233. ayeti süt verme süresinin tümünün iki yıl olduğu bildirmelerine ve haml (doğurma) süresinin en azının 6 ay olduğunun anlaşılmasına karşın evlendikten 6 ay sonra çocuk duğuran bir kadını recmettirir.<16> Bayram namazını 4 rekat kıldırır. Seferde namazları kısaltmaz. Umreyi<17> yasaklar. Bayram hutbelerini namazdan önce okutur. Doğallıkla bunların tümü Muhammedi ve Kuran İslam’ında uygulamalarının dışındadır. Tümü bidat olmalıdır.<18>
İlk üç halifeyle Peygamber’in başlatılan sünnetlerine karşı gelme ve onları ortadan kaldırma geleneği Muaviye ile doruğa çıkarılır ve bir sisteme dönüştürülür.<19> O günlere kadar kitlesellik gösteren bu nedenle de “halkçı bir amaç sergileyen” namazları Muaviye “resmileştirir”.<20>
İlahiyatçı bilim adamlarından Y. Nuri Öztürk, namaz için “hiçbir özel mekan zorunluluğu”nun olmadığını, cami ve mescidlerin geçerliliğinin yalnızca “sosyolojik rol”den kaynaklandığını, namaz kılmak isteyen her Müslümanın “hiç kimsenin önderliğine ve hiçbir mekân çevrelemesine gerek duymadan” bulunulan yerde kılınılabileceğini belirtir. Mescidlerdeki / camilerdeki Emevi sokuşturması olan lüksü ve şatafatı yerer ve İslam’ın özüne karşı bulur. Ona göre;
“mescid süsleme hastalığı İslam ümmetine Emevi dünyaperestleri zamanında bulaştırılmış ve o günden şiddetlenerek gelmiştir. Esasen Emevilerin dejenerasyonuna bütün ibadet biçimleri uğramıştır”.<21>
Peygamber’in yıktırdığı ve çağdaş kaynakların “uzun zaman mezbele yeri olarak” kaldığını belirttikleri bu Dirar mescidini Halife Ömer yeniden faaliye geçirir. Kendi üssü haline getirir. Ömer’den sonra Osman da bir çok cami yaptırır. En muhteşem camilerin ve minarelerin ilk kurucusu Muaviye olur. Bu biçimiyle camileri halka benimsetmek için “cami Tanrı’nın evidir” anlayışını yayar. Döneminde mantar biter gibi kurdurlan camileri Ali ve Ehlibeyt’e sövgü yuvaları olarak değerlendirir.<22> Muaviye ilk kez camilerde “maksure” denilen “sultan mahalli”ni kuran kimse olur.<23> Muaviye, H. 46. yılında hacdan dönerken Medine’ye uğrayarak Peygamber mescidinin minberiyle<24> Hz. Muhammed’in müezzini olan Sad’ül Karaz’ın elinde bulunan peygamberlik asasını Şam Camii’ne getirterek kendi yönetim merkezinin önemini arttırmak ister. Fakat buna halkın tepkisi büyük olur. Tesadüfi güneş tutulması da kötüye yorumlandığından Muaviye bu yaptırımından vaz geçer. Minbere altı basamak daha ekleyerek büyütür ve dokuz basamağa çıkarır. Bundan sonra hatipler Muaviye’nin koydurduğu altı ayağa çıkarak hutbelerini okurlar. Medine’deki Peygamber camiindeki minberin Şam’a götürülmesini bir kez de Mervan oğlu Abdülmelik dener. O da büyük tepkiyle karşılaştığından vaz geçer.<25>
Kendini İslam’ın yetkilileri sayan kimseler dine birşeyler sokuşturma çabası içerisindedirler. Halifeler dışında da bu davranışlar görülür. Amr ibn-ül As, hutbe ve dua için kendisine camide ilk mimber yaptıran valilerdendir. Mısır’daki camiini yaptırdığı sırada bunu da yaptırmıştır.<26>
Halife Ömer (634-644) Bizans ve Sasani imparatorluklarını ortadan kaldırarak Mısır, Suriye, Irak ve İran gibi eski köklü uygarlık merkezlerini Arap-İslam Devleti’ne katar. Çeşitli ülkelere ait 1036 kent alınır. Sanatsal yapı ve dinsel tapınakların tümü yakılır-yıkılır. İskenderiye Kütüphanesi gibi, eski uygarlıkların kültür ve bilim merkezleri de bunlar arasındadır. Bütün bunların yerine 4 binin üzerinde cami yapılır. İslam toprakları, tümüyle cami ağıyla döşenir. Bu camiler; görünürde İslamlığın yayılmasına, aslında ise yöneticilerin siyasal ideolojilerinin yayılmasına hizmet ederler. İlk dönem mescidleri / camileri basit, gösterişsiz, ama insanlığın “kötülüklerden arındıkları”, bir “iç duyuş” yaşadıkları yapılardır. İslamlığın devletleşne, hanedanlaşma ve imparatorluklaşmasıyla birlikte bu ilk yalın özellik yerini görkemli yapılara ve saltanat yaşantılarına bırakır. Bu durum İslam’daki bozulmanın en önemli öğesi olacaktır. Bu yozlaşma süreci sonuna dek de sürecektir. İslamlığın ilk dönemindeki dayanışmacı, eşitçi yapı giderek yerini sınıf çıkarlarına dayanan bir yapıya bırakmıştır. Bu gelişmeler dinsel yapılarda da kendini ortaya koymuştur. 9. yüzyıl tarihçisi Belâzuri’ye göre mescidlere ilk revakı<27> Halife Osman koydurmuştur. Abdullah b. Zübeyr ile İslam tarihinde zalimliğiyle ünlenmiş olan Haccac, Peygamber İbrahim’den beri Araplarca saygınlığı olan Kâbe’yi önce yaktırıp-yıktırırlar sonra da kendi düşüncelerine hizmet edecek biçimde yaptırtırlar. Gösterişin ifadesi olan ve kuruluş dönemi İslamlığının özüyle çelişen ilk minare I. Muaviye döneminde (661-680) Basra Camii’ni onartan Ubeydullah b. Ziyad tarafından yapılır. I. Velid dönemindeyse (705-715) mescidlere minare yapılması zorunlu kılınır. İlk maksure de bu dönem yapılır. Bundan sonra minare yapımları gelenek olur. Şatafatlı cami yapıları kurulur. Muaviye, Mervan ve I. Velid gibi Emevi halifeleri Şam kiliselerini camiye çevirirtirler.<28>
Beş öğün namaz ve bu namazlara ilişkin rekatlari sünnet, vacip, müstehap, mekruhat, müfsidat, sâlatın koşulları, mezhepler, tarikatlar, hülle, iskat (devir), ölüye Kuran okutma, kurban kesme gibi asılsız kural ve uygulamaların hiçbirinin Muhammedi ve Kuran temelli İslam’la ilgisi yoktur. Bunlar, başka dinlerin uygulamalarında ve kutsal kitaplarında da pek bulunmaz.<29>
Arap-İslam Devleti’nin genişlemesiyle birlikte İslam’ı yaymanın aracı olarak cami yapımı hızlandırılmıştırr. Özellikle yeni alınan bölgelere, ordugâhlara camiler yapılmasına öncelik verilmiştir. Alınan yerlerdeki eski dinlerin tapınakları / mabedleri tümüyle camiye çevrilmiştir. Tapınakların kimi özelliklerinin yeni durumla karışması kaçınılmaz olmuştur. Peygamber ve yakınlarının mezarları da türbe-mescid durumuna dönüşmüş, halkın ziyaret yeri olmuştur. Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ve Peygamber Camii gibi ünlü camiler de İslam tarihi boyunca ziyaret yerleri olmuşlardır. İslam Devleti’ne yeni katılan ülkelerde varlıklı kimselerin yaptırdıkları mescidler / camiler daha görkemli yapılar olarak kurulmuşlardır. Böylece giderek yalın mescid anlayışı değişmiş, şatafatlı cami yapısı anlayışı topluma egemen olmuştur. Emeviler dönemiyle aşırı bir camileşme kampanyası başlatılır. 11. yüzyılda sadece Mısır-Kahire’de binin üzerinde cami vardır. Camilere giderek “kutsallık” yüklenir. Önceleri sadece Kâbe kutsal görülürken, giderek bir bakıma camilerin tümü Kâbe’nin yerini alıyormuşcasına, kutsallıkla yüklenirler. Bu yeni özellik kazanımıyla birlikte, sürekli “genel toplanma yeri” olarak görülmüşlerdir. Camiler dinsel tapının yeri olmakla birlikte giderek, Ramazan geceleri ve yılbaşılar gibi özel gün ve dönemlerde “şenlik yeri” olarak da kullanılmışlardır. Camilerin kisra merkezlerine benzer yapılara dönüştürülmesi Emevilerle başlamıştır. Muaviye döneminde Küfe camiine kentin valisi Ziyad tarafından Kisra’ya hizmet etmiş bir putatapar mimara değişiklikler yaptırılır. Bunu, Basra camii ve diğer kentlerdeki önemli merkezi camilerin mimari ve yapısal değişiklikleri izler. Mekke’de de İbni Zübeyr, al-Haccac camiini genişletir. I. Velid Kudüs camiini tümüyle ortadan kaldırır. Bizanslı mimarlar Kubbe-i Sahra’yi bir “Bizans abidesi heybeti”yle yükseltirler. Şam’daki Yuhanna kilisesini, Bizanslı ustalar yoluyla, Emeviye Camii’ne dönüştürür. Böylece Hıristiyan dünyasının kimi özellikleri İslam camilerine girer. Camilere minare konmasını Muaviye başlatırsa da, bu alanda I. Velid dönemi önemli bir dönüm noktası olur. Minare konulması açısından, Şam’daki Emeviye camii bunun en belirgin örneğidir. Dönemin yazarlarına göre; minare, Emevi camilerinin bir parçası olur. Camilerin iç dizaynında da önemeli ölçüde değişikliklere gidilir. Maksura, Emevi döneminin başlarından beri camilerde yerini almıştır. Maksurayı, Muaviye’nin koydurduğu kesin olarak bilinmektedir. Camiler, Emeviler’le birlikte çeşitli amaçlarla kullanır olmuşlardır. Cami avlularının silah deposu veya han olarak kullanıldığı bilinmektedir. İlk mescidlerde mihrap olmamasına karşın, sonraları cami yapısı içerisinde yerini almıştır. Büyük camilerde özellikle “Dört Sünni Mezhep”in mihrabı<30> yer almıştır. Mezhepçi İslamlığın, asıl / kök İslamlığın yerini almasıyla birlikte mihrap da camide “en şerefli yer” olarak görülmüş ve üstüne kubbe yapılarak yüceltilmiştir. Mihraba karşın, minber ta Peygamber döneminden beri mescidlerde yerini almıştır. Emeviler propagandaya dayandıkları için minbere özel önem vermiş, bütün camilere koydurmuşlardır. Muaviye Mekke’ye gittiğinde minberini birlikte götürmüş, minber Harun-ül Reşit zamanına kadar orada kalmıştır. Mervan da Medine’ye giderken minberini birlikte götürmüş ve onun üzerinde halka konuşmuştur. Ne yazık ki, Peygamber döneminde “caminin kutsal parçası” arasında olan minber, Emevilerle propaganda aracı olur. Camiye ilk kandil koydurtan da Maviye olmuştur. Harun, Kâbe’nin etrafına 10 büyük şamdan koydurtmuş, caminin duvarlarına da ikişer fener astırmıştır. Emeviler “camilerin kutsallığı”ndan en aşırı ölçüde yararlandıkları gibi, gerektiğinden sıradan bir mekân olarak da görmüş, camiye at üzerinde girebilmişler, minberde olanlara müdahale edebilmişler, caminin içinde ve çevresinde döğüşebilmişler, hükümdarın / halifenin camide olması sırasında cami çevresini silahlı korumalarla sarabilmişlerdir. Camiler Emeviler için Ali ve yandaşlarına sövgü ve aleyhte propaganda üsleri durumundadır. Kâbe minberinda Ali yanlılarına beddua edilmesini ilk başlatan Halid al-Kasri olmuştur. Ali ve yanlılarına kargışta bulunan bu “kussaslar” Emevilere dua etmektedirler. Mısır camileri eski özelliğini yitirmiş, ulusal ölçekte siyasetlerin yapıldıkları merkezler olmuşlardır. Bu nitelikteki siyasal çalışmalar için yapılan toplantılara camiler mekân olarak görev yapmışlardır. Camilerin yargı ve eğitim yeri olarak kullanılma özelliği başından beri zaten vardır. Ama sonraki yüzyıllarda eğitim, bir propaganda aracı olmuştur.<31>
Peygamber döneminden beri cuma hutbeleri namazdan sonra okunmaktadır. Ama, Emeviler Ali ve Ehlibeyt’e sövgü ve karalamayı hutbe konusu yapınca bunu içlerine sindiremeyen birçok insan namazı kıldıktan sonra hutbe dinlemeden camiden ayrılmışlardır. Hutbeyi zorla dinletmek isteyen Emeviler bundan da kendi kafalarına göre değişiklik yapmış, hutbeyi namazdan önceye koymuşlardır. Böylece, namaz kılmak zorunda olan Müslüman hutbeyi de dinlemek zorunda bırakılmıştır.
İslam uygarlığına Abbasiler döneminde Sanskritçe’den, Yunanca’dan, İbranice’den, Rumca’dan eski eserler çevrilir. “Darü’l-Hikme” denilen bilim evleri kurulur. Ülke yabancı kültürlerin bilim adamlarının çağrıldığı, kucak açıldığı ülke olur. Eski Yunan felsefe okullarına paralel felsefe eğilimleri doğar. Her kültürden gelen bilim ve düşün adamları eser vererek İslam uygarlığını zenginleştirir ve yeni açılımlar sağlarlar. İslamiyet’in kendisi de bu etkenlerle yeni boyutlar kazanır.
www.alewiten.com, 21.11.2002
---------------------------------------------------
<1> Muhammed Et-Ticani Es-Semavi (1996): 73.
<2> Gölpınarlı (1991): 324.
<3> Bkz. Gölpınarlı (1991): 325; Hz. Ali: Nehc’ül Belâga (1972): 171 (ekler); Muhammed Et-Ticani Es-Semavi (1996): 30 vd., 43, 73.
<4> Bkz. Muhammed Et-Ticani Es-Semavi (1998): 133 vd.
<5> Bkz. Muhammed Et-Ticani Es-Semavi (1998): 143; Muhammed Et-Ticani Es-Semavi (1999): 136.
<6> Bkz. Muhammed Et-Ticani Es-Semavi (1998): 191.
<7> Bkz. Koç (1989): 143, 238 vd., 261.
<8> Bkz. Muhammed Et-Ticani Es-Semavi (1998): 192.
<9> Bkz. Tarih-i Taberi Tercemesi (1982), C. II: 455 vd.
<10> Bkz. Muhammed Et-Ticani Es-Semavi (1998): 248 vd.
<11> Kanal D’nin 29. 02. 2002 akşam haberlerinde Diyanet’in bir fetvası duyuruldu. 16 rekat olan cuma namazları; 4 sünnet+2 farz+4 sünnet olarak 10 rekat yeterli görüldü. İlahiyatçılardan Zekeriya Beyaz’la Yaşar Nuri Öztürk bu “indirimi” ikinci günkü TV kanallarında uygun bularak, akılcı ve çağdaş bir uygulama olarak değerlendirdiler. Ama yetersiz buldular. Çünkü, Hz. Muhammed döneminde sadece 2 rekat olan cuma namazları 9. yüzyılda 16 rekata çıkarılmış ve günümüze kadar öyle de sürdürülmüştü. Demek ki, bu bidat uygulama 1100 yıl İslam toplumlarınca sürdürülmüş, ancak 2002 Türkiyesi’nde, o da kısmen düzeltilmesi akla gelmiş. Bakalım din, ne zaman bağnazca yapılan gereksiz eklemelerden kurtulur ve özüne, aslına döner. İstemeyerek insanın aklına şu soru geliyor. Biz acaba Hz. Muhammed’in bıraktığı İslam’ı mı yaşıyoruz? Yoksa!..
<12> Camide özel yer.
<13> Bkz. Tarih-i Taberi Tercemesi (1983), C. III: 149, 158; Kısas-ı Enbiya (1985), C. II: 284 vd., 355; Muhammed Et-Ticani Es-Semavi (1993): 111; Koç (1989): 288; Baki Öz (1997): 118.
<14> Kısas-ı Enbiya (1985), C. II: 286.
<15> Şeriatta dayak cezası uygulaması.
<16> Şeriatta kadını taşlayarak cezalandırma uygulaması.
<17> Hacılık için belirlenen zamanın dışında Kabe ile Mekke ve öteki kutsal yerlerin ziyaret edilmesi.
<18> Hz. Ali: Nehc’ül-Belâga (1972): 173 (ekler).
<19> Bkz. Muhammed Et-Ticani Es-Semavi (1999): 136.
<20> Bkz. H. Lammens: “Muaviye”, İslam Ansiklopedisi, Milli Eğitim Bak. Yay. İstanbul 1971, C. VIII: 441.
<21> Y. Nuri Öztürk: Kuran’ın Temel Kavramları (1997): 459 vd.
<22> Koç1989): 143, 261 vd.; Öztoprak (1990): 24.
<23> İbni Haldun (1989), C. II: 180.
<24> Minber, camilerin içinde hatiplerin çıkıp hutbe okuyacakları merdivenli kürsüdür.
<25> Çağdaş kaynakların verdikleri bilgi için bkz. Tarih-i Taberi Tercemesi (1983), C. III: 229 vd.; Kısas-ı Enbiya (1985), C. III: 198, 229 vd.; Uluçay (1997), C. II: 119 vd.; Baki Öz (1997): 122.
<26> İbni Haldun (1989), C. II: 181.
<27> Revak; cami önündeki saçak, kemer ve kubbe biçiminde olan eklemedir.
<28> Bkz. El-Belâzuri: Fütûhu’l-Büldan (1987): 67 vd., 500; Baki Öz (1997): 126 vd.
<29> Bkz. Koç (1989): 132, 133 vd., 139 vd., 238.
<30> Mihrab; camilerde ve tapınaklarda karşısında durulan yerdir.
<31> Bu bilgiler şu kaynaktan özetlenmiştir Bkz. Johs. Pederson: “Mescid”, İslam Ansiklopedisi, Milli Eğitim Bak.Yay. İstanbul 1971, C. VIII: 1-71.