Abdullah Bin Seba Örneğinin Özelliği
Yeni Sayfa 1
“Şii-Gulat inancı”nın kökeni “Ali hayranı” Abdullah b. Seba’ya dayandırılır. Abdullah ve yandaşları Ali’nin ölümünü kabul etmemekte ve düşmanlarını ortadan kaldırıncaya dek yaşayacağı görüşündedirler. Ayrıca, Ali’nin “tanrılığı”nı da savunmuş, bu sav onun “guluv” sayılmasına neden olmuştur. Çağdaş araştırmacılarsa bu suçlamanın sonradan yakıştırıldığı görüşündedirler. Sebaiyye’den kalanlar sonradan Küfe’de ortaya çıkan Ali- Ehlibeyt yanlısı Muhtar’üs- Sekafi hareketine katılmışlardır.<1>
Genellikle tüm İslamcılar İslam’da Şiilik ve Alevilikle özdeşleştirilen ilk sapmanın, yani “Rafizlik” ile “Gulat”ın Yahudi dönmesi olduğu söylenen Abdullah b. Seba’ya bağlarlar. Yahudiliği zaten kötülük kaynağı olarak gören İslamcı çevreler, bir türlü içlerine sindiremedikleri Şiilikle Aleviliği de böylesi bir kaynağa, yani Yahudilik kaynağına bağlamış olarak, “İslam’dan sapma” olarak niteledikleri Alevilikle Şiiliğe kaynak bulmuş, nitelik biçmiş olurlar. İslamcı çevrelerin Abdullah b. Seba ile Şiilik-Alevilik arasında kökensel bağ kurmalarının bir başka nedeni de Abdullah b. Seba’nın olsun, Ali’nin olsun kendilerinde ve yandaşlarında aşiret yaşamının yalınlığından kaynaklanıp gelen bir ilkel eşitlikçilik, kardeşlik ve dayanışmacılık görüşlerine sahip olmalarıdır. “Bağnaz Sünni tarihçiler” olarak nitelediği kimselerin yazdıklarını esas alan Faik Bulut dayanışmacı görüşlere sahip Abdullah b. Seba yanlılarının Ali’yi “tedirgin ettiğini” ve Şiiliğin “İslamiyeti yıkmak isteyenlerin sığınağı durumuna geldiği”ni doğru olarak kabul eder. Bunların sonucunda Ali’yi “Tanrı gibi gören” ve “Tanrı olduğuna inanan” “günümüz Aleviliğinin yakın fikriyatını savunan”, yani ilk Alevilere, “günümüz Aleviliğinin öncüleri”ne karşı Ali’nin tutumu “sert” olur. “Hepsini yaktırır!..” Olayın böyle geliştiğini açıklayan Bulut kendisi de Ali’nin insanları, özellikle yandaşlarını (Bulut, bunu özellikle vurguluyor) ateşte yakarak cezalandırdığını belirtir. Ona göre;
“Ali, yandaşlarını ateşte yakmıştır. Doğrusu, yakma olayı Ali’nin yabancı olduğu bir uygulama değildir. Daha önce de ‘inançlarını bırakmayan insanları ateş çukurlarında yaktıran’ yine Ali’dir. Bu kitle halinde ateş çukurlarında yakma eylemine karşı çıkanlardan birisi Ali’nin amacaoğullarından İbni Abbas’tır: ‘Ben Ali’nin yerinde olsaydım yakmazdım!…’”<2>
Tarihçilerin gerçek adının Abdullah bin Vahab el Rasibi el Hemedani olduğunu belirttikleri Abdullah b. Seba kaynakların verdiği bilgiye göre Şiilik ve Haricilik eğilimlerinin doğuşunda görüşleriyle rol alan biridir. Osman dönemindeki olaylara da katılmıştır. Haricilikle Şiilik, Yahudi olduğu savunulan İbni Seba’ca “gizlice ekilmiş tohumlardan bitme bir yabanotu değil, tersine gerçek İslamsal bir bitkidir”.<3> Kaynaklarda İbni Seba’nın; Abuzer Gaffari, Selman-ı Farisi gibi Hz. Muhammed ile Ali’in sadık çevrelerinde olduğu, diğerlerine göre farklı çizgi izledikleri, dönemin kurmayları arasında sayıldığı yer almaktadır.
Abdullah b. Seba’nın, Ali’nin onaylayamayacağı düşünceleri yayması nedeniyle doğrudan Ali tarafından yakıldığı savına bütün tarihçiler katılmazlar. Bu konuya ve olaya değinenlerin hepsi “söylenir” biçiminde bir ifade kullanırlar. Bir bölümü “yakıldı veya Medain’e sürüldü” biçiminde yazarlar ki, burada bir bilgisel kesinliğin olmadığı, İbni Seba’nın yakılması olayının yalnızca söylentilere (rivayetlere) dayandığı, Emevi yanlısı bağnaz Sünni yazarların çoğunun bu söylentiye itibar edip günümüze aktardıkları anlaşılır. Günümüzün önemli tarihçilerinden Cahen iki söylentiye de değinir. “Yakıldığı ve ya yakılmayıp sürgün edildiği” biçiminde verir. Dahası Gölpınarlı’nın böyle birinin olmadığı savını da önemser. Kimi Şiilerin onun ölmediği, Medain’in güneyindeki Radva dağında yaşadığını, yeniden güçlü bir biçimden geleceği türündeki söylentilere de dikkatleri çeker.<4> Osmanlı tarihçilerinden Ahmed Cevded’se İbni Seba’nın “Medain’e sürüldüğü”nü ve “orada da görüşlerini değiştirmediği”ni yazar.<5> Doğallıkla bir devlet adamı olan Ali, merkezdışı görüşlerin çıkmasını zamansız ve uygunsuz görmektedir. Kendisine bağlanmaktan ileriye ve aşırılığa giden çevreleri dizginlemesi bu nedenle olsa gerekir.
Abdullah bin Seba, İslam tarihinde en tartışılan konulardan biridir. Var olup olmadığı henüz açıklık kazanmamıştır. Ama adı çevresinde tarih boyu polemik yapılmış, olmadık spekülasyonlar yaratılmıştır. İslam’ın “Yahudi fitnesi”nce bozulduğunu savunan Sünni İslami kesim için Abdullah b. Seba bir “şamaroğlanı”dır. Her türlü suçu, geriliği ve bozulmayı üzerine yıkacak birini onunla bulunmuş olur. Alevi ve Şiiliğin çıkışını “Yahudilik”e yıkmak isteyen ve Alevi-Şiiliği baskı altına almak için de Abdullah b. Seba adı bir kurtuluş olmuştur. O nedenle bu kimsenin varlığını ve bozuculuğunu savunup durmuşlardır.
Bütün bunlara karşın, “acaba böyle biri var mıydı?” kuşkusu başından beri tarihçileri düşündürmüştür. Ali el-Vardi, böyle birinin yaşamadığını, bu kimsenin aslında Ammar bin Yasir olduğunu belirtir. Murtaza el Askeri ile Abdullah el Fayyad, Abdullah’ı düşsel bir söylenceye yakın tanımlarlar. Taha Hüseyin’se, İbni Seba’nın savunulan tarihsel ve toplumsal rolü oynadığından kuşkulanarak, fazla abartılmasını yadırgar. Şii çevrelerse böyle bir kimsenin yaşamadığı kanısındadırlar. Türkiye’de Abdülbaki Gölpınarlı, bu tür bir çaba içinde olmuştur. Faik Bulut’sa tartışmaya “İslama muhalefette bu türden bir fikrin ve zikrin olup-olmadığı” bağlamında bakar ve İbni Seba diye birinin varlığını, yaşadığını kabul eder.<6>
Abdullah b. Seba’ya ilişkin ilk bilgileri 10. yüzyıl yazarı tarihçi Taberi verir. Bu alanda bilgi verenler de hep bu tarihçiye dayanırlar. Gerçi aynı dönem yaşamış Nevbahti ve El Kummi gibi Şii yazarlar da İbni Seba’ya değinirlerse de, fazla bilinmediklerinden etkin olamazlar. Bu konuda bütün bilgilere Taberi kaynak olur. İbni Seba’yı en çok işleyip onunla ilgili bilgilere sarılan ve onu öne çıkarmaktan medet uman geçmişte ve günümüzede Sünni hadisciler ve tarihçiler olmuşlardır.
İbni Seba’nin etnik kökeni de zaman zaman tartışılmıştır. Şii bilginlerden El Kummi, Yahudiliği değil de, Arap kökenli olabileceği olasılığı üzerinde durur. Tarihçi İbnül Kesir’se Anadolulu olduğu yolunda görüş belirtir. Levi Della Vida ise, Yahudi olmadığını söylemekle birlikte kanıt getirmez.<7>
Görüldüğü kadarıyla her ne kadar ad üzerinde durulursa da; sorun addan değil, düşüncede düğümlenmektedir. Öyle sanıyoruz ki; birden çok insan İbni Seba’nın düşüncelerini savunmuştur. Dahası, bu savunulanlar daha sonraları inanç akımı ve sistemine de dönüşecektir. Fakat tüm bu düşünceler toparlanarak bir adla simgeleştirilmesi ve bu adın da “fitnecibaşı” olarak hedef göstrilmesi, hele hele bunun bir de Yahudi olması, bu tür düşünceleri mahkum etmek isteyen Emevi çevrelerin işini daha da kolaylaştırmış olacaktır. Abdullah b. Seba’nın bin yıldır tartışılmasının ve hep İslam’ı bozmakla suçlandırılmasının asıl nedeni muhalifleri karalamak ve Ali cephesi altında toplanan geniş kamu kesimlerini içten parçalamaktır. Bin yıldır süren tartışmaların nedeni sadece bu olsa gerekir.
İran’daki Şii çevreler ve Türkiye’de bu inancın temsilcilerinden uluslararası bilimsel saygınlığı olan Abdülbaki Gölpınarlı Abdullah b. Seba’nın yaşamış bir kişi olmadığını, bununla ilgili aktarılanların sadece amaçlı “yalan ve uydurma” olabileceğini, tüm bunlara “masal” denilebileceğini yazar ve bilimsel çalışmaları yoluyla tüm verileri değerlendirerek ve irdeleyerek kanıtlamaya çalışır.<8>
Sava göre, Abdullah b. Seba Yemen Yahudilerindendir. Zamanla Müslüman olmuştur. Ali’yi Peygamber’in ardılı olarak görmüştür. Servet ve malın dağıtılmasını savunmaktadır. Ali, Tanrı’nın görünümüdür. İbni Seba ise, onun peygamberidir. İbni Seba, İslam ülkelerini dolaşarak düşüncelerini İslam’ın önde gelenlerine anlatmış ve onaları düşüncesine çekmiştir. Oysa, İbni Seba Osman dönemindeki olaylarda görülmez, Cemel Savaşı’ndan sonra da izine rastlanmaz.
Bu söylenti, bir “rivayetler zinciri” oluşturur. Bilgi, hep birbirinden aktarılarak alınmıştır. Olayı, ilk aktaranlar ile sonradan olaya ilişkin bilgi veren doğulu ve batılı tarihçi ve doğubilimcilerin tümünün kaynağı tarihçi Taberi’dir. Taberi, bu “masal”a ve “yalan”a ilk inanan tarihçidir. Taberi bu yalan haberi Seriyy b. Yahya adlı birinden Şuayb aracılığıyla almıştır. Zehebi ise kaynak olarak Yezid’e, o da Atiyye’ye, o ise Seyf’e dayanır.
Seriyy, Taberi’nin doğumundan 50 yıl önce ölmüştür. Yani Taberi bilgi kaynağına doğrudan ulaşmamıştır. Ötede, Seriy kaynaklarda “yalancılık”la suçlanır. Şuayb’sa hiç bilinmez. Seyf’in kimliği de çelişkilidir. Ötede verdiği bilgiler de tümüyle yalan ve yanlıştır. Peygamber’in “sahabesi” olarak belirttiği ve “kahramanlar” olarak sunduğu kimselerin tümü yaşamamış, uydurma kimselerdir ve Peygamber’i de görmemişlerdir. Rical kitaplarında Seyf’in aktardığı hadisler “zayıf”, “gevşek”, “uydurma”, “yalan” olarak nitelenir. Anlattıklarının çoğu diğer Şii ve Sünni hadis kitaplarından bulunmamaktadır.
İşte tüm bu veriler Abdullah b. Seba hakkında kaynak olmaktadırlar. Bu nedenle, bu kimsenin varlığı kuşkuludur. O nedenle “masal”la nitelendirilmiştir. Ona mal edilen düşünceler o dönemler vardır. Ama bunları Abdullah b. Seba’nın ortaya koyup, biçimlendirdiği ve sistemleştirdiği bilinmemektedir. Bütün bu uyduruk verilere dayanarak da Ali hakkında yargıda bulunulamaz, onun erdemlilik temeline dayanan ilkeli yaşamı karalanamaz.
www.alewiten.com, 21.11.2002
----------------------------------------------
<1> Farhad Daftary: Muhalif İslamın 1400 Yılı İsmaililer (Çev. Ercüment Özkaya), Rastlantı Yay. Ankara 2001: 93.
<2> Bkz. Bulut (1997): 242 vd., 246.
<3> Wellhausen (1989): 15 vd.
<4> Bkz. Cahen (1990): 53 vd.
<5> Kısas-ı Enbiya (1985), C. III: 166.
<6> Bkz. Bulut (1997): 252, 258.
<7> Bkz. Bulut (1997): 251-259.
<8> Geniş açıklama ve değerlendirmeler için bkz. Murtaza’l-Askeri: Abdullah bin Seba Masalı; Bir Yalancının Düzmeleri (Çev. A. Gölpınarlı), Baha Mat. İstanbul 1974; Abdulbaki Gölpınarlı: Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatler, Gerçek Yay. İstanbul 1969: 33-37; Abdülbaki Gölpınarlı: Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik, Der Yay. İstanbul 1979: 91-97; Baki Öz: Aleviliğe İftiralara Cevaplar, Can Yay. İstanbul 1996: 97-101.