Nutuk1 (4.Bölüm)
ERZURUM KONGRESİERZURUM KONGRESİ
Efendiler, bildiğiniz gibi, Erzurum Kongresi l919 yılı Temmuz’unun 23’üncü günü, pek gösterişsiz, bir okul salonunda açıldı. İlk günü, beni başkanlığa seçtiler. Kongre üyelerini durum ve bir ölçüde, düşünülenler üzerinde aydınlatmak için yaptığım konuşmada:
Tarih ve olayların sürükleyişiyle, eylemli olarak içine düştüğümüz kanlı ve kara tehlikeleri görmeyecek ve bundan kabarıp coşmayacak hiçbir yurtseverin düşünülemeyeceğini belirttim. Ateşkes Anlaşması hükümlerine aykırı olarak yapılan saldırılardan ve yurda düşmanların girişinden söz açtım.
Tarihin, bir ulusun varlığını ve hakkını hiçbir zaman tanımazlıktan gelemeyeceğini, bunun için de yurdumuzu, ulusumuzu kötüleyici yargıların yüzde yüz değerden düşeceğini söyledim.
Yurt ve ulusun kutsal varlıklarını kurtarma ve koruma konusunda son sözü söyleyecek ve bunun gereğini yaptıracak gücün, bütün yurda bir elektrik ağı gibi yayılmış olan ulusal akımdan doğan yiğitlik ruhu olduğunu söyledim.
İçgücünün artırılmasına yaramak üzere de bütün kıyıma uğramış ulusların ulusal amaçlarına ulaşmak için o günlerdeki çalışmaları üzerine, elde edilen birtakım bilgileri özetledim.
Ve ulusun yazgısında sözünü yürütecek bir ulusal iradenin ancak Anadolu’dan doğabileceğini açıklıkla belirttim ve ulusal iradenin dayanan bir Millet Meclisi meydana getirmesini ve gücünü ulusal iradenin alacak bir hükümetin kurulmasını ilk çalışma ereği olarak gösterdim.
ERZURUM KONGRESİNİN KARARLARI
Efendiler, Erzurum Kongresi 14 gün sürdü. Çalışmasının sonucu, düzenlediği tüzük ve bu tüzüğün içindekileri herkese duyuran bildiridir.
Bu tüzük ve bildiri, o zamanın ve çevrenin gerektirdiği az önemli, göstermelik düşünce ve görüşler çıkarılarak incelenecek olursa elimizde bir takım köklü ve geniş kapsamlı ilkeler ve kararlar kalır.
İzin verirseniz bu ilkeleri ve kararları, benim daha o zaman yalnızca neler saydığımı açıklayayım:
1- Ulusal sınırlar içinde bulunan yurt parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz (Bildiri, madde 6; Tüzük, madde 3’ün ayrıntıları; Tüzük ve Bildirinin 1’inci maddeleri okunup incelensin).
2- Ne türlü olursa olsun, yabancıların topraklarımıza girmesine ve işlerimize karışmasına karşı ve Osmanlı Hükümetinin dağılması durumunda ulus, birlikte direnecek ve savunacaktır (Tüzük, madde 2 ve 3; Bildiri, madde 3).
3- Yurdun ve bağımsızlığın korunmasına ve güvenliğinin sağlanmasına İstanbul Hükümetinin gücü yetmezse, amacı gerçekleştirmek için, geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet üyeleri ulusal kongrece seçileceklerdir. Kongre toplanmamışsa bu seçimi Temsilciler Kurulu yapacaktır (Tüzük, madde 4; Bildiri, madde 4).
4- Ulusal gücü etken ve ulusal buyrumu egemen kılmak temel ilkedir (Bildiri, madde 3).
5- Hıristiyan azınlıklara siyasal üstünlük ve toplumsal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez (bildiri, madde 4).
6- Yabancı devletlerin güdümü ve koruyuculuğu kabul olunamaz (Bildiri, madde 7).
7- Millet Meclisinin hemen toplanmasını ve hükümet işlerinin Meclis denetiminde yürütülmesini sağlamak için çalışılacaktır (Bildiri, madde 8).
Bu ilke ve kararlar, türlü türlü yorumlanmışsa da, temel nitelikleri hiç değiştirilmeksizin uygulama olanağı bulmuşlardır.
Efendiler, biz Kongrede özetlediğim bu kararları ve bu ilkeleri saptamaya çalışırken Sadrazam Ferit Paşa da ajanslarla birtakım demeçler yayımlıyordu. Bu demeçlere “Sadrazamın ulusu curnal etmesi” dense yeridir. 23 Temmuz 1919 günlü ajansla, dünyaya şunu duyuruyordu: “Anadolu’da karışıklık çıktı. Anayasaya aykırı olarak Millet Meclisi adı altında toplantılar yapılıyor. Bu işlerin sivil ve askeri görevlilerce yasak edilmesi gerekir.”
Buna karşı gereken önlemler alındı ve Millet Meclisinin toplantıya çağırılması istendi.
Ağustosun yedinci günü kongre toplantısını kapatırken, kongre üyelerine:
“Önemli kararlar alındığını ve bütün dünyaya ulusumuzun varlık ve birliğinin gösterildiğini” söyledim ve: “Tarih, bu Kongremizi çok az görülebilen büyük bir yapıt olarak yazacaktır dedim.
Sözlerimin yersiz olmadığını zaman ve olayların tanıtladığı kanısındayım, efendiler.
Erzurum Kongresi, tüzük gereğince, bir temsilciler Kurulu seçmişti.
Dernekler yasasına uyularak verilmesi gereken dilekçe yerine Erzurum Valiliği katına sunulan 24 Ağustos 1919 günlü bildiride Temsilciler Kurulu üyelerinin adları ve kimlikleri şöylece gösterilmişti:
Mustafa Kemal : Eski Üçüncü Ordu Müfettişi, askerlikten çekilmiş
Rauf Bey : Eski Bahriye Nazırı
Raif Efendi : Eski Erzurum Milletvekili
İzzet Bey : Eski Trabzon Milletvekili
Servet Bey : Eski Trabzon Milletvekili
Şeyh Fevzi Efendi : Erzincan’da Nakşi Şeyhi
Bekir Sami Bey : Eski Beyrut Valisi
Sadullah Efendi : Eski Bitlis Milletvekili
Hacı Musa Bey : Mutki Aşiret Başkanı.
Efendiler, yeri gelmişken şunu bilginize sunayım ki bu kişiler hiçbir zaman bir araya gelip birlikte çalışmış değillerdir. Bunlardan İzzet, Servet ve Hacı Musa Beyler ve Sadullah Efendi hiç gelmemişlerdir. Raif ve Şeyh Fevzi Efendiler, Sıvas Kongresine katılmışlar ve ondan sonra biri Erzurum’a, öteki Erzincan’a dönerek bir daha aramıza katılmamışlardır. Rauf Bey ve Sıvas Kongresinde aramıza katılan Bekir Sami Bey, İstanbul’daki Millet Meclisine gidinceye dek, bizimle birlikte bulunmuşlardır.
ERZURUM KONGRESİNDE GÖRÜLEN KARARSIZLIKLAR
Efendiler, söz arasında küçük bir noktaya da dokunmak isterim. Benim, bu Erzurum Kongresine üye olarak girip girmemekliğim düşünülmeye değer görüldüğü gibi, Kongreye katıldıktan sonra da başkan olup olmamaklığım üzerinde duraksayanlar bulunmuştur. Bu duraksayanlardan kimilerinin düşüncelerini iyi niyetlerine ve içtenliklerine yormakla birlikte, başka birtakım kimselerin bu konuda içtenlikten büsbütün uzak olduklarına, tersine kötülük amacı güttüklerine daha o zaman kuşkum kalmamıştı. Örneğin, düşman casusu olup her nasılsa Trabzon ili içinde bir yerden kendini kongreye delege göstertip gelen Ömer Fevzi Bey ve bunun arkadaşları gibi. Bu kişinin hainliği, sonradan Trabzon’daki ve oradan kaçtıktan sonra İstanbul’daki işleri ve eylemleriyle kesin olarak anlaşılmıştır.
Kongrenin bitiminden iki üç gün önce başka bir tartışma da söz konusu olmaya başlamıştı. Kimi yakın arkadaşlarım, benim Temsilciler Kurulu’na girip açık olarak çalışmamı sakıncalı görüyorlardı. Düşünceleri şu noktalarda özetlenebilir: “Ulusal girişim ve çalışmaların bütün anlamıyla ulustan doğduğunu, gerçekten ulusal olduğunu göstermek gerekir. Böyle olursa, girişimler daha güçlenir ve kimsenin kötü yorumuna ve özellikle yabancıların olumsuz düşüncelerine yer kalmaz. Ama, tanınmış ve hele İstanbul Hükümetine ve halifelik ve padişahlığa karşı başkaldıran biri durumuna düşmüş: saldırı noktası olan benim gibi bir adamın, bütün bu ulusal girişimlerin başında bulunduğu görülürse, çalışmaların ulusal amaçlara dayanmaktan çok özel istekleri gerçekleştirmek için olduğu kanısına yol açabilir. Öyleyse, Temsilciler Kurulu üyeleri, illerle bağımsız sancakların seçeceği kişiler olmalıdır. Ancak böylelikle, ulusal bir güç gösterilebilir.”
Bu düşüncelerin ne denli yerinde olup olmadığını araştıracak değilim. Yalnız benim de, bu düşüncelere karşı olan düşüncelerimin dayanak noktalarından bir bölümünü sayayım: Her şeyden önce ben, ne olursa olsun, kongreye katılmalı ve onu yönetmeliydim. Çünkü, zaman geçirmeksizin ulusal iradenin işler duruma getirilmesini ve ulusun kendi başına eylemli ve silahlı olarak önlemler almaya başlamasını sağlamak zorunluğuna inanıyordum. Bu temel ilkeleri benimsetip karara bağlatabilmek için, kongrede yönetici olarak çalışmayı ve üyeleri aydınlatmayı çok gerekli görüyordum. Nitekim öyle oldu. Erzurum Kongresinin, daha önce açıkladığım ilke ve kararını herhangi bir temsilciler kurulunun uygulatabileceğine benim güvenim olmadığını açıkça söylemeliyim. Nitekim zaman ve olaylar beni doğrulamıştır. Bundan başka, daha Amasya’da iken karar verdiğim ve bütün ulusa her türlü araçlarla duyurttuğum Sıvas Genel Kongresinin toplanmasını sağlamak; bütün ulusu ve yurdu tek bir kurulla temsil etmek; sonra, yalnız doğu illerini değil, yurdun bütün parçalarını aynı dikkat ve duyarlıkla savunma ve kurtarma yollarını bulmaya çalışmak gibi işleri, herhangi bir kurulun başarabileceği kanısında olmadığımı açıkça söylemek zorundaydım. Çünkü, bende böyle bir kanı bulunsaydı, işe giriştiğim güne dek, bu konuda uğraşanların çalışma sonuçlarını bekleyerek görevimden çekilmemek yolunu tutardım. Hükümete, Padişah ve Halifeye karşı başkaldırmayı gerekli görmezdim. Tersine, ben de kimi iki yüzlü ve iki yanlılar gibi dış görünüşü pek parlak ve gösterişli olan, o günün ordu müfettişliğini ve Padişah Hazretlerinin yaverliği sanını elden bırakmazdım. Gerçi benim açıkça ortaya atılmamda ve bütün ulusal ve askeri işlerin başına geçmemde, kuşkusuz, sakınca vardı. Ama o sakınca, başarısızlığa uğradığımda herkesten önce ve herkesten çok benim en büyük cezaya çaptırılmamdan başka bir şey olabilir miydi? Oysa, bütün yurdun ve koskoca bir ulusun ölüm kalımı söz konusu olurken “yurtseverim” diyenlerin kendi sonlarını düşünmelerine yer var mıdır?
TUTUKLANMA KARARI
Efendiler, ben, kimi arkadaşlarca ileri sürülen düşünce ve kuruntulara uysaydım, iki bakımdan büyük sakıncalar doğacaktı. Birincisi, düşüncelerimde, kararlarımda ve bütün kişiliğimde yersizlik ve yetersizlik olduğunu açığa vurmak ki bu davranış, benim vicdan buyruğu ile üzerime aldığım görev bakımından düzeltilemeyecek bir yanlış olurdu.
Efendiler, tarih, söz götürmez bir biçimde ortaya koymuştur ki, büyük işlerde başarı için gücü ve yeteneği sarsılmaz bir başkanın varlığı çok gereklidir. Bütün devlet büyüklerinin umutsuzluk ve güçsüzlük içinde, bütün ulusun başarısız olarak karanlıklar içinde kaldığı bir sırada, “yurtseverim” diyen bin bir çeşit kişinin, bin bir türlü davranış ve inanç gösterdiği kargaşalı bir zamanda danışmalarla, birçok saygın ve erkli kişilerin sözlerine uyma zorunluğuna inanmakla; korkusuz, kuşkusuz ve hele sert yürünebilir mi ve en sonunda ulaşılması çok güç olan amaca varılabilir mi? Tarihte böyle ereğe ulaşmış bir topluluk gösterilebilir mi? İkincisi, efendiler, ulus, yurt, siyasa ve ordu yöneticiliğinde hiç bulunmamış ve bu alanda değer belirmemiş ve denenmemiş gelişigüzel kişilerden, örneğin, Erzincan’lı bir Nakşi Şeyhi ve Mutki’li bir aşiret reisi gibi acınacak durumdaki kişilerden de kurulabilecek herhangi bir temsilciler kuruluna, söz konusu durum ve görev bırakılabilir miydi? Bırakıldığında “yurdu ve ulusu kurtaracağız” dediğimiz zaman, ulusu ve kendimizi aldatmış olmak gibi kötü bir yanılgıya düşmeyecek miydik? Bu nitelikte bir kurula, perde arkasından yardım edilebileceği düşünülürse bile bu yöntem, güvenceli sayılabilir miydi?
Bu söylediklerimin, o günlerde değilse bile, artık bugün bütün dünyaca yadsınamayacak gerçeklerden olduğuna hiç kuşku yoktur. Bununla birlikte, ben bu söylediklerimi o günlerden kalma birtakım anılar ve belgelerle burada doğrulamayı, gelecek kuşakların siyasal ve toplumsal eğitimi bakımından ödev sayarım.
Bu dakikaya değin olduğu gibi, buradan sonra da sözünü edeceğim olaylar dolayısıyla, bu yön kendiliğinden aydınlanmaya başlayacaktır.
*
Efendiler, Erzurum Kongresinin bitiminde, Ferit Paşa’dan sonra Harbiye Nazırlığına yeni geldiği anlaşılan bir Nazım Paşa imzasıyla, On Beşinci Kolordu Komutanlığına 30 Temmuz 1919 günlü şöyle bir buyruk geldi:
“Mustafa Kemal Paşa ile Refet Bey’in Hükümet kararlarına ters düşen eylemlerinden ötürü hemen yakalanarak İstanbul’a gönderilmeleri Babıailice uygun görülüp ilgili görevlilere gerekli buyruklar verildiğinden, kolorduca önemle yardım edilmesi ve sonucundan bilgi verilmesi rica olunur.
Bu buyruğa, Kolordu Komutanlığınca gereği gibi yanıt verildi. Bu yanıtı, öteki komutanlara da, olduğu gibi gönderterek dikkatlerini çektirdim.
Kongre bildirisi, yurt içinde her yere ve yabancı devlet temsilcilerine türlü yollarla bildirildi. Tüzük de komutanlara ve başka güvenilir katlara kapalı tel ile bölüm bölüm verilerek bulundukları yerlerde basılıp, çoğaltılmasının ve yayımının sağlanmasına çalışıldı. Bu iş, doğal olarak günlerce sürdü. Bununla ilgili olarak Sıvas’ta Üçüncü Kolordu Komutanı Salahattin Bey’den aldığım, 22 ağustos 1919 günlü bir telde: “Tüzüğün ikinci ve dördüncü maddelerinin yayımını sakıncalı bulduğu, bir kez daha incelenmesi gereği” bildiriliyordu.
İkinci madde-Birlik olarak savunma ve direnme ilkesinin kabul edildiğine:
Dördüncü madde Geçici hükümet kurulabileceğine ilişkin maddelerdir.
KARAKOL CEMİYETİ
Biz, Erzurum’da kongre kararlarının her yerde anlaşılmasını ve birlikte uygulanmasını sağlamaya çalışırken “Karakol Cemiyetinin Teşkilatı Umumiye Nizamnamesi” ve “Karakol Cemiyeti Vezaifi Umumiye Talimatnamesi” diye basılı birtakım kağıtların bütün orduya, komutan, subay, herkese dağıtıldığı bildirildi.
Bu yönetmeliği okuyan bana en yakın komutanlar bile, bu işi benim yaptığımı sanarak iyiden iyiye kuşkuya düşmüşler. Benim, bir yandan kongreler toplayıp açık olarak ulusal ortak çalışmalar yaparken, bir yandan da giz dolu ve korkunç bir komite kurmakla uğraştığı sanısına kapılmışlar. Gerçi, bu işleri ve girişimleri yapanlar İstanbul’da bulunuyorlarmış; ama, her şeyi benim adıma yapmakta imişler.
Karakol Cemiyetinin tüzüğüne göre, genel merkez üyeleri ve sayıları, toplanma yerleri ve nasıl toplandıkları, nasıl seçilip görevlendirildikleri kesin olarak gizli ve saklı tutulur. Bir de, en ufak bir gizi açığa vuran ya da Karakol Cemiyetine tehlike getiren; dahası, tehlike getirici bir kuşku uyandıran, hemen asılır.
Yönetmeliğinde de, “bir ulusal ordu”dan söz ediliyor ve: “Bu ordunun başkomutanı ye genelkurmay başkanı, ordu, kolordu ve tümen komutanları ve kurmayları seçilmiş ve atanmış olup gizli ve saklı tutulur. Bunlar, görevlerini gizli olarak yaparlar.” deniliyor.
Efendiler, hemen komutanları uyardım; bu tüzük ve yönetmelik hükümlerini hiç uygulamamaları gerektiğini ve bu işin kaynağını araştırmakta olduğumu bildirdim.
Sıvas’a varışımdan sonra, oraya gelen Kara Vasıf Bey’den anladım ki, bu işi yapan kendisi ve birtakım arkadaşları imiş.
Kesinlikle böyle bir davranış doğru değildi. Herkesi asmakla korkutarak, bilinmeyen bir merkezin, bilinmeyen bit başkomutanın, bilinmeyen birtakım komutanların buyruklarına uymaya zorlamak çok tehlikeli idi. Gerçekten, orduda görevli herkeste hemen bir korku ve birbirlerine karşı güvensizlik başladı. Örneğin, herhangi bir kolordu komutanının: “Benim komutam altındaki kolordunun acaba saklı ve gizli komutanı kimdir? Bu gizli komutan acaba ne zaman ve nasıl komutanlığı ele alacak ve acaba bana karşı nasıl davranacak” gibi haklı birtakım kuruntulara kapılması beklenilmez değildi.
Sıvas’ta Kara Vasıf Bey’e, gizli merkezin, gizli başkomutanın ve gizli genelkurmay başkanının kimler olduğunu sorduğum zaman: “Hepsi siz ve arkadaşlarımızdır” yanıtını vermişti. Bu, büsbütün beni şaşırtmıştı. Bu karışık, kuşkusuz akla ve mantığa uygun olamazdı. Çünkü, hiç kimse bana böyle bir düzen ve kuruluştan söz açmış ve benden bu iş için izin almış değildi.
Bu derneğin daha sonra, özellikle İstanbul’da, bu ad altında çalışmasını sürdürmeye çabaladığı anlaşıldığına göre, iyi niyetle kurulduğu ve sıkışınca bize vermek zorunda kaldıkları bilgilerin içtenlikli olduğu ileri sürülemez.
FERİT PAŞA’YA ÇEKTİĞİM KAPALI TEL
İstanbul Hükümetini ulusal girişimleri engellemekten caydırmak, başarıyı çabuklaştırmaya ve kolaylaştırmaya yarayacağı için önemliydi. Bu düşünceyle, Ferit Paşa’nın doğal olarak hiçbir başarı sağlamadan hemen hemen onuru kırılmış bir durumda, İstanbul’a dönüşünden yararlanarak, kendisine 16 Ağustos 1919 günü bir kapalı tel gönderdim. Bu telde başlıca şu tümceler vardı:
Son olarak Bay Klemanso (Clemenceau)’nun yüksek kişiliğinize olan ayrıntılı yanıtlarını okuyunca, İstanbul’a nasıl acı ve üzüntü içinde döndüğünüzü çok iyi anlıyorum ve takdir ediyorum.
Devletimizi bölmek ve ortadan kaldırmak düşüncesini bu denli açık ve onur kırıcı olarak gösteren bir yazı karşısında titremeyecek duygulu bir kişi düşünemem. Tanrı’ya binlerce şükürler olsun ki, ulusumuz, ruhundaki yiğitlik dayancıyla tarih boyunca sürüp gelen yaşam ve varlığını ne alınyazısına bırakacak, ne de böyle cellatça yargılara kurban edecektir.
Şimdi iyice inanıyorum ki, yüksek kişiliğiniz de bugünkü genel durumu ve devlet ve ulusun gerçek yararlarını üç ay önceki göz1erle görmüyordur.
Dokuz aydan beri iş başına gelen hükümetlerin, hep birbirinden daha çok güçsüzlüğe uğraması ve en sonunda ne yazık ki, artık felçli bir kerteye düşmesi ulusun yüksek onuru karşısında gerçekten pek üzücü oluyor. Doğrusu şu ki, yurdun ve ulusun yazgısı için içeride ve dışarıda sözü geçer olmak kuşkusuz ulusal iradeye dayanmaya bağlıdır.
Yaşama hakkı ve bağımsızlığı için çalışan ulusun amacındaki temizlik ve içtenliğe karşı İstanbul Hükümeti düşmanca davranma yolu tutuyor. Böyle bir davranış, kuşkusuz büyük üzüntüler doğurur. Ulusu İstanbul Hükümetine karşı istenilmeyen davranışlara sürükleyecek niteliktedir. Çok açık olarak söyleyeyim ki ulus, hertürlü iradesini kullanabilecek güçtedir. Yapacaklarını önleyebilecek hiçbir güç yoktur. İstanbul Hükümetinin giriştiği olumsuzlukları hiçbir yerde, hiçbir kimse yürütemeyecektir. Ulus, çizdiği izlence içinde çok kesin ve belirgin adımlarla ereğine doğru yürümektedir. İstanbul Hükümetinin şimdiye değin olan engelleyici davranışlarının hiçbir yerde hiçbir etki yapmamakta olmasıyla gerçek durumun sizce anlaşıldığı kuşku götürmez.
İngilizlerin gösterdikleri yolda kurtuluş çaresi aramak da yersizdir ve sonunda düşmanlıklığına neden olacaktır. Kaldı ki İngilizler de en sonunda gücün ulusta olduğunu anlayarak hiçbir dayanağı olmayan ve ulus adına hiçbir yere söz veremeyen, verse bile bunu ulusa benimsetemeyecek olan bir hükümetle sonuçlu bir işe girişilemeyeceğine inanmışlardır.
Bütün dilekler şu noktada toplanmıştır: Hükümet, yasal olan ulusal akıma karşı engelleyici tutumunu bırakarak Ulusal Kuvvetlere dayansın ve her türlü girişiminde ulusun isteklerine uysun!
Bunun için de ulusal varlığı ve iradeyi temsil edecek olan Millet Meclisinin en kısa zamanda toplanmasını sağlasın.
SIVAS KONGRESİ HAZIRLIKLARI
Efendiler, Sıvas’ta toplanmasını sağlamaya çalıştığımız Kongreye her yerden delege seçtirmek ve onların Sıvas’a gelmelerini sağlamak için, Almanya’da başlamış olan çalışma ve yazışmalar daha sürüp gidiyordu. Bütün komutanlar ve her yerde birçok yurtseverler, olağanüstü çaba gösteriyorlardı. Fakat yine her yerde olumsuz ve kötüleyici propagandalar ve özellikle İstanbul Hükümetinin engelleyici önlemleri işi güçleştiriyordu.
Kimi yerlerden, hem delege seçmiyorlar, hem de halkın gücünü kıracak ve herkesi umutsuzluğa sürükleyecek yanıtlar veriyorlardı. Örneğin, Yirminci Kolordu Komutanı adına Kurmay Başkanı Ömer Halis Bey’in İstanbul’dan alınan bilgileri kapsayan 9 Ağustos 1919 günlü kapalı telinde şu maddeler ilgi çekici görüldü:
1- İstanbul delege göndermiyor. Orada yapılan işleri uygun görmekle birlikte, atılgan bir duruma girmek istemiyor.
2- İstanbul’dan delege göndermek olanak dışıdır. Gönderilmek istenen kişiler, orada verimli, başarılı iş göreceklerine güvenemediklerinden, boşuna para harcamamak ve yolculuk sıkıntıları çekmemek için yola çıkmıyorlar.
(Bilindiği gibi birtakım kişileri özel mektupla da çağırmıştık.)
Biz, dört bir bucaktan delege seçtirmek ve göndertmekte karşılaşılan güçlükleri yenmeye çalışırken, öte yandan kongre için en güvenilir yer olarak seçtiğimiz Sıvas’ta da bir kaygı ve coşku başladı.
Efendiler, burada sırası gelmişken söyliyeyim ki, ben Sıvas’ı gerçekten her yönden güvenilir saymış olmakla birlikte, daha Amasya’da iken Sıvas’a gelen bütün yollar üzerinde uzaktan ve yakından her türlü askeri önlem ve düzeni aldırmayı da gerekli bulmuştum.
SIVAS VALİSİNİN KAYGILARI
Sıvas’taki kaygı ve coşku şöylece anlaşıldı. 20 Ağustos günü öğleyin Sıvas’taki Vali Reşit Paşa’nın istemesiyle telgraf başına çağırıldığım zaman, paşanın uzun bir teli veriliyordu. O tel şudur:
Erzurum’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine
İlkin, sizi rahatsız ettiğimden dolayı beni bağışlamanızı diler, sağlığınızı sorarım. Ne iş için rahatsız ettiğimi aşağıda bildiriyor ve açıklıyorum efendim. Görünüşte, Fransız işyerlerini teslim almak, gerçekte buraların durumu üzerinde incelemeler yapmak için, Cizvit papazları ile birlikte önceki gün İstanbul’dan Sıvas’a gelerek valilik katını ziyaret eden Fransız subaylarının bu ziyaretlerine karşılık dün sabah yanlarına gitmiştim. Ziyaret ve konuşmanın sonunda orada bulunan Fransız binbaşılarından Jandarma Müfettişi Bay Brüno (Brınot), biraz özel görüşmek istediğini söyleyerek beni başka bir odaya aldı. Söylediği sözleri olduğu gibi aktarıyorum:
“Mustafa Kemal Paşa ile Kongre üyelerinin Sıvas’a gelip burada bir kongre yapacaklarını işittim. Bunu İstanbul’dan gelen Fransız subayları söylediler. Sizinle böylesine dostça konuşur ve kişiliğinize karşı pek çok saygı beslerken bu işi benden saklamanıza çok üzüldüm.” dedi. Ben de gereken yanıtı vererek kendisini inandırmaya çalıştımsa da son söz olarak: “Eğer Mustafa Kemal Paşa Sıvas’a gelir ve burada kongre toplamaya kalkışırsa beş on gün içinde askerlerimizin buralara gireceğini kesin olarak biliyorum. Sizin kişiliğinize beslediğim saygı dolayısıyla bunu haber veriyorum. İnanmazsanız, iş olup bittikten sonra inanırsınız. O vakit yurdunuzu uçuruma sürükleyenler arasına siz de girmiş olursunuz.” sözlerini söyledi. Dahiliye Nazırlığından dün aldığım kapalı tel de başka türlü yazılmakla birlikte gene bu kanıyı uyandıracak nitelikte idi. Yeni gelen Fransız subaylarından biri dün Kolordu Komutanı uzun uzadıya görüşerek kongre konusunda Komutan Beyefendinin düşüncesini anlamaya çalıştığı gibi bu sabah da Bay Brüno bana gelerek alafranga saat üçte, öbür Fransız subaylarıyla birlikte kongre üzerine görüşüleceğini ama kendisinin aradaki dostluk dolayısıyla daha önce benimle ayrı görüşmek istediğini bildirdi. Bir süre konuşulduktan sonra sonuç olarak şunu da söyledi: “Ben dünden beri bu iş üzerinde pek çok düşündüm sonunda şuna karar verdim ki, eğer Mustafa Kemal Paşa ile Kongre üyeleri Sıvas Kongresinde İtilaf devletlerine karşı kışkırtıcı davranışlarda bulunmazlar ve onlar için saldırgan bir dil kullanırlarsa kongrenin toplanmasında hiçbir sakınca yoktur. Ben kendim General Franse Despere’ye (Faranchet d’Esperey) yazar. Mustafa Kemal Paşa için çıkarılan tutuklama buyrumunu geri aldırır ve kongrenin toplanmasına engel olunmaması için Dahiliye Nazırlığından size buyruk göndertirim. Fakat şu koşulla ki, siz de benden hiçbir şey saklamayacaksınız ve içten dostluğumuzu gözeterek birbirimize karşı hep açık bir dil kullanacağız. Yalnız kongrenin toplanacağı günü öğrenmek gerekir.” dedi. Ben de bu konuda kesin bir şey bilmediğimi ve öğrendiğimde kendisine bildireceğimi ve aradaki dostluk dolayısıyla hiçbir şeyi saklamayacağımı söyledim. Binbaşının işgal konusunda dünkü kesin sözlerine karşın bugünkü yumuşaklığının nedenini, en ince ayrıntıları kavrayan yüksek görüşlerinize sunmayı ödev bilir ve bu konuda sözü uzatmayı gereksiz sayarım. Açıkça anlaşılıyor ki bunların düşüncesi kongreyi Sıvas’ta toplatmaya yanaşmış görünerek kongrenin yüce üyeleriyle sizi burada toplamak ve el altından hazırlıkta bulunarak bütün arkadaşları ele geçirmekten ve hem de burayı ele geçirmeyi oldubittiye getirmekten başka bir şey değildir. Dün akşam Dahiliye Nazırlığından aldığım kapalı bir tel de başka biçimde yazılmış olmakla birlikte aşağı yukarı gene bu nitelikteydi. İşte ben her gerçeği saklı tutulmak ricasıyla sizlerin bilginize sunuyorum. Bundan sonra tutulacak yolun çizilmesi size düşer. Düzenli dolaplı bir tehlikenin bu denli yakın ve sanki elle tutulacak denli görünmekte olduğunu bilip dururken durumu size bildirmemeyi ve sonuç olarak Sıvas’ta kongre toplamaktan vazgeçilmesini önermemeyi vicdanıma sığdıramadım. İşte bunun için sizlerden ve orada bulunan öbür yüksek arkadaşlardan pek çok rica ederim ki ikinci bir kongrenin toplanmasına kesin gereklik yoksa vazgeçilsin. Gereklik varsa dört yandan ele geçirilmesi pek ko1ay olan Sıvas’ın toplantı merkezi olmasından vazgeçilerek, düşmanın kolayca giremeyeceği Erzurum’da ya da uygun görülürse Erzincan’da toplanma yoluna gidilmesini yurdun esenliği adına çok rica ederim. Kolordu Komutanı Salahattin Beyefendi de bu konudaki görüşlerini ayrıca Kazım Paşa Hazretlerin aracılığıyla size yazacaklardır. Şimdi yanımda bulunan eski Sıvas milletvekili Rasim Bey de eski Erzurum milletvekili Hoca Raif Efendi Hazretlerine bu konudaki bilgi ve düşüncesini kapsayan bir tel çekecektir. Doğal olarak okuduktan sonra Hoca Raif Efendi Hazretlerini Ilıca’dan dönüşünde kendilerine yollamak iyiliğinde bulunursunuz. İşte efendim, durum böyledir. Söz götürmez yurtseverliğinize karşı sizi daha çok rahatsız etmekten çekinir ve karşılık olarak göndereceğiniz buyruğunuzu beklerim, efendim. İşte Rasim Bey’in teli.
Reşit
Bu tele orada verdiğim yanıtı olduğu gibi bilginize sunacağım. Ertesi gün, Temsilciler Kurulu adına da aynı anlamda uzun bir tel çekilerek yatıştırmaya ve inandırmaya çalışıldı. Ayrıca, Kadı Hasbi Efendi’ye de bir aracı eliyle tel çekildi. Kolordu Komutanına da gerektiği gibi yazıldı. Rasim Bey’e de, gönlünün rahatlaması için, kendim yazdım.
20 Ağustos 1919
saat:1 sonra
Sıvas Valisi Reşit Paşa Hazretlerine
Verdiğiniz bilgiye göre yüksek görüşlerinize özellikle teşekkürlerimi sunarım. Bay Brüno ve arkadaşlarının gözdağı vermek için söylediklerini yüzde yüz kurusıkı sayarım. Sıvas kongresinin toplanması yeni bir şey olmayıp aylardan beri dünyaca bilinen bir iştir. Tuhaftır ki, İstanbul’da bulunan yetkili Fransız siyaset adamlarının da bana gönderdikleri haberler, Anadolu’da ulusça girişilen işlerin pek haklı ve yasal olduğu ve ulusumuzun istekleri kendilerine açıkça bildirilirse iyi karşılayacaklarını ve uygulanmasını üzerine alacaklarını gösterir yazılı bir güvenceyi şimdiden vermeye hazır oldukları yolundadır. Bay Brüno’nun ikinci görüşmede ağız değiştirmesi ve yumuşaması bizleri kazanmak için olsa gerektir. Binbaşı Brüno’nun dediği gibi, Fransızların beş on gün de Sıvas’a girmeleri öyle kolay bir şey değildir. Şunu anımsamanız gerekir ki, İngilizler bu konuda gözdağı vermekte daha ileri giderek Batum’daki askerlerini Samsun’a çıkarmaya karar verdiler ve dahası, özellikle beni korkutmak için, bir tabur da çıkardılar. Ama bu girişime karşı, ulusun güçlü bir dayanç, inan ve ateşle karşı koyacağı gerçeği kendilerince anlaşıldıktan sonra birlikte orada bulunan taburu alıp götürmek zorunda kalmışlardır. Sıvas Kongresinde görüşülecek konularda, Erzurum Kongresi Bildirisinden kolayca anlaşılacağı üzere, İtilaf devletlerine karşı kışkırtmalarda bulunmak gibi amaçlar güden hiçbir yön yoktur. Burada şunu da bilginize sunayım ki, ben de Fransızların ne de herhangi bir yabancı devletin arka çıkmasına önemseyen kişilerden değilim. Benim için en büyük barınma yeri ve yardım kaynağı ulusumun kucağıdır. Kongrenin gerekliği, zamanı ve toplantı yeri üzerine etki yapacak bir davranış, benim kendi kararımın çok üstünde geçerliği bulunan ulus kararına bağlı bir durumdur. Yalnız, düşündüğünüz gibi Fransızların, kongre üyelerinin Sıvas’ta toplanmasını ister görünerek sonradan bu üyeleri ele geçirebilmesi bence çok uzak kuruntulardandır. Bütün bu sözlerimi, olduğu gibi Bay Brüno’ya söylemenizde de hiçbir sakınca görmüyorum. Böylece, ulusumuzun haklarını korumak ve bağımsızlığını savunmak için Erzurum Kongresi Bildirisiyle bütün dünyaya olduğu gibi kendilerinin İstanbul’daki siyasal temsilcilerine de bildirmiş olduğu temel kararları uygulamaktan çekinmeye kesinlikle yer olmadığı Bay Brüno’ya ve arkadaşlarına anlatılmış olur. Bay Brüno bilmelidir ki, Fransızların Sıvas’a girmeye karar vermeleri, kendilerine pek pahalıya oturabilecek yeni kuvvetlerle ve çok paralarla yeni bir savaşa karar vermelerine bağlıdır. Böyle bir kararın Jandarma Binbaşısı Bay Brüno ile arkadaşları arasında sözü geçse bile Fransız ulusunca benimsetmesine olanak yoktur.
Milletvekili Rasim Bey’in Raif Efendi Hazretlerine olan telyazısını okudum. Korkmaya yer olmadığını kendilerine lütfen duyrulmasını rica ederim.
Gerek bana ulaştırdığınız bilgi ve düşüncelerinizi gerekse Rasim Bey’in telyazını Temsilciler Kuruluna olduğu gibi sunacağım. Bundan dolayı Sıvas Kongresi ile ilgili kesin karar ancak Temsilciler Kurulunun görüşmeleri sonunda belli olacaktır. Alınacak karar doğal olarak size bildirilecektir. Yalnız bugün için ricam, Brüno’nun gözdağı verdiğini halka duyurmamanız, böylece halkın moralinin kırılmasını önlemenizdir. Saygılarım kabulünü ve Salahattin ve Refet Beyefendilere de selamımın ulaştırılmasını rica ederim saygıdeğer Paşa Hazretleri.
Mustafa Kemal
Verilen yanıt üzerine Reşit Paşa’dan alınan ikinci tel:
Ben anlayabildiğim kadarını sizlerin bilginize sunmakla vicdan ödevimi yerine getirmiş oluyorum. İstanbul’daki Fransız siyasa adamlarının görüşlerini ve size verdikleri sözlere güvenilip güvenilemeyeceğini kestiremem. Söz götürmez yurtseverliğiniz açısından yurdun esenliği söz konusu olduğuna göre, iyice düşünerek gereken yolun tutulması sizlerle yüce kongre üyelerinden orada bulunan saygıdeğer kişilere düşer. Buyruklarınızı yerine getireceğimi bildirir, saygılarımı sunarım efendim.
Reşit
Efendiler, Diyarbakır ve Bitlis dolaylarındaki halkı aydınlatmak düşüncesiyle, oralarda ordu komutanı olarak bulunduğum sıralarda bir bölümünü kişisel olarak tanıdığım birtakım ileri gelen kişilere özel mektuplar yazdım ve Van, Bayazıt çevrelerinde bulunan birtakım aşiret başkanlarıyla da bağlantı ve ilişki kurdum.
ERZURUM’DAN AYRILMA GEREĞİ
Sonunda Efendiler, ağustos içinde her yerde birtakım delegelerin Sıvas’a doğru yola çıktıkları ve kimilerinin de Sıvas’a varmaya başladıkları anlaşıldı. Sivas’a varan delegeler bizim ne zaman yola çıkacağımızı sormaya başladılar.
Artık Erzurum’dan ayrılmak gerekiyordu. Ama, şimdiye değin verdiğim bilgiden anlaşılmıştır ki, Sıvas Kongresi doğu ve batı illerinin ve Trakya’nın, yani bütün yurdun birliğini sağlamak amacını güdüyordu. Bunun için, bu kongrede doğu illeri delegelerinin bulunması gerekirdi. Bu illerden Sıvas Kongresi için delegeler seçtirmeye kalkışmak elverişli olmayan bir düşünceydi. Erzurum Kongresinde bulunan delegelerin Sıvas’a götürülemeyecekleri de anlaşılıyordu. Kaldı ki, geldikleri yerlerden doğu illerinin haklarını savunmak için yetki almış olan bu delegelerin daha genel bir amaca ilişkin yetkileri de yoktu. Gene bu nedenle, Erzurum Kongresinin Sıvas Kongresine doğu illeri adına bir delege topluluğu göndermeye yetkisi olmayacağı da açık bir gerçekti.
Yeniden delege seçtirmeye kalkışmak ne ölçüde elverişsiz idiyse, birtakım kuramsal düşüncelerin, çerçevesi içinde sıkışıp kalmak da o ölçüde elverişsizdi.
En kolay ve çıkar yol, Vilayatı Şarkiye Müdafai Hukuk Cemiyeti Temsilciler Kurulunu Sıvas’a gidip kongreye katmaktı.
Üyelerden Mutki aşireti reisinin, Mutki dağlarından dışarı çıkmaktan korktuğunu ben kendim bilirdim. Siirt Milletvekili Sadullah Bey ortada yok.
Servet ve İzzet Beyler, kongre biter bitmez birer özür bildirerek Trabzon’a gitmiş bulunuyorlar.
Erzurum’da Rauf Bey ve Raif Efendi var. Raif Efendi de özür bildiriyor.
Yolumuzda, Erzincan’da Şeyh Fevzi Efendi’yi bulabileceğiz.
Servet ve İzzet Beyleri çağırdım, gelmediler. Raif Efendi’ye bizimle gelmesi için rica ettik, kabul etti.
Sonunda, Temsilciler Kurulu üyesi olarak, Erzurum’dan üç kişi, Erzincan’dan bir kişi ve Sıvas’ta bulduğumuz, Bekir Sami Bey’le beş kişi olduk ve Sıvas Kongresini meydana getiren delegelerin belgelerini incelemek gereği duyulduğu zaman, ben, orada şöyle bir belge yazdım ve altını Temsilciler Kurulu mühürü ile mühürledim.
Temsilciler Kurulundan:
Mustafa Kemal Paşa
Rauf Bey
Bilginlerden Raif Efendi
Şeyh Fevzi Efendi
Bekir Sami Bey
Yukarıda adları yazılı kişiler, Doğu Anadolu adına Sıvas Kongresinde bulunmak üzere Erzurum Kongresince görevlendirilmişlerdir.
Mühür
Efendiler, Erzurum’dan çıktığımız gün, 29Ağustos 1919’dur
SIVAS YOLUNDA
Amasya’dan Erzurum’a gelirken Sıvas’ta küçük bir öyküye konu olan olayı unutmamışsınızdır. Tuhaftır ki, Erzurum’dan Sıvas’a giderken de buna benzer küçük bir durumla karşılaştık.
Erzincan’dan batıya doğru yola çıktığımız günün sabahı, Erzincan boğazı girişine gelir gelmez, birtakım jandarma er1erinin ve subaylarının coşkulu ve korkulu bir davranışla otomobillerimizi durdurduklarını gördük.
Durumu açıkladılar: “Dersim Kürtleri boğazı tutmuşlardır. Tehlike var. Geçilemez.”
Bir subay, kuvvet gönderilmesini merkeze yazmış, o, kuvvet gelince gerek1i düzenlemeyi yapacak, haydut1arı püskürtecek ve yolu açacakmış.. Pek iyi ama, bu haydutların kuvveti nedir; neresini, nasıl tutmuş; ne kadar kuvvet gelecek, ne zaman gelecek?
Bu bilmeceler çözülünceye değin, geriye Erzincan’a dönmek ve kim bilir kaç gün beklemek gerek! Bizim ise işimiz pek ivediydi. Ben Erzurum ile Sıvas arasındaki yolu belli süre içinde aşıp belli günde Sıvas’ta bulunamazsam; şurada burada, şundan ya da burudan ötürü korktuğum ve beklediğim, Sıvas’ta ve her yerde duyulursa bozgun başlayabilir, işler altüst olabilirdi.
Öyleyse karar? Tehlikeyi göze alıp yola koyulmak. Başka türlü de yapamazdık. Yalnız küçük bir düzenleme yapmayı uygun buldum.
Ellerinde hafif makineli tüfek1er bulunan özverili arkadaşlarımızdan birkaçını (Şimdi bir alay komutanı olan Osman Bey, ki Tufan Bey adıyla tanınmıştır, bunların başında idi) bir otomobil ile kendi otomobilimizin önüne geçirdik. Sağdan soldan gelecek, uzaktan açılmış ateşlere önem verilmeyerek otomobiller hızla karayolu üzerinde ileri yürümeye devam edecekler. Vurulan, ölen olursa onlarla ilgilenilmeyecek... Tam karayolu üzerinde ve yakınında, yolu kapayan haydutlarla karşılaşılırsa hepimiz otomobillerden atlayacağız ve bunlara saldırarak yolu açacağız ve kalanlar gene, kullanılabilecek durumda olan otomobillere binerek ve hızla ilerleyerek yola devam edecekler... İşte verilen buyruk da buydu...
Bu düzenleme ve davranışı akla uygun ve güvenilir görmeyenler bulunabilir. Gerçi o günlerde Elazığ Valisi Ali Galip Bey’in Dersim’de dolaştığı ve birtakım oyalayıcı işler yapmaya ve türlü düzenler kurmaya çalıştığı biliniyor idiyse de, açıklayayım ki ben, öncelikle, boğazın gerçekten tutulduğuna inanmadım. Bunu, İstanbul Hükümetinin yardakçısı olabileceğini sandığım birtakım kimselerin, özellikle beni durdurmaya zorlamak için uydurdukları bir düzen saydım. Sonra, Dersim Kürtleri boğazı tutmuşlarsa bunların yapabilecekleri işin, uzak tepelerden yola ateş etmekten başka bir şey olamayacağım çok iyi kestiriyordum.
Kısacası, yürüdük, boğazı geçtik ve 2 Eylül 1919 günü Sıvas’a vardık. Halkın, kentin çok uzaklarından başlayan büyük ve parlak gösterileriyle karşılandık.
Üçüncü Kolordu Komutanı olan Salahattin Bey Sıvas’ta bulunuyordu. Vali Paşa ile birlikte, kongreye gelen delegelerin yerleştirilmesinde ve Temsilciler Kurulu için lise binasının ve kongre toplantı salonunun düzen1enmesinde ve her türlü ön1emin alınmasında konukseverliğe örnek olacak biçimde olağanüstü çalışmışlardı.
Refet Bey orada değildi. Nerede bulunduğunu da kimse bilmiyordu. Oysa, 7 Temmuz 1919 günlü yönergemiz gereğince, kendi bölgesi olan Üçüncü Kolordu bölgesinden ayrılmaması gerekli idi. Üstelik, tam Sıvas’ta kongre toplanacağı günlerde orada bulunması uygun olacaktı. Yazışma sonunda kendisinin Ankara’da olduğu anlaşıldı. Ankara’da Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa’ya “Hemen ve hiçbir özür dinlemeksizin Sıvas’a gönderilmesini” buyurdum 7 Eylülde geldi. Kendisini Temsilciler Kurulu üyesi olarak kongre üyelerine tanıttım.
Efendiler, bizden önce gelmiş olan delegeler, bizi beklerken, aralarında toplantılar yapmışlar ve hazırlık niteliğinde birtakım tasarılar kaleme almışlar.
Bizim varışımızdan sonra da birkaç özel toplantı ve görüşme olmuş ve bu kez birtakım kararlar da verilmiş. İzin verirseniz, çok özel bir niteliği olduğu için, bu noktayı açıklayayım: