Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

Nutuk1 (6.Bölüm)

Yeni Sayfa 1

MANDA SORUNUNUN KONGREDE GÖRÜŞÜLMESİ

Bir küçük bilgi daha vereyim. Sıvas’a gelmiş olan, gazeteci Bay Bravn ile kendim görüşmeyi uygun gördüm. Karşısındakini kolayca anlayan çok akıllı bir genç.

Şimdi efendiler, Kongrede manda işi üzerine yapılan görüşme ve tartışmayı, elden geldiğince orada geçtiği gibi, yüce kurulunuza dinletmeye çalışacağım:

Birçok kişi söz aldı. Kimseye söz vermeden önce, başkanlık yerinden, tutanaklara olduğu gibi geçirilen şu kısa konuşmayı yaptım: “Bu bildirideki konular üzerinde görüşmeye başlamadan önce birtakım noktalara dikkatinizi çekmek isterim. Bu raporda, örneğin Bay Bravn’dan söz edilmekte ve elli bin kişilik bir işçi ordusu getirtileceğini söylediği yazılmaktadır.”

Efendiler, Bay Bravn: “Ben görevli bir kişi olarak görüşmüyorum, büsbütün özel olarak görüşüyorum.” diyor ve Amerika’nın manda kabul edeceğini değil, belki etmeyeceğini bile söylüyor. Onun için sözleri, Amerika adına değil, kendi adınadır; mandanın ne olduğunu kendisi de bilmiyor. “Manda, siz ne derseniz odur.”diyor. Bu bildiride önemli olarak manda işi vardır. Bunun üzerinde görüşme açmadan önce on dakika dinlenelim (saat: 3.25).”

Sonraki oturumda: İlk söz Vâsıf Bey’indir dedim.

Vâsıf Bey ilkin, mandanın tanımı üzerinde uzun bir konuşma yaptı. Sözü başkalarına bıraktı. Bir daha söz aldı: “İlkin genel olarak mandayı kabul edelim de koşulları üzerinde sonradan görüşürüz.” dedi.

Üyelerden Macit Bey adında bir kişi: “Genel Kurulca asıl görüşülecek konu, şimdiden sonra yalnız yaşayabilecek miyiz, yaşayamayacak mıyız? Mandayı ne türlü anlayarak mandacı ile nasıl görüşeceğiz? Mandacı kim olacaktır? Asıl konu budur.” yollu konuştu. Ben, başkanlık yerinden: “Sanırım, bu raporda iki görüş beliriyor: Bunların birincisi, devletin iç ve dış bağımsızlığından vazgeçememesi ve ikincisi de devlet ve ulusun dokuncalı dış baskılara karşı bir yardım ve desteğe gereksinmesi bulunup bulunmamasıdır. Duraksamayı gerektiren ana nokta budur. İzin verirse, bu nokta üzerinde düşünülmesi için raporu öneri heyetine verelim. Sonra da yüce kurulunuza sunalım. Her halde iç ve dış bağımsızlığımızı yitirmek istemiyoruz.” dedim. Bunun üzerine söz alan Bekir Sami Bey: “Üzerimize aldığımız görev çok ağır ve önemlidir; boş tartışmalara ayıracak hiçbir dakikamız yoktur. Bu andımız üzerinde görüşelim ve ivedilikle vakit geçirmeksizin bir karara varalım.” dedi. Ben, başkanlık yerinden: “Bu sorunu, heyet başkanı olmak dolayısıyla, açıklayayım. Bu bildiri, heyette okundu ve pek çok görüşüldü, tartışıldı; fakat kesin karar verecek bir kanıya varılamadı. Daha önce, genel kurulda okunmaksızın öneri heyete verilmişti. Bunun için bir kez de burada okunup genel kurulun görüşü belli olduktan sonra gene öneri heyetine verilerek kesin karar alınsın, istemiştik.” dedim. İsmail Fazıl Paşa (merhum) da söz alarak şunları söyledi: “Bekir Sami Bey’in düşüncesine katılırım; yitirecek zamanımız yoktur. Aslına bakılırsa iş de kolaylaşmıştır; tam bağımsızlık mı, yoksa yabancı bir devletin mandasını mı isteyeceğiz? Alacağımız karar budur. Böyle önemli, en önemli olan bir işi, bir daha heyete göndermek ve ondan sonra yeniden genel kurula getirmekle vakit geçirmeyelim. İş uzar. Zamanımız değerlidir. Buna bugün, yarın, ya da öbür gün her halde genel kurulda bir karar verelim. Heyette vakit geçirmeyelim. Çünkü pek önemli bir sorundur.”

Bundan sonra Hami Bey söz alarak İsmail Paşa Hazretleri ile Bekir Sami Beyefendinin düşüncelerine katıldığım söyledikten sonra: “Her halde bize bir yardım gereklidir; bunun en ilkel kanıtı da, devlet, gelirlerinin ancak borcumuzun faizini karşılayabilmesidir.” buyurdular.

Bundan sonra Raif Efendi, mandaya karşı konuştu. İsmail Fazıl Paşa ona karşılık hayli uzun bir konuşma yaptı. Ondan sonra yeniden Bekir Sami Bey konuştu ve dedi ki: “İsmail Fazıl Paşa Hazretlerinin her bakımdan katıldığım konuşmasına yalnız bir şey ekleyeceğim: Kırım Savaşını, düşmanı yenerek bitirdikten sonra katıldığımız Paris Kongresinde, bağlaşıklarımızın bize yükledikleri o bilinen koşullarla bu şimdi okunan bildirideki isteklerimiz karşılaştırılacak olursa, hangisinin daha çok bağımsızlığı zedelediği anlaşılır sanırım.”

Bekir Sami Bey’den sonra Hami Bey ve Hami Bey’den sonra da Refet Bey (Refet Paşa) konuştular. Refet Bey’in sözleri olduğu gibi şuydu: “Mandanın bağımsızlığı zedelemeyeceği kuşku götürmez iken, kimi arkadaşlarımız: ‘bağımsız mı kalacağız, yoksa mandayı mı kabul edeceğiz?’ yollu birtakım düşünceler ileri sürüyorlar. Onun için her şeyden önce mandanın ne olduğu anlaşılmalıdır. Bununla birlikte, mandacılıktan söz açmadan önce de, zihinleri gıcıklayan bu raporda, bu deyime ne gözle bakıldığını anlamak gerekir. Fazıl Paşa Hazretleri ‘bağımsızlığı koruma koşulu ile güdüm’ buyuruyorlar. Hami Beyefendinin mandacılıktan ilgili olarak verdiği bildiri iki bölüme ayrılıyor: Bir gerekçe bölümü var, ondan sonra bir de güdümün tanımıyla ilgili bölüm var. Güdüm konusunu bunlardaki görüşlere göre ele almak için önce bir noktayı anlamak isterim; bu bildirinin içindekiler genel kurulca görüşülmüş müdür, görüşülmemiş midir?” İsmail Fazıl Paşa: “Yanlış anlamaya yol açtığından biz üçümüz (yani Fazıl Paşa, Bekir Sami ve Hami Beyler) bu andırıyı geri alıyoruz. Verilmemiş saydık.” dedi (Bu bildiri karalaması da, temizi de kendilerinde kalmıştır).

Başkanlıktan: “Bildiri geri alınmıştır.” dedim.

Bildiri geri alındığına bakmayarak söz alan Refet Bey, tutanakta beş altı sayfa yer tutan parlak bir söylev verdi. Bu söylevin, tutanaktan olduğu gibi aldığım kimi tümceleri, söylevcinin isteğini açıklamaya yetecektir, sanırım.

Refet Bey diyordu ki: “Bizim, Amerikan himayesini yeğ tutmaktan amacımız, bütün toplumları tutsak kılan; yürekleri, vicdanları söndüren İngiliz mandacılıktan kurtulmak, yumuşak ve ulusların vicdanlarına saygı gösteren Amerika’yı kabul etmektir. Yoksa, asıl sorun para işi değildir.

Sözlük anlamıyla, mandacılık ile bağımsızlık birbirine engel şeyler değildir; yalnız eğer biz gerçekte güçlü olmazsak işte o zaman mandacılık altında eziliriz ve o zaman mandacılık bizim için bağımsızlığı bozucu olur. Bir de, diyelim ki biz içerde ve dışarda tam bir bağımsızlık isteriz. Ama, acaba kendi başımıza yapabilecek miyiz, yapamayacak mıyız? Ondan önce, acaba bizi kendi başımıza bırakacaklar mı, bırakmayacaklar mı? Bunu düşünelim. Şurası kuşku götürmez ki, bugün İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan bizi paylaşmak, istiyorlar; ama eğer biz, bugün bir devletin kefilliği altında bir barış yapacak olursak ileride, uygun koşullar altında bulunur bulunmaz hemen döner ve kendi çıkarımızı sağlarız. Ama olumsuz bir durum ortaya çıkacak olursa acaba büsbütün zarar etmiş olmayacak mıyız?.............................

Her halde bir Amerika kefilliğini kabul etmek zorundayız. Yirminci yüzyılda beş yüz milyon lira borcu, yıkık bir yurdu, pek verimli olmayan bir toprağı ve ancak beş milyon lira geliri olan bir ulus, bir dış yardım olmaksızın yaşayamaz. Eğer bundan sonra da bu durumumuzda kalır ve bir dış yardımla kalkmamayacak olursak, belki ileride Yunanistan’ın bile saldırılarına karşı kendimizi savunamayız.

Tanrı korusun, eğer İzmir Yunanlılarda kalsa ve aramızda bir savaş açılsa düşmanımız, Yunanistan’dan vapurla asker getirecek durumda iken acaba biz Erzurum’dan hangi trenlerle ulaştırmamızı yapabileceğiz? Bundan dolayı, Amerikan mandasını her şeyden önce bir kefil ve destek bulmak için gereklidir.” Söylevci, sözlerini, şu tümce ile bitirdi: “Eğer bu söylediklerimle gelecek görüşmelere bir başlangıç yapabildimse buna sevinirim.”

Efendiler, bu parlak ve ustaca söylevin, dinleyenlerin düşünce ve kanıları üzerinde yapabileceği yanıltıcı etkinin ölçüsünü kolaylıkla kavrayabilirsiniz... Bunun ardından gelebilecek olan aynı düşüncedeki söylevcilerin söylevleriyle kongre üyelerinin büsbütün zehirlenmesine meydan vermemek ve özel aydınlatma ve uyarmalara zaman bulabilmek için hemen: “On dakika dinlenelim efendim.” diyerek oturuma ara verdim (saat: 5.30’da).

Efendiler, bu söylevin son tümceleri ilgi çekicidir. Refet Beyefendi, Yunanlıları İzmir’de geçici sayıyor ve savaş durumunda olduğumuzu kabul etmiyor. Yunanlılar İzmir’de kalırsa ve durumuna girilirse çıkamayacağımız kanısında bulunuyor.

Bundan sonraki oturumda Bursa delegelerinden Ahmet Nuri Bey, mandacılığa karşı uzun bir konuşma yaptı. Hami Bey buna daha uzun bir konuşma ile karşılık verdi gerçekten pek uzun olan söylevinin sonlarına doğru konuşmasını, şu bilgileri vererek pekiştiriyordu:

“Ama şimdi biraz da işin kesin bildiğimden söz açacağım işin bu evresinde ilgili görüştüğümden sözlerim yaklaşık değil kesindir. İstanbul’dan ayrılmadan önce eski sadrazam İzzet Paşa Hazretlerini görmeye gitmiştim. Kendileri de kesinlikle bir mandacılığın bizim için gerekli olduğu kanısında idiler. Benden de bu konudaki düşüncemi sordular, ben de düşündüklerimi söyledim. Birkaç gün sonra beni çağırtıp şunu anlattılar: Suriye ve Adana bölgesinde dolaştıktan sonra İstanbul’a gelip siyasal partilerin görüşlerini öğrenmeye çalışan Amerika Soruşturma Kurulu Üyeleri, İzzet Paşa’yı kınadığında ziyaret ederek Anadolu’daki ulusal örgütün Türk ulusunu temsil ettiğine inandıklarını ve Paşa’yı da (yani İzzet Paşa’yı) bu işe önayak olan bir kişi olarak bildiklerini söylemişler ve: ‘Eğer siz Erzurum ve Sıvas kongrelerine Amerika’nın mandasını istetecek olursanız, Amerika da Osmanlı Devletinin mandasını kabul edecektir.’ demişler. Paşa bunu bana anlattıktan sonra, bu ulusun bir savaşa daha gücü kalmadığını ve her durumda böyle bir çareye başvurmak zorunda bulunduğumuzu söyledi ve Sıvas’a gittiğim zaman oradakilere bu durumu anlatmaklığımı öğütledi. İzzet Paşa da bu yolla istenecek bir himayenin yüzde doksan kabul edilebileceği ve yalnız bizim için birtakım koşullar ileri sürmenin zorunlu bulunduğu kanısındadır. Paşa, ulusun isteğine dayanmaksızın Amerika’nın güdümcülüğü kabul edemeyeceğini, Kongrece belirtilecek isteğin Avrupa devletlerine karşı Amerika için bir dayanak olacağını bile söyledi. Ben bu işi İstanbul’dan kapalı telle Eruzurum’da Rauf Bey’e bildirdim. Mandacılığın kendisinden çok adına takılanlar yok yere kaygıya düşüyorlar. Sözcüğün önemi yoktur. Önem, işin özünde ve niteliğindedir. Mandacılığın altına girdik demeyelim isterlerse, sonsuza değin yaşayacak devlet olduk diyelim”.

Bu son söze yanıt verenler arasında Hüsrev Sami Bey’in bağırdığı işitildi: “Ama bizim bu çalışmadan amacımız, kendimizi savunarak sonsuza değin yaşayacak olduğumuzu tanıtlamaktır!” Hami Bey buna karşılık, eski düşüncesinden vazgeçer gibi bir konuşma yaparken Kara Vasıf Bey söz aldı ve o günkü oturumun sonuna değin konuştu. Vasıf Bey’in uzun sözlerinin özetini, tutanağa olduğu gibi geçen şu tümcelerle yüksek görüşlerinize sunuyorum: “Bütün devletler bizi tam bağımsız bile bırakacaklarını söyleseler yine de desteksiz yapamayız (Vasıf Bey sözlerinin başlangıcında, mandaya destek adını verelim, demişti). Dört yüzle beş yüz milyon lira arasında borcumuz var. Bu parayı kimse kimseye bağışlamaz. Bize ‘Bunu ödeyiniz.’ diyecekler; oysa bizim gelirimiz bunun faizine bile yetmez. O zaman güç bir durumda kalacağız; bunun için bağımsız yaşamaya akçalı durumumuz elverişli değildir. Sonra yanı başımızda bizi paylaşmayı amaç edinmiş hükümetler var; onların bu açgözlülükleri karşısında yok olmaz. Parasız, ordusuz ne yapabiliriz? Onlar uçakla havada uçuyorlar, biz daha kağnı arabasından kurtulamıyoruz. Onlar zırhlı yapıyorlar, biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz. Bu durumumuzla bugün bağımsızlığımızı kurtarsak bile yine günün birinde bizi paylaşırlar.”

Vasıf Bey konuşmasını şu sözlerle bitiriyordu:

“...İstanbul’daki Amerikalılar: ‘Mandacılıktan korkmayız, Milletler Cemiyeti Tüzüğünde yer alınıştır.’ diyorlar. İşte bütün bu nedenlerden ötürü İngiltere’yi kendimize temelli düşman, Amerika’yı da kötülerin en yenisi sayıyorum. Eğer uygun bulursanız buradan İstanbul’daki temsilciye bir mektup yazıp Amerika’ya gizlice bir kurul göndermek için bir torpido isteyebiliriz.”

Eylülün dokuzuncu salı günü yapılan toplantıda himaye (manda) konusuna dokunan Rauf Bey’in, tutanağa olduğu gibi geçen sözleri şudur: “Bu manda (güdüm) işi üzerine şimdiye dek gerek basında ve gerekse başka çevrelerde birçok sözler söylendi. Yüce kurulunuz, dış destek düşüncesini kabul buyurdu ise de bu desteği kimden isteyeceğimiz belirtilmedi. Amerika olduğu kapalı olarak anlatılıyorsa da, kanımızca doğrudan doğruya adının söylenmesinde bir sakınca olamaz.”

ERZURUM KONGRESİ KESİNLİKLE MANDA VE HİMAYE

KABULÜNE KARAR VERMİŞ DEĞİLDİR

Bu sözlere bakılırsa Rauf Bey’in görüşüyle, gerek Sıvas Kongresi ve gerek Erzurum Kongresi Genel Kurullarının görüşleri arasında bir yanlış anlama olduğu kuşku götürmez. Rauf Bey’in anlayışını yorumlayan bu konuşmasının gerek Erzurum ve gerek Sıvas Kongreleri bildirilerinin yedinci maddesindeki yazılış özelliğinden kaynaklandığı kanısına varılabilir. Gerçekten, bu maddenin yazılışında, belki manda istemede pek ileri giden ve sonu gelmez propagandalarıyla kamuoyunu bezginliğe düşürenleri susturmak ve belki bundan daha çok, onların savlarına bir karşılık olmak üzere bir çeşit özellik vardır. Maddede yazılanlar, mantık ışığında okunup incelenince, ne manda ve ne de Amerika’nın mandacılığı isteme düşüncesini kapsamadığı anlaşılır. Bu noktayı açıkça göstermek için söz konusu maddeyi olduğu gibi anımsatmak isterim:

“Madde 7 Ulusumuz, çağdaş ülküleri yüce bilir teknik, sınai ve iktisadi durum ve; gereksinmemize önem verir. Bundan ötürü, devletimizin ve ulusumuzun içte ve dışta bağımsızlığı ve yurdumuzun bütünlüğü korunmak koşuluyla, altıncı maddede belirtilen sınır içinde, ulusçuluk ilkelerine saygılı ve yurdumuzu ele geçirme amacı gütmeyen herhangi devletin teknik, sınai, iktisadi yardımını sevinçle karşılarız ve bu insanca ve adaletlice koşulları kapsayan bir barışın da ivedilikle gerçekleşmesi, insanlığın esenliği ve dünyanın rahatlığı adına ulusal isteklerimizin en önemlisidir.”

Efendiler, bu maddenin hangi noktasında mandacılık düşüncesi ve mandacının Amerika olacağı düşüncesi vardır? Olsa olsa: “Herhangi devletin teknik, sınai, iktisadi yardımını sevinçle karşılarız.” sözlerinden manda düşüncesine kapılanlar bulunabilir. Ama, mandacılığın anlamı ve özü kesinlikle bu değildir. Her zaman ve bugün de bu açık anlama göre yapılacak yardımları sevinçle karşılamaktayız ve karşılarız. Nitekim, Ankara-Ereğli ve Keller Diyarbakır demiryollarının yapılması için bir İsveç grubunun ve Kayseri-Sıvas-Turha1 yollarının yapılması için de bir Belçika grubunun teknik, sınai, iktisadi yardımlarını seve seve kabul ettik ve sözgelişi Ankara kentinin ve öbür Anadolu kentlerimizin bir an önce bayındırlaştırılmasına ve bütün öteki demir yollarımızla kara yollarımızın ve limanlarımızın yapımına yardım etmek isteyecek yabancı anamalcıların yardımlarını seve seve kabul ederiz. Yeter ki yurdumuza sermaye getireceklerin, devletimizin ve ulusumuzun iç ve dış bağımsızlığını ve yurdumuzun bütünlüğünü zedeleme ereğini güden gizli düşünceleri olmasın. Bu maddede yer alan “ulusçuluk ilkelerine saygılı ve yurdumuzu ele geçirme amacı gütmeyen herhangi devlet” sözünden Amerika Devleti anlamı çıkarılmasına yer yoktur.” Çünkü bu ilkelere saygılı dünya devleti yalnız Amerika da değildir. Örneğin İsveç Devleti, Belçika Devleti de bu nitelikte devletler değil midir? Bu devletlerden herhangi birinin mandacılığı söz konusu olabilir mi? Bir de, eğer Amerika Devletine kapalı olarak işaret edilmek istenseydi “herhangi devletin” yerine “bir devletin” ya da hiç olmazsa sadece “devletin” sözleriyle yetinmek gerekirdi. Demek ki, maddenin açıkladığı koşullar içinde teknik, sınai, iktisadi yardımın iyiye yorulmasının, bütün devletleri kapsadığı açıktır.

Efendiler, bu manda konusundaki görüşümü ki bundan önce yapılan ve bu dakikada yüce kurulunuzun da bilgi edinmiş bulunduğu bunca yarışma ve tartışmalarımızla tanıtlanmıştır aylardan beri gece gündüz yanımda bulunan bir arkadaşın daha anlamamış olduğu düşünülebilir mi? Öyle ise, ya Rauf Bey’in öteden beri benimle görüş birliği yoktu; ya da görüş birliği vardı da Sıvas’ta İstanbul’dan gelenlerle konuştuktan sonra düşüncesini değiştirmişti. Burasını kestirmek bence güçtür. Şimdi biraz daha Rauf Bey’i dinleyelim. Rauf Bey, sözlerini şöylece sürdürüyor:

“Ateşkes Anlaşmasının başlangıcında Almanlar barış antlaşmasını imza etmeyecek sanılırken İngiliz basını birtakım” açıklamalarda bulundu. Bunlardan birincisi, Almanya’nın barış antlaşmasını imza edeceği konusuydu. Bu gerçekleşti. İkincisi de Türkiye’nin paylaşılması konusuydu. Bu çok şükür, gerçekleşmedi. Buna göre: Konferansın karar gereğince Kızılırmak’ın doğu yanı Ermenistan sayılarak Amerika koruyuculuğuna veriliyor. Belki Gürcistan’la Azerbaycan da Amerika’ya bırakılır, deniliyordu. Kızılırmak’ın batısındaki topraklar da, İzmir ve İstanbul dışarda kalmak ve denize çıkış kapısı Antalya olmak üzere, Türkiye’yi oluşturuyordu. Bu bölgenin kuzeyi, İtalyan ve Fransız; güneyi de İngiliz koruyuculuğuna ve yönetimine veriliyordu. İzmir’e Yunanlıların girişi, bu açımlamaların doğruluğunu ortaya koymaya başladı. Demek ki, bu tehlike karşısında yurdumuz için en yansız durumda bulunan Amerika’nın yardımını kabul etmek zorundayız. Ben bu kanıdayım.”

Rauf Bey’in düşüncesini anlamak için bundan sonra daha çok uzun süren sözlerini dinlemeye bilmem gereklik kaldı mı?

Efendiler, pek uzun ve tartışmalı geçen bu manda görüşmeleri, mandacılıktan yana olanları susturacak ortalama bir çözüm yolu bulunarak bitirildi. Hem de bunu öneren yine Rauf Bey oldu: “Amerika’da yıllardan beri bize karşı yapılmakta olan kötüleyici propagandaların doğurduğu düşünce akımını düzeltmek için her şeyden önce Amerika Kongresinden yurdumuzu inceleyecek ve gerçeği görecek bir kurulu çağırmak.” Bu öneri oybirliğiyle benimsendi. Kongre Başkanlık Kurulunun imzalarıyla bu yolda bir mektup taslağı hazırlandığını anımsıyorum da bu mektubun gönderilip gönderilmediğini pek iyi anımsamıyorum. Doğrusu bu mektuba özel bir önem vermiş değildim.

Efendiler, bu arada şunu da söyleyeyim: Belge olarak başvurduğum Kongre tutanakları, Başkanlık Kurulu yazmanlığında bulunan Afyonkarahisar delegesi Şükrü ve güdümü savunan söylevlerini dinlediğimiz Hilmi Beyler eliyle tutulmuş ve Hilmi Bey’in yazısıyla düzgün bir deftere temize çekilmiştir.

SIVAS KONGRESİNİ SONUÇSUZ BIRAKMA ÇABALARI

Efendiler, Kongre 11 eylülde sona erdi. 12 eylülde Sıvas halkının da katıldığı bir açık oturum yapılarak söylevler verildi. Kongre görüşmeleri sırasında, önemli olarak Millet Meclisinin tez elden seçilmesi ve toplantı yerinin neresi olmak gerekeceği konularına değinildi. Fakat, şimdi açıklayacağım sorunlar, Kongre görüşmelerini kısa kesmeyi gerektiriyordu. Bu son noktalarla daha sonra Temsilciler Kurulu uğraştı, 9 Eylül 1919 günü toplanmış olan birtakım bilgiler Kongreye şöylece açıklandı: “Eskişehir ve Afyonkarahisar’daki İngiliz kuvvetleri iki katına çıkarıldı. General Miln (Milne) Konya’ya geldi. Konya Valisi Cemal Bey ve Ankara Valisi Muhittin Paşa karşı çıkmakta duraksıyorlar. Yeni Kastamonu Valisi Ali Rıza Bey de Cemal Bey’e benzer bir adammış. Değerli arkadaşlarımın böyle durumlar karşısında sert davranmak isteyeceklerini bildiğimden, çabuk ve sert önlemler alınmasını Fuat Paşa’dan rica etmiştim. Fuat Paşa da Kongrenin kendisine olan güvenine dayanarak Kongre adına gereken bildirim ve girişimlerde bulunmuştur. Bu türlü yürütümün yüce kurulunuzca kabul edilmesini rica ediyor. Fuat Paşa, valileri uyarmak için sert bildirimler yapıyor. Bölgelere üst subaylardan ulusal komutanlar atıyor ve bu komutanlara ulus adına her türlü yetki verilmiştir, diyor” Kongre öneriyi kabul etti. Bundan sonra açıklamalarımı şu yolda sürdürdüm:

“Buraya Galip Bey adında bir vali atanmış, geliyormuş; ama bunun Harput Valisi Ali Galip Bey mi, yoksa Trabzon Valisi Mehmet Galip Bey mi olduğu anlaşılamadı. Fakat, biz başka bir bilgi elde ettik. Bay Novil (Nowil) adında bir İngiliz binbaşı, Bedirhanlılardan Kamuran, Celadet ve Cemil Beylerle birlikte yanında on beş kadar Kürt atlısı ile Malatya’ya gelmiş ve kendilerini Mutasarrıf Bedirhanlı Halil Bey karşılamıştır. Harput Valisi de bir posta hırsızını izliyor görünerek otomobille Malatya’ya gelmiştir. Bu amaçla bunlara Adıyaman’daki birlik de verilmiştir. Amaçlarının, Kürdistan kurmaya söz vererek Kürtleri, işlerimizi bozmaya ve bizi öldürtmeye yöneltmek olduğu anlaşılmış ve karşı önlemlere de başvurulmuştur. Örneğin, valiyi ve ötekilerini tutuklatmak istiyoruz. Malatya Mutasarrıfı da Kürt aşiretlerini Malatya’ya çağırmıştır. Bunun üzerine On Üçüncü Kolordu bölgesinde işe giriştik. Gereken önlemler alınmıştır. Yarın akşam Harput’tan gönderilen bir birlik bozguncu takımını tepeleyecektir. Buradaki kolordu komutanı da gereken önlemleri almıştır. Malatya’ya ve öbür yerlere de gereken buyruklar verilmiştir.”

Efendiler, hemen hemen Sıvas Kongresi’nin bütün toplantı süresince, sinirlere gerginlik verecek nitelikte haberler almaktan geri kalmıyordum. Ancak, aldığım bütün bilgileri olduğu gibi Kongre üyelerine sunmakta yarardan çok sakınca buluyordum. Gördünüz ki, şimdi açıklayacağım üzere, gerçekten tehlikeli sayılabilecek nitelikte olan Ali Galip işinden de söz ederken sakıngan bir dil kullanmayı yeğ tutmuştum. Bence en önemli iş, her türlü güçlüklere ve tehlikelere göğüs gererek Sıvas Kongresi görüşmelerini bir an önce kararlarla bitirmek ve bu kararları yurtta uygulamaya girişmekti. Bu dileğim gerçekleşti. Bütün yurdu kapsayan ulusal örgüt tüzüğünün ve Genel Kongre Bildirisinin hemen basılıp dağıtılması için gereken işler yapıldı. Yalnız, beklenenin üstünde yeni olaylar karşısında kalındığından, Kongre sona ermekle birlikte Kongre üyelerinin, yeni durumlar gelişinceye değin, Sıvas’ta kalmalarını uygun gördüm ve gerekirse daha güçlü bir olağanüstü kongre toplamak için de hazırlıklar yaptım. Ali Galip’in kaçması üzerine Kongre üyelerinin Sıvas’ta alıkonulmasından vazgeçildiği gibi, Ferit Paşa Hükümetinin düşmesi üzerine olağanüstü kongre toplamaya da gereklik görülmedi.

ALİ GALİP OLAYI

Şimdi Efendiler, savaş tarihimizde önemli bir olay olan Ali Galip işi üzerinde izin verirseniz biraz geniş bilgi vereyim:

“Efendiler, daha temmuz başında, Erzurum’da bulunduğum sırada Celadet ve Kamuran Ali adında iki kişinin yabancılarca, pek çok para ile İstanbul’dan Kürdistan’a gönderileceği, bunların türlü yalanlar söyleyerek kafaları karıştırmak ve bize karşı halkı kışkırtmakla görevlendirildikleri ve bir iki gün içinde yola çıktıkları ya da çıkacakları haber alındı. Bu haber üzerine, bunların sessizce gözetlenmeleri ve tutulmaları gereğini 3 Temmuzda Diyarbakır’da On üçüncü Kolordu Komutanına ve ayrıca Kurmay Başkanı olan Halit Bey’e ve Canik Mutasarrıfına bildirdim.

20 Ağustosta, On üçüncü Kolordu Komutanına verdiğim buyrukta, söz konusu kişilerin İstanbul’dan yola çıktıklarını bildirildiğini ve alınacak önlemler arasında özellikle Mardin istasyonunda sıkı bir denetleme yapılmasının uygun olacağını yazdım.

Sıvas Kongresinin ikinci günü, yani 6 Eylülde, “Bedirhanlı ailesinden Celadet ve Kamuran ile Diyarbakırlı Cemil Paşaoğlu Ekrem adlarında üç kişinin, yanlarında eskiden Diyarbakır ilinde bize karşı propaganda yapan bir yabancı subayla birlikte, silahlı Kürtler koruyuculuğundan Elbistan ve Akçadağ üzerinden Malatya’ya geldikleri ve kendilerini mutasarrıf ile belediye başkanının karşıladıkları On Üçüncü Kolordunun yazısından anlaşılıyor.”

On Beşinci Kolordu Komutanı Kazım Kara Bekir Paşanın üçüncü Kolordu Komutanlığına, bununla ilgili olarak gönderdiği 6 Eylül 1919 gün ve 529 sayılı kapalı telinde verilen bilgide: “Yabancı subayın, Türk, Kürt ve Ermeni nüfusunu incelemek üzere İstanbul Hükümetinin izniyle dolaştığını söyledikleri; Malatya’da bulunan süvari alayının, er sayısı az olduğundan, bunları tutuklamaktan çekindiği; bununla birlikte, bunların hemen tutuklanması için İstanbul’a başvurulduğu On üçüncü Kolordudan bildirilmiştir. Bu adamların ne amaçla ve ne görev için nereleri gezecekleri konusundaki bilgisini, Harput Valisinden sordum.” denilmekteydi. Harput Valisi Ali Galip Bey’dir. Bu adamların ne amaçla geldiklerini 3 Temmuzdan beri biliyoruz. Beş on silahlı Kürt’e karşı bir süvari alayının er sayısı az görülmüş, tutuklamaktan çekinilmiş. Asıl insanı şaşırtan şey, bunların tutuklanması için İstanbul’a başvurulmuş olduğu haberidir!

Bu küçük ve önemsiz gibi görünen noktaları; o zamanki durumu görüşte, ilgi çekici düşünce ve anlayış ayrılıklarım gösterdiği için anıyor ve belirtiyorum.

Diyarbakır’daki, On üçüncü Kolordu Komutanının tutumu kuşku verici görüldüğünden, doğrudan doğruya bu kolordunun Kurmay Başkanı üçüncü Kolordu Komutanının imzasıyla 7 Eylül 1919 günü yazılan kişiye özel kapalı telde, Vali Galip, Malatya Mutasarrıfı Halil, Kamuran, Celadet ve Ekrem Beylerle birlikte İngiliz binbaşısının ne yapıp yapıp yakalanmaları ve Sıvasta yollanmaları amacıyla, Elazığ’da bulunan On Beşinci Alay Komutanı İlyas Beytin doğrudan doğruya kendi komutası altında altmış kadar atlı ve katırlı erle en geç 9 Eylülde Harput’tan Malatya’ya doğru yola çıkması için işin ivediliği dolayısıyla doğrudan doğruya buyruk gönderildiği bildirildi ve birliğin çabucak yola çıkmasının sağlanması rica edildi. 8 Eylülde Sıvas’tan da bir otomobil ile birkaç subay gönderileceği bildirildi.

Diyarbakır’dan Kurmay Başkanının bana gönderdiği 18 Eylül 1919 günlü kapalı telde şöyle deniliyordu:

“Yakalama ile ilgili isteği öğrendim. Bu konuda komutan beyin buyruk vereceğini hiç sanmıyorum. Çünkü, askeri niteliklerini çok iyi biliyorum. Benim göndereceğim buyruğu ise, tümüyle yerine getirmekten çekinirler. Bu konuda İstanbul’la yazışma yapmaktayız. Bu durum karşısında gerekenin yapılması yüksek kararınıza bağlıdır; Şifre kaleminin 357 sayısıyla sunulmuştur.”

On Üçüncü Kolordu Kurmay Başkanı

Halit

Elazığ’daki AIay Komutanı İlyas Bey’den üçüncü Kolordu Komutanının buyruğuna karşılık olarak gelen 8 Eylül günlü telde de: “Kolordudan aldığım buyruk üzerine yola çıkmam geri bırakıldı. Kolordunun oluru buradan ayrılmam uygun olmayacağından yola buyruğunun kolordudan”

Halit Bey’e hemen verdiğim yanıt şuydu:

7/8 Eylül 1919

Bilinen kişilerin kötülükleri belli olmuştur. İstanbul Hükümeti... bu kötülükte ortaktır. Oradan buyruk beklemek düşmana sallamaktır. Bu konudaki bildirimleri, hiç de buyruk vermek, vakit geçirmemek duraksayacak görüyorsanız, bizim Elazığ ve Malatya’daki komutanlarına gönderdiğimiz buyrukların yerine getirilmesini bildiriniz. Gerçekten gerekiyorsa, komutayı uygun gördüğünüz komutanlarından ele alsın. Yavaşlık zamanı geçmiştir. İşin yapıldığını bildiren karşılık telinizi bekliyoruz kardeşim.

Mustafa Kemal

Alay Komutam İlyas Bey’e de, o gün buyruğu verdim: “Bilinen kişilerin hainliği belli olmuştur. İstanbul’daki Hükümet de bunların hayranlığına taktır. Kolordunuz komutanı belki bu konuda ne yapılacağını yazı ile sorar ve karşılık alamaz. Bunun için işin yürütülmesini ve sonlandırılmasını sizden beklerim. Vereceğiniz yanıtı bekliyorum efendim. Malatya’daki işleri bitirdikten sonra gerekirse, Sıvas’ta bize katılırsınız.

Mustafa Kemal “Kapalı tel dışındaki imza da üçüncü Kolordu Kurmay Başkam Zeki Bey’indi. Malatya’da bulunan On İkinci Süvari Alayı komutanını da 1 Eylül gecesi, kendim telgraf başına çağırmıştım ve görüşmekteydim. Alay Komutanı Cemal Bey’den durumunu ve kuvvetini sorup öğrendim. Gelenlerin yanlarında bulunan silahlı Kürtlerin “On beş yirmi kişi kadar” olduğunu ve alayın da merkezde” ancak o kadar bulunduğunu söyledi. Ben kuvveti yeterli gördüm. Topçu alayının yalnız subayları bile yetebilirdi ve ruhsal durumu anlamak istiyordum.

Bunun üzerine telgraf konuşması şöyle oldu:

Ben, “Vali Galip Bey ve İngiliz Binbaşısı ile Kamuran, Celadet ve Ekrem Beylerin hep bir düzenle bu gece yakalanmaları gereklidir. Durumunuz bunu yapmaya elverişli midir? Size buradan ve Harput’tan yardım yetiştirilecektir”.

Cemal Bey, “Valiyi de birlikte mi?”

Ben, “Özellikle, evet”.

Cemal Bey, “Bildirdiğim gibi, durum ve kuvvetim buna elverişli değildir. Kamuran Celadet ve Ekrem Beylerin yakalanmaları konusunda On üçüncü Kolordu Komutanıyla yazışmalar yapıldı. Sonunda, durumun inceliği dolayısıyla, şimdilik yakalanmalarının uygun olmayacağını bildirir buyruk da gelmiştir.” dedi.

Artık bu kişinin daha çok üstüne varılamazdı. “Kendilerine sezdirmeksizin sıkıca göz altında bulundurunuz. Kolordunuzdan buyruk gelecektir. Giderlerse, ne yana ve ne gibi araçla gittiklerini hemen bildiriniz.” yönergesini vermekle yetindim.

8 Eylül günü Cemal Bey’den kapalı tel ile “bilinen kişilerin şimdi gene orada olup olmadıklarını ve gözetlemeye ne ölçüde güvenilebileceğini” sordum ve kendisine “günde iki kez rapor vermesini” buyurdum...

Halit Bey’e yazdığım tele ertesi gün (8 Eylül 1919) aldığım karşılıkta, Elazığ Alay Komutam İlyas Bey’e buyruk verildiği ve bu buyruğun örneği bildiriliyordu.

Kolordu Komutanı Cevdet Bey de, İlyas Bey’in katıra bindirilmiş 52 er ve iki ağır makineli tüfekle, 9 Eylül sabahı yola çıktığım ve 10 Eylül akşamı Malatya’da bulunacağım bildirdi. 9 Eylül günlü plan bu kapalı telinde “karşı akımlarla dolu olan bir çevrede daha çok iş yapmamakta kendisini özürlü saymamı” da bildiriyordu.

9 Eylülde, İlyas Bey’in birliğinden başka, Aziziye’den iki süvari bölüğü, Siverek’ten Malatya’daki alaya bağlı bir bölük de Malatya ‘ya gönderildi.

Vali Ali Galip’in ve Bedirhanlılarla Cemil Paşaoğlu’nun yaptığı propagandanın etkisini ortadan kaldırmak için Elazığ ve Dersim dolayları ile ilgisi olduğunu bildiğim ve o sırada Kemah’ta bulunan Halit Bey’e (eski milletvekili) 9 Eylülde, Elazığ’a gitmesini ve Haydar Bey’le bağlantı kurmasını yazdım. Ayın sonuna doğru oraya vardı.

Van Valisi bulunan Haydar Bey de Elazığ Valiliği görevini almak üzere Erzurum’dan gönderilmişti. Haydar Bey, On Beşinci Kolorduyu bağlı olup Mamahatun’da bulunan bir süvari alayı ile de bağlantı kurarak, gerektiğinde bu alayı Malatya’ya doğru yola çıkaracaktı.

Otomobil ile birkaç subayın Malatya ‘ya gönderileceğini de yazmıştım.

Gerçekten, arkadaşlarımızdan Recep Zühtü Bey, “Üçüncü Kolordu Yaveri” takma sanıyla ve benden aldığı özel yönerge ile, yanına başka birtakım kimseler alarak otomobille Malatya’ya gitmek üzere, 9 Eylülde yola çıktı. Ne yazık ki, bindiği otomobil, yolları bozuk ve çamurlu olmasından Kangal’da kırılmış ve tam zamanında Malatya’ya yetişememişti. Kangal’dan sonra, kimi zaman araba ve kimi zaman hayvanla gece gündüz yol alarak Sıvas’tan çıkışının dördüncü günü öğleden sonra Malatya’ya ulaşabilmişti. Recep Zühtü Bey’in verdiği raporlar, durumun aydınlanmasına çok yardım etmişti.

Efendiler, 10 eylül günü geç vakit şu teli aldık:

Kişiye özeldir.

Hiç durmayacaktır.

                                                                                                                             Malatya, 10.9.1919

Sıvas’ta On Üçüncü Kolordu Komutanlığı

Mustafa Kemal paşa Hazretlerindedir:

1- 10.9.1919 saat 2 sonrada kötü bir olayla karşılaşmadan Malatya’ya ulaşılmıştır.

2- Bilinen kişilerin hepsinin, ne yazık ki, Kahta’ya doğru kaçtıkları; ayrıntıların sonra bildirileceği, bilgilerinize sunulur.

15’inci Alay Komutanı

İlyas

Aynı günde ve fakat, İlyas Bey’in telinden sonra da şu teli alıyoruz:

Çok ivedidir.

                                                                                                                                       Mayıs 10.9.1919

Sıvas’ta Üçüncü Kolordu Komutanlığına.

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine:

1- Harput Valisi ile Malatya Mutasarrıfı, İngiliz Binbaşısı ve yardakçıları sizce bilinen kişiler, On Beşinci Alayın Elazığ’dan yola çıktığı ve kendilerinin yakalanacaklarını haber alır almaz, bugün sabah erkenden kaçmışlardır. Bunların Kahta’daki Bedir Ağa’nın yanına gittikleri ve oradan sağlayacakları Kürtlerle burayı basmaya gelecekleri söylenmektedir.

2- Bunlar ve Bedir Ağa aşireti, kötülüğe yeltenirlerse kovuşturma yapılması için Kolordudan buyruk alınmıştır; izlenmektedirler ve sonuç ayrıca bildirilecektir. 

3- On Beşinci Alay Komutanının, buyruğu altındaki kuvvetle bugün 2 saat sonradan Malatya’ya geldikleri bilgilerinize sunulur.

12’nci Süvari Alayı Komutanı

Binbaşı Cemal

İkisi bir günde yazılmış olan bu teller, yan yana getirilerek incelenirse ilgi çekici birtakım noktaların göze çarpmamasına olanak yoktur.

Süvari Alayı Komutanı Cemal Bey, bizden aldığı yönergeye uyarak bilinen kişileri sıkı ve güvenli bir biçimde göz altında bulunduracak ve günde iki kez rapor verecekti.

Adı geçen kişiler 10 Eylül günü sabah erkenden kaçtıkları halde Cemal Bey bu bilgiyi, ancak İlyas Bey birliğinin varışından ve İlyas Bey’in raporundan sonra gönderiyor. Cemal Bey, kaçanların, İlyas Bey birliğinin Elazığ’dan yola çıkışını haber aldıklarını bildiriyor. Oysa telgrafhane, Cemal Bey’in gözetimi altında idi.

Sonra, kaçakların, Kürtleri toplayıp Malatya’yı basacaklarının söylendiğini de ekliyor. Bu noktalar süvari alayı komutanı üzerine kuşkuları çekmeyecek gibi değildir.

Sonradan alınan bilgilerden anlaşıldı ki, Ali Galip ve arkadaşlarına 9 Eylül akşamı haber verilmiştir. Ali Galip geceyi hükümet konağında uykusuz geçirmiştir. 10 Eylülde yanlarında birkaç jandarma ve silahlı Kürtle birlikte, hükümet konağında toplanıyorlar; sandık emininin odasına giriyorlar; sandığı açıyorlar; birlikte alıp götürmek üzere altı bin lira sayıp bir yana koyuyorlar ve sandığa koymak üzere şu senedi yazıyorlar:

“Mustafa Kemal Paşa ve yardakçılarının tepelenmesi giderlerine karşılık olmak üzere ilgili buyruğa uyularak altı bin lira alınmıştır. 10 Eylül 1919: Halil Rahmi, Ali Galip.”

İlyas Bey birliğinin Malatya’ya yaklaşmakta olduğunun anlaşıldığı bir sırada süvari alayı komutanı, subaylara Mutasarrıfın evini hedef gösteriyor. Mutasarrıfın evini sarıyorlar, telefon tellerini kesiyorlar ve evi basıyorlar. Bu işin başladığını sezinleyen Halil Bey’in eşi, hükümet konağına haber veriyor” Hükümette para almakla uğraşan Vali, Mutasarrıf ve arkadaşları durumu öğrenir öğrenmez korku ve şaşkınlıkla her şeyi unutup ayırdıkları parayı ve yazdıkları senedi olduğu gibi bırakıyorlar ve adamlarıyla birlikte hazır bulunan atlarına binerek hemen kaçıyorlar.

Süvari alayı komutanı ve topçu alayı komutanının, Valinin geceyi hükümet konağında geçirmekte olduğunu bilmedikleri kabul edilemez. Mutasarrıftan çok, Valinin önemli olduğu da besbelliydi. Öyle ise, bu kişilerin kaçmasına göz yumulduğu kesin bir gerçektir. En zayıf yoruma göre: Bilinen kişilerin yanlarındaki beş on silahlı jandarma ve Kürt ile çarpışmadan büyük kötülük doğabileceği kuruntusu Malatya’dakileri dolaylı önlem almağa sürüklemiş ve adı geçen kişileri ürküterek kaçırmayı yeğletmiştir, denilebilir.

10 Eylülde İlyas Bey’e verdiğim yönergede başlıca belirttiğim noktalar:

1- Kaçakların ivedilikle yakalanmaları;

2- Kürtlük akımına kesinlikle elverişli alan bırakılmaması.

3- Malatya’da mutasarrıflık görevini Jandarma Komutanı Tevfik Bey’in üstüne alması; uygun görülecek namuslu ve yurtsever bir kişinin de Harput’ta valilik görevine hemen başlaması;

4- Malatya ve Harput’taki hükümet kuvvetleri eksiksiz ele alınarak ulusa ve yurda karşı hiçbir davranışa meydan verilmemesi;

5- Kaçaklara uyanların acımadan ve aman vermeden yok edileceğinin duyurulması ve namuslu halka gerçeğin bildirilmesi;

6- Ulusal varlığımızı tehlikeye sokacak olan yabancı askerlere de karşı konulacağının göz önünde bulundurulması gibi önlemlerin ve başka bir şey değildi.

Efendiler, kaçakların o dolaylardaki aşiretlerden birtakım Kürtleri toplayabileceklerini ve Maraş’ta bulunan yabancı kuvvetlerden bile yararlanabileceklerini yüzde yüz olacakmış gibi kabul etmek gerekiyordu. Onun için, alınmış olan düzeni pekiştirmek ve bu işe ayrılmış olan birlikleri artırmak gerekiyordu. Bu amaçla Sıvas’tan, katıra bindirilmiş bir birlik daha 9 Eylül akşamı Malatya’ya gönderildiği gibi üçüncü Kolordu da elden geldiğince, birliklerini güneye indirecek; On üçüncü Kolordu, izleme işini sağlayacak ve hainlere kıpırdayacak elverişli bir durum yaratmamak için en geniş ölçüde etki yapmak gerekli olduğundan, Mamahatun’daki süvari alayı da Harput’a doğru gönderilecekti. Bu konuda Üçüncü, On Üçüncü ve On Beşinci Kolordu Komutanlarına gereği gibi bildirimler yapıldı ve dileklerde bulunuldu.

Efendiler, verdiğimiz yönergelere göre kaçakları izletirken, bir yandan da, elimize geçen birtakım belgeleri gözden geçirelim. Bu belgelerin, olayı ve Ali Galip’in girişimini, İstanbul Hükümetinin kötülüklerini her türlü açıklamadan daha iyi belirteceğini sandığımdan, olduğu gibi okunması gereksiz görülmez düşüncesindeyim.

İlkin, Dahiliye Nazırı Adil Bey’le Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşa’nın birlikte imzalayarak Elazığ Valisi Ali Galip Bey’e gönderdikleri 3 Eylül 1919 günlü yönergeyi okuyalım.

Bundan sonra, Dahiliye Nazırının, gönderilecek kuvvet ve harcanacak para tutarı ile ilgili olarak İstanbul’dan çektiği teli görürüz:

İstanbul

906

Kendisi açacaktır.

Elazığ Valisi Galip Beyefendiye

Y: 2 Eylül 1919 sayı: İki.

Sunulmuştur. Padişah buyruğu bugün çıkacaktır. Demek, durum kesinleşmiştir. Yönerge şudur: Bildiğiniz gibi Erzurum’da Kongre adı altında birkaç kişi toplanarak birtakım kararlar aldılar. Ne toplananların ne de aldıkları kararların bir temeli ve önemi vardır. Fakat bu davranışlar yurtta birtakım söylentilere yol açıyor. Avrupa’ya ise pek şişirilerek yansıtılıyor. Bundan dolayı, pek kötü etkiler yapıyor. Ortada önemsenecek hiç bir kuvvet, hiçbir olay yokken salt bu şişirmelerden ve kötü etkilerden kaygılanan İngilizlerin son günlerde Samsun’a epeyce bir kuvvet çıkaracakları anlaşılıyor. Hükümetin, her yere olduğu gibi size de gönderdiği belli bildirimlere aykırı tutum sürdürülürse, çıkarılacak yabancı kuvvetlerin Sıvas’a ve oradan daha ilerleyerek birçok yerlere girmeleri yakındır. Bu ise, yurdun yararına doğal olarak aykırıdır. Erzurum’da toplanan belli kişilerin yakında Sıvas’ta toplanarak yine bir kongre yapmak istedikleri, yapılan yazışmalardan anlaşılıyor. Böyle beş on kişinin orada, toplanmasından hiçbir şey çıkmayacağı hükümetçe bilinmektedir. Fakat bunları Avrupa’ya anlatmanın yolu yoktur. İşte bunun için bunların orada toplanmasını önlemek gerekiyor. Bunun için de her şeyden önce Sıvas’ta hükümetin tam güveneceği ve yurdun esenliğine uygun olan bildirimleri eksiksiz yerine getirmeye kararlı bir vali bulundurmak gerekmektedir. Sizin gibi yüksek bir kişiyi onun için oraya gönderiyoruz. Gerçi Sıvas’ta kongre yapmak isteyen birkaç kişiye engel olmak pek güç bir şey değilse de kimi generali, üstsubay, subay ve erlerin de bunlarla bir düşüncede olduklarını anlaşılması dolayısıyla, hükümetin alacağı önlemleri ellerinden geldiğince etkisiz bırakacakları ve bilinen kişiler olabildiğince koruyacakları dikkate alınarak, güvenilir bir iki yüz kişinin buyruğunuz altında bulunması başarı sağlamak için uygun görülmektedir. Bundan dolayı, önce de yazdığım gibi oralardaki Kürtlerden güvenilen yüz, yüz elli süvariyi birlikte alarak, ne için oradan gidildiği hiç kimseye sezdirilmeden Sivas’a, hiç kimsenin beklemediği bir zamanda varıp valiliği ve komutanlığı hemen ele alacak ve oradaki jandarmalarla askerleri sayıları çok az olanakla birlikte, işi iyi yönetecek olursanız, karşımızda başka bir kuvvet bulunmayacağı için hemen etkin bir duruma girerek, toparlanmalarına meydan vermemiş olacağınız ve orada bulunanlar varsa hemen yakalatıp göz altında İstanbul’a gönderebileceğiniz apaçıktır. Bu yolla ele geçirilecek hükümet gücü ve erki, yurt içinde serüvenci davranışlarda bulunanları yıldırarak bu türlü hoşa gitmeyen davranışların ortaya çıkmasını önleyeceği gibi, dışarda da iyi etki yaparak yabancıların asker çıkarmak ve oralara girmek yolundaki düşüncelerden vazgeçmeleri için hükümetçe yapılacak girişimlere sağlam bir dayanak olacaktır. Aslına bakılırsa, Sıvas’ın kimi ileri gelenlerinden sağlam olarak öğrenildiğine göre halk, bu politikacıları kışkırtmalarından, para toplamak için yaptıkları baskılardan pek çok iğrenmiştir, bunların önlenmesi için hükümete her türlü yardıma hazırdır. Orada hemen jandarma yazılacak istenildiği kadar er bulunacağı ve buna, sözü geçer kişilerce özel olarak yardım edileceği bildirilmektedir. Böylece yeter sayıda ve hükümete sıkıca bağlı bir jandarma örgütü kurduktan sonra, birlikte götüreceğiniz süvarileri memnun ederek yerlerine göndeririz. İşte alınacak önlemler bunlardır. Bunun kolaylıkla ve başarıyla uygulanması, yalnızca işi son derece gizli tutmaya bağlıdır. Sıvas’ta görev aldığınızı, dahası oralara doğru gideceğinizi evinizde en güvendiğiniz kimseye bile söylemeyiniz ve Sıvas’a girinceye dek işi yanınızdakilere de sezdirmeyiniz. Bu, başarının baş ilkesidir. Bundan ötürü, şimdilik ne yapıp yapıp ailenizi orada bırakarak çevredeki aşiretlerle denetlemek için beş on gün dolaşacağınızı evinizdekilere ve başkalarına söyleyerek hemen yola çıkıp bir gün önce Sıvas’a ansızın varmaya çalışmalısınız. Oraya vardığınızda aşağıdaki telyazısını gerekenlere bildirip valiliği ve komutanlığı ele alarak: hemen işe başlamalısınız. Bir yandan da makine başında Nazırlığa durumu bildirmelisiniz. Böylece durum belli olur olmaz size yine makine başına gereğine göre bildirim yapılacaktır. Böylece işe başladıktan sonra, ne zaman uygun görürseniz ailenizi ve eşyanızı Sıvas’a getirtebilirsiniz. Ancak şimdi orada bulunan Reşit Paşanın valilikten çıkarıldığı yerine başkasının gönderileceği her nasılsa duyularak, kendisi Nazırlığa başvurduğu ve adları sizce bilinen kimselerin yakında Sıvas’ta birleşmek istedikleri, alınan yazılardan anlaşıldığı için yok yere bir dakika geçirilmeyerek bir an önce yola çıkıp bir saat önce Sıvas’a ulaşmaya çalışmanız da, işi başarma bakımından çok önemli ve çok gereklidir. Şu nedenlere ve düşüncelere göre, ne zaman yola çıkıp ne sürede Sıvas’a varabileceğinizin bildirilmesine gerek görülmektedir. Sıvas’ta ilgililere gösterdiğiniz telyazısı şudur: Sizin Sıvas valiliğine ve komutanlığına atanmanızı, hükümet kararlaştırmış ve Padişah Hazretleri onaylamıştır. Hemen yola çıkıp bu telyazısını Sıvas’taki asker ve sivil memurlardan gerekenlere göstererek valilik ve komutanlık görevini almanız ve işe başlamanız ve hemen durumdan bilgi vermeniz bildirilir.

3.9.1919

Dahiliye Nazırı Harbiye Nazırı

Adil Süleyman Şefik

Çok ivedidir.

İstanbul, 6 Eylül 1919

Malatya’da Elazığ Valisi Galip Beyefendiye

Y: 6 Eylül 1919,

Haydutları izlemek için gönderilecek kuvvet giderlerinin jandarma ödeneği karşılık tutularak mal sandığından ödenmesi gereklidir. Kaç kuruş harcanacağının ve gönderilecek kuvvetin sayısıyla yola çıkış gününün ivedilikle bildirilmesi.

Nazır Adil

Dahiliye Nazırı üç gün sonra da, Ali Galip’in bir teline karşılık olduğu anlaşılan şu teli veriyor:

İvedidir.

İstanbul, 9.9.1919

Malatya’da Elazığ Valisi Beyefendiye

Y: 8 Eylül 1919, sayı: 2.

Sıvas’ta güvenilir aracı olmadığından yeterince bilgi ............. alınmamakta ise de ora halkından, burada bulunan bir adamın sözlerine ve başka yerlerden de alınan genel bilgilere göre ilkin, halk bu kışkırtmaları istememektedir. İkincisi, asker, yok denecek kertede azdır. Bu ayaklanmayı yönetmekte olanlar, bilinen kişilerle kimi komutan ve subaylardır. Bunlar, ise ulusal bir kılık vererek amaçlarını benimsetmeye çalışmaktadırlar. Oysa, ulus bu işleri benimsemiyor. Orası daha yakın olduğundan istediğiniz bilgiyi daha kolaylıkla elde edebilirsiniz. Kaldı ki gazeteler, her nasılsa oraya atandığımızdan söz ettikleri için, bir gün önce gitmeniz daha çok önem kazanmıştır. Yanınızda bulunduracak kuvvet ne kadar çok olursa başarıyı ölçüde kolaylaştıracağı apaçıktır. Bu kuvvetin sayısıyla ne zaman yola çıkacağınızı bir gün önce belli edip bildirmenizi bekliyorum.

Nazır Adil

Ali Galip Bey, yanıt olarak, Malatya’dan şu son teli veriyor:

Çok ivedi ve gizlidir.

Kendisi açacaktır.

Dahiliye Nazırlığına

İçinde bulunduğumuz ayın on dördüncü günü yeter kuvvetle haydutların izlenip yakalanması için Malatya’dan yola çıkmak üzere gerekli önlemler alınmıştır. Tanrı’nın yardımıyla çarpışmada başarı sağlanacağına güvenilsin. Yalnız, yazılarımın karşılıkları ve gerekleri geciktirilmemelidir.

9.9.1919

Elazığ Valisi Ali Galip

Bu telden, 9 /10 Eylül gecesini hükümet konağında yürek çarpıntıları içinde sabaha dek uykusuz geçiren Ali Galip’in, 9 Eylül 1919 günü daha yiğitliğinin üzerinde olduğu ve Tanrı’nın yardımıyla çarpışmada başarı sağlayacağından çok ümitli bulunduğu anlaşılıyor.

Efendiler, olaydan ve bu belgelerden kendilerine bilgi verilen sivil yönetim başkanlarının, Dahiliye Nazırı Adil Bey’e ve komutanların da Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşa’ya güvensizliklerini bildiren teller çekmelerinin uygun olacağı düşünüldü. Herkesin dikkati çekildi.

Sıvas Valisi Reşit Paşa’nın teline karşılık veren Adil Bey’in şu sözleri pek şaşılmaya ve yadırganmaya değer. Adil Bey, sözünü ettiğim telini şu tümcelerle bitiriyordu: “...Kuşkusuz Padişah ve Halife Hazretlerinin yüksek buyruklarına uymak gereğini anlarsınız.”

Efendiler, bir rastlantıyla bu telin alındığı sırada ben de telgrafhanede bulunuyordum. Bir aralık dayanamadım; şu teli karalayıp çekilmek üzere görevliye verdim:

11.10.1919

Dahiliye Nazırı Adil Bey’e

Ulusun, padişahına düşünce ve dileklerini bildirmesine engel oluyorsunuz. Alçaklar, cana kıyıcı1ar Düşmanlarla birlik olup ulusa karşı haince düzenler kuruyorsunuz. Ulusun gücünü ve buyrumunu anlamaya gücünüz yetmeyeceğine kuşkum yoktur. Fakat yurda ve ulusa karşı hayıncasına ve bütün gücünüzle uğraşacağınıza inanmak istemiyordum. Aklınızı başınıza toplayın. Galip Bey ve yardakçıları gibi şaşkınların önce ve kuruntuya dayanan sözlerine kapılarak ve Bay Novil gibi ulusumuz ve yurdumuz için dokuncalı o1an yabancılara vicdanınızı satarak işlediğiniz alçaklıkların ulusça yükletilecek sorumluluğunu göz önünde tutunuz. Güvendiğiniz kişilerin ve kuvvetin sonunu öğrendiğiniz zaman kendi sonunuzla karşılaştırmayı unutmayınız.

Mustafa Kemal

Bütün komutanlar da ilgililere, gerektiği gibi baş vurdular.

12 Eylüle dek aldığımız raporlardan kaçakların, 10/11 Eylül gecesini Raka’da geçirdikleri ve 11/12 Eylül gecesini de, Raka’nın yarım saat yakınında bir köyde, bir aşiret başkanının yanında geçireceklerinin anlaşıldığı bildiriliyordu. Bu bilgi, 20’nci, 15’inci ve 13’üncü Kolordu Komutanlarına bildirildi.

11 Eylülde ve 11 /12 Eylülde Malatya ile telgraf başında yapılan haberleşme, henüz Malatya’da, kesin buyruk ve yönerge almış kişilerin daha kafalarında karışıklık olduğunu gösterir nitelikte idi.

Elazığ’dan gelen Alay Komutanı İlyas Bey: “Mutasarrıf Bey’in gönderdiği bir özel kişi aracılığıyla, Vali A1i Galip ve Mutasarrıf Halil Beylerin birtakım koşullarla yerlerine dönmek istedikleri bildirilmiş.

Bunun için, yurdun esenliği adına bunların bu yoldaki isteklerini kabul etmenin uygun olup olmadığı konusundaki buyruğunuzu beklediğimiz bilgilerine sunulur.” demekteydi.

Bunun ardından, 11/12 Eylül gecesi de, yine telgraf başına gelen Süvari Alayı Komutanı Cemal, Mutasarrıf Vekili Tevfik, Topçu Alayı Komutanı Münir, Jandarma Yüzbaşısı Faruk, Baytar Binbaşısı Mehmet ve Elazığ’dan gelen A1ay Komutanı İlyas Beyler adına, İlyas Bey şunları yazdırdı:

Malatya’dan İlyas Bey Güvenilir bir kişi olan Jandarma Yüzbaşı Faruk Bey’den şimdi alınan bilgi aşağıdadır:

Faruk Bey Kahta ve çevresinde kaçakları Malatya’ya beş saat uzaklıkta Raka köyünde Kürtlerin toplandıklarını ve şimdi Mutasarrıfla arkadaşlarının orada bulunduğunu; Siverek’e kadar olan aşiretlerin birbiri ardınca adı geçen yere gelmekte olduklarını ve Dersim aşiretlerine varıncaya değin Kürtlük adına çağrıldığını; Mutasarrıfın düşüncesine göre, ilkin Malatya’ya saldırıp baştan başa yağmaladıktan sonra bütün kuvvetle Sıvas’a doğru yürüyeceklerini; Malatya’da bulunan Türkleri öldüreceklerini ve kovacaklarını; bunlar yapılırken Dersimlilerin de Harput’a yürüyeceklerini bildiriyor. Çünkü Mutasarrıfın Malatya’dan gitmesi Kürtlük adına kendilerini büyük ölçüde aşağılama ve horlama sayılıyormuş.. Vali, bu yağma ve öldürmeden yana olmadığını ama Mutasarrıfın düşüncesine de engel olamayacağını bildirmiştir. Malatya’ya savaşla girdikleri zaman Kürt bayrağı çekileceği ve yanlarındaki İngiliz Binbaşısının da Urfa’da bulunan tümeninin gelmeye hazır olduğunu söylediği bildirilmiş ise de Hacı Bedir Ağa’nın bunu kabul etmesi, aşiretlerin de Malatya’nın Kürdistan olduğunda ve Malatya’da Kürt bayrağı çekilmesinde ayak diredikleri; dün akşam Vali Malatya’ya dönmek istemiş ise de bırakmadıkları abartma yapılmaksızın bilgilerine sunulur. Valinin Koşulları aşağıdadır:

1- Valinin yerine dönmesi;

2- Mutasarrıfın gene eski yerinde kalması;

3- Elazığ’dan gelen askerlerin geri gönderilmesi;

4- Valinin yüz silahlı Kürtle Malatya’ya girdiği zaman taşkınlık yapılmaması ve Sıvas’a doğru yürümesi;

5- Aşiretlerden alınan yedi tüfek, bir tabancanın geri verilmesi;

6- Yukarda bildirdiklerine buyrukları.

İlyas Bey’e şunu yazdım.

11/12 Eylül 1919

Malatya’da İlyas Beyefendiye

1- Verdiğiniz bilgi Kurulumuzca dikkate alındı. Size koşulları bildirenler kimlerdir doğal olarak böyle bir bağlantıya girişmek hiç doğru değildir. Hainlikleri ortaya çıkan Vali, Mutasarrıf ve yardakçılarının yakalanmaları ve kışkırtmaya çalıştıkları kimi aymaz kişileri uyarmak söz konusudur. Bunun için çok sert karşılık vermek gerekir. 13’üncü, 15’inci ve 3’üncü Kolordu Komutanları, bu dakikada telgraf başında hep birden alınacak önlemleri kararlaştırmaktadırlar. Elde bulunan kuvvetler her yandan yola çıkarılmışlardır. Sessizlik ve ağırbaşlılıkla orada gereken önlemleri sizin almış bulunduğunuza güvenimiz tamdır. O bölgede bulunan bütün telgrafhanelerin tutulması ve Mutasarrıf Vekili Tevfik Bey kardeşimizin, hükümetin gücünü ve etkinliğini en geniş ölçüde göstermesi önemle dikkate alınmalıdır.

2- Bu anda bütün Anadolu merkezlerinden Padişaha, bu yapılan hainlik bildirilmektedir. Orada da böyle davranılmalıdır.

3- İngiliz Binbaşının sözleri kurusıkıdır. Kürtlerin de toplanmayı bular bile, askeri birlikler karşısında ne ölçüde başarıya ulaşacaklarını kavrayabilirsiniz.

4- Bedir Ağa’yı ve Keven aşireti başkanlarını ve bu haince davranışı tutmayan başkanları kendi yanınıza çekmeye çalışmanız uygun olur.

5- Adıyaman’dan yola çıkan süvari bölüğü ile, Siverek ve Diyarbakır’dan yola çıkan birer taburla bağlantınız var mı? Nerelere vardılar?

11/12 Eylül 1919

Telgrafhanede bulunan Kongre Kurulu adına

Mustafa Kemal

Gerçi, Kongre toplantıda değildi ve telgrafhanede bulunmuyordu. Fakat içgücünü artırmak için Kongre üyelerinin ilgisini göstermeyi uygun gördüğüm gibi, imza olarak yalnız “Kongre Kurulu” diye de gene bu anlamda ayrıca bir tel daha çektim.

Bu telime ek olarak çektiğim telde; Urfa’da, Antep’te, Maraş’ta bulunan ve sayıları pek az olan yabancı kuvvetleri bildirerek: “Size bir yabancı tümeninden söz edenlerin bu söyledikleri, yurt ve ulus hainlerinin yalanını aktararak içgücünüzü kırmak alçaklığından...”dır, dedim.

İlyas Bey, bildirimlerime verdiği karşılıkta: “Saldırı olursa çok sert karşılanması kesin olarak kararlaştırılmıştır.” dedikten sonra: “Eldeki kuvvet, Malatya’yı uzun süre bir Kürt saldırısına karşı savunmaya yetmez. Bunun için, olabildiğince çabuk, yardımcı kuvvetler gönderilmesini sağlamanızı pek rica ederim.” dedi.

İlyas Bey’e, gerektiğinde bir şey bildirebilmek için, telgrafhanede bir subay bırakarak, önemli olan işinin başına gitmesini rica ettim.

İ1yas Bey’in 12 Eylülde çektiği bir teli, çeşitli bakımlardan subaylarımız ve görevlilerimiz için yararlı olur düşüncesiyle, olduğu gibi sunacağım:

Ma1atya, 12.9.1919

Sıvas’ta Üçüncü Kolordu Komutanlığına

Halep’teki İngiliz ordusundan albay rütbesinde Bay P.Pil (P.Peel) isminde bir İngiliz subayı, bugün 12.9.1919 günde öğleyin Malatya’ya gelmiştir. Malatya, Harput ve Diyarbakır bölgelerinde ileri gelen kişilerle, sivil ve askeri görevlilerle görüşmek istediğini; kaçak Bay Novil’in görevini bilmediğini ve bu konuda İngiliz Hükümetinin hiç bilgisi olmadığını; böyle bir propagandacı subayın buralarda gezmesini kabul edemeyeceğini ve aşiretler içerisinden hemen buraya gelmesi için kendisine buyruk vereceğini söyledi. Eğer haince düşüncelerle buralarda gezdiği kanısına varırsa tutuklu olarak Halep’e göndereceğini sözlerine ekledi. Vali Galip Bey’i de, kendisiyle görüşmek üzere, yaşamının korunacağı konusunda güvence vererek buraya çağırmak istedi. Bu konuda üst komutanlardan, adı geçenin buraya gelebileceği üzerine buyruk alınmadan, buraya gelemeyeceğini ve bunun için ilgili yerlere başvuracağını söyledim. Bu izin buyruğunun ivedilikle getirtilmesine aracı olmamı rica etti. Kendisi “yüksek siyasi mutemet” adıyla anılırmış. İstanbul Hükümeti kendisini tanırmış. Kendisi burada iki gün kaldıktan sonra Harput’a gidecekmiş. Belgesi yoktur. Kendisine, saygıdeğer bir konuk olduğu ve özel saygı gösterileceği söylenmiştir. Valiyi buraya getirmesine ve bu kişinin Harput’a doğru gitmesine izin verir mi? Bildirilmesi. Sıvas’tan iki subayın şimdi geldiği bilgilerine sunulur.

15’inci Alay Komutanı

İlyas

Bu telde sözü geçen konularda ne yapılacağını belirten görüşlerimiz, şöyle kısaca bildirildi:

Tel

Çok ivedidir.

                                                        Sıvas, 12.9.1919

Malatya’da On Beşinci Alay Komutanlığına

Y: 12. 9. 1919

1- Kim olursa olsun, belgesiz bir yabancı subayın Osmanlı ülkesinde işi yoktur. Kendisine incelikle fakat askerce kesinlikle durumu bildirip geldiği yere hemen dönmesi gerektiğini anımsatınız. Yurttan çıkıncaya değin de ileri gelen kişilerle ve görevlilerle hiçbir siyasal ilişki kurmaması için yanına becerikli, uyanık bir subay katınız.

2- Kaçak valinin yurda hainlik ile suçlandırıldığım, ele geçince yakalanarak yasanın adaleti eline verileceğini, bu konuda başka türlü bir şey yapılamayacağını ayrıca anlatırsınız efendim.

Mustafa Kemal

Efendiler, alınan önlemler ve yapılan düzenlemeler ve özellikle gösterilen dayanışma ve sertlik sonucunda, Ali Galip ve Halil Beylerin kandırmaya çalıştıkları aşiretler dağılmış, umutsuz kalan Ali Galip ilkin Urfa’ya ve oradan Halep’e kaçmıştır. Bay Novil de gözaltında rahatça Elbistan üzerinden gitmiştir. Ötekiler de birer yol bulup kaçmışlardır. Bu evreleri, daha çok açıklamayı yararlı görmüyorum. Söylediklerime ek olarak yayımlanacak olan bu konudaki belgeler okununca bugün ve yarın için uyarıcı sonuçlar çıkarılacağını umarım.