Nutuk1 (11.Bölüm)
DAMAT ŞERİF PAŞA ULUSU ZEHİRLİYORDAMAT ŞERİF PAŞA ULUSU ZEHİRLİYOR
Efendiler, yeni hükümete girmiş olan ve Temsilciler Kurulunun delegesi durumunda bulunan Cemal Paşa ile yapılan yazışmaların anlatılması, yüksek topluluğunuza, Dahiliye Nazırı Damat Mehmet Şerif Paşa’dan söz açmayı geciktirdi.
Biz, yeni hükümet ile uzlaşma ortamı ararken Şerif Paşa, çoktan ulusu zehirlemeye başlamış bulunuyordu.
Nazırlığa geçtiğini ilk bildiren 2 Ekim günlü genelgesinde yer alan şeyler anımsanırsa, orada şu tümcelere rastlanır:
“Yurttaşların tam uzlaşık ve birleşik durumda bulunması, devletin, gerçek yararları için gerekli olduğu halde, bir süredir, yurt içinde uyuşmazlık ve bölünme belirtileri görülmesi, güçlükleri bir kat daha artırması dolayısıyla, pek çok üzüntü vericidir.
“........................... başarı ............ Hükümetin isteklerine uymakla; yurt yararına aykırı davranışlardan kaçınmakla sağlanacağından hemen merkezlerde ve merkeze bağlı yerlerde bu yolda öğütlemelerde bulununuz.”
Efendiler, Damat Ferit Paşa’dan daha akıllı olduğu söylenen Damat Şerif Paşa, pek acemice işe başlamış oluyor. O günlerde İstanbul’da bizi, başkaldırıp dağa çıkmış değersiz bir asker sayan kimi romancılar gibi, Damat Paşa da ancak bön kişileri aldatabilecek kısa aklıyla, bizi aymaz ve araştırmaz bir kişi sayıyordu anlaşılan!
Oysa biz, hemen Nazır Paşanın alçaklığını anlamış ve daha uyanık bir durum almış bulunuyorduk. Şerif Paşa, bizim yaptığımız işleri ve Ferit Paşa Hükümetini düşürmek için ulusça yapılanları, yurtta uyuşmazlık ve bölünme belirtileri olarak gösteriyor ve pek çok acınıyor.
Hükümetin isteklerine uymak ve dokuncalı davranışlardan sakınmak öğüdünü hemen bütün yurda yaymak için acele ediyor.
Bir de efendiler, hükümetin, Dahiliye Nazırı Mehmet Şerif imzasıyla yayımlanan bildirisinin birkaç noktasına hep birlikte göz gezdirelim.
“Şimdiki hükümet uyumlu.” Çok doğrudur. Bu yön bütünüyle açığa çıkacaktır.
“Temel i1kelerde düşünce birliğindendir. Hiçbir partiden değildir. Çeşitli siyasal grupların hiçbirine de eğilimi yoktur. Hepsinden ruhsal yardım bekliyor.”
Bu tümcelerden çıkan anlam açıktır. Hükümet, ulusal örgütler ve onu yöneten Temsililer Kurulu ile birlik değildir. Buna eğilimi bile yoktur. İtilaf ve Hürriyet Fırkası’ndan, Muhipler Cemiyeti’nden, Kızıl Hançercilerden, Nigehbancılardan ve bunlara benzerderneklerden ne ölçüde yardım bekliyorsa bizden de ancak o ölçüde... Cemal Paşa aracılığı ile bizi oya1arnak ve aldatmak için gelen tellerde sözü edilen şeyler hep yalandır.
Sonra efendiler, şu tümceyi okuyalım: “Yurdun yazgısına ulusun vekilleri aracı1ığı ile yön verilmesi, isteklerimizin en başta gelenidir.”
Bundan çıkan anlam da şudur: Sıvas’ta birkaç kişi toplanmış, ulus adına konuşuyor, ulusun alınyazısıyla ilgileniyor. “Temsilciler Kurulu” diye bir de ad takınarak ulusun ve yurdun işlerine görevleri olmadığı halde karışıyorlar. Bunların sözünü dinlemeyiniz. Çünkü bunlar ulusun vekili değildir!
Hükümet bu bildiride barış üzerindeki görüşünü de şöylece açıklıyor: “Vilson ilkelerinden gereği gibi yararlanılarak, Osmanlı Devleti’nin, birlik halinde ve Padişahının çevresinde toplanmış, bağımsız bir devlet olarak yaşatılması için hiçbir girişimden geri durulmayacaktır.”
Yeni hükümet, bu işi başarabileceği görüşünü desteklemek üzere şunları söylüyor: “Büyük devletlerin adaletli duyguları ve gerçekten gittikçe belirmekte olan Avrupa ve Amerika kamuoyunun ılımlı davranma isteği bu konuda güven vermektedir.”
Efendiler, bütün bu düşünceler, Ferit Paşa Hükümetinin Padişah imzasıyla yayımladığı bildirinin harfi harfine benzeri değil midir?
Bu biçim bildiriler yayımlamanın amacı, ulusu aldatmak ve uyuşukluğa sürüklemek değil midir?
Hangi adaletten söz ediliyor? Hangi ılımlı davranma isteğinden dem vuruluyor? Bunların asılları var mıydı? Yurdun merkezinden başlayarak, her yerde yabancıların davranışları, gerçekte bunun tersini tanıtlayacak açık ve seçik kanıtlar değil miydi?
Gerçekte Vilson, ilkeleriyle birlikte, ortadan çekilmiş ve Osmanlı ülkesine, Suriye’ de, Filistin’de, Irak’ta, İzmir’de, Adana’da ve her yerde, düşmanların girişine ilgisiz bulunmuyor muydu?
Bunca kesin çökme belirtileri karşısında aklı, anlayışı, vicdanı olan adamların kendilerini aldatmaları düşünülebilir mi? Bu gibi adamlar, doğrusu, kendilerini aldatacak kadar bön olurlarsa onların, yurdun yazgısını yönetmelerine, aklı eren, gerçek acıklı durumu gören kişiler dayanabilirler mi? Eğer bu adamlar gerçeği, biliyor ve kendilerini aldatmıyorlarsa, bunların ulusu aldatarak koyun sürüsü gibi düşmanın pençesine bırakmaya canla başIa çalışmalarına ne anlam verilebilir?
Bu yönler düşünülerek yargıya varılmasını kamuoyuna bırakırım.
BİRİCİK SUÇUMUZ
Efendiler, hükümetin bildirisi yersiz ve kapsadığı düşünceler yanlış olduğu halde biz, Temsilciler Kurulu adına o gün, 7 Ekim günü, yeni hükümeti desteklemeye karar veriyoruz. Yeni hükümet ile ulusal amaçlar arasında tam uzlaşma olduğunu ulusa muştuluyoruz ve her yerde hükümet işlerine hiç karışılmamasını sağlayacak ve hükümetin erkini ve yürütümünü berkitecek önlemler alıyoruz. İçerde ve dışarda tam birlik olduğunu işlerimizle tanıtlayacak biçimde davranıyoruz. Kısacası, yurdun esenliğini sağlamayı temiz yürekle ve içtenlikle düşünenlerin, akılca ve vicdanca yapmak zorunda oldukları akla gelebilen her şeyi yapmaya çalışıyoruz. Bir gün önce milletvekillerinin seçimini sağlamak için özendirmelerde ve öğütlemelerde bulunuyoruz. Yalnız bir şey yapmıyoruz. Ulusal örgütleri kaldırmıyoruz ve Temsilciler Kurulunu dağıtmıyoruz. Biricik suçumuz budur.
Damat Ferit Paşa’dan sonra, başka bir Damat Paşa’nın çevresinde, sadrazam diye, nazır diye top1anmış birtakım beyinsizleri, alçak bir Padişahın alçakça düşüncelerini kolaylıkla uygulamakta başıboş bırakmayacağımızı anlatıyoruz.
Delegemiz Cemal Paşa, bizim hükümete karşı iyi niyet ve güven göstermemizi sağlamak için her yola başvurmaktan geri durmuyor. Ahmet İzzet Paşa’ya da, hükümeti övdürerek varlığımızın silinmesi gereği üzerine öğütler verdiriyordu.
AHMET İZZET PAŞA’NIN ÖĞÜTLERİ
Gerçekten Ahmet İzzet Paşa’nın şifre içinde kalan imzasıyla, Harbiye Nazırı Cemal Paşa’dan 7/8 Ekim 1919 günlü şöyle bir telyazısı almıştık:
Harbiye,7/8 Ekim 1919
Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine
Yeni hükümette çoğunlukla yer alan eski ve yakın arkadaşlarımı yoklayarak olup bitenleri soruşturmuş ve kendileriyle görüşmüştüm. Öğrendiğim bazı durumlar üzerine, yurdun ve ulusun varlığı ile ilgili yararlarını düşünerek ve aramızda kurulmuş olan dostluk bağlarına ve asker kardeşliğine güvenerek, aşağıdaki düşüncelerimi hemen bildiriyorum.
Birkaç aydan beri yurdun uğradığı düşman eline geçme ve dağılma tehlikesinin önüne geçilebilmesinde, şimdiye değin ulusal gidişin ve kuvvetlerin yararlı etki1eri, herkesçe kabul edilmiştir.
Yalnız, bu hizmetin sonuçlarından yararlanmanın, bundan sonra akıllıca ve yasal bir yönetimin kurulmasına bağlı olduğu da, gerçeği görenlerce biliniyor. Artık hükümet ve ulusun, ikilikten ayrılarak tam bir bütünlük göstermesine, değersiz düşünceme göre, tez elden gereklik ve zorunluk vardır. Hükümette yer alan kişilerin iyi niyetlerine ve ılımlı düşüncelerine herkesin güveni olduğuna inanıyorum. Hiçbir hükümetin iş başında kalmasına elverişli olmayan bir iç durumun, dış siyasa üzerine yapabileceği uğursuz etkileri açıklamaya gerek yoktur. Bir gün önce milletvekillerinin seçilmesi ve Meclisin toplanması için yüce hükümetçe ivedi önlemler alınmaktadır. Yurdun korunması yolundaki yiğitçe dayanç ve isteklerinizin hükümet üyelerince nasıl karşılandığı, bugünkü bildiriden anlaşılacağı için, iyi niyetle düşünce birliğinin gerçekleşeceğine güvenim tamdır.
Ancak, bu sabah yanıma gelen durumu bilir ve güvenilir bir kişi, Kütahya ve Bilecik dolaylarında hoşa gitmeyen durumlar olduğundan söz etmiştir. Bizi, erksizliğe ve anlaşmazlığa sürüklemek için dışardan ve içerden birçok özendirme ve kışkırtmalar olması ve beklenmesi doğaldır. Öte yandan, dün nazırlardan birinin gösterdiği, Kastamonu Vali Vekilinden gelmiş bir telyazısıyla da, kimi görevlilerin atanması ve cezalandırılması gibi işlerde İstanbul Hükümetine buyruk verilmek isteniyor gibi idi. Böyle durumlar, devleti bu kerteye getirmiş olan ve sizce de ne denli kötülendiği bildirilerde ve ant belgelerinde sevinçle görülen bozuk yönetime özenme demek olacağından bu gibi adamların yolsuz iş yapmalarına meydan verilmemesini, bilinen uyanıklığınızdan ve anlayışınızdan umarım. Kısacası artık yurtta birliğin sağlanmasını ve temel yasalara göre hükümetle bağlantı kurulmasını temiz yürekle salık vermek ve rica etmek isterim (Ahmet İzzet).
Harbiye Nazırı Cemal
Bu telyazısına elden geldiğince hiçbir özel düşünce ve duygu belirtmemeğe çalışarak, yumuşak ve daha da ileri giderek, güven verici bir yanıt vermek uygun görüldü. Yanıt şudur:
Şifre Sıvas, 7/8 Ekim 1919
Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretlerine
Ahmet İzzet Paşa Hazretlerine
Yüksek düşünceleriniz değerine yaraşır önemle gözden geçirildi. Ulusal eylemlerin etkileri üzerindeki iyi görüşünüze teşekkür olunur. Bugüne değin olduğu gibi bundan sonra da, yapılan ulusal hizmetlerin bilgece sürdürüleceğine ve yasal bir yönetimin bütünüyle kurulmasına bütün varlığımızla çalışılacağına inanmanızı rica ederim. Çalışma amacınızın bir yasa çağı açmaya yönelik olduğunu bilginize sunarım. Çok şükür, hükümetle ulus, görüşlerinde tam uzlaşmış olduklarından bundan böyle sürüp gideceğine inandığımız bu karşılıklı ve tam birlik ulus ve yurt yararını sağlayacak biçimde görünecektir.
Kötü gidiş ve siyasası herkesçe bilinen Ferit Paşa Hükümetine ulusun uymaması; isteklerine ve yaptığı işlere katılmaması, dış siyasamız üzerinde hiçbir kötü etki yapmamış; tersine Ferit Paşa Hükümetinin neden olduğu bütün kötü etkileri ortadan kaldırmış ve teşekkür edilmeye, övülmeye değer olan bugünkü elverişli siyasal durumu sağlamıştır.
Ulusun güvenini kazanan bugünkü hükümet ile birlik olmanın, iç durumumuzu dış siyasa üzerinde çok yararlı ve etkili kılacağına kuşku yoktur. Olağanüstü durumlarda kimi yerlerde istenmeyen birtakım olaylar çıkması, kaçınılmaz, zorunlu ve olağan şeylerdir. Özellikle Kütahya, Bilecik ve Eskişehir gibi yerlerin ve bu yerlerdeki haksızlığa uğramış suçsuz halkın gördüğü baskılar ve karşılaştığı kötülükler, bir an insaflıca düşünülürse, sızıltı konusu olarak görülen olayların ne denli haklı olduğu azıcık düşünmeyle saptanmış olur. Buralardaki acıklı ve iç sızlatıcı durumun doğmasına, eski hükümetin uyuşuk durumun neden olduğu düşünülünce, bu olaylardan ulusal örgütleri sorumlu tutmaya kalkışmak, haksızlık olur inancındayım.
Kastamonu Vali Vekilinin görmüş olduğunuz telyazısından dolayı, onu da özürlü saymanızı rica edeceğim. Çünkü, böyle teller, yalnız Kastamonu’dan değil, daha birçok yerlerden de çekilmiştir. Eğer yeni hükümetin kararsız gibi görünen ilk tutumu bir iki gün daha sürseydi, bu türlü başvurmalar yurdun her köşesinden yağacaktı. Bundan böyle, bu gibi olaylara kesin olarak meydan verilmemesi için gereken her türlü önlem alınacak, ilgililere etki yapılacak ve yüksek öğütlemelerinize uyularak tam birliğin sağlanması ve temel yasalara göre hükümetle içten bağlantı kurulması için, temiz yürekle çalışılacaktır. Saygı ile ellerinizden öperim efendim.
Mustafa Kemal
ALİ RIZA PAŞA CUMHURİYET YAPILACAĞINI SEZİYOR
Efendiler, Ahmet İzzet Paşa’nın yazdığı öğüt yazısı ile buna verdiğimiz karşılığın okunması bir anımı canlandırdı. Ulusça bilinmesi ve tarihe geçmesi için onu da söylemiş, olayım:
Ali Rıza Paşa, bir gün Ahmet İzzet Paşa’yı yoklamaya gider. Konuşma sırasında benim için birtakım yersiz sözler söyler ve bu sözlere önemli bir buluşunu da ekler:
“Cumhuriyet yapacaklar, cumhuriyet!” diye bağırır. Doğrusunu isterseniz efendiler, Makedonya’da Osmanlı İmparatorluğunun Batı Orduları Başkomutanı Ali Rıza Paşa’nın, aslanlardan meydana gelmiş koskoca Türk ordularını bozguna uğratıp yok ettikten ve değerli Makedonya topraklarını düşmanlara bırakıp bağışladıktan sonra, devletin en sıkışık bir zamanında Vahdettin’in isteklerine hizmet etmek için gereken nitelikleri kazanmış olduğuna ve bu ünlü ordular başkomutanının, bu kez kendine en usta yardımcı olarak, eski kurmay başkanını Harbiye Nazırlığına getirmeyi düşüneceğine olağan gözüyle bakılabilirdi. Ama, ulusal girişimlerin cumhuriyeti kurma amacı güttüğünü bu kadar çabuk ve kolaylıkla sezip anlayabilmesini beğenmemek elden gelmez.
Efendiler, bana bu bilgiyi veren, olayı İzzet Paşa’nın ağzından işiten ve şimdi aramızda bulunan çok saygıdeğer bir arkadaştır.
SALİH PAŞA TEMSİLCİLER KURULU İLE GÖRÜŞMEK İÇİN
GELİYOR
Efendiler, Cemal Paşa, 9 Ekim 1919 gün1ü bir kapalı telle, Temsilciler Kurulu ile yakından görüşmek üzere Bahriye Nazırı Salih Paşa’nın yola çıkmasının uygun görülmekte olduğunu bildirdi. Ama, Salih Paşa biraz rahatsız olduğu için, görüşme yerinin olabildiğince yakın olması ve İstanbul’dan deniz yoluyla gitmesinin düşünüldüğü belirtildikten sonra, Temsilciler Kurulundan kimlerle ve nerede buluşmalarının tasarlandığı soruluyordu.
10 Ekimde verdiğimiz yanıtta, buluşma yeri olarak Amasya’yı bildirdik. Görüşmek üzere, Temsilciler Kurulundan benimle birlikte Rauf ve Bekir Sami Beyler gidecekti. Bunu da bildirdik. Salih Paşa’nın İstanbul’dan hangi gün ayrılacağının ve Amasya’ya hangi gün ulaşabileceğinin günü, saatıyla bildirilmesini rica ettik.
Efendiler, yurdun her yerinde ulusal örgütleri genişletme ve sağlamlaştırma işlerini sürdürüyorduk. Bir yandan da milletvekili seçimini sağlamaya ve çabuklaştırmaya çalışıyor ve bu konudaki görüşlerimizi de gerekenlere bildiriyor ve kimi kişilerin seçilmesini de öğütlüyorduk. Ancak, dernek adına aday göstermemeyi ilke olarak kabul etmekle birlikte, milletvekili olmak için çalışanların “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti” ilkelerini ve kararlarını iyi karşılamış kişilerden olmasını pek çok istiyor ve bu gibi kimselerin, kendiliklerinden Cemiyet adına adaylıklarını koymaları gereğini de duyuruyorduk.
11 Ekim 1919 günü, bu bildirdiğim işlerle ilgi1i o1arak, yeniden birtakım buyruklar verdik.
Ulusal isteklere hizmet eden görevlilerin, birer yolla, yerlerinin değiştirilmesi; ulusal isteklere karşı olduklarından dolayı ulusça kovulan görevlilerin de görev sanlarını bırakmamış olması yüzünden, kimi yerlerden yeni hükümetle uzlaşmamızın ne demek olduğunun anlaşılmadığı yolunda dokundurucu yazılar gelmeye başladı.. Bu durumu, 11 Ekimde Cemal Paşa’ya yazarak, hükümetin dikkatini çekmek istedik.
ASKERİ NİGEHBAN CEMİYETİ
Bir de efendiler, bilirsiniz ki, İstanbul’da Askeri Nigehban Cemiyeti diye bir bozguncu topluluğu türemişti. O zamanki bilgiye göre bu Kiraz Hamdi Paşa, hırsızlıktan dolayı ordudan atılmış Kurmay Albay Refik Bey, eski Ha1askar grubundan Binbaşı Kemal Bey, Bandırma eski Sevkiyat Reisi Topçu Binbaşılarından Hakkı Efendi ve daha bu dernekle ilgisini kesip kesmediği bilinmeyen ordudan atılmış Kurmay Binbaşılardan Nevres Bey gibi, kötü işleri yüzünden ordudan kovulmuş ya da emekliye ayrılmış kimselerle, ahlaksızlıkları ile tanınmış az sayıda başka adamlardı.
İşte bu dernek, 23 Eylül 1919 gün ve 8123 sayılı İkdam gazetesinde bir andırı yayımlamıştı. Bu demek, bu andırısıyla, kendisine yurdun ve ulusun bekçisi süsünü vermek istiyordu. Cevat Paşa’nın Harbiye Nazırlığı sırasında, bu dernek hakkında kovuşturmaya başlanılmıştı. Hükümet değişikliğinden dolayı arkası kesildi.
Bu derneğin varlığı ve çalışmaları, ordudaki subayları sinirlendiriyordu. Bu yüzden Temsilciler Kuruluna başvurmalar başlamıştı.
12 Ekim 1919’da Harbiye Nazırı Cemal Paşa’dan, kendi başarısı bakımından, bu bozguncu yuvasının kökünden sökülüp atılmasını ve üyelerinin şiddetle cezalandırılmalarını ve işlerin sonucunun orduya genelge ile duyurulmasını rica ettim.
Cemal Paşa’dan 14 Ekimde aldığım: “Bu, kesin olarak kararlaşmıştır.” yolundaki kısa ve kesin, teli 15 Ekimde bütün orduya özel olarak ulaştırdım.
Ama, Cemal Paşa’nın bu kesin kararının hiçbir zaman uygulandığını anımsayamıyorum.
İŞGALİ KÖTÜ BULMAYAN BİR SİYASA
Efendiler, anımsarsınız, İngilizler Merzifon’u ve arkasından Samsun’u boşaltmışlardı.. Bunun için ve Ferit Paşa Hükümetinin düşmesi üzerine, Sıvas ha1kı fener alayı yaptı, gösterilerde bulundu. Birtakım söylevler verildi. Bu sırada halk da “Kahrolsun işgal!” diye bağırdılar. Sıvas’ta çıkmakta olan İradei Milliye gazetesi, bu olayı olduğu gibi yazdı. Dahiliye Nazırı Damat Şerif Paşa, bu gazetenin haberini söz konusu ederek Sıvas Valiliğine yaptığı bir bildirimde: “Kahrolsun İşgal! gibi yazılar, hükümetin şimdiki siyasasına uygun değildir.” diyordu.
Bu ne demektir, efendiler? Hükümet, işgali kötü görmeyen bir siyasa, mı güdüyordu? Yoksa: “Kahrolsun işgal!” denildikçe, yurdun düşman eline daha çok geçmesine mi yol açılacaktı? Düşmanın yurda girişi ve saldırıları karşısında ulusun durup susması, bundan üzülmüş görünmemesi mi akla ve siyasaya uygundu?
Böyle bozuk ve hayvanca bir düşünce, batış ve dağılış uçurumuna dek tekmelenmiş bir devleti kurtarabilecek siyasaya temel olabilir miydi?
İşte bunun üzerine, 13 Ekim 1919’da Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya çektiğim bir telde: “Yurdun kimi yerlerinin boşaltıldığını gören ulusun, böylece ve daha da belirgin olarak, duygusunu göstermesini pek uygun ve yerinde gördüğümüzü” bildirdikten ve: “Ulusun gerçek duygularına dayanarak hükümetin, haksız yere düşmanların yurda girişini tanımadığını resmi siyasa diliyle bildirmesini ve Ateşkes Anlaşması hükümlerine aykırı olarak düşmanların bugüne dek işlerimize karışmalarını protesto etmesini ve düzeltme istemesini beklemekteyiz.” dedikten sonra: “Bu durumdan yararlanarak, hükümetin güttüğü siyasada, Temsilciler Kurulunca daha öğrenilmemiş yönleri varsa aydınlatılmasını” rica ettim.
Delegemiz ve Harbiye Nazırı olan Cemal Paşa’nın verdiği yanıt çok ilginçtir.
günlü olan bu yanıtta, şu tümcelerin anlamları ilgi çekicidir: “Ulusal isteklere uygun olarak işleri yürütme sorumluluğunu yüklenen İstanbul Hükümeti, tutumunda ve yürütümünde siyasanın gereklerini kollamak, yabancılara karşı daha konukseverce ve ılımlıca davranmak zorundadır.”
SÜNGÜLERİNİ ULUSUN KALBİNE SAPLAYAN
YABANCILARI KONUK SAYAN BİR HARBİYE NAZIRI
Efendiler, Rıza Paşa Hükümeti ve o hükümette Harbiye Nazırı olan kişi, sevgili yurdumuza giren, süngülerini ulusun can evine saplayan yabancıları konuk sayıyor ve onlara karşı konukseverce ve ılımlıca davranmakta zorunluk görüyor! Bu ne düşüncedir, bu ne kafadır? Ulusal istekler bu mu idi?
Harbiye Nazırı: “Ôzellikle ulusal girişimlerin yanlış yorumlanması yolundaki düşmediği şu sıralarda, bildirmiş olduğum sakıngan davranışların yersiz olmadığı kabul buyurulur.” inancında olduğunu söyleyerek, ulusal girişimlerin dokunca vermiş olduğunu kapalıca anlatıyor ve bu yüzden meydana gelen kötülüğü gidermek için aldığı önlemlerin yersiz olmadığını bize de kabul ettirmek ustalığını göstermeye çalışıyor.
Harbiye Nazırı, telyazısını şu tümce ile bitiriyor: “Erginliğini tanıtlamış olan soylu ulusumuzun güvenini kazanmış bulunan şimdiki hükümetin, yürütümünde serbest kaldıkça dışarıya karşı daha çok sözünü dinletebileceği açık bir gerçek olduğuna göre, sayın Temsilciler Kurulundan hükümetin yaptığı iş1eri daha çok destekleyici olmalarını rica ederim.”
Efendiler, Cemal Paşa gerçekten önemli noktalara dokunuyor. Önce, ulusun erginliğini tanıtladığını söyleyerek, bizim ulus adına yol göstermemize ve uyarmalarımıza gereklik olmadığını anlatıyor ve bununla bizi ulus yanında gereksiz birtakım karışıcılar sayıyor. İkincisi, bizim, hükümeti serbest bırakmadığımızı ve bu yüzden dışarıya karşı sözünü dinletmeye engel olduğumuzu söylüyor.
Efendiler, soylu ulusumuzun erginliğini tanıtlayan belirtiler, Erzurum, Sıvas kongreleri ve bu kongrelerde aldığı kararlar ve bu kararların ve dayanışma meydana gelmesi ve Sıvas Kongresini yapanları yok etmeye kalkışan Ferit Paşa Hükümetini devirmek gibi işler, davranışlar ve uyanıklık idi.
Bu kadarla yetinmek, bütün bu çalışma ve davranışlarda olduğu gibi, ulusa yaptığımız kılavuzluk ödevinden, bundan sonra vazgeçerek hükümeti serbest bırakabilmek, ancak bir koşulla olabilirdi. O da, özgür davrandığı anlaşılmış, Millet Meclisine dayanan ulusal bir hükümetin, yurdun ve ulusun alınyazısını tam anlamıyla sağlama bağladığına inanmaktı. Ulusun “Kahrolsun işgal!” diye yükselen sızıltılı çığlığını boğmaya çalışan, duygusuz ve anlayışsız kimselerden kurulmuş, dokusunda hayvanlık ve hayınlık bulunan bir hükümetin, böncesine, bilgisizcesine ve miskincesine davranışlarına seyirci kalmak; aklı, anlayışı ve yurtsever1iği olan kimselerden istenebilir miydi?
Bir de efendiler, Cemal Paşa: “Ulusun güvenini kazanmış bulunan şimdiki hükümet” sözüyle pek büyük ve açık bir yalan söylüyordu. Ulusun hükümete, güveni daha gerçekleşmemişti. Bu söz, ancak ve hiç olmazsa, Millet Meclisi önünde hükümetin güvenoyu almasından sonra söylenebilirdi. Oysa, daha Millet Meclisinin üyeleri bile seçilmiş değildi.
Harbiye Nazırı, bu sözü söylediği dakikada yalnız bir kişinin güvenini kazanmış bulunuyordu. O kişi de, devlet başkanlığını kirletmekte olan hayın Vahdettin’di.
Temsilciler Kurulunun, kendileriyle uzlaşmayı gerekli görmüş olması, ulustan alınmış bir güven gibi sayılmak isteniyor. Eğer amaçları bu idiyse, ulusun güvenini kendilerine bildirmeye güven aracı olan bu Kurulu aradan çıkarmaya çalışmak neden gerekli oluyordu?
*
ULUSAL ÖRGÜT GENİŞLİYOR VE GÜÇLENİYOR
Efendiler, Ferit Paşa Hükümetinin düşmesi, yurtta kararsız görünen kimi yerlerin de duygusu ve içgücü üzerinde iyi etki yaptı. Her yerde, yüksek sivil memurlarla yüksek komutanlar başta olmak üzere, örgütlenmeye hız verildi.
Ali Fuat Paşa, batı illerinin hemen hepsi ile ilgilendi. Kendisi, Eskişehir, Bilecik ve daha sonra Bursa dolaylarında dolaşarak ve gerekenlerle yazışarak iş görüyordu.
Balıkesir’de bulunan Albay Kazım Bey (Meclis Başkanı Kazım Paşa) o bölgede ulusal örgütler ve askeri önlemlerle ilgileniyor ve uğraşıyordu.
Bursa’da Albay Bekir Sami Bey, 8 Ekimde, Ferit Paşa’nın adamı olan valiyi İstanbul’a göndererek Kongre kararlarını uygulatmaya başlamış ve bir merkez kurulu kurdurmuştu.
Ulusal örgütlenme ile uğraşıldığı kadar, milletvekilleri seçimi ile de büyük ilgi ile uğraşılıyordu.
Yurtta, bütün ulusal örgütlerin tek ad altında Temsilciler Kuruluna bağlılığı ilkesine uyuluyordu. Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar dolaylarında örgütlerin sağlamlaştırılması ve Aydın, Konya, Bursa, Balıkesir bölgelerinin bağlantılarının kolaylaştırılması için önlemler alınıyordu. Batı cepheleri üzerinde Harbiye Nazırlığının aydınlatılmasına ve hükümetçe ne gibi önlemler düşünüldüğü de sorularak, hükümetin bu konuya ilgisinin çekilmesine çalışılıyordu.
Efelerin yönettikleri Aydın Cephesi, kesimlerine bir komutan gönderme konusu düşünülmeye başlandı. 14 Ekimde, düşman elindeki yer1erde, gizli ulusal örgütler kurulması için Fuat Paşa’ya ve Afyonkarahisar’da Yirmi üçüncü Tümen Komutanı Ömer Lütfi Bey’e yazıldı. Bununla birlikte, bu sıralarda daha kimi yerlerde amacın tam anlaşılamadığı görülüyordu. Ömerin, Reddi İlhak Cemiyeti yönetim kurullarının kendi adlarına bildirim yapmakta oldukları görülüyordu. 10 Ekim 1919 gününde Reddi İlhak Cemiyeti Başkanı imzasıyla, Ekimin yirmisinde bir büyük kongre toplanacak ve bu kongreye iki delege gönderilmesi illerden isteniyor ve birtakım önlemler alınması bildiriliyordu.
Bir yandan, Karakol cemiyetinin de İstanbul’dan başka, Bursa dolaylarında da çalışmakta olduğu anlaşıldı.
Bu karışıklığın önüne geçmek için gerekli önlemler alındı. Özellikle, Ali Fuat Paşa’ya, Balıkesir’de Kazım Paşa’ya, Bursa’da Bekir Sami Bey’e, Bursa Merkez Kuruluna gereği gibi yazıldı.
İtilaf ve Hürriyet Cemiyeti de, düşmanlarla bitlikte Anadolu’da karşı örgüt kurmak üzere, yetmiş beş kişi kadar göndermiş. Bu haber alındı, kolorduların dikkati çekildi.
İstanbul’da gizli çalışmaya karar verildi. Trakya’ya örgütlerin genişletilmesi için Cafer Tayyar Bey aracılığı ile yönerge verildi.
MİLLET MECLİSİNİN TOPLANACAĞI YER
Efendiler, milletvekillerinin seçilmesine çalışırken, bir yandan da Millet Meclisinin nerede toplanabileceği düşüncesi kafamızı kurcalıyordu. Anımsayacaksınız, Erzurum’dan, Refet Paşa’nın bu konuya ilişkin bir teline yanıt verirken: “Meclis toplanmalı; ama İstanbul’da değil, Anadolu’da!” demiştim. Gerçekten, ben Meclisin İstanbul’da toplanması kadar mantıksız ve amaçsız bir iş düşünemiyordum. Ancak bu konuda yetkili olanları ve kamuoyunu bu gerçeğe inandırmadıkça düşüncemiz gerçekleşemezdi. İstanbul’da toplanmanın sakıncalarını açık olarak belirtmek gerekiyordu. Bu amaçla, ulusal isteklerimizi Rumlara ve yabancılara, Hıristiyanlara karşı imiş gibi göstermek için Ali Kemal ve Mehmet Ali Beylerin çalışmaları ile Ermeni Patrikhanesinde yapılan toplantılar ve Hürriyet ve İtilaf Partisinin girişimleri üzerine, Harbiye Nazırı aracılığı ile, İstanbul Hükümetinin dikkatini çektik.
13 Ekim 1919 günü, Millet Meclisinin açılışından sonra, Müdafaai Hukuk Cemiyetinin nasıl bir siyasal durum alması düşünüldüğünü, Cemal Paşa aracılığı ile hükümetten sorarken, Millet Meclisinin İstanbul’da toplanmasında ne gibi siyasal güvence elde edilmesinin düşünüldüğünü de sorduk. O gün, Millet Meclisinin İstanbul’da esenliğini sağlama yolunda ne gibi savunma ve kolluk düzeni alınacağını ve neler yapılmak gerektiğini, İstanbul örgütümüzün merkez kurulunda bulunan ve Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı olan Albay Şevket Bey’den sorduk.
*
AMASYA GÖRÜŞMELERİ
Efendiler, anımsarsınız, Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Amasya’da buluşmamız kararlaşmıştı. Nazır Paşa ile hükümetin dış siyasası, iç yönetimi ve ordunun geleceği ile ilgili konular üzerinde görüşülmek olasılığı vardı. Bu nedenle, daha önce, kolordu komutanlarının düşünce ve görüşlerini bilmek bence pek yararlı olacaktı..
14 Ekim 1919 günlü kapalı telimde, kolordu komutanlarının bu üç nokta ile ilgili görüşlerini rica ettim. Komutanların raporlarını belgeler arasında incelersiniz.
Salih Paşa, 15 Ekimde İstanbul’dan yola çıktı. Biz de 16 Ekimde Sıvas’tan yola çıktık. 18 Ekimde Amasya’da bulunduk.
Salih Paşa’ya, uğrayacağı iskelelerde; Ulusal örgütlerce parlak karşılama törenleri yapılması ve bizim adımıza “Hoş geldiniz.” denilmesi için yönerge verilmişti.
Biz de, Amasya’da, pek büyük gösterilerle kendisini karşıladık. Salih Paşa ile Amasya’da 20 Ekimde başlayan görüşmelerimiz, 22 Ekimde sona erdi. Üç gün süren görüşmeler sonunda, ikişer nüsha olmak üzere beş tane protokol düzenlendi. Bu beş protokoldan üçünü (Salih Paşa’da kalanları biz, bizde kalanları Salih Paşa) imzaladık. İki tane protokol, gizli sayılarak imza edilmedi. Amasya buluşması sonucu olan kararlar, kolordulara da bildirildi.
Efendiler, sırası gelmişken bir noktayı belirtmek isterim. Biz, ulusal örgütlerin ve Temsilciler Kurulunun, İstanbul Hükümetince resmi olarak tanınmış bir siyasal varlık olduğunu; görüşmelerimizin resmi olduğunu ve sonuçlarına uymak gerektiğinin taraflarca kabul edilmiş bulunduğunu açıkça ortaya koydurmak istiyorduk.
Bunun için, görüşme sonuçları ile ilgili tutanakların protokol olduğunu kabul ettirmek ve İstanbul Hükümetinin delegesi olan Bahriye Nazırına imzalatmak önemli idi.
21 Ekim 1919 günlü protokola yazılanların, denilebilir ki, hemen hepsi Salih Paşa’nın önerileri olup kabulünde sakınca görülmeyen birtakım maddelerdi.
22 Ekim 1919 günlü ikinci protokol, uzun süren bir görüşme ve tartışmanın tutanak özetidir.
Bu görüşmede, tarafların halifelik ve padişahlık konusunda karşılıklı güvenceleri ile ilgili ayrıntıları gösteren bir başlangıçtan sonra, Sıvas Kongresinin 11 Eylül 1919 günlü bildirisindeki maddelerin görüşülmesine başlandı:
1- Bildirinin birinci maddesinde tasarlanıp kabul olunan sınırın, en az bir istek olmak üzere, elde edilmesi gerektiği ortaklaşa kabul olundu.
Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi görünerek yapılmakta olan karıştırıcılığın önüne geçmek konusu uygun görüldü. Şimdi yabancıların elinde bulunan bölgelerden, Kilikya’yı, Arabistan ile Türkiye arasında bir tampon devlet meydana getirmek için anayurttan ayırmak istendiği söz konusu edildi. Anadolu’nun en koyu Türk ortamı ve en verimli, zengin bir bölgesi olan bu toprakların hiçbir yolla ayrılmasının kabul edilmeyeceği; Aydın ilinin de aynı kesinlikle ve yeğlikle yurdun bölünmez parçalarından olduğu ilkesi genel olarak kabul edildi.
Trakya konusuna gelince: Burada da, sözde bir bağımsız hükümet ve gerçekte bir sömürge kurmak böylelikle Doğu Trakya’dan da Midyeİnoz çizgisine değin olan bölgeyi bizden ayırmak amacı güdülebileceği düşünüldü. Fakat, Edirne’yi ve Meriç sınırını bir bağımsız İslam hükümetine bağlamak için bile olsa, kesinlikle bırakmamak İlkesi, ortaklaşa uygun görüldü.. Bununla birlikte, bütün bu maddede söz konusu edilen şeyler üzerinde Millet Meclisinin vereceği en son karara elbette uyulacaktır, dendi.
2- Bildirinin dördüncü maddesinde Müslüman olmayan halka, siyasal egemenliğimizi ve toplumsal dengemizi bozacak nitelikte ayrıcalıklar verilmesinin kabul edilmeyeceğini belirten bölüm, önemle görüşüldü. Bu kaydın, bağımsızlığımızı gerçekten sağlamak için, elde edilmesi zorunlu bir istek niteliğinde sayılması ve bundan yapılacak en ufak bir özverinin bağımsızlığımızı kökten sarsacağı ortaya konuldu. Bu dördüncü maddede söz konusu olan, Hıristiyan halka çok ayrıcalıklar vermemek ilkesi, gerçekleştirmemiz gerekli bir amaç olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte, gerek bu konuda, gerekse yaşama hakkımızın savunulması yolundaki başka isteklerimizle ilgili konularda birinci maddenin sonunda olduğu gibi burada da Millet Meclisinin görüşüne ve kararına uyulacağı kaydı konuldu.
3- Bildirinin yedinci maddesine göre bağımsızlığımız tam olarak korunmak koşuluyla, teknik, sınai ve ekonomik ihtiyaçlarımızın nasıl sağlanacağı tartışıldı. Yurdumuza pek çok sermaye dökecek bir devlet bulunursa bunun maliye işlerimiz üzerinde isteyebileceği denetleme hakkının kapsamı kestirilemeyeceğinden, bu konunun, bağımsızlığımızı ve gerçek ulusal çıkarlarımızı zarara sokmayacak yolda, uzmanlarca iyiden iyiye düşünülerek sınırlandırılıp saptanmasından sonra Millet Meclisinde verilecek biçimin kabulü görüşüldü.
4- 11 Eylül 1919 günlü Sıvas Kongresi kararlarının başka maddeleri de Millet Meclisinin onayına sunulmak koşuluyla, genel olarak uygun görüldü.
5- Bundan sonra, Sıvas Kongresinin 4 Eylül 1919 günlü kararlarının örgütler bölümlü ile ilgili 11’nci maddesinde yer alan Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetinin durumu ve bundan sonraki çalışma biçimi ve alanı söz konusu oldu.
Bu maddede, ulusal buyrumu egemen kılacak olan Millet Meclisinin, yasama ve denetle haklarına güven ve serbestlikle sahip olduktan ve bu güven Millet Meclisince belirtildikten sonra, Cemiyetin ne olacağının kongre kararıyla belli edileceği açıklanmıştır. Burada söz konusu olan kongrenin şimdiye değin yapılmış olan Erzurum ve Sıvas Kongreleri gibi dışarda ayrı bir kongre durumunda olması gerekli değildir, dendi.
Cemiyetin izlencesini kabul eden milletvekilleri, Cemiyetin tüzüğünde açıklanmış olan delegeler gibi sayılarak yapacakları özel toplantı, kongre yerine geçebilir. Bundan sonra, Millet Meclisinin İstanbul’da tam güvenlik içinde, serbest olarak görev yapabilmesi gerekir, dendi. Bunun, şimdiki koşullara göre ne ölçüde sağlanabileceği düşünüldü. İstanbul’un yabancılar elinde bulunması dolayısıyla, milletvekillerinin yasama görevlerini gereği gibi yapmalarına durumun pek elverişli olamayacağı düşüncesi belirdi. Yetmiş savaşında Fransızların Bordo’da ve yakın zamanlarda Almanların Vaymar’da yaptıkları gibi, barışın yapılmasına değin, geçici olarak, Millet Meclisinin Anadolu’da, İstanbul Hükümetinin uygun göreceği güvenilir başka bir yerde toplanması uygun görüldü.
Millet Meclisinin toplanmasından sonra güvenlik ve dokunulmazlık derecesi belli olacağından, tam güven görülürse Cemiyet Temsilciler Kurulunun dağıtılarak örgütlerinin çalışma ereğinin, az önce bildirdiğim gibi, kongre yerine geçecek olan özel bir toplantıda kararlaştırılacağı belirtildi.
Milletvekillerinin seçiminde tam serbestlik bulunması gerektiği hükümetçe buyurulmuş olduğundan, seçimler yapılırken Cemiyet Temsilciler Kurulunca karışılmamakta olduğu bildirildi.
Milletvekilleri arasında İttihat ve Terakki üyesi ve orduda kötülüğü görülmüş kimseler bulunursa, bunların milletvekili seçilmesine meydan verilmemek için, Temsilciler Kurulunca uyarma yollu, uygun biçimde birtakım öğütlemelerde bulunulmasının yerinde olacağı da düşünüldü. Temsilciler Kurulunun bu konuda nasıl aracılık yapacağı da ayrıca belirtilip saptandı ve bunu belirten üçüncü bir protokol düzenlendi.
Gizli sayılıp imzalanmayan dördüncü protokol şu idi:
1- Kimi komutanların askerlikten kovulması ve bir bölüm subayların askeri mahkemeye verilmesi ile ilgili olarak çıkan Padişah buyruklarının ve başkaca buyrukların düzeltilmesi.
2- Malta’ya sürülmüş olanların ilgili mahkemelerimizde yargılanmak üzere, İstanbul’a getirilmeleri yoluna gidilmesi.
3- Kıyım yapmış Ermenilerin de mahkemeye verilmesi (Millet Meclisine bırakılacaktır).
4- İzmir’den düşmanların çekilmesi için İstanbul Hükümetince yeniden protesto yapılması ve gerekirse gizli yönerge ile halka gösteri toplantıları yaptırılması.
5- Jandarma Genel Komutanı, Merkez Komutanı, Polis Müdürü ve Dahiliye Nazırlığı Müsteşarının değiştirilmeleri (Harbiye ve Dahiliye Nazırlıklarınca).
6- İngiliz Muhipler Cemiyetinin (kapı kapı dolaşıp) halka kağıt mühürlettirmelerine engel olmak.
7- Yabancı parasıyla satın alınmış derneklerin çalışmalarına ve bu gibi gazetelerin dokuncalı yayımlarına son verilmesi (özellikle subayların ve görevlilerin bu gibi derneklere girmelerinin kesin olarak yasaklanması).
8- Aydın’daki Ulusal Kuvvetlerin gücünün artırılması ve beslenmelerinin kolaylaştırılması ve sağlanması. (Bu konu Harbiye Nazırlığınca düzenlenir. Donanma cemiyetinin 400.000 lirasından gereği kadarı hükümetçe bu işe ayrılabilir.)
9- Ulusal eylemlere katılmış görevlilerin, her yerde yatışma ve tam güvenlik sağlanıncaya değin yerlerinden kaldırılmamaları ve ulusal amaçlara karşı gelmelerinden dolayı, ulusça işten el çektirilmiş görevlilerin yeni görevlere atanmalarından önce, bu konuda özel olarak görüş alışverişi yapılması.
10- Batı Trakya göçmenleri ile ilgili ulaştırma işlerinin sağlanması.
11- Acemi Sadun Paşa ile buyruğu altında bulunan kişilerin uygun bir yolla geçimlerinin sağlanması.
İmzasız beşinci protokol da, konferansına gidebilecek kişilerin adlarını gösteriyordu. Böyle olmak1a birlikte hükümet bu konuda, ilkelere uymak koşuluyla, serbest bulunacaktı.
Delegeler
Tevfik Paşa Hazretleri Başkan
Ahmet İzzet Paşa Hazretleri Askeri Delege
Hariciye Nazırı Siyasal Delege
Reşat Hikmet Bey Siyasal Delege
Uzmanlar Kurulu
Hamit Bey Maliye
Albay İsmet Bey Askeri
Reşit Bey Siyasal İşler
Mühendis Muhtar Bey Bayındırlık İşleri
Albay Ali Rıza Bey Deniz Albayı
Refet Bey İstatistik
Emiri Efendi Tarih
Münir Bey Hukuk Danışmanı
Uzman bir kişi Ticaret İşleri
Uzman bir kişi Çeşitli mezheplerin ayrıcalıklarını
bilen Yazı Kurulu
Reşit Saffet Bey Maliye Eski Özel Kalem Müdürü
Şevket Bey
Salih Bey
Orhan Bey
Hüseyin Bey Robert Kolej Türkçe Öğretmeni
Efendiler, bu görüşmelerimizin tutanakları arasında en önemli noktanın, Millet Meclisinin toplantı yeri ile ilgili olduğu, yüksek dikkatinizi çekmiştir sanırım.
Meclisin, İstanbul’da toplanmasının doğru olmadığı konusundaki eski düşünce ve görüşümüzü Salih Paşa’ya kabul ettirdik ve onaylattık. Ancak, Paşa, kişisel olarak bu görüşe katılmakla birlikte, bu katılmanın kişisel olduğu şimdiden bütün hükümet adına söz veremeyecek çekimserliğini de ileri sürmüştü. Kendisi, hükümet üyelerini inandırmak ve bu düşünceye katılmalarını sağlamak için elinden geleni yapacağına söz vermiş ve başaramazsa hükümetten çekilmekten başka yapacak bir şey olmadığını bildirmişti.
Salih Paşa, bu konuda başarı sağlayamamıştır.
Millet Meclisinin toplanacağı yer konusuna yeniden dönmek üzere, Amasya görüşmeleri ile ilgili sözlerime son veriyorum.
SIVASTA ŞEYH RECEP OLAYI
Yalnız efendiler, biz Amasya’ya gelmek üzere Sıvas’tan ayrılır ayrılmaz, Sıvas’ta pek de hoşa gitmeyen bir olay geçmiştir. Bu olay üzerine kısaca bilgi vereyim:
Amasya’ya vardığımızda, İtilaf ve Hürriyetçilerin, yabancılarla ortaklaşa birtakım hayınca işlere giriştiklerine ilişkin bilgiler almıştık. Bunu hemen ilgililere genelge ile bildirmiştim. Sıvas’ta da, Padişaha, beni kötüleyen teller çekilmek gibi bir girişim olduğunu haber aldım; ama inanmadım. “Elbette Temsilciler Kurulu arkadaşlarımızın ve karargahımızda bulunan kişilerin, Valinin ve başkalarının dikkati buna engeldir.” dedim.
Oysa, Şeyh Recep ile arkadaşlarından Ahmet Kemal ve Celal adındaki kişiler, bir gece telgrafhanede, kendilerinden olan bir telgrafçı aracılığı ile istedikleri telleri çekmişler...
Gerçekten, Amasya telgrafhanesinden Salih Paşa’ya gelen şu telyazısını getirdiler:
16613 Y.
82
Sıvas 18 Ekim 1919
Bahriye Nazırı Salih Paşa Hazretlerine
Padişah Yaveri Naci Beyefendi Hazretlerine
Aylardan beri yurdumuzda olup bitenleri anlamak ve işin içyüzünü öğrenmek üzere yorgunluğa katlanıp il merkezine buyurmanızı yurdun ve ulusun yararı adına diler ve makine başına gelmenizi, yurt ve ulus adına büyük bağlılıklarımızla yalvarırız.
Sıvaslı Şemsettin oğullarından Recep Kamil
Bilginlerden, ileri gelenlerden, tüccar ve esnaftan yüz altmış mühür taşımaktadır.
Zaralıoğlu Celal İlyasoğlu Ahmet Kemal
Bana da 19 Ekim 1919 günlü şu telyazı geldi:
Amasya’da Mustafa Kemal Paşa’ya
Halkımız, Padişahın ve hükümetin düşüncelerini Salih Paşa’nın kendisinden ya da güvenilir bir ağızdan işitmedikçe, aradaki anlaşmazlığa çözülmüş gözüyle bakamayacaktır. Bundan dolayı, iki yoldan birini seçmek zorunda olduğumuzu bilginize sunarız.
İlyasoğlu Zaralıoğlu Sıvaslı Şemsettin oğullarından
Ahmet Kemal Celal Recep Kamil
Efendiler, biz, bütün yurdu uyarmak ve aydınlatmak için uğraşıyoruz. Ama, düşmanlarımız da, bize karşı her yerde, üstelik kendi bulunduğumuz ve her bakımdan egemen olduğumuz Sıvas kentinde bile, kötülüklerini yaptırabilecek alçak aracılar bulabiliyorlar.
Bütün uyarmalarımıza ve anımsatmalarımıza karşı, biz ayrılır ayrılmaz, Sıvas’taki ilgili kişilerin görülen dalgınlığı, her yerde ne denli ilgisizlikler ve göz yummalar olduğuna çok güzel bir örnektir.
19 Ekim günü Sıvas’taki arkadaşlar, Temsilciler Kurulu imzasıyla şu teli çekiyor1ardı:
Amasya’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine
Şeyh Recep ve arkadaşlarının size çekilmek üzere telgrafhaneye şimdi verdikleri telyazısı örneği, olduğu gibi, aşağıda bilgilerinize sunuldu:
Bu konuda Topçu Binbaşısı Kemal Bey ayrıca soruşturma yapmaktadır.
Bu tele, aldığımı bildirdiğim, telyazısının örneğini ekliyorlar.
Sıvas Telgraf Başmüdürü de, gene o gün, şu bilgiyi veriyor:
Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine
Sıvaslı Şemsettin oğullarından Recep, İlyasoğlu Ahmet Kemal ve Zaralıoğlu Celal imzalarıyla çekilen teller, sunuyorum. Bu teller, gece getirilmiş ve görevlilerimiz korkutularak çektirilmiştir. Herkesin, özel yöntemine uyarak tel çekmeye hakkı vardır. Ancak makine odasına rasgelenin girmesinin yasak olduğu şöyle dursun, görevlilerin korkutulması gibi hükümet onurunu kırıcı eylemlere yeltenmek, doğrusu, yasaya karşı gelme niteliğindedir. Durumu yüksek valiliğe bildirdim ve yurtta düzeni sağlamak için çalışmakta olan yüksek kişiliğinize de durumu bildiriyorum. Saygılarımın kabul buyurulmasını çok rica ederim.
19 Ekim 1919 Başmüdür Lütfi
İstanbul Merkez Şefi Bey’e:
Halkın dileklerini bildiren ve yurdun ve ulusun esenliği adına Padişaha sunulması rica olunan telyazılarımızı tutan, din ve devlet hayınıdır. Sonunda kan dökülmesine yol açacaktır. Padişaha duyurmak için kararımız kesindir. Yanıt bekliyoruz.
Padişahlık Özel Kalem Başyazmanlığına:
“Yüksek aracılığınızla sunulan dilekçemizin yanıtını yurdun ve ulusun esenliği adına makine başında bekliyoruz.
Padişahlık Özel Kalem Başyazmanlığı Aracılığı ile
Halife Hazretlerine:
İlimiz olan Sıvas’ta, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti adıyla kurulan Kongre Kurulu Başkanı Mustafa Kemal Paşa, yanında sizin güven kağıdınız olduğu söylentisini yayarak, kötülüklerini örtmek isteyen küçük bir toplulukla birlikte, ulusal buyrumu temsil ediyorlarmış gibi davranıyorlar. Oysa, şanlı Halifemiz ve sevgili Padişahımıza her bakımdan saygılı ve tam bağlı olmamız, din buyruğudur. Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Padişahın Başyaveri Naci Beyefendi’nin Amasya’ya gönderildiklerini haber aldık. Kendileriyle görüşüp halk arasında doğan coşkuyu yatıştırmak için bilginler, ileri gelenler ve tüccardan iki yüzü aşkın imza ile çektiğimiz çağrı telimize karşılık alamadık. Kamuoyunun ne durumda olduğu kendilerinin yakından görmeleri için Sıvas’a değin gönderilmelerini bütün bağlılığımızla ve çok ivedi olarak yalvarırız. Bu yolda buyruk, Padişahımız Efendimiz Hazretlerinindir.
Efendiler, düşmanlar, Şeyh Recep’e gerçekten önemli bir rol yaptırmış bulunuyorlardı. Sırası gelince bilginize sunacağım belgelerden, Sait Molla’nın Rahip Fru’ya yazdığı 24 Ekim günlü bir mektubunda Molla, Papaz’a:
“Sıvas olayını nasıl buldunuz? Biraz düzensiz; ama yavaş yavaş düzelecek.” diyordu.
Bütün ulusun birlik ve dayanışmasından ve ulusal örgütlerin yurdun her köşesine yayıldığından söz eden, ulusun ortak dileğine uyarak ulusal ve askeri örgütlere dayanarak hükümeti düşüren; yeni hükümetle karşı karşıya geçen, bir kurulun başkanını kötülemek üzere tam yeni hükümetin delegesi ile görüşmeye girişeceği bir sırada ve bu amaçla Sıvas’tan çıktığının ertesi günü bütün Sıvas halkı adına ayaklanmayı gösterir bir telyazısının, telgrafhane korkutularak çektirilebilmesi kuşkusuz anlamlı idi.
Böyle bir kurulu kendi bulunduğu Sıvas’taki halk kötüleyince, bütün ulusun da böyle duyup düşünmeyeceğini tanıtlamak gerçekten güçtür. Öyleyse, temsil niteliği böyle olan bir kurulun ve başkanının dayandığı gücün de çürük olacağına inanmak neden doğru olmasın?
Sıvas’tan yükseltilen bu sesin, düşmanlar için ne denli güçlü ve önemli olduğu kolaylıkla anlaşılır.
Efendiler, Salih Paşa’ya gelen telyazısının, Amasya’ya geldiğinde kendisine verdirdim. Ama; Şeyh Recep ve arkadaşlarının hükümetçe cezalandırılmasını istedim. Sıvas’taki Temciler Kurulu üyelerine de telgraf başında, 19 Ekimde şunları sordum:
1- Şeyh Recep, Ahmet Kemal ve Celal Padişahın Özel Kalemine çekilen telyazısını gördünüz mü?
2- Telgrafhanede nöbetçi subayı yok mu?
3- Hepiniz orada bulunduğunuz halde böyle bir küstahlık nasıl olabilir? Hem de bu delilerin girişimleri hepinizce biliniyor. Salih Paşa’ya ve Naci Bey’e çekilmek üzere üç imza ile telyazısı hazırladıklarını biz buradan işitmiştik. Sizin bundan haberiniz yok mu?
4- Yabancılarla birlikte İtilaf ve Hürriyetçilerin birtakım hayınca işlere giriştiklerine ilişkin dün genelge ile yapılan bildirim alınmadı mı?
5- Baskı yapılan ve korkutulan telgraf görevlilerinin hemen gerekenlere, Vali Paşa’ya ve başka ilgililere haber vermemelerinin ve nöbetçi subayının bu işte aymazlık göstermesinin nedeni nedir?
6- Başmüdür Bey’in bildirmesi üzerine alınan önlemler nelerdir?
Mustafa Kemal
Valiliğin, bu işi askerlere bıraktığının anlaşılması üzerine, Kolordu Kurmay Başkam Zeki Bey’e de şunu yazdım:
Söz konusu olan işe karışmış bulunanların tutuklanıp cezalandırılmaları için valilikçe, buyruğu altındaki kuvvetler kullanılmış ya da bunlar yetmemiş de onun için mi iş Kolorduya bırakılıyor? Yoksa bu küstahça davranışlara karşı bile valilikçe önlem almakla duraksanıyor mu? Bunlar anlaşıldıktan sonra sorunun çözümlenmesi daha kolay ve kökten olur.
Mustafa Kemal
Daha sonra, Sıvas’ta bulunanlara şu buyruğu verdim:
1-Telgrafhane tam kontrol altına alınacaktır. Bir subay komutasında bir manga asker yerleştirilecektir. Bu kez olduğu gibi, telgrafhaneye girerek ve görevlilere baskı yaparak, ulusal birliğe karşı kafaları karıştırıcı ve güvenliği boğucu girişimlerde bulunacak hayınlar kesin olarak engellenecektir. Bu gibi güvenliği bozucu davranışlarda, yasa sınırını aşan ve askere saldıranlara karşı hiç duraksamadan, her nerede olursa olsun, silah kullanılacaktır.
2- Küstahça eylemlere yeltenenleri yola getirme bakımından, Kurmay Başkanının ileri sürdüğü nedenlerden dolayı kaçmalarına meydan verilmeksizin hemen gereği yapılacak ve sonucu bir iki saata değin bildirilecektir. Ancak, bu konuda karar vermek için, orada bulunan görevli kişilerden hiçbirinin işe el koymayıp bize sormaya kalkışmaları gerçekten üzüntü ile karşılanmıştır. Gerekli kararı, bir taburu Sıvas’ta bulunan Beşinci Tümen Komutanı Cemil Cahit Bey, tabur komutanına bildirmiştir. Orada bu kararın ivedilikle uygulanması, hiç olmazsa, aracılık edilmesi rica olunur.
3- Sıvas’ta düzeni sağlamak için uyanık olarak bütün ilgililerce kesin ve sert önlemler alınması gerektiğini bilgilerinize sunarım.
Mustafa Kemal
Özel olarak Osman Tufan ve Recep Zühtü Beylere şu yönergeyi verdim:
Ulusal eylemlere karşı küstahlık edenler için yapılacak işlerin, gerekenlere bildirilmiştir. Durumu izleyerek eksiksiz uygulanıp uygulanmadığını bildirmenizi ve savsaklama görülürse, işe kendiniz el koyarak bilinen kişileri tutuklamanızı ve yardakçılarını susturmanızı isterim. Bu yolda gerekirse, her kimse karşı olursa olsun, gereğini yapmakta duraksamaya yer yoktur.
Mustafa Kemal
20 Ekimde Vali Reşit Paşa, uzun uzadıya olayı anlattıktan sonra: “Olay genişleyebilecek iken önüne geçilmiş ve yapılan çabuk ve sert işlemlerden dolayı, buna benzer olayların artık çıkmayacağının anlaşılmış” olduğunu yazıyordu.
Efendiler, İstanbul Hükümetinin Şeyh Recep ile arkadaşlarını cezalandırmış olduğunu doğal olarak düşünmediniz. “Sıvaslı Şemsettin oğullarından” diye imza atan bu uyuşuk ve aşağılık Şeyhin, bundan sonra da düşman oyuncağı olarak işleyeceği kötülüklere rastlayacağız.
ADAPAZARI DOLAYLARINDA KIŞKIRTMALAR
Efendiler, daha Amasya’da iken, karşılaştığımız durum, yalnız Şeyh Recep ile kalmadı. Adapazarı dolaylarında da buna benzer bir olay çıktı. İzin verirseniz bunu da kısaca bilginize sunayım.
Adapazarı ilçesinin Akyazı yörelerinde türeyen Talostan Bey, İstanbul’dan para ve yönerge verilerek gönderilen ve süvari olacaklara 30 lira, piyade yazı1acaklara 15 lira aylık verileceğini söyleyen Bekir Bey ve Sapanca’nın Avçar Köyünden Beslan adında bir tahsildar birleşiyorlar. Bu adamlar başlarına topladıkları atlı, yaya birtakım kimselerle Adapazarı kasabasını basmaya karar veriyorlar.
Tahir Bey adındaki Adapazarı Kaymakamı bunu haber alıyor. Tahir Bey, İzmit’ten gönderilen bir binbaşıyı ve bulduğu yirmi beş kadar atlıyı alarak kasabayı basmaya gelenlere karşı yola çıkar. Lütfiye denilen bir köyde karşılaşırlar. Bu derme çatma kalabalığı ne yapmak istedikleri sorulmuş... Verdikleri yanıt şu imiş: “Padişah Hazretlerinin sağ olup olmadığını ve yüksek Halifelik makamında oturup oturmadığını öğrenmek için Adapazarı’na makine başına gelmek istiyoruz. Mustafa Kemal Paşa’nın padişah olmasını kabul edemeyiz.”
Tahir Bey’in, makine başında, İzmit Mutasarrıfına verdiği bilgide: “Adı geçenlerin İstanbul’da önemlice kişilerle ilişkileri olduğundan ve Padişahın bile bu yaptıklarından haberli bulunduğunu söylediklerinden” söz ediliyordu. Resmi olarak verilen bilgide Bekir’in, toplanan kimselere: “Bu iş için İstanbul’ca bir hafta süre verdiler. Beş gün geçti. iki günümüz kaldı. İşi çabuklaştıralım.” diye söylediği de bildiriliyordu.
İzmit’teki Tümen Komutanı, Adapazarı üzerine bir birlik gönderecekti. Ali Fuat Paşa da Düzce üzerine biraz kuvvet gönderecekti.
23 Ekim günü İzmit’te Tümen Komutanına, Bekir’i İtilaf ve Hürriyetçilerle yabancı düşmanların gönderdikleri ve karıştırıcı davranışlarının yasaklanması gerektiği bildirildi.
Adapazarı Kaymakamı Tahir Bey’e de, 23 Ekimde doğrudan doğruya “Bekir ve arkadaşları için sert ve çabuk önlemler alınmasında hiç duraksama gösterilmeyerek yaptıkları dokuncalı işlere son verilmesini ve sonucunun bildirilmesini” buyurdum.
Efendiler, 23 Ekim günlü bir kapalı telle, adı geçen Bekir ve yardakçılarının yaptıkları işler ve kimlikleri üzerine elde ettiğimiz bilgiyi Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya bildirdik ve: “İstanbul Hükümetince bu gibi karıştırıcı işlere ve davranışlara karşı, zamanında etkin önlem1er alınmaz da, işin ucu ulusal örgütlere dokunursa en sert önlemlere girişmek zorunda kalacağımızı bilginize sunarız.” dedik.
İzmit’ten giden ve orada gücü artırılan ulusal ve askeri bir birlik, önemli sayıda toplanmış ve toplanmakta olan kötü kişileri dağıtmış, tahsildar Beslan ve kardeşi Hasan Çavuş’u yakalamış. Asıl, yönerge ve para ile bir hafta önce İstanbul’dan gelmiş olan Bekir, kaçmış. Bu Bekir, subaylıktan kovulmuştur ve Manyaslıdır. Bundan sonra, vermek zorunda kaldığımız buyruklarla, İzmit’te kışkırtıcı ve düzenci olanlardan, “İngiliz İbrahim” denmekle tanınmış biri ve başka birtakımları için kovuşturma başladı.
“İlgililerce yerinde alınan önlemler sonunda, Bekir’in girişiminin etkisiz kaldığını ve kaçtığını; gene İstanbul’a dönerek yeniden hayınca girişimlerde bulunmasının çok olası görüldüğünü; kendisi için özel kovuşturma yapılmasını” Amasya’dan 26 Ekim 1919 günü Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya yazdım.
27 Ekim 1919’da Bolu Mutasarrıfı Haydar Bey’den gelen telde: “Bekir’in, yanında iki subay, kırk silahlı adam olduğu halde Abaza köylerinde halkı, İstanbul Hükümeti adına ulusal eyleme karşı kışkırttığı ve birçok para harcadığı; Nazırlığa bu konuda yazılan yazıların dikkate alınmadığı” bildiriliyordu.
Efendiler, bu gibi işlerde hükümeti uyarmak ve görevini yapmaya çağırmaktan başka bir şey olmayan başvurularımız, kuşkusuz hükümetin işine karışma gibi anlaşılmaz
sanırım.
İstanbul’da hükümetin gözü önünde yapılan ve iç ve dış düşmanlarla Padişahın bildikleri ve uygun buldukları kuşku götürmeyen girişimlerin başarıya ulaşacağı dakikaya değin beklemek ve: “kuşkusuz hükümet önlem alır, engel olur” diye her şeye böncesine boyun eğmek doğru olamazdı.
Efendiler, Amasya’da görüşmeye başladığımız 20 Ekim gününde gelen bilgilerin özeti şu idi: İstanbul’da, Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Askeri Nigehban Cemiyeti ve Muhipler Cemiyeti bir birlik kurdular. Bu birlik ve Ali Kemal, Sait Molla gibi kişiler, Müslüman olmayan halkı durmadan Ulusal Kuvvetlere karşı kışkırtmaya başladılar. Rum ve Ermeni Patrikleri, Ulusal Kuvvetleri kötülemek için İtilaf devletleri temsilcilerine başvurdular. Ermeni Patriği Zaven Efendi, Neologos gazetesinde yayımladığı bir mektupla son ulusal eylemler yüzünden Ermenilerin göç etmekte olduklarını ilan etti.
Asılan Kazım’ın kardeşi Hikmet adında biri, İstanbul’dan aldığı yönerge ile Adapazarı yakınlarında başına birtakım silahlı adamlar toplamaya başladı. Bu Hikmet adına, önemli bir belgede de rastlayacağız. Adapazarı yakınında, Değirmendere’de de para ile adam toplanmaya başlandı. Çete olarak toplananların, Geyve hükümet konağını basmaya karar verdikleri haber alındı. Karacabey’de de buna benzer ufak tefek eylemler görüldü. Bursa’da, Gümülcineli İsmail’in kurduğu çetelerin Ulusal Kuvvetlere karşı kıpırtıları sezilmeye başlandı. Nigehbancılardan tutuklu bulunanların bir günde hepsi cezaevinden çıkarıldı.
Düşmanlarımızın, Ulusal Kuvvetlere karşı kurdukları çetelerin çalışmalara başlaması, karşı birliğin açıktan açığa eyleme geçişi, İstanbul Polis Müdürünün engelleyici çalışmaları, Ali Rıza Paşa Hükümetinin tutumuna aykırı davranışta nazırların varlığı, ulusal örgütlerimizin kimi merkezlerini, özellikle İstanbul merkezimizi umutsuzluğa düşürmeye başladı.
Hükümetin, genel olarak bir amacı ve kararı olduğunu gösterecek davranışta bulunamaması ve yalnız Dahiliye Nazırı Şerif Paşa’nın olumsuz ve hızlı çalışmalarını uygun bulur gibi davranması, gerçekten düşünülecek ve kaygı duyulacak bir görünüşte idi.