Nutuk1 (15.Bölüm)
ANKARAANKARA’YA GELİŞ
Efendiler, Millet Meclisinin İstanbul’da toplanmasını önleyememek zorunluğu üzerine, İstanbul’da toplanacak Mecliste, “yurdun bütünlüğünü, devletin ve ulusun bağımsızlığını güven altına alma amacımızı korumak ve savunmak için birleşik ve dayançlı bir grup meydana getirmeyi” tek çıkar yol olarak düşündük. Bunun sağlanması için, bildiğiniz gibi, 18 Kasım 1919 günlü yönerge ve genelgede, milletvekillerinin belli yerlerde grup grup toplanarak görüşecekleri önemli noktalardan biri olarak bu konuyu ele almıştık.
Gene o zaman düşündük ki, bu grubun kurulmasını sağlamak için her sancaktan birer milletvekilini Eskişehir’e çağıralım. Eskişehir üzerinden trenle İstanbul’a gidecek milletvekillerini de, çağıracağımız milletvekilleriyle birleştirelim ve kendimiz de Eskişehir’e giderek, genel bir toplantı yapıp işleri enine boyuna görüşelim. Bu arada milletvekillerinin İstanbul’da güvenliğiyle ilgili önlemleri de söz konusu etmek istiyorduk. Fakat bundan sonra açıklayacağım nedenlerle, toplantıyı Ankara’da yapmayı yeğledik. Daha bir ay kadar Sıvas’ta kaldıktan sonra artık Ankara yolunu tuttuk.
Ankara’ya gelişimizi 27 Aralık 1919 günlü, şu açık bildirimle her yere duyurduk:
Sıvas’tan Kayseri yoluyla Ankara’ya gitmek üzere yola çıkan Temsilciler Kurulu bütün yol boyunca ve Ankara’da büyük ulusumuzun ateşli ve içten yurtseverlik gösterileri içinde bugün buraya geldi. Ulusumuzun gösterdiği birlik ve dayanç yurdumuzun geleceğini güven altına alma konusundaki inancı sarsılmaz bir biçimde destekleyecek niteliktedir.
Şimdilik Temsilciler Kurulunun merkezi Ankara’dadır. Saygılarımızı sunarız efendim.
Temsilciler Kurulu adına
Mustafa Kemal
2 Ocak 1920 günü, Cemiyetin Merkez Kurallarına Hacıbektaş’ta Çelebi Cemalettin Efendi’ye, Mutki’de Hacı Musa Bey’e ayrıca bir bildirim yaptık.
Bu bildirimimizin içindekiler ve yazılış biçimi şöyleydi:
...Yolculuğumuz sırasında görüp incelediklerimiz bizlere, gerçek koruyucu Ulu Tanrı’nın yardımı ile meydana gelen ulusal birliğimizin dayanağı olan ulusal örgütün kök salmış ve ulusun ve yurdun geleceğini kurtarmak için gerçekten güvenilir bir güç ve erk durumuna gelmiş olduğunu sevinçle gösterdi.
Dış durum, bu ulusal dayanç ve birlik yüzünden Erzurum ve Sıvas Kongresi ilkelerine göre ulusun ve yurdun yararına elverişli bir görünüm almıştır.
Kutsal birliğimize, güç ve inancımıza güvenerek haklı isteklerimizin elde edileceği güne değin hiç yılmadan çalışılması ve bu bildirimimizin köylere varıncaya dek bütün ulusa duyurulması rica olunur.
Anadolu ve Rumeli Müdafaai
Hukuk Cemiyeti Temsilciler Kurulu adına
Mustafa Kemal
KAZIM KARABEKİR PAŞA TEMSİLCİLER KURULUNUN
ANKARA’YA GİTMESİNİ İSTEMİYORDU
Efendiler, Temsilciler Kurulu merkezinin Ankara’ya taşınması düşüncesi oldukça eski idi. Bu düşünce, ilk ortaya atıldığı sıralarda Kazım Karabekir Paşa’dan gelmiş olan bir teli olduğu gibi burada bildireceğim:
Şifre Erzurum’dan, 3 Ekim 1919
Üçüncü Kolordu Komutanlığına
Temsilciler Kuruluna: Ulusal Kuvvetleri temsil eden yüksek Kurulun, değil Ankara’ya gitmek, Sıvas’ın batısına bile geçmemesi düşüncesindeyim. Çünkü, doğu illerinin ulusal örgütü olan Kurulun bütün bütün uzaklaşması dolayısıyla bu illerin örgütsüz kalmasına yol açaçaktır. Bundan başka, şimdiye değin tam türeye uygun ve mantıklı olarak yönetilmekte olan ulusal örgütün belli bir yerde korunması gereklidir. Bu bakımdan, öteden beri her zaman her girişimimizi kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlarımızın yaptıklarını göz önünde tutarak, Temsilciler Kurulunun Sıvas’tan batıya geçmemesi düşüncesinde bulunduğumu bilgilerinize sunarım.
On Beşinci Kolordu Komutanı
Kazım Karabekir
Böyle bir telin, gerçek olamayacağı yargısına varmak istedim. Fakat ne çare ki, bu kapalı tel Erzurum’dan, Sıvas’taki Üçüncü Kolordu’ya çekilmiştir. Açılan şifrenin altında “Açıldı. Fethi 4/5 Ekim” yazısı ve imzası olduğu halde Üçüncü Kolordudan bize gönderilmiştir.
Efendiler, Kazım Karabekir Paşa, çağrımız üzerine Sıvas’a geldikten ve bizimle görüştükten sonra, hiç kuşku yok, bu telle önceden bildirdiği düşünce ve görüşünün yanlışlığını kavramış olacaktır. Fakat, bu düşünce ve görüşteki yanlışlığı anlamak için ille yüz yüze gelip görüşmeye hiç de gereklik olmayacağı apaçık bir şeydir. Bu düşünce ve görüşün dayandığı nedenlere şöylece bir göz atmak, onların yanlışlığını anlamaya yeter sanırım.
Başta, Temsilciler Kurulunun yalnız doğu illerinin ulusal örgütü olmadığı ya da o örgütleri temsil etmediği; belki bütün yurdun –Anadolu ve Rumeli’nin ulusal örgütlerini temsil ettiği çoktan bilinmiş bulunmak gerekti. Özellikle bu nokta üzerinde, günlerce süren telgraf başı tartışmaları olmuştu. Bir de, Temsilciler Kurulunun Sıvas’tan Ankara’ya taşınması, doğu illerinin örgütsüz kalmasını gerektirecek bir etmen olamazdı. Temsilciler Kurulunun, doğu illerine Sıvas’tan telle verdiği buyrukları ve yönergeleri Ankara’dan da eskisi gibi verebileceği kuşku götürmezdi.
Fakat, Temsilciler Kurulunun, doğu illerinden daha çok batı illerine, İstanbul’a yakın bulunmasını gerektiren ve haklı gösteren mantıklı nedenler elbette kuşkusuzdu. İlkin, batı ve güneybatı illerimizden, edimli olarak düşman eline geçmiş olanlar vardı. Bu illerimize giren düşman karşısında sağlam savunma cepheleri kurmak ve onların güçlendirilmesini sağlamak gerekti. Oysa, doğu illerimizde, böyle acıklı bir durum yoktu. Kesin olarak yakın bir edimli tehlike de doğabileceğe benzemiyordu. Uzak bir olasılığa göre, sözgelimi, doğudan Ermenilerin edimli bir saldırıda bulunacağı kabul olunsaydı bile onun, karşısında, Ulusal Kuvvetlerle güçlendirilmesi kararlaştırılmış olan On Beşinci Kolordu, kendilerinin komutasında hazır bulunuyordu. Fakat, İzmir cephelerinde türlü yöntemde komutalar, türlü nitelikte kuvvetler ve türlü türlü olumsuz kaynaklardan gelen dokuncalı etkiler vardı. Adana’ya giren düşmanlara karşı daha cephe kurulamamıştı.
Şu halde, yol ve yöntem odur ki, işleri bütünü ile yönetip yürütme sorumluluğunu yüklenenler, en önemli hedefe ve en yakın tehlikeye, elden geldiğince yakın yerde bulunurlar. Yeter ki bu yaklaşma, genel durumu gözden uzak bırakacak ölçüde olmasın. Ankara bu koşulları üzerinde toplayan bir noktaydı. Herhalde cephelerle ilgileneceğiz diye Balıkesir’e, Nazilli’ye ya da Karahisar’a gitmiyorduk.
Fakat, cephelere ve İstanbul’a demiryolu ile bağlı ve genel durumu yönetme bakımından Sıvas’tan hiçbir ayrımı olmayan Ankara ‘ya gelecektik.
Millet Meclisinin İstanbul’da toplanması zorunlu görüldükten sonra ise, Ankara’ya gelmenin ne denli yerinde ve yararlı sayılması gerektiğini açıklamayı gerekli görmem.
Efendiler, Temsilciler Kurulunun Ankara’ya taşınmaması için nedenler ortaya konulurken bu arada, hele “Öteden beri her zaman her girişimimizi kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlardan” söz edilmiş olmasından hiçbir anlam çıkaramadım. Gerçekten, kendisinin dediği gibi düşmanlar bizim hangi davranışımızı, hangi girişimimizi iyi görmüşlerdir ya da görebilirler ki ona göre davranalım?
Eğer bu düşünce ve görüşe yol açan: “İstanbul’da ulusal isteğe uygun davranan bir Ali Rıza Paşa Hükümeti vardır. Millet Meclisi de orada toplanarak ulusun ve yurdun yazgısını denetimine almaya başladıktan sonra, Temsilciler Kurulunun batı cepheleriyle, Millet Meclisi ile ilgi ve ilişki kurmasına ne gereklik kalır. Öyle ise Temsilciler Kurulunun, yalnız doğu illerinin örgütleri ile ilgilenmesi ve bununla yetinmesi daha yerinde ve daha yararlı olmaz mı?” gibi bir düşünce ve görüş idiyse, bir ölçüye dek üzerinde durulabilir. Fakat böyle olunca da, genel durumu ve olaylarla koşulların gerçek yüzünü görüşte ve anlayışta Temsilciler Kurulu ile Kazım Karabekir Paşa arasında doldurulamayacak bir uçurum olduğunu kabul etmek gerekir.
Temsilciler Kurulunun Ankara’ya gelmesini düşmanlar kötü görecektir, noktasında daha çok durularak belki, ileri sürülmüş olan düşünce ve görüşün kaynağı ve çıkış yeri daha iyi kavranabilirse de bizim şimdilik buna ayıracak zamanımız yoktur.
YENİ MİLLETVEKİLLERİYLE ANKARA’DA GÖRÜŞME
GİRİŞİMİ
Efendiler, bundan önce söylediğim gibi, bir iki günlük bu toplantı ve görüşme isteğiyle milletvekillerini çağırmak için ilk yazdığımız telde ki bu tel örneğini, bir bildirim biçiminde, basılı olarak da postayla göndermiştik amaç bildirildikten sonra: “Temsilciler Kurulunun bulunacağı bir yerde toplanılacak; toplantı zamanı ise, gönderilecek milletvekillerinin adarlı ve adresleri belli olduktan sonra haberleşerek kararlaştırılacaktır. Temsilciler Kurulu, kısa bir süre içinde İstanbul’a yakın bir yere gidecektir.” Denilmişti.
Ankara’ya varışımızda, Ankara-Eskişehir demiryolu işlemeye başlamış olduğundan, önceki bildirimimize 29 Aralık 1919 gününde yaptığımız bir ekte, milletvekilleriyle görüşme yeri olarak Ankara’yı saptadık ve genelge ile bildirdik. Bu genelgenin bir maddesi de, öteki milletvekillerinden olabildiğince çok kişinin görüşmelere katılmasının pek çok istenmekte olduğu yolunda idi.
Efendiler, sonucundan pek çok yarar umduğumuz bu iyicil ve yurtseverce girişimin bile, İstanbul Hükümeti üyelerince önüne çıkıldığını bilginize sunarsam şaşmazsınız sanırım.
İzin verirseniz, bu noktayı biraz açıklayayım: Biz milletvekillerini Ankara’ya çağırırken onlar da birtakım kişilerin bu çağrıya gelmemelerini ve tasarlanan toplantının yapılmamasını sağlamak için, karşı önlem alıyorlar ve girişimde bulunuyorlarmış. Kimi milletvekillerinin çektikleri teller üzerine bu işi anladık. Örneğin, Burdur Milletvekili Hüseyin Baki imzalı ve 29 Aralık 1919 günlü şöyle bir tel geldi:
İstanbul’da toplanan milletvekilleri adına Aydın Milletvekili Hüseyin Kazım imzasıyla Teftiş Kurulu Başkanlığına gelen telde en hızlı araçla İstanbul’a gelenekliğimin pek çok gerekli olduğu duyurulmakta ve bugün Dahiliye Nazırlığından gelen telde de yola çıkmaklığım bildirilmekte.
Bundan önce Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinden gelen buyruk ve bildirim üzerindeki görüşümü açıklayıp bilginize sunduğum halde şimdiye dek bu yolda bir buyruk almadığımdan sizlerden haber gelmesini önemle beklemekteyim efendim.
Akdağmadeni Milletvekili Bahri imzalı ve gene o gün çekilen bir telde de:
Aydın Milletvekili Hüseyin Kazım imzasıyla gelen telde milletvekillerinin en hızlı araçla İstanbul’a gelmeleri bildiriliyorsa da Temsilciler Kurulu üyeliğine seçilen milletvekillerinin mi yoksa bütün milletvekillerinin mi çağrıldığı pek anlaşılmamıştır. Hangi yolu tutacağımı bildirmek iyiliğinde bulunmanızı, çok rica ederim. Buyruk sizindir.
Efendiler, buna benzer teller arka arkaya geldi. Bu tellerden kolayca anlaşılıyordu ki milletvekili arkadaşlar, Temsilciler Kurulu ile İstanbul Hükümetini ve İstanbul’dan tel çekerek bütün milletvekillerini çağırma yetkisini kendinde görebilen kişileri, ortak amaçta birbiriyle anlaşmış ve uyuşmuş sayıyorlardı. Hükümetin ve sözü geçen kişilerin olumsuz niyetlerini akıllarına ve hayallerine bile getirmiyorlardı. Olsa olsa, bizimle İstanbul’daki kişiler arasında yeni kararlaştırılmış bir durum bulunduğunu ya da, düzenleme bakımından arada bir yanlışlık olabileceğini sandıkları ve öyle kabul ettikleri, bize gelen teIlerindeki temiz yüreklilik ve içtenlikten anlaşılmaktaydı.
Bize başvuran milletvekillerine, verdiğim karşılık şuydu:
Hüseyin Kazım Bey’in bildirdikleri ile bizim hiçbir ilgimiz yoktur. Adı geçenin, durumu iyice bilmediği anlaşılıyor. 17 ve 29 Aralık 1919 günlü tellerimiz uyarınca iş görülmesi, ulusumuzun ve yurdumuzun yararına daha uygun olduğundan gereğinin tez elden yapılmasını ve Kazım Bey’in kendi kendine yapmış olduğu bildirime uygun düşecek bir yanıt verilmesini ve sonucun bildirilmesini rica eder, saygılarımızı sunarız efendim.
Temsilciler Kurulu adına
Mustafa Kemal
Bütün milletvekillerine de şu genelgeyi yazdık:
Ankara, 30 Aralık 1919
Aydın Milletvekili Hüseyin Kazım Beyefendi’nin sayın milletvekillerinden kimilerine, tez elden İstanbul’a gitmeleriyle ilgili teller çektiği anlaşıldı. Bu davranış; adı geçen kişinin, durumu iyice bilmediğini gösterdiğinden kendisine durum anlattırıldı ve …………. gün ……. sayılı bildirimler üzerine bilgi verildi. Bunun için Temsilciler Kurulunca rica edildiği gibi, Temsiler Kurulu üyesi olarak seçilmiş milletvekilleriyle öteki milletvekillerinden görüşmelere katılmak isteyen sayılı kişilerin, ocak ayının beşinden başlayarak Ankara’ya buyurmaları, yeniden açıklanarak rica olunur.
Temsilciler Kurulu adına
Mustafa Kemal
30 Aralık 1919 günlü bir kapalı telle de İstanbul’daki örgütümüze: “Hüseyin Kazım Bey’in girişiminden söz ettikten sonra bizim bildirimlerimizin kendisine duyurulmasını ve görüşmelere katılmak istiyorsa tez elden Ankara’ya buyurup gelmeleri gerektiğinin anlatılmasını” bildirdik.
Efendiler, biz İstanbul’daki örgütümüzün haber beklerken, karşımıza bir kişi çıktı. Bunun kim olabileceğini kestirmede güçlük çekmezsiniz sanırım. Bildiğiniz gibi, hem bizim İstanbul’da delegemiz, hem de nazır olan bir kişi: Cemal Paşa. Evet, 1 Ocak 1920 günlü şu tel “Harbiye Nazırı Cemal Paşa” imzasıyla geliyordu:
Yirminci Kolordu Komutanlığına
Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine:
İstanbul’da bulunan milletvekillerinden bir grubun bize başvurarak verdikleri yazılı isteklerini, olduğu gibi aşağıda sunuyorum:
1- Millet Meclisinin bir an önce toplanması çok gereklidir. Şu sırada kimi milletvekillerinin Ankara’ya çağrılmaları, Meclisin tez elden açılmasına engel olacaktır.
2- Bu durumun ve yapılan çağrının ortaya çıkaracağı kötü yorumlar arasında yabancıların en çok dikkatini çekecek olanı, yasama gücünün başka kuvvetlerin etkisi altında iş görmekte olduğu sanısıdır. Bunun, içte ve dışta pek büyük bir güvensizlik doğuracağı kesindir.
3- Böyle bir durum ve davranış karşısında Meclis kendisinden beklenen hizmetleri yapamayacaktır.
4- Daha önceleri yapıldığı gibi, milletvekilleriyle konuşmak ve ilişki kurmak üzere geniş yetkileri olan bir kişinin, delege niteliğiyIe İstanbul’a gönderilmesi, istenilenin sağlanmasına yetecektir.
5- Çağrılan milletvekillerinin Ankara’ya gidişlerinin geri bırakılması ve orada toplananların da hemen İstanbul’a gelmeleri için yeniden ve tez elden bildirim yapılmasını bekliyoruz.
Harbiye Nazırı
Cemal
Efendiler, böyle davranmakta ve bildirim yapmakta bir içtenlik ve soyluluk görüyor musunuz? İlkin, bizim, milletvekilleriyle toplanma kararımız ve bununla ilgili bildirimiz, bundan, bir buçuk ay öncesinden beri bilinmekteydi. Eğer bu girişimimiz, yurt, yararına gerçekten uymaz ve sakıncalı görülmüş idiyse, güdülen ulusal amaçta bizimle birlik olduklarını ileri sürmekte bulunan efendilerin ve hükümetin, bizim çağırdığımız milletvekillerine, İstanbul’a gelmeleri için tel çekmeden önce bizimle anlaşmaları; hiç olmazsa düşüncelerinden ve girişimlerinden bize bilgi vermeleri gerekmez miydi? Böyle yapmayıp da doğrudan doğruya İstanbul’a gidişlerini çabuklaştırmak için Denetleme Kurulu Başkanlıkları aracılığıyla Şeyh Muhsini Fani’nin ve Dahiliye Nazırının imzalarıyla taşradaki milletvekillerini sıkıştırıp şaşırtmak ve oldubittiler yaratarak bizim girişimimizi sonuçsuz bırakmaya kalkışmak doğru muydu?
İkincisi, efendiler, seçimi yenileme işi aylarca ve aylarca yapılmayıp belli yasal süre çoktan geçirilmiş olduğu sıralarda hiç de tezcanlılık göstermeyi aklına getirmeyen bu efendiler, bizim Erzurum’dan, Sıvas’tan beri yaptığımız sonu gelmez çalışma ve girişimlerimizin bir başarısı olarak gerçekleştirilebilen seçimin yenilenmesinden sonra, ayrıca araya girip izleyerek her birinin milletvekili seçilmelerini sağladıktan sonra, çok çok üç beş gün gibi az bir gecikme üzerine böyle tezcanlılık göstermeli miydiler? Hele bu gecikme, büyük bir ülkünün gerçekleştirilmesi; özellikle İstanbul’da toplanma aymazlığını gösterenlerin kendi güvenlikleri ile ilgili önlemlerin alınması yollarını görüşmek amacıyla olursa, bu efendileri bu denli ivediliğe sürüklemeli miydi? Hiç bir önlem ve karar almadan, bir an önce aşağılanmaya ve küçük düşürülmeye koşup gitmek neden ileri geliyordu?
Üçüncüsü, efendiler, temiz ve lekesiz arkadaşlarını, aldatarak İstanbul’da kendilerinin içinde bulundukları tehlike ve aşağılama çemberine tez elden sokmak isteyen bu efendiler, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetinden değiller miydi? Bu ulusal derneğin üyesi bulunmuyorlar mıydı? Bir derneğin üyeleri, milletvekili oldukları halde bile, derneğin önderleriyle görüşerek en sonunda saptanacak programa göre iş görmek zorunda değil midirler? Dünyanın her yerinde, bütün uygar toplumlarda bu, böyle değil midir?
Bir grubun, bir partinin kendi önderleriyle görüşmesinden ve ilişki kurmasından, yasama gücünün, başka güçlerin etkisi altında iş görmüş olduğu sanısının doğacağı kuruntusundan ve bunun yabancıların dikkatini çekeceğinden niçin korkuluyordu? Bu efendiler, seçimin yenilenmesini ve milletvekillerinin seçilmesini sağlamış olan örgütün etkisinde kalmış görülmeyi, yüksek şeref ve onurlarıyla bağdaşmaz mı buluyorlardı?
Milletvekillerinin, yurt içinde, güçlü bir ulusal örgüte bağlı olduklarını ve o geniş örgütün saptadığı belirli amaçlardan ayrılmayacaklarını ve her olasılığa karşı, o örgütün etkisi altında bulunduklarını açık bir vicdan ve açık bir alınla ortaya koymanın, asıl bunun, içte ve dışta en büyük güveni ve saygıyı sağlayabileceğini, bu efendiler anlayamıyorlar mıydı?
Ve dahası, böyle bir vicdan ve inanç sağlamlığı içinde belirli ulusal amacı gerçekleştirme yolunda, her tehlikeyi göze almaya hazır bir durum ve davranış takınmadıkça Meclisin, kendisinden beklenilen hizmetleri yapmasına olanak bulunmadığını anlamak, kahin olmaya mı bağlı idi; yoksa, yapıldığı gibi, saldırı ve aşağılamaya uyuşukçasına boyun eğmeye mi bağlı idi?
Bu efendiler, benim milletvekilleriyle aracısız görüşmemi istemiyorlar. Hükümet ve kimi efendiler, benim İstanbul’a gitmemi de uygun görmüyorlar. Ancak, geniş yetki ile bir delegenin gönderilmesini öğütlüyorlar. Doğrusu bu noktadaki akıl ve anlayışlarına diyecek yok! Milletvekillerinin düşman pençesine girmesinde en çok etkili olanlar ve sonunda kendilerini bile savunmak için önlem ve çare bulmakta güçsüz olduklarını tanıtlayanlar, bizim gönderdiğimiz delegeler değil miydi?
Milletvekillerini kimseye danışmadan İstanbul’a çağırma işinde, aldatmayı ve oldubittiye getirmeyi başaramadıktan sonra, bize bildirim yaptırmayı istemekte gösterilen incelik de pek ince değil midir efendiler?
Sayın efendiler, bu sözünü ettiğim tele karşılık olarak, ilkin şu kısa kapalı teli yazdım:
5 Ocak 1920
Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretlerine
Y: Önergeyi veren milletvekillerinin adlarının ve bu önergeyi kime verdiklerinin bildirilmesini bekliyoruz efendim.
Temsilciler Kurulu adına
Mustafa Kemal
Harbiye, 6 Ocak 1920
Ankara’da Yirminci Kolordu Komutanlığına
Y: 5 Ocak 1920
Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine:
MiIletvekillerinin adları şunlardır: Hüseyin Kazım, Tahsin, Celalettin Arif, Hamit... ve başkalarıdır. Bana getirenler baştaki iki kişidir.
Harbiye Nazırı
Cemal
Efendiler, sonradan bize verilen bilgiye göre, bana tel çeken kişiler, milletvekillerinden bir topluluk değildi. Sadrazam, kendi tanıdığı Hakkı Bey adında bir kişiyi (Siverek Milletvekili olduğunu öğrenmesi üzerine) ve Hüseyin Kazım Bey’i, yanına çağırarak, bana çekilmek üzere kısa bir tel yazdırmış. Bu teli kimi kişilere elden imza ettirmişler. Kapalı olarak gönderilmek üzere, Hakkı ve Hüseyin Kazım Beyler Cemal Paşa’ya götürmüşler.
Demek, beş maddelik olan ve önerge adı verilen telyazısı, sonradan uydurulmuştur. Aslına bakılırsa, önergeden söz edildiği halde bunun sunulduğu katın daha oluşmamış olması da bu işte aldatmaca ve özel erek olduğunu göstermeye yeterdi. Meclis yeni açılmıştı ve Meclis Başkanlığı daha görevine başlamış değildi. Bununla birlikte, Cemal Paşa’nın bu telini aldıktan sonra, şu kapalı teli yazdım:
Ankara, 9.1.1920
Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretlerine
Hüseyin Kazım, Tahsin, Celalettin Arif, Hamit Beyefendilere:
Ankara ‘ya gelmenin kötü yorumlara yol açacağı üzerine, Harbiye Nazırı Paşa Hazretleri aracılığıyla bildirilen görüşlerinizi öğrendik. Konu, yurdun ve ulusun varlığı ile ilgilidir. Millet Meclisinde ulusal örgüte dayanan güçlü bir grup kurulmaz ve Sıvas Genel Kongresiyle ulusun bütün dünyaya duyurduğu kararlar, büyük çoğunlukça bir inanç ve genel bir kural olarak benimsenemezse, ulusal hizmetimizin sağlayacağı başarı boşa gider. Yurt bir yıkıma uğrayabilir. Bundan dolayı, birtakım vatansız ve dinsizlerin propagandaları bizim için uyulacak kural olamaz. Amaç, ulusun esenliği ve yurdun kurtuluşudur. Bir iki günlüğüne buyurmanız ve karşılıklı görüşerek ülkü birliğine varmamız bizce pek önemlidir. Buna göre tutulacak yolun seçilmesi yüksek görüşünüze bağlıdır. Saygılarımızı sunarız efendim.
Temsilciler Kurulu adına
Mustafa Kemal
BAYBURT’TA BİR YALANCI PEYGAMBER
Sayın efendiler, İstanbul’un, değindiğimiz ve açıkladığımız can sıkıcı durumuyla uğraşırken, yurdun doğu ucunda da bir yalancı peygamberin ortaya çıkardığı önemlice ve kanlı bir olay geçiyordu. Bu konu üzerine On Beşinci Kolordu Komutanlığından birçok raporlar geliyordu. Bayburt’a dört saat uzakta “Hart Köyü” vardır. Bu köyde Eşref adında bir şeyh, halka Şiilik aşılıyormuş. Buna üzülen Bayburt Müftüsü ve hocalar, şeyhi çağırarak sorguya çekmek için meydana getirdikleri bir kurulu Hart’a göndermişler ve yerel yönetim adına şeyhi çağırmışlar. Şeyh bu çağrıya gelmemiş. Yerel yönetim, 50 kişilik bir birlik göndermiş. Buna büsbütün kızan şeyh kendisine uymuş olan kişilerle birliğin silahlarını tutsak ve kimilerini de şehit etmiş. Bunun üzerine, çevredeki birtakım birlikler, Bayburt’ a gönderilmekle birlikte, işin kan dökülmeksizin barış yoluyla bir sonuca bağlanması yeğ tutulmuş. Şeyhin yanına hocalardan ve üst subaylardan oluşan birkaç kurul gönderilmiş. Hükümete boyun eğmesi için öğütler verilmiş... Böylece boşuna on altı gün geçirilmiş. En son giden, Erzurum Kadısı başkanlığındaki kurulun ricası da Şeyh Eşref üzerinde bir etki yapmamış. Tersine, şeyh bunlara: “Hepiniz gavursunuz! Kimseyi tanımam, boyun eğmem, savaşacağım! Tanrı bana buyruğumu kullara duyurmakla görevlisin dedi.” yolunda bir ültimatom vermekle birlikte, bir yandan da köylere “Şeriat İyesi” ve “Beklenen Mehdi” imzalarıyla birtakım bildiriler göndererek halkı aldatmış ve kendisine katılmalarını sağlayarak başkaldırmış. Bunun üzerine Bayburt’a gelip Dokuzuncu Tümenin komutasını ele alan Yarbay Halit Bey, 25 Aralık 1919 günü, yeterince kuvvetle Hart’a gider, şeyh, topladığı adamlarla karşı koymaya karar verdiğinden topçu ve piyade birliklerinin şeyhle çarpışması ve savaşması gerekmiştir. Bu sırada, şeyhin adamlarından birtakımları da, Hart’a yardım etmek üzere, yakın köylerde toplanırlar. Sonunda, Yarbay Halit Bey’in Bayburt’tan doğrudan doğruya bana gönderdiği 1 Ocak 1920 günlü kapalı telinde dediği gibi: “Hart olayı, yalancı peygamberle oğullarının ve adamlarından kimilerinin öldürülmesi ve Hart’ın alınmasıyla sonuçlanmıştır.”
Halit Bey, bu kapalı telinde, milletvekilleriyle ilgili birtakım bilgiler de verdiğinden kendisine 1/2 Ocak 1920 günü şu kapalı teli yazdım:
Hart olayında siz kardeşimin elde ettiği başarıyı kutlar ve milletvekillerinin Ankara’ya gelmeleri yolundaki çalışmalarınıza teşekkür ederim.
Mustafa Kemal
*
HARBİYE NAZIRI CEMAL PAŞA GENÇ KOMUTANLARI İŞ
BAŞINDAN UZAKLAŞTIRMAK İSTİYOR
Efendiler, Harbiye Nazırlığı ile Temsilciler Kurulu arasında sürüp giden bir uyuşmazlık konusu vardı.
Nazır Paşa, İstanbul’da bulunan generalleri, kolorduların başına ve albayları, tümenlerin başına geçirmek istiyordu. Öteki üstsubaylarla subayları da, Anadolu’daki birliklere göndereceğinden söz ediyordu. Bu isteği, bir ilke olarak ileri sürmüş ve uygulanmasını da; Harbiye Nazırlığı eski Müsteşarı Ahmet Fevzi Paşa’yı, Ankara’da Ali Fuat Paşa’nın yerine Yirminci Kolordu Komutanlığına ve Nurettin Paşa’yı da, Konya’da Albay Fahrettin Bey’in yerine On İkinci Kolordu Komutanlığına atamakla bir oldubittiye getirmek istemişti.
Bu yönteme göre iş yapılınca, Birinci Dünya Savaşı’nda yetişmiş ve kolordu ve tümen komutanlıklarına yükselmiş ne kadar genç general ve üstsubay varsa, hiç kuşku yok, bunların hepsi bu görevlerden uzaklaştırılmış olacaklardı. Çünkü, İstanbul’da toplanmış eski general ve üstsubaylar, kıdem ve rütbe bakımından, ordudaki büyük birliklerin başında bulunan genç komutanlardan önde idiler.
Biz, hiçbir zaman bu ilkeden yana olamazdık. Özellikle, içinde bulunduğumuz koşullar unutularak, yapılan böyle yanlış işlere, olur diyemezdik. Bunun için, Cemal Paşa’ya her zaman görüşümüzü ve atanan yeni kolordu komutanlarının gönderilmemeleri gerektiğini bildiriyorduk.
Fahrettin Paşa, kolordusunun başında bulunarak, Aydın cephesine yardım etmeye ve destek olmaya çalışıyordu. Ali Fuat Paşa, Ferit Paşa zamanında işten çıkarılmıştı. Cemal Paşa, o haksız işlemi düzeltmek istememişti.
Yirminci Kolorduya, Ankara’da bulunan Yirmi Dördüncü Tümen Komutanı Yarbay rahmetli Mahmut Bey, vekil olarak komuta ediyordu. Ali Fuat Paşa, hem Ulusal Kuvvetler Komutanlığını yapıyor hem de, gerçekte, koIordusunu elinde tutuyordu.
Biz, kolordu ve tümen gibi birliklerde komuta değişikliğini kabul etmemeye; özellikle, ulusal isteklere uymuş ve o yolda çalışan, kişilikleri belli komutanları, böyle boş ve nasıl bir özel amaca dayandığı bilinmeyen bir ilke için gözden çıkarmamaya kesin olarak karar verdik. Yalnız, İstanbul’da bulunan genç ve özverili subayların ve doktorların, bir an önce Anadolu’ya, ordu birliklerine gönderilmelerini yararlı buluyor ve istiyorduk.
Cemal Paşa, Ankara’ya geldiğimiz günlerde bu konuda daha çok direnmeye ve ivedilik göstermeye başladı. Bunun bir onur işi olduğunu ileri sürdü. Görevden çekileceğini bildirerek gözdağı vermeye başladı. Makine başında yanıt verilmesi için direnmesi üzerine, Harbiye Nazırına 29 Aralık 1919 günü yazdığım kapalı telde:
“Ali Fuat Paşa’nın komutanlıktan ayrılmasını biz, aslında hiçbir zaman sürekli saymadık. Ahmet Fevzi Paşa’nın asıl olarak komutanlığa atanması söz konusu olamaz. Barış yapılmadan önce, düşünülen ve uygun bulunan ilkenin uygulanması büyük sakıncalar doğurur. Savaşta çalışarak yükselmiş kişileri, ast durumuna düşürmek olamaz. Bu zamansız girişimler, ulusal örgütler için çalışmakta olan kişilerin iş başından ayrılmalarına ve böylece ulusal birliğin bozulmasına yol açar.
Açıkta kalmış yeterli kişiler, kolordulara bağlı bulunan bölge ve mevki komutanlıklarına, askerlik şubelerine atanarak genliğe kavuşturulabilirler.
Küçük rütbeli subay ve doktorların ise bir an önce gönderilmesi gerekir. On İkinci Kolorduya gelince; bu kolordu, savaşan Ulusal Kuvvetlerle işbirliği yapmış ve iki yan arasında edimli ve karşılıklı bir güven doğmuştur. Değişikliğe hiç yer yoktur. Oradaki durum da böyle bir şeye hiçbir zaman elverişli değildir.” dedim.
Efendiler, bu konu üzerinde Anadolu ve Rumeli’de bulunan bütün komutanlarla yazışmalar yaparak kendilerini uyarmıştım. Ocak ayı başında, Ankara’da bulunan Fuat Paşa’ya olduğu gibi, Konya’da bulunan Fahrettin Paşa’ya da: “Nurettin Paşa atanacak olursa, komutayı bırakmayarak eskisi gibi ulus ve yurt görevinizi sürdürmeniz gerekmektedir. Şu halde, bu konuda yapılacak bildirimlerden zamanında bize bilgi veriniz.” diye buyruk verdim.
HARBİYE NAZIRI CEMAL PAŞA, DEDİKLERİM YAPILMAZSA
ÇEKİLİRİM DİYOR
Cemal Paşa, Ocak ayı başlarında, o sırada Harbiye Nazırlığı Başyaveri olan Salih Bey’i (Sekizinci Kolordu Komutanı Salih Paşa’dır) Ankara’ya gönderdi. Salih Bey, Cemal Paşa’nın iki mektubunu ve bu mektuplara ekli olarak, İtilaf devletleri olağanüstü temsilcilerinin verdikleri 24 Aralık 1919 günlü ortak bir notayı ve bu notaya hükümetin verdiği yanıtın örneğini getirdi.
Cemal Paşa bu mektuplarında da, komuta değişikliği ve yapılacak düzenlemeler konusundaki ilkesinden ve komutanlığa atadığı Ahmet Fevzi ve Nurettin Paşaların görev yerlerine gitmelerini sağlamak zorunluğundan söz ediyor ve özellikle: “Ordunun önemli komuta görevlerinde, son ulusal eylemlere açıkça katılmış kişilerin doğrudan doğruya ve resmi olarak bulunmaları, dışarıya ve özellikle yabancılara, orduda siyasanın hüküm sürdüğü kanısını verir ve bu da herhalde kötü etki yapar, Nazırlık da edimli olarak bu etkilerin baskısı altındadır.” diyordu ve görevinden çekileceğini yineliyordu. Hem bu kez, şu duruma göre artık Millet Meclisinin toplanmasının gerçekleşmez bir düş olacağını bildiriyordu.
Efendiler, bu konuda Cemal Paşa’ya verdiğim yanıtları şöylece özetleyebilirim: “Düşüncelerimizin yerinde olduğu yolundaki inancınızı yineleriz. Ferit Paşa’nın kötülüklerinin kalıtı olan Aydın cephesinin ve bölgesinin ve oralardaki Ulusal Kuvvetlerin şimdiki durumunu ve geleceğini, pek çok ilgiyle dikkate alıyoruz. Gelecek için umut verici bir durumun yaratılmasını düşünüyoruz.
Ali Fuat Paşa’nın, devlet açısından olsun, kamu açısından olsun, her türlü kötülemeden uzak bulunduğu kanısının korunması ana koşuldur. Ulusal eylemler sırasında nasıl olursa olsun, ileri atılmış olanların görevlerinin ve durumlarının deliştirilmesi, özverilerinin suç sayıldığı yolunda yorumlanır. Bu, bizim değişmez görüşümüze göre, hiç de uygun sayılamaz.
Hükümetin olabilir saydığı siyasal sakıncaları ortadan kaldırmak için gerekli her şey yapılmıştır.
Ahmet Fevzi Paşa, bizimle işbirliği yapacak yeterlikte değildir. Ahmet Fevzi Paşa’nın özel görevle gezip dolaşırken söylediği mantıksız sözlerini bildirmiştik. ‘Bunu ummam’, diye buyurmuştunuz. Ahmet Fevzi Paşa, arkadaşIara yazdığı özel bir kapalı telde: Ordu, bugünkü başıboşluk durumunda kaldıkça yurt için yüzde yüz yıkım olacaktır.’ diyor. Bu adam, ordunun ulusal örgüte yardımcı olma durumunu başıbozukluk sayıyor. Oysa, bilmek gerekir ki yurdu, ulusal örgütün kadrosu dışında değildir; belki onun ruhu ve temelidir.
Ahmet Fevzi Paşa’nın Gönen’de ilk olarak yaptığı iş, Anzavur olayından dolayı bin güçlükle ele geçirilen haydutların salıverilmelerini istemek olmuştur. Bizimle görüşmeden atadığınız iki kişinin kabul edilmeyeceği yolundaki zorunlu ve haklı düşüncelerimiz üzerine, ortaya bir onur işi çıkarmayınız. Bu, yurda ve ulusa bağlılıkla bağdaştırılamaz.
Görevinizden çekilirseniz Millet Meclisinin toplanmasının gerçekleşmez bir düş olacağı, yolundaki sözlerinizden, Sadrazamla birlikte bütün hükümetin meşrutiyet yönetimine karşı olduğu anlaşılmaktadır. Peki önemli olan bu noktanın tam olarak açıklanması rica olunur.”
İTİLAF DEVLETLERİ OLAĞANÜSTÜ TEMSİLCİLERİNİN ALİ
RIZA PAŞA HÜKÜMETİNE VERDİKLERİ ORTAK NOTA
Efendiler, şimdi de Başyaver Salih Bey eliyle gönderildiğini bildirdiğim, İtilaf devletleri olağanüstü temsilcilerinin Ali Rıza Paşa Hükümetine verdikleri ortak notadan biraz söz edeyim:
Fransa, Büyük Britanya ve İtalya olağanüstü komiserleri; Karadeniz Ordusu Başkomutanı Sayın Corç Miln ile Osmanlı Harbiye Nazırı arasında yapılan birtakım yazışmalara Osmanlı Hükümetinin dikkatini çektikten sonra: “Bu yazışmalardan açıkça anlaşılıyor ki Harbiye Nazırı Cemal Paşa, Karadeniz Ordusu Başkomutanının, Paris’teki Yüksek Kurul kararlarına uyarak verdiği yönergeyi uygulayacak yerde, yüksek görevinin gerektirdiği sorumluluktan kaçınarak, kabul edilemeyecek birtakım özürlerle nedenler ileri sürmüştür.
Olağanüstü komiserler, Harbiye Nazırının bu davranışından doğacak kötü sonuçlar üzerine Osmanlı Hükümetinin dikkatini çekerken, Karadeniz Ordusu Başkomutanının bildirdiği Konferans kararlarını uygulamak için ne gibi önlemler almayı düşündüğünü öğrenmek isterler.
Olağanüstü komiserler, olayı öğrenen İtilaf devletleri Yüksek Kurulunu aydınlatmak üzere, Yüksek Kurul adına verilen buyrukları Harbiye Nazırının yerine getirmemesi karşısında Osmanlı Hükümetinin görüşlerini hemen bildirmesini ister.” diyorlar.
Efendiler, Osmanlı Hükümeti, bu notaya verdiği yanıtta: “İzmir’e Yunanlıların nasıl girdiğini; Karma Yarkurulun nasıl soruşturma yaptığını ve soruşturmaya değin geçen zaman içinde, Yunan yırtıcılığı karşısında halkın nasıl canını kurtarma ve namusunu koruma kaygısına düştüğünü; hükümetle ordunun her zaman Soruşturma Yarkurulunun adaletine ve insafına güvendiğini; yalnız, akan kanları geçici de olsa dindirmek için, Osmanlı Harbiye Nazırlığının General Miln Cenaplarına 23 Ağustos 1919 günlü yazı ile öneride bulunmuş olduğunu bildiyor ve bu önerinin, Yunan birlikleriyle Ulusal Kuvvetler arasına Osmanlı birlikleri yerleştirmek olduğunu; fakat bu önerinin kabul edilmediğini” açıklıyor.
Sonra: ..Yunanlıların girdikleri bölgeye Yunan birliklerinden başka, İtilaf devletleri birliklerinin girmeleri önerisiyle ilgili 20 ve 27 Ağustos 1919 günlü iki yazıya ve bunların yanıtsız kaldığına işaret olunuyor.
Bundan sonra da: “General Miln Cenaplarının, kendi çizdiği sınırı gösterir yazılarının (3 Kasım 1919) Harbiye Nazırlığına gönderilmesi noktasına değinilerek, Harbiye Nazırının, böyle bir yazı yükümlerini uygulamaya tek başına yetkili olmaması dolayısıyla, hükümete başvurduğundan ve hükümetçe de komiserlere durumun bildirildiğinden” söz ediliyor.
Daha sonra, geçici sınır çizgisine değin Yunanlıların girmesine engel olan kuvvetin, halk topluluğu olduğu bildiriliyor. Hükümetin ve ordunun, halkın bu tutumunu önleyemediği belirtilerek, işe bir çözüm yolu bulunması bir daha rica ediliyor ve: “Gerek hükümeti ve gerek Harbiye Nazırlığını, sözde Yüksek Kurul kararlarını uygulamıyor gibi bir suçlamadan artık kurtarmaya iyilikseverlikle aracı olunması” yolundaki yalvarmalara üstün saygılar da eklenerek, karşılık yazıya son veriliyor.
Sayın efendiler, şimdi de Cemal Paşa’nın mektuplarında dokunduğu noktalara işaret edeceğim.
Harbiye Nazırı, bize İtilaf devletleri komiserlerinin notasını okuturken bir yandan da, öteden beri yaptırmak ya da bizi yapmaktan alıkoymak istediği noktaları yineliyor ve pekiştiriyordu. Cemal Paşa’nın, istediklerini bu kez ileri sürer ve önerirken, sözü geçen notayı da okutarak bizim ruhsal ve içsel durumumuz üzerinde etki yapmayı düşünmüş olduğunu kestirmek, bilmem doğru olur mu?
Cemal Paşa, İtilaf devletlerinin siyasal eğilimlerinden söz ettikten sonra: “Hükümet, Vilson ilkelerine göre kabul edebileceği yenilikleri yapmaya söz verir nitelikte bir bildiriyi yakında yayımlayacaktır. Dahiliye Nazırını gücendirmemelidir; çünkü görevinden çekilir. O çekilince bunalım olur. Meclis açıldığı zaman Dahiliye ve Hariciye Nazırları kesin olarak değiştirilecektir. Düşmanlar, Meclisi açtırmamak istiyorlar. Dahası, Muhipler Cemiyetinin Padişaha başvurarak bu Meclisin yasal olmadığını bildirip dağıtılmasını isteyeceği haber alındı.” diyor ve milletvekillerinin Ankara’ya gelmesi işinden söz ediyor.
İTİLAF DEVLETLERİNİN KARADENİZ BAŞKOMUTANI,
OSMANLI HARBİYE NAZIRINA DOĞRUDAN DOĞRUYA
EMİR VERMEKTEDİR
Şimdi efendiler, bu üç belgeyi göz önünde tutarak, hep birlikte, kısa bir yorumlama yapalım:
Komiserlerin notasından anlıyoruz ki, İtilaf devletlerinin Karadeniz Başkomutanı Bay Corç Miln, Osmanlı Devletinin Harbiye Nazırına, Cemal Paşa’ya, doğrudan doğruya kendi buyruğu altındaymış gibi yönerge ve buyruklar vermektedir. Cemal Paşa, şimdiye dek bize bundan söz etmedi.
Ve yine anlıyoruz ki, Osmanlı Devletinin Harbiye Nazırı, aldığı yönerge ve buyrukları yerine getirmemekten ve kabul edilemeyecek özürler ve nedenler ileri sürmüş olmaktan ötürü suçlanıyor.
Harbiye Nazırının aldığı buyrukların ne olduğunu kestiriyoruz ve niçin yerine getirmemekte olduğunu da anlıyoruz. Çünkü, Ulusal Kuvvetler engel olmaktadır. Ulusal Kuvvetler, Harbiye Nazırının ve hükümetin, Başkomutan Bay Corç Miln’in buyruklarına ve yönergelerine uyarak verdiği ya da vereceği buyruklara boyun eğiyor. İşte komiserler bunu, Paris’teki Yüksek Kurul adına kabul edilebilecek özür ve neden saymıyorlar. Demek istiyorlar ki hükümetseniz, Harbiye Nazırı iseniz; ülkeye, ulusa, orduya egemen olmalısınız. Egemen iseniz özürler ve nedenler kabul edilemez.
Efendiler, Ali Rıza Paşa Hükümeti, 2 Ekim 1919’da işbaşına geldi. Ondan önce Ferit Paşa Hükümeti vardı. Bu duruma göre, Ulusal Kuvvetlerle Yunan birlikleri arasında Osmanlı birlikleri yerleştirilmesiyle ilgili, 23 Ağustos 1919 günlü öneriyi yapan Ferit Paşa Hükümetidir. Düşman eline geçen bölgenin yalnız İtilaf birlikleri elinde bulunmasıyla ilgili 20 ve 27 Ağustos 1919 günlü önerileri yapan da Ferit Paşa Hükümetidir.
Ali Rıza Paşa Hükümeti daha bir öneri ortaya atmış değildir. Ama tersine, Başkomutan Miln, 3 Kasım 1919 günü düşmanların gireceği bölgenin sınırını belirtiyor ve bu sınıra değin Yunanlıların girmesinin sağlanmasını Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya buyuruyor. İşte Cemal Paşa’nın yerine getiremediği buyruk bu olur. Teşekkür olunur ki gerek kendisi ve gerek üyesi bulunduğu hükümet, iş başına geldiklerinden çok çok bir ay sonra, Ulusal Kuvvetler karşısında güçsüz olduklarını, yabancı komiserlere söyleyebilmişlerdir.
Efendiler, bu belgelerden anlaşılması gereken en önemli ve en anlamlı nokta, bence, hükümetin ortak notaya verdiği yanıtta, komiserlerin ileri sürdükleri noktalara büyük bir alçak gönüllükle ve büyük bir incelikle karşılık verilirken bir yön üzerinde hiç durulmamış olmasıdır. O da efendiler, Bay Corç Miln’in doğrudan doğruya Osmanlı Devletinin Harbiye Nazırına buyruk ve yönerge vermekte olmasıdır. Bu durum ne ulusun örgüte karşı her şeyi onur işi yapan Harbiye Nazırının, ne de Osmanlı Devletinin bağımsızlığını sağlamak sorumluluğunu yüklenmiş olan hükümetin onuruna dokunmuyor. Bu durumun, kendilerinin onurunu ve devletin bağımsızlığını çoktan zedelemiş olduğunu anlamak istemiyorlar. Hiç olmazsa protesto etmiyorlar. Hiç olmazsa: “Bağımsızlığı ortada kaldıran bu sataşmaya ve saldırıya maşa olamayız!” diye bağırmayı göze alamıyorlar... Göze alamıyorlar efendiler, çünkü korkuyorlar, Nitekim korktukları başlarına geldi. Bunu yakında göreceğiz. Korkmamak için, insanlık onuruna ve ulusal onura dokunulamayacak bir çevrede ve öyle koşullar içinde bulunmak gerekir. Buna önem vermeyenlerin, aslında bir insan için, bir ulus için dokunulmaz olarak kalması en büyük namus ülküsü olan kutsal kavramlar üzerinde, çoktan saygısız ve duygusuz oldukları yargısına varmakta yanlışlık yoktur.
ADALET DİLENMEKLE ULUS İŞLERİ, DEVLET İŞLERİ
GÖRÜLEMEZ
Adalet dilenmekle ve başkalarını kendine acındırmakla ulus işleri, devlet işleri görülemez; ulusun ve devletin onuru ve bağımsızlığı güven altına alınamaz.
Adalet dinlemek ve acındırmak gibi bir ilke yoktur. Türk ulusu, Türkiye’nin yarınki çocukları, bunu bir an uslarından çıkarmamalıdırlar.
Efendiler, Cemal Paşa’ya, komuta değişikliğiyle ilgili noktalarda verdiğimiz karşılığı bilginize sunmuştum. İzin verirseniz, o karşılığın başlangıç kısmı olan öbür noktalar üzerindeki düşüncelerimizi de özetleyeyim.
Temel noktalar üzerindeki görüşlerimiz şunlardı:
1- İtilaf devletlerinin her biri, bütün Türkiye’den en çok çıkar sağlamak amacını gütmektedir. Bu, Türkiye’de, güvenilir bir dayanak noktası bulmaya bağlıdır. Yabancıların açıktan açığa karşıt ve kırgın görünmelerinin nedenini, hükümetin tarafsızlık durumunda aramalıdır; güçsüz ve dayanıksız olmasında aramalıdır.
2- Hükümet, bildiri yayımlamakta tezcanlılık göstermemelidir. Bildiri, hükümetin durumu sağlamlaştıktan sonra yayımlanmalıdır. Hükümetin güçlü olması, her bakımdan Ulusal Kuvvetlere dayandıgı kanısını uyandıracak bir yol tutturmasına ve bunu bütün dünyaya duyurmasına bağlıdır.
Meclis toplandıktan ve Mecliste güçlü bir “Müdafaai Hukuk Cemiyeti Grubu” kurulduktan sonra, bildiriye sıra gelebilir. Kesinlikle bildiri, Barış Konferansına gidecek delegeler yola çıkmadan önce, ama grupla görüş birliğine varılarak düzenlenmelidir. Çünkü, böyle olmazsa, önem ve değer verilmeyecektir. Bir de, kabul olunacak yenilikleri duyurmakla işe başlamak doğru değildir. Tersine, bildiride söze, ulusun bağımsızlığından ve ülkenin bütünlüğünden başlamak, ancak bunun sağlanması koşuluna bağlı olmak üzere yönetim işlerinin ana çizgilerini saptamak uygun olur.
Bu bildiriye temel olacak önemli noktalar, Sıvas Genel Kongresi Bildirisinde ve Tüzüğünde vardır. Orada, yarınki sınırlar, devletin ve ulusun bağımsızlığı, azınlıkların hakları, yapılacak yardımın ulusça nasıl anlaşıldığı açıkça belirtilmiştir. Böyle bir bildiri, şimdiden düzenlenir ve Meclis açıldığı zaman çoğunluk grubuyla görüşüldükten sonra yayımlanır. Uygun olanı budur.
3- Dahiliye Nazırının çekilmesiyle hükümette bunalım çıkmasına bir neden görülmemektedir. Böyle bir düşünceden Dahiliye Nazırına sadrazam gözüyle baktığımız anlamı çıkar. Bir hükümette ancak hükümet başkanının çekilmesiyle bunalım çıkar. Hükümetin, Dahiliye Nazırı Şerif Paşa’ya; onun da Ferit Paşa’ya ayak uydurduğu ve bağlı olduğu anlaşılıyor.
Meclis açıldığında Dahiliye ve Hariciye Nazırlarının kesin olarak değiştirilecekleri yolundaki işareti anlayamadık. Bu nazırlar şimdiden böyle bir söz verdiler mi?
Düşmanların, Meclisi açtırmak istemeyecekleri, kuşku götürmez bir gerçektir. Yalnz Padişahın Meclisi dağıtacağı da düşünülebilir mi? Eğer böyle olabilecekse o halde Millet Meclisini İstanbul’da, dağıtmak ve ulusu meclissiz bırakmak için mi topluyoruz? Öyle ise, Padişahın bu konudaki görüşlerinin, Kurulumuzca kesin olarak şimdiden bilinmesi gerekir ki, milletvekillerini dışarda güvenli bir yerde toplamak için girişimlerde bulunalım. Yoksa Meclis, İstanbul’da toplanma yüzünden yukarda belirtilen durumlara düşerse, bunun sorumluluğu İstanbul’da toplanmasını üsteleyenlere düşecektir.
4- Milletvekillerinin görüşmek üzere Ankara’ya gelmeleri yararlıdır.
*
ANKARALILAR İLE YAKINDAN TANIŞMAK İÇİN VERDİĞİM
KONFERANS
Efendiler, beni, gerçekten içten gelen parlak ve güven verici duygularla karşılamış olan sayın Ankara halkı ile daha yakından tanışmak ve onlarla görüşmek bir ödev olmuştu. Onun için, görüşmek üzere çağırdığımız milletvekillerinin gelişlerini beklediğimiz günlerde, toplanan sayın Ankaralılara, bir konferans vermiştim.
Bu konferansta temel olarak aldığım noktalar üzerinde kısaca konuşayım:
Vilson ilkeleri: Bu ilkelerin 14 maddesinden Türkiye’yi ilgilendirenleri vardı. Aslına bakılırsa, yenilmiş ve Ateşkes Anlaşması imzalamış olan Osmanlı Devleti, bu ilkelerin gönül okşayıcı ve göz aldatıcı görünüşüyle bir zaman oyalandı.
30 Ekim 1918 günü imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması maddeleri ve özellikle bu maddeler arasında yedincisi, beyni yakan ateşli bir ağı idi. Yalnız bu madde, yurdun geri kalan kısmını, düşmanların almasına hazır bir durumda bulundurmaya yeterdi.
İstanbul’da, birbiri ardınca gelen ve güçsüz kişilerle kurulan hükümetler onursuz, şerefsiz, aşağılık görünüşleriyle suçsuz ve Tanrı’ya bel bağlamış ulusun simgesi tanındı; saygıdeğer bir durumda görülmemeye başlandı. Bu yüzden, dünyanın uygar devletleri, uygarlık gereğini unutacak kadar saygısız oldular. Öteden beri Türk ulusuna karşı, dünyanın dört bucağında yapılan en mantıksız propagandalar, her zamandan çok dinlenmeye değer görüldü.
Dokuz aydan beri başlayan ulusal uyanış ve çalışma, durumu ve görunüşü değiştirdi; daha da çok değiştirecektir. Ulus, gerçekleşen birliği sürdürürse ve bağımsızlığı için özveriden çekinmezse başarı kesindir. Erzurum ve Sıvas Kongrelerinde saptanan ilkeler, ulusun ulaşacağı amaçlar için temel olacaktır.
Ferit Paşa Hükümetini düşüren ulustur. Fakat Ali Rıza Paşa Hükümetini iş başına getirme sorumluluğu ulusun değildir. Ama, bu konuda uzlaşmış durumdayız.
Efendiler, şimdi de Ankara’ya gelen milletvekilleriyle ilişki kurmaya ve görüşmeye başlayalım:
Milletvekilleri hepsi bir günde ya da çeşitli günlerde topluca bulunamadılar. Tek tek ya da küçük küçük topluluklar olarak gelip gittiler. Bu kişilerin ya da toplulukların hepsine ayrı ayrı hemen aynı temel noktalan günlerce ve birçok kez anlatmak zorunda kaldık.
Her şeyden önce, içgücünün, yürek ve vicdan gücünün yüksek tutulması gerekir. Bunu bilirsiniz. Bir de bu gücü artırmak üzere:
İlkin, iç ve dış durumun güven ve genlik verici nitelikte gelişim gösteren noktalarını ve yönlerini araştırarak açıklamaya ve tanıtlamaya çalıştık.
Sonra, belirli bir amaçta bilinçli ve dayanışlı olarak birleşmenin sarsılmaz bir güç olduğu gerçeğini, yorulmaksızın yineledik.
Bir toplumun yaşamasının ve mutluluğunun, ancak dilekte ve dileği gerçekleştirme yolunda tam birlik olmasına bağlı bulunduğunu açıkladık. Yurdun kurtarılması, bağımsızlığın sağlanması amacına yönelik olan ulusal birliğimizin köklü ve düzenli örgütlerin bulunması ve bu örgütleri iyi yönetebilecek kafaların ve güçlerin, bir tek beyin, bir tek güç olarak birleşmiş ve kaynaşmış duruma gelmesine bağlı olduğunu söyledi ve bu arada, İstanbul’da açılacak Millet Meclisinde güçlü ve dayanışık bir grup meydana getirilmesi zorunluluğunu ortaya koyduk.
Ulus, ancak devletlerin yıkılma ve çökme kargaşaları içinde bulunduğu zamanlarda tarihin yazdığı çok önemli ve korkunç günler yaşıyordu. Böyle günlerde alınyazısını kendi eline almak uyanıklığını gösteremeyen ulusların geleceği karanlık ve korkuludur.
Türk ulusu bu gerçeği anlamaya başlamıştı. Bu anlayış sonucuydu ki, kurtuluş umudu veren her içten çağrıya koşmakta idi. Ancak, uzun yüzyılların uyuşturucu yönetim ve eğitiminin etkisinden bir toplumun, bir günde bir yılda kurtulabileceğini düşünmek ve kabul etmek doğru değildir.
Böyle olduğu için, durumu ve gerçeği bilenler, elinden geldiği ölçüde kendi ulusunu uyarıp aydınlatarak kurtuluş yolunda ona kılavuzluk etmeyi en büyük insanlık ödevi bilmelidirler.