Nutuk1 (16.Bölüm)
Yeni Sayfa 1TÜRK ULUSUNUN İSTEK VE İNANCI KURTULUŞ
Türk ulusunun yüreğinden, vicdanından kopup gelen en köklü, en belirgin istek ve inanç belli olmuştu: Kurtuluş!
Bu kurtuluş çığlığı Türk yurdunun bütün ufuklarında yankılanmaktaydı. Ulustan, başka bir açıklama istemenin yeri yoktu. Artık bu isteği dile getirmek kolaydı. Nitekim, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde ulusal istek belirtilmiş ve dile getirilmişti.
Bu Kongrelerin ilkelerine gönülden bağlı olduklarını söyledikleri için ulusça vekil seçilen kişiler; her şeyden önce, bu ilkelere bağlı kimselerden, bu ilkeleri yayan dernekle ilgisini gösterir ad ve sanda, bir grup kuracaklardı: “Müdafaai Hukuk Cemiyeti Grubu.” İşte bu grup, ulusal örgüte ve dolayısıyla ulusa dayanarak, her nerede olursa olsun, ulusun kutsal isteklerini korkmadan dile getirecek ve savunacaktı.
Efendiler, ulusun istek ve ereklerinin de, kısa bir programa temel olacak biçimde topluca yazılması görüşüldü. Ulusal Ant adı verilen bu programın ilk karalamaları da, bir fikir vermek amacıyla, kaleme alındı. İstanbul Meclisinde bu ilkeler, gerçekten toplu olarak yazılmış ve saptanmıştır.
ULUSAL ANT HAZIRLANIYOR
Efendiler, her görüştüğümüz kişi ya da kişiler, bizimle düşünce ve görüş birliği yaparak ayrılmışlardı. Ama, İstanbul Meclisinde “Müdafaai Hukuk Cemiyeti Grubu” diye bir grup kurulduğunu işitmedik. Niçin?: Evet, niçin? Buna bugün yanıt isterim!
Çünkü efendiler, bu grubu kurmayı vicdan borcu, ulus borcu bilmek durum ve yeteneğinde bulunan efendiler inansız idiler… korkak idiler…bilgisiz idiler.
İnansız idiler; çünkü, ulusal isteklerin gerçekliğine ve kesinliğine ve bu isteklerin dayanağı olan ulusal örgütün sağlamlığına inanmıyorlardı.
Korkak idiler; çünkü, ulusal örgütten olmayı tehlikeli görüyorlardı.
Bilgisiz idiler; çünkü, tek kurtuluş dayanağının ulus olduğunu ve olacağını kavrayamıyorlardı. Padişaha dalkavukluk ederek, yabancılara hoş görünerek, yumuşak ve incelikli davranarak, büyük ülkülerin gerçekleştirilebileceğine inanma bönlüğünü gösteriyorlardı.
Bundan başka, efendiler, iyilik bilmez ve bencil idiler… Ulusal ülkünün ve ulusal örgütün kısa bir zamanda sağladığı şerefi ve varlığı küçümsüyorlardı. Yaratılan durumun ve varlığın kolayca elde edilebileceği sanısına ve kuruntusuna kapılmakla çirkin büyüklenme duygularını kandırma isteğine kapılıyorlardı…
Erzurum’da, Sıvas’ta söylenmiş ve saptanmış bir sanı, olduğu gibi kabul etmek, küçüklük olmaz mıydı?! O düşünceden daha anlamlı düşünce yoktu?!
Evet, işittik efendiler; varmış: “Fellahı Vatan Grubu”.
Efendiler, geçmişle ilgili evreleri ve olayları; burada anlatabileceğim çerçeve içinde, gerçeğe uygun olarak saptamak kararındayım. Bunun için, tam üzerinde bulunduğumuz noktayla ilgili bir konuyu da açık yürekle bilginize sunacağım.
ANKARA’DA TOPLANMA DÜŞÜNCESİ
Ben, Millet Meclisinin İstanbul’da saldırıya uğramasını, dağılmasını kesin olarak bekliyordum. Böyle bir durum olursa başvurulacak önlemi de kararlaştırmıştım. Hazırlığa ve gerekli düzenlemelere de başlanmıştı. Ankara’da toplanmak…
İşte bu görevi yaparken, ulusça yanlış anlaşılmaya yol açmamak için, önlem olarak da bir şey düşünmüştüm: Millet Meclisi Başkanlığına seçilmek. Amacım, dağıtılan milletvekillerini, Millet Meclisi Başkanı niteliği ve yetkisiyle çağırmaktı. Gerçi bu önlem, ancak görünüşü kurtarmak için ve geçici olarak işe yarardı. Ama, herhalde, sıkıntılı zamanlarda, yararı geçici de olsa, her türlü önlemin alınmış olması gereksiz sayılamaz.
Gerçekte, İstanbul’a gitmeyecektim. Ama bunu açığa vurmaksızın, zaman kazanacak ve geçici olarak görev başında bulunmuyormuşum gibi, işler düzenlenecek ve Meclisi başkan vekilleri yöneteceklerdi.
Bu önlemin uygulanması, kuşkusuz Meclise katılan ve işin aslını kavramış olması gereken arkadaşların yardımları ve çalışmalarıyla olabilecekti.
Efendiler, bu işi gereken kişilere söyledim. Düşüncemi ve görüşümü uygun buldular. Bu yolda çalışacaklarına söz ve güvence vererek İstanbul’a gittiler.
Ama, pek az, belki bir ya da iki arkadaştan başkasının, bu konu ile hiç ilgilenmediklerini öğrendim.
Bu konuda üstün gelen düşünüş ve mantık şu imiş: Bunca milletvekilleri içinde Meclis Başkanı olacak yeterlikte bir adam bile yok mudur ki, Meclise gelmemiş olan bir milletvekilini kendi yokken başkan seçeceğiz... Mecliste bulunan sayın üyeleri bu denli yetersiz göstermek, yabancılar üzerinde kötü etki yapmaz mı?
Bir başka mantık da şu: Meclis Başkanlığına Ulusal Kuvvetler Başkanını seçmek, daha ilk günden Meclis üzerine kuşku ve saldırı çekmeye yol açmaktır. Akıllı işi değildir.
Bu türlü düşünen ve mantık yürütenlerin bana pek de uzak kişiler olmadıklarını görenler, susmayı yeğ tutmuşlar.
Efendiler, açıkça söylemeliyim ki bu önlemin alınmamış olması, Meclis dağıldıktan sonra beni, küçük bir güçlükle karşılaştırmıştır. Bunu da sırası gelince bilginize sunacağım.
*
HARBİYE NAZIRI CEMAL PAŞA’NIN İŞTEN
UZAKLAŞTIRILMASI ÖNERİSİ
Efendiler, Millet Meclisi, 12 Ocak 1920 günü açılmıştı. Aşağı yukarı on gün sonra, Harbiye Nazırının 21 Ocak 1920 günlü bir telini aldım. Olduğu gibi bilginize sunuyorum:
Geciktirilmesi sorumluluğu gerektirir. Harbiye, 21.1.1920
Ankara’da Yirminci Kolordu Komutanlığına
Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine:
İngilizler, hükümete verdikleri bir notada, benim Cevat Paşa Hazretlerinin görevden çekilmemizi istediler. Hükümetçe, olmaz diye şiddetle bir karşılık verildiyse de durum, hükümetin kalmasını ve yalnız benimle Cevat Paşa’nın çekilmemizi gerektirdi. Harbiye Nazırlığına Salih Paşa vekillik edecektir. Hükümeti güç duruma sokacak bir davranışta bulunulmamasını rica ederim. Yoksa durum düşündüğünüzden daha ağır olur.
Harbiye Nazırı
Cemal
Bu tel, 22 Ocakta elimize gelmişti. Hemen telgraf başında, öğleden önce saat 11.30’da şu teli yazdım:
22. 1. 1920
Harbiye Nazırı Cemal paşa Hazretlerine
1- Verilen notayı, olduğu gibi gönderir misiniz?
2- Yapılan öneriyi yerine getirmekte ivedilik göstermeyiniz. Notayı inceledikten sonra görüşlerimizi bildireceğim.
Mustafa Kemal
Cemal Paşa’nın, imzasını gizleyerek verdiği yanıt şuydu:
Çok ivedidir. Kadıköy. 22.1.1920
Ankara’da Yirminci Kolordu Komutanlığına
Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine:
Notanın kısaltılmış örneği aşağıdadır:
1- Özel olarak seçilen subayların Ulusal Kuvvetler kurmaylıklarına gönderilmeleri.
2- On Dördüncü Kolordudan bir kısım erleri ayırıp terhis ederek ulusal Kuvvetlere yollamak.
3- Top kaması ve başka aletler kaçırılması.
4- Zonguldak’tan İstanbul’a gelen taburun geri gönderilmesini geciktirmek.
5- Afyonkarahisar’dan Alaşehir’e alay göndermek.
6- Bursa’dan Bandırma’ya bir alay göndermek.
7- Bu işlerde Harbiye Nazırı ile Genelkurmay; Başkanının parmağı olduğu anlaşılmıştır. Kırk sekiz saat içinde bu iki kişinin görevlerinden uzaklaştırılması.
Dikkat buyurulursa Aydın cephesi işi bu notada söz konusu bile değildir. Bu notaya yanıt olarak: “Bir, iki, üçüncü maddeler yalandır. Dördüncü konu benim zamanımda değildir. Ben, başvurmaları üzerine geri gönderdim. Beşinci konuda tümen komutanını deliştirdim. Altıncı konu, yani Ahmet Anzavur konusu da güvenlikle ilgilidir. Bu konuda yazışmalarımız vardır. Şimdi de dosyalar incelenirse anlaşılır.” denildi. Kabul etmediler. Bunun üzerine üç yol söz konusu oldu: Notaya birinci yanıttan sonra yanıt vermemek ve içindekilere kulak asmamak. Hükümetin toptan çekilmesi. Benim çekilmem. Birinci yol tutulacak olursa, burada bir kötülük çıkmasından korkuldu. İkinci yol tutulursa, onların istediklerinin olacağı ve Ferit Paşa’nın işbaşına geleceği düşünüldü. Bu duruma göre, benim çekilmem ve Nazırlığın vekillikle yönetilmesi yeğlendi. Kararınız ne yolda olursa olsun önce bana bildirilmesini rica eder ve sizlere üstün saygılarımı iletirim efendim. (Ferik Cemal)
Başyaver Salih
Cemal Paşa bu notada, Aydın cephesinin söz konusu edilmediğine işaret etmekle bilmem ne demek istiyor?
Kuşku yok ki, söz konusu olan Aydın cephesidir, ona yardım işidir ve Ulusal Kuvvetlerdir. Yalnız, Cemal Paşa bu dokundurmasıyla, işleri bu duruma sokanın Temsilciler Kurulu olduğunu anlatmak İstemektedir.
Cemal Paşa’ya, bu teline yanıt olarak yazdığım telle, şu buyruğu verdim:
22.1.1920
Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretlerine
Görevden çekilerek İngilizlerin isteğine uymanız öyle ağır bir durum yaratır ki, sizin çekilmemekle ortaya çıkacağını düşündüğümüz durumdan daha ağır olur. Bundan başka Temsilciler Kurulunun bir delegesi olan sizin, Temsilciler Kurulunun haberi olmaksızın ve dahası, onun görüşüne karşıt olarak çekilmeniz kabul edilemez. İngilizlerin sizi zor kullanarak, görevden yırabileceklerini bile biz hesaba kattık ve tez elden önlemler aldık. Şu duruma göre, önce notayı, olduğu gibi bildirmenizi; sonra olup bitenlerden bilgi vererek kararımızı beklemenizi ve sarsılmaksızın görevinizde kalmanızı kesin olarak istiyoruz.
Temsilciler Kurulu adına
Mustafa Kemal
Ali Rıza Paşa’ya da şu teli yazdım:
Ankara, 22.1.1920
Yüksek Sadrazam Hazretlerine
İngilizlerin, Harbiye Nazırının ve Genelkurmay Başkanının değiştirilmesini istemeleri devletin siyasal bağımsızlığına kesin bir saldırıdır. Bu saldırı, bir süreden beri yurdumuzun bölüşülmesi ve siyasal varlığımızın ortadan kaldırılması yolunda dünya kamuoyunda sürüp giden tartışmaların kesin bir karara bağlanmış olması sonucu mudur; yoksa siyasal varlığımızı ortadan kaldırma yolunda yapılacak girişimlerin ne sonuç vereceğini anlamak için yapılmış bir deneme midir? Ya da, İtilâf devletlerinin. alıştıkları gibi, birbirlerine sorup danışmaya gereklik görmeksizin, bir başına söz yürütme yolunda herhangi bir davranış mıdır? Bunları ayırt edebilmek için elimizde bilgi yok; böyle bir bilgiyi edinemeyiz de. Gene Yunanlıların Salihli cephesinde başlayan saldırılarının bu girişimlerle ne ölçüde ilgisi olduğunu da kestiremeyiz. Fakat, siyasal bağımsızlımıza yöneltilen açık saldırıya devletçe bir şey demez, ulusça da göz yumarsak siyasal varlığımıza karşı en kötü kararlara ve işlere kendimiz yol açmış olacağımıza kuşkumuz yoktur. Öyle ise, İngilizlerin İstanbul’da yapabilecekleri saldırılar ne biçim ve ölçüde olursa olsun, içtekiler ve dıştakilerce Müdafaai Hukuk Cemiyetine dayandığı bilinen hükümetin, bu öneriyi kabul etmeyeceğini sert bir dille bildirmesi ve Harbiye Nazırı ile Genelkurmay Başkanını ne yapıp yerinde tutması kesin isteğimizdir. Bunun dışında uysalca bir davranış, yalnız ulusun bağımsızlığına ve varlığına aykırı olmaz; hükümeti de, ulusa karşı vermiş olduğu sözden dönmüş ve bağımsızlık uğrundaki ulusal savaşlarımızı geciktirmiş ve güçleştirmiş duruma sokar. Bunun için, hükümet kabul etse bile biz; hükümetin, Kurulumuza karşı olan yüklenmesini bozmakla, ulustan aldığı gücü büsbütün yitirmiş olduğunu; bağımsızlığı zedeleyici tutum ve davranışından dolayı hükümeti sorumlu saydığımızı kamuya duyurmak zorunda kalırız. Hükümetin direnmesi üzerine İngilizler Harbiye Nazırını zor kullanarak görevinden atmak ve bütün hükümeti düşürmek yoluna gitseler bile, bu durum gerek dışa gerek içe karşı, onların buyruğuyla nazırı görevden çıkarmak durumundan daha elverişlidir. Durumun gelişme evreleri üzerine bir iki saata değin bilgi vermenizi yüksek katınızdan rica ederiz. İstanbul ile haberleşmeyi İngilizler engellerlerse ulusal bağımsızlığımız uğruna ulusal ve dinsel savaş ilan etme yolunda ilerleyeceğiz.
Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk
Cemiyeti Temsilciler Kurulu adına
Mustafa Kemal
O gün Cemal Paşa’ya da şu teli yazdım:
Kişiye özel ve çok ivedidir. 22 Ocak 1920
Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretlerine
İngilizlerin buyruğu üzerine Harbiye Nazırlığını bıraktığınız anlaşılıyor. Devletimizin ve ulusumuzun bağımsızlığına dokunan bu çekilmeyi, ne olursa olsun, kabul etmemek sizin ve bizim ödevimiz gereğidir. Biz ödevimizi sonuna değin yapmak için her türlü önlemi alıyoruz. Sizi de, yerinize oturup nazırlığınızı sürdürerek ödevinizi yapmaya çağırıyoruz. Eğer kişisel ya da inançsal herhangi bir nedenle görevde kalmak istemiyorsanız, İngilizlerin notası üzerine değil, bağımsız bir ulusun nazırına yaraşır biçimde ayrılırsınız. Sorunu, kişisel bir açıdan değil; bu karışmanın, yurdumuz için akla gelebilecek ağır yıkımların başlangıcı olabileceği açısından incelemenizi rica ederiz. Nazırlıktan böyle çekilmeniz, İngilizlerin karışmalarını ve bağımsızlığımızın zedelenmesini kolaylaştıracaktır. Eğer görev başına gelmemekte direnirseniz, İngilizlerin ulusal bağımsızlığımızı bozduğunu ilan ederken Harbiye Nazırının da yurt ödevini yapmamaktan sorumlu olduğunu ağır bir dille eklemek zorundayız. Notada yazılanları, bir gün sonra bildirmeniz ve şimdiye dek Kurulumuzla ilişki kuramayacak biçimde yerinizden uzaklaşmanız, durumu ağırlaştırmaktadır. Yanıt vermenizi ister ve rica ederiz.
Temsilciler kurulu adına
Mustafa Kemal
Sadrazam ile telgraf başında şu görüşmeler oldu:
Babıâli, 22 Ocak 1920
Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti
Temsilciler Kuruluna
Harbiye Nazırı Cemal Paşa’nın hükümetten çekilmesi ve Genel kurmay Başkanı Cevat Paşa’nın görevinin deliştirilmesi, yalnız İngilizlerce istenmemiştir. İngiltere, İtalya ve Fransa temsilcileri hükümete ortak bir ültimatom vererek ve gerekçe bildirerek kırk sekiz saat içinde bu isteğin yerine getirilmesini istemişlerdir. Bu ağır öneri karşısında. hükümetçe durum enine boyuna görüşüldükten sonra toptan çekilmeye karar verildi. Millet Meclisi toplanmış bulunsaydı hükümetçe başka türlü davranılabilirdi. Önerilerini geri aldırmak için, üç devlet temsilcileri katında, ileri sürdükleri gerekçe yadsınarak, gerekli girişimde bulunuldu. Temsilciler önerilerinde direndiler. Hükümetin çekilmesi kesinleşmişken Cemal Paşa, Millet Meclisinin daha görüşmelere başlayamadığı bir zamanda hükümetin çekilmesinin yurdun yüksek yararına aykırı olacağını, söyleyerek ve böyle bunalımlı bir zamanda hükümetin çekilmesinin, İstanbul’u Anadolu’dan ayırmaya dek varıp çok ağır sonuçlar doğuracağını ileri sürerek, kendisinin çekilmemesiyle işin çözüme bağlanmasını yeğledi. İşin evreleri bunlardır. Millet Meclisinin, en çok bir iki güne dek çoğunluğu sağlayarak toplanması kesin olarak beklendiğinden, hükümet her türlü sorunu Meclisin gözleri önüne serecektir. Sizin bu konuda hiçbir girişimde bulunmamanız gerekir. Çünkü, söz Millet Meclisinindir. Hükümet üyeleri durumun ağırlığını iyice anladıklarından, işlerinin ve davranışlarının doğruluğuna inandıklarından, en elverişli kötü durumu seçmişlerdir. Karışmalara son verileceği, cumartesi sabahına değin bildirilmezse hükümetin çekileceği ve bundan doğacak sonuçların sorumluluğunu kabul etmeyeceği bildirilir.
Sadrazam
Ali Rıza
Efendiler, Sadrazam Paşa, kendilerini aşağılayana değil de bize sert ültimatom veriyor.
Kongre, 22.1.1920
Sadrazam Paşa Hazretlerine
Yüksek telyazıları üzerine Temsilciler Kurulunca bir karar almak için, her şeyden önce ültimatom örneğinin olduğu gibi bilinmesine kesin gereksinme vardır. Bunu bildirmek iyiliğinde bulunulmasını rica ederim.
Temsilciler Kurulu adına
Mustafa Kemal
Erenköy, 22/23.1.1920
Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti
Temsilciler Kuruluna
Y: Görüşüldükten sonra bildirilecektir.
Sadrazam
Ali Rıza
Burada söylemeliyim ki, hükümet bu nota örneğini, olduğu gibi bize vermek istememiş ve vermemiştir.
Sadrazama verdiğim yanıt şudur:
22.1.1920
Yüksek Sadrazamlık Katına
Ültimatom örneğini gördükten sonra kesin kararı sunacağız. Ancak, durum incelenirken dayanılan ilkelerde, hükümetle aramızda görüş ayrılığı vardır ki, ilkin onu ortadan kaldırmak isteriz. Hükümet bizim dileklerimizi kendi işlerine karışma saymış; yani, dış olayı bir yana bırakarak bir iç sorun önünde bulunduğunu sanmıştır. Olayı, yalnızca yabancıların bir nazırı değiştirebilmesi bakımından düşünmek gerekir. Şu da var ki, sizin sandığınız gibi Harbiye Nazırının kendi kişiliği de söz konusu değildir. Bu durumda başka bir nazır ya da herhangi bir kişi olsaydı olay, gene böyle yorumlanacaktı. Öte yandan, Nazırın değiştirilmesini buyuran gücün Millet Meclisinin toplanmasına ve hükümetin açıklamasından sonra Meclisin bir karar almasına izin verip vermeyeceği de şu anda belli değildir. Millet Meclisi çalışmaya başlamadan önce ortaya çıkacak oldubittilere hazırlanmak gerektiği için, yüksek hükümetin kararını anlamak istiyoruz. Millet Meclisi çalışmaya başlamadan önce, oldubittiler birbirini kovalar ve dış olayların niteliğine uygun önlemler almakta gecikilirse, bundan doğacak sorumluluğun da Kurulumuza düşmeyeceğini kabul buyurursunuz. Millet Meclisi gerçekten toplanır ve çalışmaya başlarsa, hükümete hiçbir şey için başvurmayacağımıza kuşku yoktur. Notayı yalnız İngilizlerin değil, İtilâf devletlerinin ortak olarak vermeleri dışişlerinin önemini kavramak için ayrı bir nedendir.
Temsilciler Kurulu adına
Mustafa Kemal
Cemal Paşa, son telimize 23/24 Ocakta verdiği yanıtta, çekilmesinin zorunluluğundan ve Millet Meclisinin nasıl davranacağını beklemek gerektiğinden söz ediyordu.
Efendiler, o günün öğlesinde, Ankara, Erzurum, Sıvas, Diyarbakır, Bandırma, Balıkesir, Konya, Edime, İstanbul ve Bursa’da bulunan komutanlara durum ve görüşümüz bildirilerek dikkatleri çekildi ve düşünceleri soruldu.
İstanbul’daki Onuncu Kafkas Tümeni Komutanı Kemalettin Sami Bey’e de (Berlin Elçisi Kemalettin Sami Paşa’dır), ayrıca şu buyruğu verdim:
22 Ocak 1920
Onuncu Kafkas Tümeni Komutanlığına
Hemen Rauf Bey’i bularak durumu birlikte ve güvenlik önlemi alarak izlemenizi rica ederiz. İngilizlerin isteğini yerine getirmek kesinlikle doğru değildir. Buraca o bakımdan ivedi önlemler alınıyor. İstanbul’daki telgraf haberleşmelerini güven altına almanız gerekir.
Mustafa Kemal
Efendiler, Rauf Bey’e, Bekir Sami Bey’e, Câmi Bey’e ve milletvekillerine de Kafkas Tümeni Komutanı Kemal, Müstahkem Mevki Komutanı Şevket ve Harbiye Nazırlığı Başyaveri Salih Beyler aracılığıyla ve kapalı telle bildirimi yaptım:
22 Ocak 1920
İngilizler, Harbiye Nazırı Cemal Paşa ile Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa’nın görevden çekilmelerini istemişlerdir. Bu, devletin bağımsız, ortadan kaldırmaya yönelmiş sert bir girişimdir. Onun için, bu girişime karşı ulusun göstereceği her türlü tepki, bağımsızlığı korumak için yapılacak bir savaş sayılır. Savaşın ilk döneminde ödev, milletvekillerine düşmektedir. Milletvekilleri; İngilizlerin hükümet üyelerini görevden attırmaya dek giden karışma ve etkilemelerle devletin siyasal bağımsızlığına yönelttikleri saldırıların Meclisçe kabul edilmediğini içe ve dışa karşı tezlikle ve kesin bir dille bildirmek zorundadırlar. Bunun nasıl yapılacağını kararlaştırarak buraya bildiriniz. Fakat, bu işler yürütülürken şu noktaları neyapıp yapıp sağlamak gerekir:
Birincisi: Meclisin dağıtılması ile ilgili bir padişah buyruğunun, Mecliste birdenbire okunması gibi bir durumla karşı karşıya kalınmamalıdır. Eğer böyle bir şeyin olabileceği yolunda en küçük bir kuşku belirirse milletvekillerinin, girişimlerini özel toplantılar biçiminde yapmaları yeter sayılır.
İkincisi: Devletin siyasal bağımsızlığına karşı sert bir girişimde bulunulduğunu; Barış Konferansına, Avrupa uluslarına, İslam dünyasına ve yurdun her yerine duyurmak gerekir. İngilizler saldırıdan vazgeçmezlerse Meclisin ödevi, Anadolu’ya geçmek ve ulusun yönetimini ele almaktır. Bu yürütüm, bütün ulusun gücünü varlığında toplamış olan Ulusa Kuvvetlerce her yönden desteklenecektir. Şimdiden gerekli önlemler alınmıştır.
Temsilciler Kurulu adına
Mustafa Kemal
Bu bildirimin örneği, olduğu gibi, bütün komutanlara bildirildi.
Efendiler, ayrıca Rauf Bey’e de 23 Ocak 1920’de, Onuncu Kafkas Tümeni Komutanı aracılığıyla yazdığım kapalı telde: “Harbiye Nazırının ayrılması bir oldubitti olmakla birlikte, bu iş önemlidir, üzerinde durulacaktır.” dedim. İtilâf devletleri temsilcileri, hükümetimizi istedikleri biçimde kurmak yolunu tutmuş oluyorlardı. Yarın, Meclisin güvenoyu vereceği bir hükümete karşı da böyle davranmalarına yol açılmış oluyordu. Hükümetin, ulusa ve basına bilgi vermeden, toptan çekilme yoluna gitmeden boyun eğmesi, ulusun bağımsızlığını zedeliyordu. Olayı kapatmayarak hükümeti, ulusun bağımsızlığını koruyamadığı için, Millet Meclisinde açıkça düşürmek gerekti. İşte bütün bunları Rauf Bey’e yazdım.
Gene o gün, Onuncu Kafkas Tümeni Komutanına ve Rauf Bey’e şu yönergeyi vermişti:
Hükümet direnerek; Barış Konferansını; “Ulusal Kuvvetlerden dolayı Türk Hükümetinin düşürülmesine karar verilmiştir.” diye bütün dünyaya ilan etmeye zorlamalı idi. Hükümetin, önceki hükümetler gibi, ulusal bağımsızlıktan sessizce bağışta bulunması kişisel yetki bakımından güçsüzlüğünü, anlayış ve kavrayış bakımından da hiçbir zaman güvenilir durumda olmadığını bir daha açıkça göstermiştir. Bunca karışık işleri, yaratılış ve düşünüş bakımından bu denli güçsüz kişilerle yürütmeye çalışmanın artık yolu yoktur. Bu duruma göre, hükümetin son olaydan ötürü düşürülmesi gerekir. Ulusun genel güvenini kazanabilecek bir hükümetin işbaşına gelmesi yolunda çalışınız.
ANADOLU’DA BULUNAN SUBAYLARIN TUTUKLANMASI
KARARI
Efendiler, yabancıların İstanbul’da saldırıları artırarak nazır ya da milletvekillerinden kimilerini tutuklamaya başlayabileceklerini kestirip, böyle bir davranışa karşılık olmak üzere, Anadolu’da bulunan yabancı subayların tutuklanmasına karar verdim. Bu kararımı ve buna göre önlem alınmasını, 22 Ocak 1920 günü Ankara, Konya, Sıvas ve Erzurum’daki Kolordu Komutanlarına, kişiye özel olarak, kapalı telle buyurdum.
Efendiler, milletvekillerine yazdığım tele, Vâsıf, Rauf, Bekir Sami Beylerin birlikte imzaladıkları yanıt geldi. Bu yanıtta: “Meclis resmi olarak görüşmelere başlayınca, günün konusu olan iş dolayısıyla, hükümet çekilecektir.
O zamana değin durumun esenliği için hükümetin işbaşında bırakılması gerekmektedir. Siz, bir girişimde bulunmayınız ve karışmayınız. Buyruklarınızı bize bildiriniz. Görüşlerinizin bütün ilgililer katında gereği gibi savunulacağına inanınız.” denilmekteydi.
Ben, ne hükümete ve ne de Meclise bir şey yazmamaya karar yermiş ve artık işi sayın milletvekili arkadaşlarımıza bırakmıştım.
Efendiler, İstanbul’daki kişilerin ne gibi öğütlere uyarak, davranışlarını düzenlediklerini belirtmek için, şu kısa bilgiyi sunayım.
Filan siyasal temsilci, çok namuslu, doğru sözlü ve Türk dostu imiş. Bu kişi çok içten üzüntülü bir dille demiş ki, eğer Harbiye Nazırı ile Cevat Paşa çekilmeseydiler, Harbiye Nazırlığına el konulacaktı. Ulusal Kuvvetlerin gösterdiği aldırmazlık ve dayanç, kimilerini çıldırtıyor. Fakat ivedi davranmayın ezilirsiniz. Bana inanın.
Aşağılama varsa yapanlar utansın. Belki daha delilikler olacaktır. Fakat siz, hiç delilik yapmayın.
İstanbul’daki kişiler: “Biz, bu sözlerin içtenliğinden kuşkulanmıyoruz.” Diyorlardı.
MİLLET MECLİSİNE BAŞKAN SEÇİLMEM SAKINCALI
GÖRÜLÜYOR
Efendiler, milletvekilleri, İstanbul’da toplanmalarından bir hafta sonra başkanlık kurulu seçimi üzerinde ve dolayısıyla Meclis başkanlığı üzerinde görüşmeye başlamışlar. Bir yerde belirtmiştim ki ben, Meclis Başkanı seçilmeyi, birtakım yararlarından ötürü, gerekli bir önlem saymış ve gereken kişilere görüşümü bildirmiştim. İşte, anlattığım gibi, bu konu üzerinde görüşülmeye başlandığı günlerde, 28 Ocak 1920 ve 1 Şubat 1920 günlerinde Rauf Bey’in yolladığı yazılarda, birtakım düşüncelerden sonra: “Biz, pek büyük sakınca doğuracak olan bu işi ileri sürmekten vazgeçiyoruz.2 denmekte ve “….. Özel, gizli bir toplantıda yeniden söz konusu oldu. Şeref Bey, seçilmenizin yararlarından söz etti…… Seçimde oyların dağılacağı yeniden kesin olarak anlaşıldığından, ulusun başında Millet Meclisine gözcü olarak kalmayı öteden beri yeğlediğinizi söyledik ve sizin için alkışlarla içten gösteriler yapıldığını gördük. Genel toplantıda Reşat Hikmet Bey başkan, Hüseyin Kazım Bey birinci başkan vekili ve Hoca Abdülaziz Mecdi Efendi ikinci başkan vekili seçildi.” Haberi verilmekteydi.
Efendiler, benim başkan olmamdan söz eden, demek ki yalnız Şeref Bey oluyor. Öteki kişiler, başkanlığa seçilmemin hangi amaçla söz konusu olduğunu, gizli yapıldığı bildirilen bu toplantıda anıştırma yoluyla olsun, söylemiyorlar. Sağlam gerekçelere dayanarak, benim başkan seçilmemi söz konusu etmeliydiler. Ondan sonra, oyların dağılıp dağılmayacağını incelemeliydiler. Yalnız Şeref Bey’in sözleri üzerine genel eğilimin belli olduğu yargısına varmak, yerinde bir iş olmayabilirdi.
Efendiler, Rauf Bey’in başkanlık konusundaki açıklamasına verdiğim yanıtta demiştim ki: “İleri sürülen sakıncalar önceden enine boyuna düşünülen şeylerdir. Benim başkan olmamı gerektiren nedenler bellidir. Bunlar, Ulusal Kuvvetlerin ulusça kabul edildiğini belirtmek, Meclis dağılırsa başkanlıkla ilgili görevleri güvenle yapmak, geçmişiyle uyuşmaz bir barış önerisi karşısında ulusal bir ayaklanma olursa Millet Meclisi Başkanı olarak ulusun maddesel ve ruhsal bütün gücünü ulusal savunmaya yöneltmek düşünceleridir. Sözlerinizden, savunmayla ilgili bu nedenlerin bugün İstanbul çevresinde önemsiz görüldüğü anlaşılıyor. Eğer doğru seçim yapmamak yüzünden ulusal savunmada bugün ya da gelecekte aksaklıklar belirirse, sorumluluk, yanlışlığı yapanlara düşer. Bu işi benim kişisel düşüncelerle istemediğim yolunda güvence vermeye gereklik yoktur.”
Efendiler, Harbiye Nazırının ve Genelkurmay Başkanının zorla düşürüldüğünü biliyoruz. Meclis Başkanlığına seçilen rahmetli Reşat Hikmet Bey’in, bir uydurma nedenle yabancılarca tutuklandığını öğrenmiştik. İstanbul’da bulunan Temsilciler Kurulu üyelerinin tutuklanmalarının düşünüldüğü, Rauf Bey’in 28 Ocak 1920 günlü teliyle bildiriliyordu. Bu olaylardan, Ulusal Kuvvetlere karşıt davranışlar bulunduğu, Meclisin dağıtabileceği, dolayısıyla, ulusal savunmaya girişme zamanının daha da yaklaştığı belli oluyordu. Ama, bu gerçeği sezinleyen azdı.
Efendiler, Reşat Hikmet Bey’in kurtarılması için de Ankara’dan çalışmak gerekti.
Rauf Bey’in, Meclisin durumunu anlatan 27 Ocak 1920 günlü kapalı telinde kaygı uyandıracak birtakım tümceler vardı. Örneğin: “Hükümet başlangıçta çekilmeyi, düşünmüş, ama çekilmemiştir. Meclisin bugünkü durumu, bu işi düzeltmeye elverişli değildir. Buradaki milletvekillerinin durumları, Maraş çevresindeki olaylarla ilgili olarak halkın gönderdiği telleri, Genel Kurulda okumaya bile elverişli değildir. İtilâf devletlerinden filan, falan kişiye ayak uydurmamızı öğütlüyor. Toplanacak yerimiz yoktur.”
Rauf Bey’e, 7 Şubat 1920’de yolladığımız bir yazıda, şu görüşlerimizi bildirdik: “Milletvekilleri, İstanbul’daki iç ve dış etkiler altında, barışı sağlamak ülküsünü savsaklayarak, kulluk, yükselme isteği, kıskançlık, kuruntu... gibi etmenlerle bölünmüşlerdir. Arkadaşlarımız, çok sayıda milletvekilinden meydana gelecek bir çoğunluk elde edebilmek için kendi düşünce ve inançlarından boyuna bağışta bulunmuşlar ve uysal davranmak ereğiyle, hükümet ve bilinen çevreler üzerindeki etkilerini büsbütün yitirmişlerdir. Bu durum, düzeni bozmamak kaygısıyla sürdürülürse, ulus yararına aykırı isteklere ve türlü türlü tutkulara maşa olmaktan; ulusal işleri baltalayıcı kararlar alınmasını önleyememekten korkulur. Bu duruma karşı önlem şudur: Azınlık bile olsa ilkelerimize yüzde yüz bağlı arkadaşlardan bir grup meydana getirmekle yetinmek... Bunun sakıncası, uysallığın sakıncasından azdır. Hükümeti, biç bir koşula bağlı kalmaksızın düşürmek gerekir. Kesin savaşım durumu alınması gerekir.”
HÜKÜMETİ DÜŞÜRMEK VE KESİN SAVAŞIM DURUMU
ALMAK GEREĞİ
Efendiler, Ali Rıza Paşa Hükümeti çekilmemiş; Meclis de, başına iş açmaktan sakınarak, düşürme yoluna gidememiş ve kimi üyeleri değiştirilmiş olan Ali Rıza Paşa Hükümetine güvenoyu vermiştir.
Ali Rıza Paşa Hükümetinin, Meclis önünde okuduğu bildiriyi bilmem anımsar mısınız? Bu bildiride:
Sadrazam Paşa, yaptığı en önemli görevi sözlerine başlangıç olarak alıyor; İstanbul Hükümeti ile Anadolu arasında haberleşmenin kesilmesine değin varan anlaşmazlığın giderilmesini başardığını, bundan böyle ulusal buyrumun yüksek Mecliste belireceğini, artık meşrutiyet kurallarına eksiksiz uymaya hiçbir engel düşünmediğini söylüyor.
Efendiler, bu sözlerle, Temsilciler Kurulunun ulusal buyrum adına iş görmesine ve meşrutiyet kurallarına uygun, işlere engel olmasına artık yer olmadığı, üstü kapalı olarak anlatılmak isteniyor. Daha dün Millet Meclisinin, İstanbul’da toplantıda bulunduğu bir sırada, ulusal buyruma da, uluslararası kurallara da aykırı olarak, kendilerinin ve; kendileriyle birlikte Meclisin ve ulusun ne denli ağır bir saldırıya uğradığını söylemeyi gerekli görmeyen Sadrazam, gene Temsilciler Kurulunu curnal ederek yüreğini soğutmaya çalışıyor ve bizim sayın; milletvekili arkadaşlarımız da, bu sözleri tam bir sessizlikle dinleyebiliyorlar.
Hükümet, siyasal topluluklara karşı tarafsızlıktan ayrılmadığını ve ayrılmayacağını belirttikten sonra, bu güne değin elde ettiği başarıların değerlendirilmesini Meclise bırakıyor.
Sadrazam, devlet işlerinin düzeltilmesi Osmanlı Devletinin her yabancı devlet baskısı karşısında kaldıkça, izlediği eski yöntemi yeniden dirilterek, dünya kamuoyuna, yeni düzeltmelere girişileceği yolunda söz veriyor. “Yerinde yönetime geniş ölçüde yer vereceğiz. Azınlıkların haklarını güven altına almak için, nispi temsil kuralını getireceğiz. Adalet, maliye, bayındırlık ve güvenlik işlerinde, dahası, sivil yönetim işlerinde bile yabancılara yeterince denetleme yetkisi vereceğiz.” diyerek, amaçladıkları düzeltmelerin ilkelerini sayıyor.
Sadrazam Paşa, dışişlerden söz ederken d: “Ateşkes Anlaşması hükümlerinden ayrılmamak, hükümetçe gerekli görülmektedir.” diye söz veriyor; öte yandan: “İzmir’e Yunanlıların girişi yüzünden meydana gelen taşkınlık ve kargaşayı sona erdirecek ancak barıştır.” demekle yetiniyor ve: “Dayancın ve sağgörünün, güçlüğü kolaylığa döndüreceğine tam kanısı olduğunu” söyleyerek bildirisini bitiriyor.
ALİ RIZA PAŞA VE HÜKÜMETİNİN İÇYÜZÜ
Efendiler, Millet Meclisinin onayından geçen bu bildiriyi inceleyip yorumlamakla burada vakit geçirmeyi gereksiz sayarım.
Yalnız efendiler, Sadrazam Ali Rıza Paşa’nın hükümetinin içyüzünü ve utanmazlığını gösteren bir belgeyi, olduğu gibi bilginize sunmama izin vermenizi rica edeceğim:
Çok ivedidir. İstanbul, 14 Şubat 1920
İllere ve Bağımsız Sancaklara
Bu kez Millet Meclisinde okunup büyük bir çoğunlukla onaylanan ve hükümete güvenoyu verilmesine temel olan programın önemli noktalarından birinde belirtildiği üzere: Artık Millet Meclisi toplanarak, ulusun her türlü isteklerinin belireceği tek yer niteliğiyle, Tanrı’ya şükür çalışmaya başladığına göre, meşrutiyet kurallarının bütün engel ve etkilerden uzak olarak eksiksiz işlemesi gereken yurdumuzda Millet Meclisinden başka yerde, ulusal buyrum adına söz söylemeye ve istekler ileri sürmeye yer ve yol yoktur. Böyle davranışların hükümet işlerine karışma sayılıp cezalandırılması gerektiği genelge ile bildirilir.
Sadrazam
Ali Rıza
Efendiler, böyle bir genelgeye ne gerek vardı? Temsilciler Kurulunu ulus gözünde küçük düşürmekte, onun cezalandırılabileceğinden söz etmekte ne yarar vardı? Eğer Temsilciler Kurulu zaman zaman hükümetin dikkatini çekmeye gereklik görüyor idiyse, bu davranışının ne denli temiz ve yüksek düşüncelerle olduğundan ve nedenli yurtsal zorunluluklarla yapıldığından daha da kuşku duyulabilir miydi? Temsilciler Kurulunu, dolayısıyla ulusun birliğini ve davranışını ortadan kaldırmayı başlıca erek bilen hükümet, Aydın, Adana, Maraş, Urfa, Antep cephelerinde yapılmakta olan çarpışmalardan ise, hiç de duygulanmış gibi görünmüyordu. “’Yabancı devletlerin, doğrudan doğruya hükümete yapmış oldukları saldırıdan hükümet üzüntü duymuyordu. Şunu da açık olarak söylemeliyim ki, her türlü ulusal isteklerin belirdiği tek yer olması gereken Millet Meclisinin, daha Sadrazam Paşa’nın Tanrı’ya teşekkür ederek söylediği gibi çalışmaya başladığı da, ne yazık ki, görülmüyordu.
Efendiler, Sadrazamın bu bildirisi üzerine biz de şu genel bildirimle ulusun dikkatini çekmeyi gerekli gördük:
Genelge
Tel 17.21920
Ulusal buyrumun yasaya göre belirdiği yer olan Millet Meclisini, açarak ulusal egemenliği berkitmeyi başaran Cemiyetimizin en önemli ve en köklü ödevlerinden biri de, ulusal isteklere uygun ilkelere göre bir barış yapılıncaya dek, ulusal birliği korumaktır. Cemiyetimiz, her güçlüğü yenerek yurdu ve ulusal varlığı koruma yolundaki kurtarıcı çalışmalarını, ulusal amacın gerçekleştirilmesine değin, daha büyük bir dayanç ve inançla sürdürecektir. Bundan dolayı, yaşama ve var olma temeline dayanan ulusal örgütlerimizin, yurdun her köşesinde genelleşerek ve yayılarak örgenleşmesinin eskisi gibi sürdürülmesini bütün merkez ve yönetim kurullarından bir kez daha önemle rica ederiz.
Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk
Cemiyeti Temsilciler Kurulu adına
Mustafa Kemal
ALDATICI SÖZLER VE AĞIR KARALAMALAR
Efendiler, İstanbul’dan gelen 19 Şubat 1920 günlü yazıda: “İngiltere Devleti Dışişleri Bakanlığının İstanbul’daki Siyasal Temsilciliğine gönderildiği, Siyasal Temsilciliğin de resmi olarak hükümete ulaştırıldığı sözlü bildirimde, padişahlık başkentinin bırakıldığı bildirilmiş; fakat bununla birlikte, Ermeni kırımının durdurulması ve Yunanlılarla bütün İtilâf kuvvetlerine karşı olan tutumumuzun değiştirilmesi istenmiş; yoksa barış koşullarımızın değiştirilebileceği eklenmiştir.” denilmekte ve birtakım şeyler, özellikle “sızıltıya yol açacak en küçük olaylara bile meydan bırakılmaması” öğütlenmekteydi.
Efendiler, bu sözlü bildirimin anlamı ve kapsamı ne olabilirdi? Yunanlıların, Fransızların ve başkalarının elinde bulunan yurt parçalarından başka, İstanbul’un da alınması kararlaştırılmıştı. Fakat ileri sürülen koşula uyulursa, İstanbul’u almaktan vazgeçeceğiz mi denilmek isteniyordu? Yoksa Yunanlıların, Fransızların, İtalyanların yurdumuza girmeleri, aslında geçicidir; İtilâf devletleri yalnız İstanbul’u alacaktı, fakat önerdikleri koşula uyarsak onu da bırakacaklardır, anlamı mı çıkarılıyordu?
Yoksa efendiler, Yunanlıların, Fransızların, İtalyanların yurda girişleri bir oldubittidir. İstanbul’un alınması da düşünülmektedir. Ama Yunanlıları, Fransızları, İtalyanları girdikleri bölgelerde esenlik ve güvenlik içinde bırakırsanız, onların girişini kabul ettiğinizi edimli olarak gösterirseniz, İstanbul’u almak düşüncesinden vazgeçeriz mi denilmek isteniyordu?
Ya da efendiler, İtilâf devletleri, düşman eline düşmüş bölgelerdeki düşman kuvvetlerine karşı Ulusal Kuvvetlerin kurduğu cepheleri bozdurmayı, açtığı savaşları ve giriştiği hareketleri durdurmayı İstanbul Hükümetinin başaramayacağını iyice anladıkları için, Yunanlılarla birlikte İtilâf devletlerine yapılan saldırının önlenememiş ve aslı olmayan Ermeni kırımına son verilmemiş olduğu gibi uydurma nedenlerle İstanbul’u da mı almak düşüncesinde idiler?!
Sonraki olaylar, bu son görüşün doğru olduğunu göstermiştir sanırım. Fakat, İstanbul Hükümetinin, İngiliz Temsilciliğinin önergesinden böyle bir anlam çıkarmaya yanaşmadığı; tersine, bundan umuda kapıldığı görülü yordu.
Efendiler, yapılan önerinin ne denli yersiz olduğu üzerinde bir fikir verebilmek için, biz de o günlerle ilgili birtakım durumları anımsayalım. Kuşku edilmemek gerekirdi ki, Ermeni kırımı üzerine söylenen sözler gerçeğe uygun değildi. Tam tersine, güney bölgelerinde yabancı kuvvetlerce silahlandırılan Ermeniler, arkalarındaki destekten yüz bularak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmakta idiler. Öç alma düşüncesiyle her yerde acımaksızın öldürme ve yok etme yolunu tutmakta idiler. Maraş’taki o acıklı olay, bu yüzden meydana gelmişti. Yabancı kuvvetlerle birleşen Ermeniler, top ve ağır makineli tüfeklerle Maraş gibi eski bir Müslüman kentini yerle bir etmişlerdi. Binlerce güçsüz ve günahsız ana ve çocukları tepeleyip yok etmişlerdi. Tarihte bir benzeri görülmemiş olan bu yırtıcılığı yapanlar Ermenilerdi. Müslümanlar ancak namuslarını ve yaşamlarını korumak kaygısıyla karşı koymuşlar ve savunmada bulunmuşlardır. Yirmi gün süren Maraş kırımında Müslümanlarla birlikte kentte kalan Amerikalıların, bu olay üzerine İstanbul’daki temsilciliklerine çektikleri tel, bu acıklı olayı yaratanları, yalanlanamaz bir biçimde göstermekte idi.
Adana ili Müslümanlar, tepeden tırnağa kadar silahlandırılan Ermenilerin süngü baskısı altında, her dakika kırım tehlikesi ile karşı karşıya idiler. Canını ve bağımsızlığını korumaktan başka bir şey istemeyen Müslümanlara karşı uygulanan bu zulüm ve yok etme siyasası, uygar insanlığın dikkatini çekecek, acıma duygularını uyandıracak nitelikte iken, olayların tam tersini ileri sürmek ve bundan vazgeçilmesini istemek gibi bir öneri nasıl ilgilenmeye değer görülebilirdi?
İzmir ve Aydın bölgesinde durum buna benzer ve belki daha da acıklı değil miydi? Yunanlılar her gün kuvvetlerini, savaş gereçlerini artırıyor ve saldırı hazırlıkları tamamlıyorlardı. Bir yandan da bölge bölge saldırıdan geri durmuyorlardı. O günlerde İzmir’e yeniden bir piyade alayı ile iyi donatılmış bir süvari alayı ve yirmi dört tane yük otomobiliyle pek çok yük arabası, altı tane top ve birçok savaş gereci çıkarıldığı ve cephelere çokça cephane gönderilmekte olduğu anlaşılmıştı. Gerçek olan şu idi ki, ulusumuz hiçbir yerde, hiçbir yabancıya karşı saldırgan değildi.
Şu duruma göre, efendiler, yurdumuza giren düşmanların çekildiklerini görmeden ya da, hiç olmazsa, çekilecekleri kanısına tam olarak varmadan, aldatıcı sözlere gereğinden çok, önem vermek akıllı işi miydi? Ülkenin geleceğine tek dayanak noktası olarak kalmış bulunan Ulusal Kuvvetleri dağıtma ereğini güden bu gibi öneri ve girişimleri anlamakta güçlük var mıydı? Geleceğimiz kuşku dolu ve belirsizlik içinde iken hemen ulusal isteklerimizden vazgeçmek doğru olur muydu? Yalnız İstanbul’un değil, Boğazların, İzmir’in, Adana dolaylarının, kısacası ulusal sınırlarımız içindeki bütün yurt parçalarının egemenliğimiz altında bırakılması, ulusal amacımız değil miydi? Böyle bir durumda yalnız, İstanbul’un Osmanlı Devletine bırakılacağına söz verilmesi karşısında, Osmanlı Devletinin Sadrazamı Ali Rıza Paşa sevinse de, Türk ulusunun sevineceği ve bununla yetinerek susacağı ve sineceği nasıl varsayılabilirdi? Vahdettin’in sadrazamı, Ulusal Kuvvetleri dağıtma ereğini güden bütün bu girişimlerin tarihsel sorumluluğunu enine boyuna düşünmek istemiyor muydu?
Efendiler, yabancıların önerisine ve onu uygulamaya kalkışan hükümetin istek ve buyruğuna, ulusça ve Ulusal Kuvvetlerce uyulamayacağı doğaldı.
ULUSAL BİR HÜKÜMET KURULULAMAYIŞI
Sayın efendiler, Rauf Bey, 19 Şubat 1920 günlü bir kapalı telle hükümet ve Meclis üzerine pek düşündürücü bilgiler veriyordu, bunları özetleyeyim:
“Şubatın on dokuzuncu günü Sadrazam ile Dahiliye Nazırı, Bahriye Nazırı, Felâhı Vatan Grubunun toplantısına gitmişler. Sadrazam, Ulusal Örgütün ikinci bir hükümet gibi görünmemesini ve hükümet işlerine karışmamasını; Maraş dolaylarındaki çatışmaların daha ilerilere götürülmeyerek durdurulmasını, böylece düzenin ve güvenin sağlanmasını siyasal açıdan sevindirici gördüğünü söylemiş; Ziya paşa’nın vali, Ahmet Fevzi Paşa’nın da kolordu komutanı olarak Ankara’ya gönderileceğini bildirmiş. Dahiliye Nazırı da özgür olarak görev yapmasına karışılmamasını söylemiş; polis müdürü ile jandarma komutanını değiştirmeye güçlerinin yetmediğini anlatmış. Eskiden beri dostu olan Keşfi Bey’in temiz kişi olduğundan ve onu Bursa’ya vali, Faik Âli Bey’i de müsteşar yaptığından söz etmiş. Salih paşa da, Maraş ve dolaylarında boşalttırılan yerlere, hükümetçe el koymayı siyasa bakımından olanaklı görmemiş; Fransız basınını bize karşıt duruma getirir, demiş. Padişah, hükümet üzerinde Meclisten daha çok etkili imiş. Meclisteki ruhsal duruma göre, bu hükümeti düşürüp yerine gerekli koşulları taşıyan ulusal bir hükümet kurulamazmış.”
Bu bilgileri Anadolu ve Rumeli’de bulunan bütün komutanlara bildirirken şunu da ekledik:
“Temsilciler Kurulu, düşman elinde ve çeşitli yabancı etkilerin baskısı altında bulunan İstanbul’da daha ulusal ve özverili bir hükümetin işbaşına getirilmesindeki güçlüğü anladığı için Sadrazam paşanın bilinen bildirisine karşılık, 17 Şubat 1920 günlü genelge ile görüşünü bütün örgütlerine duyurmuştu. Ulusal birliği bozma düşüncesiyle yapılacak her girişim ve saldırıyı akla uygun davranışlarla başarısızlığa uğratmak gereklidir. Ulusal Örgütün işi bırakamayacağı üzerine ilgililerin yeniden dikkati çekilmekle birlikte, ulusal birlik ve dayanışmanın sağlamlaştırılması ve sürdürülmesi konusunda her zamandan çok sağgörülü ve uyanık bulunulmasını özellikle diler ve rica ederiz.
Rauf Bey’e de, yanıt olarak şunu yazdım:
Harbiye Nazırlığı Başyaveri Salih Bey’e
Rauf Bey’e
Y: 19.2.1920 kapalı tele:
Felâhı Vatan Grubunun Sadrazam Paşa ve arkadaşlarıyla yaptığı tartışmaların tümünden açıkça anlaşıldığına göre, şimdiki hükümet, Millet Meclisinden aldığı güvene dayanarak, Ulusal Örgütün yurttaki erkini ve etkisini ortadan kaldırmaya çabalıyor. Hükümetin, ulusal eylemlere karşıt Olması dolaysıyla görevinden çıkarılan Faik Âli Bey’i müsteşarlığa, Ferit Paşa ve Ali Kemal ile birlikte çalışan Müsteşar Keşfi Bey’i Bursa Valiliğine ataması ve daha önce göreve getirilmeleri ulusça kabul edilmeyen Ahmet Fevzi Paşa ile Ziya Paşa’yı da Ankara’ya göndermek için üstelemesi, açıktan açığa Ulusal Örgüte karşı davranıldığının açık bir örneğidir, Hükümetle ulusun, tam bir birlik içinde çalışarak, önceden saptanan ilkelere göre ulusal isteklere uygun bir barış sağlanması gereğine her zamandan daha çok inandığımız için, hükümetin yürütümüne karşı koymaktan ve güçlük çıkarmaktan sakınmayı bir yurt ödevi sayıyoruz. Her şey bitmiş, ulusal ülküye ulaşılmış değildir. Daha pek korkunç olaylar çıkabilir. Geleceğin sonsuz belirsizlikleri içinde Ulusal Örgütün kurtarıcı çalışmasını umursayıp umursamadığını hükümetten sormak gerekir. Bize gelince tarihin bu memlekette şimdiye dek meydana getirmediği, bu ulusal birlik ve dayanışmayı bozma ereğini güden her eylemi bir vatan hayınlığı sayarak ona göre gerekli karşılığı vermekten çekinmeyeceğiz. Bunu yapmak zorunda kalacağımızın hükümet üyelerince bilinmesi pek yararlı olacaktır. Hükümetle aramızdaki uyumun ve birliğin korunması, ancak şimdiki durumun sürdürülmesine bağlıdır. Gereksiz atamalar ve görevden çıkarmalar; özellikle ulusal eylemlere karşı gelmesinden ötürü işten uzaklaştırılmış görevlileri yeniden atamakta direnilmesi, Ulusal Örgüte karşı bir düşmanlık sayılacağından bu gibilerin görev almalarına göz yumulmayacaktır. Hele Ahmet Fevzi Paşa ile Ziya Paşa’nın, gönderilirlerse hemen geri çevrilmelerinin bir oldubitti gibi görülmesi gerekir.
Millet Meclisindeki arkadaşların, bugünkü durumun ağırlığını kavradıkları halde, böyle olağandışı olaylar karşısında susmaları, her yandan kışkırtılan ve özendirilen hükümeti yüreklendireceğinden, amaca bağlı arkadaşların, bu konuda da sağlam ve açık bir durum almaları gerekmektedir. Hükümetin Meclise üstün olması, denetlemeyi güçleştireceğinden, böyle bir durum ortaya çıkarsa yurdun kurtarılması yolunda doğru kararlar alınamayacağı ve sonuç olarak da ulusal amaçların gerçekleşemeyeceği apaçıktır. Bütün ulusça benimsenen ve kutsal sayılan Ulusal Örgüt amaçlarının, Meclisçe benimsenmesini ve hükümet işlerinin bu amaçlar açısından denetlenmesini sağlamak için yurtseverce en son çabalarınızın esirgenmemesini önemle rica ederiz.
Temsilciler Kurulu adına
Mustafa Kemal
Rauf Bey’in bir başka yazısına da verdiğimiz yanıtı sunayım:
Harbiye Nazırlığı Başyaveri Salih Bey’e
Rauf Bey’e
Y: 20.2.1920 şifreye:
Hükümetin Millet Meclisindeki Gruba karşı gözdağı verici bir durum takınmasının, Grubun dayanışık bir siyasal kuvvet halinde gelişip ortaya çıkamamasından ileri geldiği açıkça anlaşılmaktadır. Her şeyden önce Grubun, bu bakımdan bilinçli bir denetleme kuvveti haline getirilmesi gerektiği belli oluyor. Hükümetin sonradan, gönül almak amacıyla sizleri çağırması, bugünkü güçsüzlüğünü anlamasından ve güçleninceye dek oyalayıp zaman kazanmak istemesindendir. Hükümete karşı kesin bir durum alma zamanı gelmiştir. Sadrazama ve Dahiliye Nazırına açıkça söylemek gerekir ki Ulusal Kuvvetler, sonuç alıncaya değin çalışacaklardır.
Yurdumuza giren ve ulusumuzun tam tutsaklığını isteyen düşmanlarımız, Ulusal Kuvvetlerin çalışmalarını istememekte kendilerini haklı bulabilirler. Ama, devleti ve ulusu kurtarmaya çalışan bir ulusal kuvvete, kendi hükümetinin sataşması ve saldırması şaşılacak bir şeydir.
İstanbul’un Osmanlı egemenliği altında kalacağı yolundaki İtilâf devletleri görüşü ne denli sevinçle karşılanmışsa, İzmir ve Adana cephelerinde savaşın bırakılması yolundaki istekleri de bizi o denli şaşırttı. Harbiye Nazırına, İzmir ve Adana’nın da Osmanlı egemenliği altında kalması sağlanıncaya değin silahların elden bırakılamayacağı; Ermenilere bizim bir saldırıda bulunmadığımız Fransızların silahlandırdıkları ve kışkırttıkları Ermenilerle aramızda birtakım olaylar çıkmışsa, bunun sorumluluğunun Ermeni ulusçularına ve onları kışkırtanlara yüklenmesi gerektiği bildirilmiştir.
Hükümetin, Maraş ve Urfa’dan ileriye gidilmemesi yolundaki önerisine karşı, ulusa güven vermek ve Ulusal Kuvvetleri durdurabilmek için, Fransızların Adana’yı hemen boşaltmaya başlamaları istenmelidir. Yoksa, Ulusal: Kuvvetlerin kurtarma amacıyla yaptıkları savaşların önlenemeyeceği ve bu ateşin Halep ve Suriye’ye yayılmak üzere bulunduğu; Fransızlar Adana ve dolaylarını boşaltmakta ne denli tez davranırlarsa o denli yararlanacakları kendilerine açıkça anlatılmalıdır. Anadolu basınının sert dilinin yumuşatılması İtilâf devletlerinin zulüm ve saldırılarına son vermeleriyle olabilir. Bunca haksızlıklara, zulümlere; dahası, kırımlara karşı çığlık koparan suçsuz bir ulusu susturmak gibi bir zulüm bizden istenmemelidir. Doğrusu aranırsa, dünyanın her bucağında basın, bu denli sıkı bağlardan sıyrılmış olup özgür ve serbesttir. Akbaş cephanesinden; bir bölümünün İngilizlere geri verilmesi için hiç bir yardımda bulunmamanızı isterdik. Boş bir fişek kovanının bile İngilizlere geri verilmemesi daha uygun olur düşüncesindeyiz.
Hükümet, İtilâf devletlerine karşı böyle yapmacıklı gönül alma gösterilerinde bulunmakla onları bize acındırabileceğini ve bu iki yüzlü davranışların barış koşullarını değiştirmeye etki yapacağını sanıyorsa, kendilerinin aymazlığına acırız. Kısacası, barışımızın söz konusu olduğu bu önemli zamanda Ulusal Kuvvetleri güçsüz gösterecek her davranışın ulusal yazgımız üzerinde uğursuz bir etki yaratacağı kuşkusuz olduğundan Meclisteki arkadaşlara düşen denetleme görevinin en büyük özveriyle yapılmasını özellikle rica ederiz.
Temsilciler Kurulu adına
Mustafa Kemal
ULUSAL KUVVETLERİN ÇALIŞMALARINI SÜRDÜRMESİ
KONUSUNDA KAMUOYUNUN YOKLANMASI
Efendiler, o sırada duyulan gereksinme üzerine Rauf Bey’e gene o gün şu teli de yazdım. Bu gereksinme, Temsilciler Kurulunun ve Ulusal Kuvvetlerin çalışmalarını sürdürmesi konusunda kamuoyunu yoklamaktı. Rauf Bey’e yazdığım bu teli, Erzurum’da Kazım Karabekir Paşa’ya da çektirmiştim.
Çok ivedi olup geciktirilemez. 21.2.1920
Rauf Bey’e
Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetinin durumunu değiştirmeye yetki olacak kongrenin yapılması, tüzüğümüzün sonuncu maddesi gereğince, Millet Meclisinin, tam güvenlik ve özgürlük içinde yasama görevini yaptığını bildirmesine bağlıdır. Temsilciler Kurulunun, genel örgütün başında, barışa değin durumunu değiştirmemesi gerektiği, bütün arkadaşların uygun görmeleri ve üstelemeleri üzerine kabul edilmiştir. Oysa, hükümetçe özendirilen karşıcıl gazetelerin sataşmaları, Senatonun saldırıları, hükümetin tutumu ve yürütümü, özellikle Sadrazam Paşa’nın bildirisi ve Millet Meclisinde ulusal Kuvvetlerin türe dışı olduğunu ileri sürüp alkışlanan söylevler, kamuoyuna ulusal örgütlerden yüz çevirmekte ve Temsilciler Kurulumuzu güç bir duruma sokmaktadır.
Bir yandan Zeynelâbidin, Hoca Sabri, Sait Molla gibi kişilerin Padişahın isteğine dayanarak ve yalız Ulusal Kuvvetleri ortadan kaldırmak amacıyla, her yerde kurmaya çalıştıkları, “Tealii İslam Cemiyeti” adı altındaki kuruluşlar, ulusal örgütlere açıkça saldırılara başlamışlardır. Örneğin, Niğde ve Nevşehir’de: “Bu ayın on dokuzuncu günü Millet Meclisi açıldı; ulusal örgütleri Padişahımız istemiyor.” gibi sözlerle halkı açık toplantılar ve gösteriler yapmaya sürüklemişlerdir, “Bu tutumu, Sadrazam Paşa’nın bildirisini alan kimi görevliler de desteklemişlerdir. Bu olayın Konya’ya ve her yere yayılması uzak bir olasılık değildir. Onun için:
1- Hükümetin, Ulusal Kuvvetleri tutmaktan yana olup olmadığını kesin olarak bildirmesi istenmelidir.
2- Felâhı Vatan Grubu, söz konusu olan tam güven ve özgürlük içinde olduğunu ve Ulusal Kuvvetleri dağıtmak gereğine inandığını bildirmeli ya da, tersini öngörüyor ve Ulusal Kuvvetlerin şimdilik kalmasına gereksinme duyuyorsa, ona göre hükümetin dikkatini çekmekle birlikte, Mecliste de gereğince savunmalıdır. Bu konunun Grupça görüşülüp tartışılması gerektiği düşüncesindeyiz.
3- Ulusal örgüt ve kuvvetlerin ortadan kaldırılması, yurt yararı için yeğlenirse, İzmir, Maraş cephelerinde ve öteki cephelerde bulunan düşman kuvvetlerine karşı hükümetçe gereken önlemlerin alınması sağlama bağlanmalıdır.
Yukarıdaki dilek ve düşüncelerimizin büyük bir önemle dikkate alınmasını, gereğinin yapılmasını ve bizi de güç durumdan kurtarmak için sonucunun çok ivedi olarak bildirilmesini rica ederiz. İstanbul’daki kimi arkadaşların, bunca emeklerle meydana getirilmiş olan birliğe ve Ulusal Kuvvetlere indirilen yumruklara karşı kesin önlem alma yolunda son çabayı ve dayancı göstermekten çok, dışarıdaki uzak kuvvetlerden büyük umutlara kapılarak avundukları kuşkusuna düşüyoruz. Biz elimizdeki kuvveti iyi koruyamazsak, dış kuvvetlerin de bize değer vermeyeceklerini aklınızda kalmak üzere bilginize sunarız.
Temsilciler Kurulu adına
Mustafa Kemal
Kazım Karabekir Paşa, bu tele verdiği 23 Şubat 1920 günlü yanıtında: İstanbul’da Millet Meclisinde beliren akıma karşı Temsilciler Kurulunun ve Ulusal Kuvvetlerin karşıt ve üstün bir durumda olmasını hiç de uygun bulmuyorum. Ancak, Temsilciler Kurulunun, bu işin içinden onuruyla çekilmesini; işin sorumluluğunu ve durumun değerlendirilmesini Millet Meclisinin namusuna ve yurtseverliğine bırakmasını düşünüyorum. Millet Meclisi, Ulusal Kuvvetlerin ve Temsilciler Kurulunun böylece kalmalarını uygun bulmazsa... Kongrelerin kararları gereğince tam güvenle yasama ve denetleme yetkisini kullanmaya başladığından, Temsilciler Kuruluna, artık kararı kendisine bırakarak dağılmasını ve işbaşından çekilmesini yazar, bir de teşekkür eder. Fakat Millet Meclisi üyelerinin böyle bir sorumluluğu yüklenerek durumlarının ve geleceklerinin güvenli olduğu yolunda bir karar alıp bildirmeleri pek kuşku götürür, Rauf Beyefendi bu öneriyi yapar ve bu kararları aldırır da Temsilciler Kurulunun işbaşından çekilmesi gereğini bildirirse, o zaman Temsilciler Kurulu bunu sevinçle kabul eder, Basına ve yurda genelge ile duyurur ve artık işbaşından uzaklaşır. Şeref ve onur yerini de yasal olarak saklı tutar. Kuşku yoktur ki, bir yıldan beri ulusun üstelemesi üzerine kurulmuş olan Aydın cephesi, ne dağılıp alınyazısını Yunanlıların eline bırakır, ne de hükümet bunları dağıtabilir. O savaşçılar, kendiliklerinden ve eskisi gibi savaşı sürdürürler. Fakat savaş, o yere bağlı kalır, Kolordu komutanları da kendi bölgelerinde işleri, duruma ve amaca uygun bir biçimde yönetirler. Ondan sonra da, gelecekteki durumumuz ve davranışımız, olayların akışına göre düzenlenir. İşte görüşlerimin bunlar olduğu bilginize sunulur.”