Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

Nutuk2 (1.Bölüm)

Yeni Sayfa 1

Efendiler,

Şimdiye dek bilginize sunduklarım, kişisel olarak ve Temsilciler Kurulu adına değindiğim olayların açıklanmasına ilişkin idi. Bundan sonra söyleyeceklerim, Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldıktan ve yöntemine göre hükümet kurulduktan bugüne değin meydana gelmiş olayları ve devrimleri kapsayacaktır. Bu söyleyeceklerim aslında herkesçe apaçık bilinen ya da kolaylıkla öğrenilebilecek olan olaylarla ilgilidir. Gerçekten, Meclis tutanaklarında, Bakanlık dosyalarında, basın koleksiyonlarında bu olayların belgeleri saptanmış ve saklanmış bulunmaktadır. Bunun için ben, bütün bu olayların genel gidişini göstermek ve saptamakla yetineceğim. Amacım, devrimimizin incelenmesinde tarihe kolaylık sağlamaktı. Bütün bu olayların oluşum ve gelişiminde Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti Başkanı, Başkomutan ve Cumhurbaşkanı olarak bulunmuş olmaktan daha çok, örgütümüzün genel başkanı olarak bu görevi yapmaya kendimi ödevli sayarım.

TÜRK ULUSUNUN İZLEYECEĞİ İLKE: ULUSAL SİYASET

Efendiler, Meclisin açıldığı ilk günlerde, Meclise, içinde bulunduğumuz durumu ve koşulları açıklayarak izlenmesini ve uygulanmasını doğru bulduğum düşüncelerimi bildirdim. Bu düşüncelerin başlıcası, Türkiye’nin, Türk ulusunun izlemesi gereken siyasal ilke ile ilgili idi.

Bilirsiniz ki, Osmanlılar zamanında çeşitli siyasal yöntemler tutulmuştu ve tutuluyordu. Ben, bu siyasal yöntemlerden hiçbirinin, yeni Türkiye devletinin yöntemi olamayacağı kanısına varmıştım. Bunu, Meclise anlatmaya çalıştım. Bu konu üzerinde, daha sonra da çalışılmıştır. Bu konu ile ilgili olarak önceden ve sonraları, söylediklerimin temel noktalarını, burada hep birlikte anımsamayı yararlı bulurum.

Efendiler, bilirsiniz ki yaşam demek, savaş ve çarpışma demektir. Yaşamda başarı, yüzde yüz savaşta başarı kazanmakla elde edilebilir. Bu da maddesel ve tinsel güce dayanır. Bir de, insanların uğraştığı bütün sorunlar, karşılaştığı bütün tehlikeler, elde ettiği başarılar, toplumca yapılan genel bir savaşın dalgaları içinden doğa gelmiştir. Doğu uluslarının batı uluslarına saldırısı tarihin belli başlı bir evresidir. Doğu ulusları arasında Türklerin başta ve en güçlü olduğu biliniyor. Gerçekten Türkler, Müslümanlıktan önce ve sonra saldırılar yapmışlar ve Avrupa içerisine girmişlerdir. Batıya saldıran ve İspanya’ya girip Fransa sınırlarına değin yayılan Araplar da vardır. Ama efendiler, her saldırıya, her zaman, bir karşı saldırı düşünmek gerektir. Karşı saldırıya uğranılabileceğini düşünmeden ve ona karşı güvenilir önlem bulmadan eyleme geçenlerin sonu, yenilgi ve bozgundur, silinip gitmektir.Batının Araplara karşı saldırısı, Endülüs’te acı ve ders alınmaya değer bir tarihsel yıkım ile başladı. Ama, orada bitmedi. Kovalama, Afrika’nın kuzeyinde sürüp gitti.

Attila’nın, Fransa ve Batı Roma topraklarına dek genişletilmiş olan imparatorluğunu anımsadıktan sonra, Selçuklu Devletinin yıkıntısı üzerinde kurulan Osmanlı Devletinin, İstanbul’da Doğu Roma İmparatorluğunun taç ve tahtını ele geçirdiği çağlara gözlerimizi çevirelim. Osmanlı padişahları içinde Almanya’yı, Batı Roma’yı ele geçirerek çok büyük bir imparatorluk kurmaya girişmiş bulunanlar vardı. Yine, bu padişahlardan biri, bütün İslam dünyasını bir merkeze bağlayarak yönetmeyi düşündü. Bu amaçla Suriye’yi, Mısır’ı ele geçirdi. “Halife” sanını takındı. Başka bir padişah da hem Avrupa’yı ele geçirmek, hem İslam dünyasını buyruğu ve yönetimi altına almak amacını güttü. Batının sürüp giden karşı saldırısı, İslam dünyasının tedirginliği ve ayaklanması ve böyle bütün dünyayı ele geçirme istek ve tasarılarının tek sınır içine aldığı çeşitli uluslardan insanların geçimsizlikleri, en sonunda Osmanlı İmparatorluğunu da, benzerleri gibi, tarihin bağrına gömdü.

Efendiler, dış siyasetin en çok ilgili bulunduğu ve dayandığı temel, devletin iç örgütüdür. Dış siyasetin, iç örgütle uyarlı olması gerekir. Batıda ve doğuda, yaratılışı, kültürü ve ülküsü başka başka olan ve birbirleriyle bağdaşamayan toplulukları tek sınır içine almış bir devletin iç örgütü, kuşkusuz temelsiz ve çürük olur. Bu durumda dış siyasası da köklü ve sağlam olamaz. Böyle bir devletin özellikle de ulusal olamaz. Buna göre Osmanlı Devletinin siyasası ulusal değil; ancak, kişisel, bulanık ve kararsız idi.

Değişiklik ulusları ortak ve genel bir ad altında toplamak ve bu değişik ulus topluluklarını eşit haklar koşullar altında bulundurarak güçlü bir devlet kurmak, parlak ve bir siyasal görüştür. Ama, aldatıcıdır. Dahası, hiçbir sınır tanımayarak, dünyadaki bütün Türkleri de bir devlet olarak birleştirmek, ulaşılamayacak bir amaçtır. Bu, yüzyılların ve yüzyıllarca yaşamakta olan çok acı, çok olaylar ile ortaya koyduğu bir gerçektir.

İslamcılık ve Turancılık siyasasının başarı kazandığına ve dünyayı uygulama alanı yapabildiğine tarihte rastlanamamaktadır. Soy ayrımı gözetmeksizin, bütün insanlığı kapsayan tek bir dünya devleti kurma tutkularının sonuçları da tarihte yazılıdır. “Baskıncı ve yağmacı” olmak hevesleri, konumuzun dışındadır. İnsanlara her türlü özel duygularını ve bağlantılarını unutturup, onları kardeşlik ve tam eşitlik içinde birleştirerek, insancıl bir devlet meydana getirme kuramının da kendine özgü koşulları vardır.

Bizim aydınlık ve uygulanabilir gördüğümüz siyasal yöntem, “ulusal siyasadır”. Dünyanın bugünkü genel koşulları ve yüzyılların kafalarda yerleştirdiği gerçekler karşısında hayalci olmak kadar büyük yanılgı olamaz. Tarihin dediği budur; bilimin, aklın, mantığın dediği böyledir.

Ulusumuzun, güçlü, mutlu ve sağlam bir düzen içinde yaşayabilmesi için, devletin bütünüyle ulusal bir siyasa gütmesi ve bu siyasanın iç örgütlerimize tam uyumlu ve dayalı olması gereklidir. Ulusal siyasa demekle anlatmak istediğim şudur: Ulusal sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı koruyup ulusun ve yurdun gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak; gelişigüzel, ulaşılamayacak istekler peşinde ulusu uğraştırmamak ve zarara sokmamak; uygarlık dünyasının uygarca ve insanca davranışını ve karşılıklı dostluğunu beklemektir.

HÜKÜMET KURMA İŞİ

Efendiler, Meclise önerdiğim önemli bir konu da, hükümet kurma sorunu idi. Bu sorunun ve bununla ilgili önerimin o zaman için ne denli önemli olduğunu iyi bilirsiniz.

Gerçek, öz olarak, Osmanlı Devletinin ve halifeliğin yıkıldığını ve ortadan kalktığını düşünerek, yeni temellere dayalı, yeni bir devlet kurmaktı. Ama, durumu olduğu gibi söylemek, amacın büsbütün yitirilmesine yol açabilirdi. Çünkü genel eğilim ve düşünüş, daha padişah ve halifenin özürlü sayılacak bir durumda bulunduğu yolunda idi. Dahası, Mecliste, İlkin halifelik ve padişahlık katı ile bağlantı kurma ve İstanbul Hükümeti ile uzlaşma arama akımı baş göstermişti.

İstanbul’daki koşulların, halife ve padişah ile, ne açık ve ne de özel ve gizli görüşmeye elverişli olmadığını açıklamaya çalıştım. Böyle bir görüşme ile ne anlamak istediğimizi sordum. Ve “Ulusun, bağımsızlığı ve yurt bütünlüğünü sağlamaya çalışmakta olduğunu haber vermek için ise, bu gereksizdir. Çünkü padişah ve halife olan kişi de bundan başka bir şey düşünüp isteyebilir mi? Bunun karşıtını, kendi ağzından işitsem inanmam; bunun yüzde yüz zorlama ve baskı altında söyletildiğini kabul ederim.” dedim. Bizi suçlamak için çıkarılmış olan fetvanın uydurma olduğunu ve İstanbul Hükümeti buyruk ve bildirimlerinin yorumlanması gerektiğini söyleyerek, yufka yürekli ve kıt düşünceli kimi insanların yol açmak istedikleri sarsaklığı gereksiz gördüğümü açıkladım.

ULUSAL EGEMENLİK TEMELİNE DAYANAN HALK HÜKÜMETİ:

CUMHURİYET

Şunu bilginize sunmak istiyorum ki, hükümet kurmakla ilgili bir öneride bulunmadan önce, duyguları ye görüşleri göz önüne almak zorunluluğu vardı. Bu zorunluğa uymakla birlikte, asıl amacı saklı tutan önerimi bit önerge biçiminde Meclise sundum. Birtakım karşı görüşler ileri sürüldü ise de kısa bir tartışma sonunda kabul olundu.

Bu önergeyi bugün gözden geçirecek olursak, orada temel ilkelerin saptanmış ve ortaya konmuş olduğunu görürüz.

Bu ilkeleri, izin verirseniz, burada belirterek sayacağım:

1- Hükümet kurmak zorunludur.

2- Geçici olduğu bildirilerek bir hükümet başkanı tanımak ya da bir padişah vekili ortaya çıkarmak uygun görülemez.

3- Mecliste beliren ulusal buyrumun, yurt yazgısına doğrudan doğruya el koymasını kabul etmek temel ilkedir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin üstünde bir güç yoktur.

4- Türkiye Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme yetkilerini kendinde toplamıştır.

Meclisten seçilecek ve vekil olarak görevlendirilecek bir kurul hükümet işlerine bakar. Meclis başkanı bu kurulun da başkanıdır.

Not: Padişah ve halife, baskı ve zordan kurtulduğu zaman, Meclisin düzenleyeceği yasaya uygun olan durumunu alır.

Efendiler, bu ilkelere göre kurulan bir hükümetin niteliği kolaylıkla anlaşılabilir. Böyle bir hükümet, ulusal egemenlik temeline dayanan halk hükümetidir. Cumhuriyet’tir.

Böyle bir hükümetin kuruluşunda ilke, güçler birliği kuramıdır. Zaman geçtikçe bu ilkelerin kapsadığı kavramlar anlaşılmaya başladı. İşte o zaman tartışmalar ve olaylar birbiri ardınca sürüp gitti.

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ, BAŞKANLIĞA BENİ SEÇTİ

Efendiler, açık ve gizli oturumlarda bir iki gün, süren açıklamalarımdan, konuşmalarımdan ve yukarıda belirttiğim ilkeleri kapsayan önerimi ileri sürdükten sonra yüksek Meclis, beni başkanlığa seçmekle bana karşı genel güvenini gösterdi.

Burada ufak bir noktayı da açıklamalıyım:

 Anımsarsınız ki oluşmaya başlayan ulusal birliği, ulusun coşup uyanışına yormaktan daha çok, kişisel girişim sonucu olarak görüyorlardı. Bu arada benim girişimlerde bulunmamın yasak edilmesine önem veriyorlardı. Beni, ulusa ve hükümete, istenmez ve kötü kişi saydırmaktan yarar umuyorlardı. Yapılan propaganda: “Ben istenmez ve kötü kişi sayılırsam, ulusa ve devlete karşı hiçbir eylemde bulunulmayacağı; bütün kötülüklerin benden geldiği; bir adam için, bir ulusun birçok tehlikeleri göze almasının akla yatmayacağı” yolunda idi. Hükümet ve düşmanlar, beni, ulusa karşı bir silah gibi kullanıyordu. Bunun için 24 Nisan 1920 günü gizli bir oturumda Meclise bu durumu açıkladım. Başkanlık seçiminde, bunun da bir sakınca olarak göz önünde tutulmasını ve yalnız ulusun ve yurdun esenliği düşünülerek oy ve kararların uygun ve doğru olarak verilmesini rica ettim.

HÜKÜMETİN KURULUŞU

Efendiler, Büyük Millet Meclisi, bakanların seçimi ile ilgili 2 Mayıs 1920 günlü yasa ile, Büyük Millet Meclisinde on bir bakandan meydana gelen bir “Bakanlar Kurulu” kurdu. Bu kurul, Genelkurmay işlerini de yürütecekti.

Görülüyor ki, Meclisin açılış günü olan 23 Nisandan beri bir hafta kadar zaman geçmiş, bulunuyor. Bu süre içinde yurt ve ulus işleri ve özellikle yıkıcı akım ve çalışmalara karşı önlem almak işleri bir an bile duraklayamazdı ve duraklamamıştır. Yalnız, bakanların seçimi ile ilgili yasa çıktığı zaman Meclisçe bakanlığa seçilen kişilerden kimileri daha önce göreve başlamışlar, bana yardım ediyorlardı. Bu arada İsmet Paşa Hazretleri de Genelkurmay işlerini üzerine almış bulunuyordu.

Efendiler, bununla ilgili olarak bir noktayı belirtmeyi gerekli görüyorum: O günlerde, arkadaşların hangi işlerde görevlendirilmesinin uygun olacağı düşünülürken, Genelkurmay Başkanlığı için İsmet Paşa’yı yeğlemiştim. Ankara, da bulunan Refet Paşa, beni özel olarak görüp bilgi istedi. Anlamak istediği, Genelkurmay Başkanlığının en yüksek askeri kat olup olmadığı noktası idi. Benden, sözü geçen katın en yüksek askeri kat olduğu ve ondan daha yüksek katın Millet Meclisi olacağı yanıtını alınca, buna karşı olduğunu bildirdi; İsmet Paşa’nın Başkomutanlık demek olan bu durumunu kabul edemeyeceğini söyledi. Görevin çok önemli ve ağır olduğunu; benim bütün arkadaşlar üzerine olan bilgime ve adam kayırmayacağıma güvenmenin uygun olacağını belirttim. Kendisinin böyle bir sav öne sürmesini uygun olmadığını da sözlerime ekledim.

Efendiler, daha sonra Batı Cephesi karargahında görüştüğüm Fuat Paşa da, İsmet Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığına getirilmesine kesinlikle karşı çıktı. Fuat Paşa’yı da, durumun gerektirdiği en uygun çözüm yolunu kabul zorunluğuna inandırmaya çalıştım. Refet ve Fuat Paşaların kendilerine özgü birtakım düşüncelerine ekledikleri şu idi: Kendileri daha önce Anadolu’da benimle işbirliği yapmışlar, İsmet Paşa ise sonradan katılmış. Oysa, bundan önceki sözlerim arasında sırası ve yeri geldiği için bildirmiştim ki, İsmet Paşa, ben İstanbul’dan ayrılmadan önce benimle işbirliği yapmıştı. Daha sonra Anadolu’ya gelip birlikte çalışmıştı. Ama, Fevzi Paşa Hazretlerinin Harbiye Nazırı olması üzerine, önemli birtakım düşünceler dolayısıyla, özel görev verilerek yine İstanbul’a gönderilmişti. Bunun için iş ve görüş birliğinde öncelik söz konusu olamazdı.

Genelkurmay Başkanlığı görevinin ilkin İsmet Paşa’ya verilmesi yerinde olmasaydı, bu işte Fevzi Paşa Hazretlerinin de beni uyarmaları bir yurt görevi olurdu. Oysa, Paşa Hazretleri, tam tersine, bu görevlendirmeyi pek uygun bulmuş ve kendileri, verilen Milli Savunma Bakanlığı görevini içten gelen bir duygu ile hemen kabul buyurmuşlardır. İsmet Paşa’nın, gerek Genelkurmay Başkanlığında gerekse daha sonraki cephe komutanlığında gösterdiği yararlık ve üstün çaba, kendisine görev verişteki yanılmazlığımı edimli olarak ortaya koymuş bulunduğu için ulus karşısında, ordu karşısında ve tarih karşısında içim çok rahattır.

YURT HAYINCILIĞI YASASI VE İSTİKLAL MAHKEMELERİNİN

KURULMASI

Efendiler, Meclis 29 Nisan l920’de, Yurt Hayınlığı Yasasını ve sonraki aylarda İstiklal Mahkemeleri yasalarını da çıkarmakla devrimlerin doğal gereklerini yerine getirmiş oldu.

Efendiler, İstanbul’a düşmanın girişinden sonra başlayan birtakım yıkıcı akımlara, olaylara, ayaklanmalara değinmiş idik. Bunlar, yurdun her yerinde birbiri ardınca belirdi ve sürdü gitti.

İstanbul’da Damat Ferit Paşa, ivedi olarak yeniden işbaşına getirildi. Damat Ferit Paşa Hükümeti ve İstanbul’da bütün yıkıcı ve hayın örgütlerin kurduğu birlik ve bu birliğin Anadolu içindeki bütün ayaklanma örgütleri ve bütün düşmanlar ve Yunan ordusu, elbirliği ile bizi yıkmak için çalışmaya başladılar. Bu ortak saldırı siyasasının yönergesi de, Padişah ve Halifenin, içinde düşman uçakları da bulunan her türlü araçlarla yurda yağdırdığı “Padişaha Karşı Ayaklanma”ı fetvası idi.

Bu genel, çeşitli ve hayınca saldırılara karşı biz de, daha Meclis açılmadan önce, Afyonkarahisar’da, Eskişehir’de ve bütün demiryolu boyunda bulunan yabancı devlet askerlerini Anadolu’dan çıkararak; Geyve, Osmaneli, Carablus köprülerini yıkarak ve Meclis toplanır toplanmaz Anadolu’daki yüksek din bilginlerinden fetva alarak karşı önlemlere giriştik.

İÇ AYAKLANMALAR

Efendiler, 1919 yılı içinde, ulusal girişimlerimize karşı başlayan iç ayaklanmalar hızla yurdun her yerine yayıldı.

Bandırma, Gönen, Susurluk, Kirmasti, Karacabey, Biga ve dolaylarında; İzmit, Adapazarı, Düzce, Hendek, Bolu, Gerede, Nallıhan, Beypazarı dolaylarında; Bozkır’da; Konya, Ilgın, Kadınhan, Karaman, Çivril, Seydişehir, Beyşehir, Koçhisar dolaylarında; Yozgat, Yenihan, Boğazlıyan, Zile, Erbaa, Çorum dolaylarında; Ümraniye, Refahiye, Zara, Hafik dolaylarında; Viranşehir dolaylarında tutuşan kargaşa ateşleri bütün yurdu yakıyor; hayınlık, bilisizlik, düşmanlık ve bağnazlık dumanları bütün yurt göklerini yoğun karanlıklar içinde bırakıyordu. Ayaklanma dalgaları, Ankara’da karargahımızın duvarlarına dek çarptı. Karargahımızla kent arasındaki telefon ve telgraf tellerini kesmeye dek varan kudurgan saldırışlar karşısında kaldık. Batı Anadolu’nun, İzmir’den sonra, yeniden önemli bölgeleri de Yunan ordusunun saldırıları ile çiğnenmeye başlandı. İlgi çekicidir ki, sekiz ay önce ulus, Temsilciler Kurulu ile birlik olarak, Damat Ferit Hükümeti ile ilişkiyi ve haberleşmeyi kesmiş iken, Ali Galip’in girişimi gibi tek tük olaylardan başka böyle genel ayaklanma olmamıştı. Bu kez ortaya çıkan yaygın ve genel ayaklanmalar, sekiz ay içinde yurtta çok hazırlık yapıldığını gösteriyordu. Damat Ferit Hükümetinden sonra kurulan hükümetlerle ulusal bilincin korunması ve pekiştirilmesi yolundaki çekişmelerimizin ne denli haklı nedenlere dayandığı çok acı olarak bir daha anlaşılmış oluyordu.

İstanbul’daki hükümetlerin ulusal savaşımı güçlendirmek için, cephelerle ve ordu ile ilgilenmekte gösterdiği başka türden savsaklamaların acı sonuçları da ayrıca görülecektir.

ANZAVUR VE DÜZCE AYAKLANMALARI

Efendiler, önce, iç ayaklanmalar üzerine açık bir bilgi edinmek için, izin verirseniz, bu ayaklanmaları yeri geldiğinde söz konusu ettikçe, değinilen evreleri kısaca bilginize sunayım.

21 Eylül 1919’da Balıkesir’in kuzey bölgesinde birinci Anzavur ayaklanması başladı; 16 Şubat 1920’de yine bu bölgede ikinci Anzavur ayaklanması oldu. Bu iki ayaklanma, askeri birliklerimiz ve Ulusal Kuvvetlerimizle bastırıldı. 13 Nisan 1920’de Bolu, Düzce dolaylarında ayaklanma oldu. Bu ayaklanma 19 Nisan 1920’de Beypazarı’na dek yayıldı. Bu sırada Anzavur, 11 Mayıs 1920’de, top ve ağır makineli tüfeklerle donanmış beş yüz kişilik bir kuvvetle, üçüncü kez, Adapazarı ve Geyve dolaylarındaki küçük bir ulusal birliğimize saldırarak yine ortaya çıktı. Anzavur, gönderdiğimiz ulusal birliklerimize, ordu birliklerimize durmadan saldırdı. 20 Mayıs 1920’de Geyve Boğazı yakınlarında yenildi ve kaçmak zorunda kaldı.

Düzce dolaylarındaki ayaklanma olayı önemli idi. Abaza ve Çerkezlerden toplanmış dört bin kişilik büyük bir kalabalık, Düzce’yi basarak cezaevlerini boşalttılar ve çarpışma ile oradaki süvari birliğimizin silahlarını aldılar. Hükümet görevlileri ile subayları tutukladılar.

Ayaklananlar üzerine her yandan kuvvet gönderdik. Bu arada Geyve’de bulunan Yirmi Dördüncü Tümen de, komutanı Yarbay Mahmut Bey başta olarak Düzce üzerine yürüdü. Mahmut Bey, Meclisin açıldığı gün, yani 23 Nisan 1920’de, Hendek’ten Düzce’ye geçerken, Hendek de ayaklandı. Adapazarı da ayaklananlarca elde edildi. Mahmut Bey, 25 Nisan 1920’de Hendek-Düzce yolu üzerinde ayaklananlarca aldatılarak pusuya düşürülmüş ve ilk ateşte şehit edilmiştir. Kurmay Başkanı Sami Bey ile emir subayı ve daha birkaç subay da o sırada şehit düştüler. Bunun üzerine Yirmi Dördüncü Tümenin hepsi, savaşmadan, ayaklananlarca tutsak edildi. Bütün tüfekleri, topları alındı. Ağırlıkları yağma edildi. Bu sırada İzmit Mutasarrıfı Çerkez İbrahim İstanbul’dan Adapazarı’na geldi. Halka, Padişahın selamını bildirdi ve yüz elli lira aylıkla gönüllü yazmaya başladı. Toplanan kuvvetler, bütün o çevrede üstünlük sağladıktan sonra Geyve Boğazındaki kuvvetlerimize saldırmaya başladılar.

Bizim, bu ayaklanma alanına gönderdiğimiz kuvvetler şunlardı:

1- Salihli ve Balıkesir ulusal kuvvetlerinden kurulmuş Çerkez Etem Bey Birliği;

2- İki tabur asker, dört dağ topu ve beş makineli tüfek ile üç yüz atlı efeden kurulmuş Binbaşı Nazım Bey Birliği;

 3- İki tabur piyade, sekiz makineli tüfek, iki sahra ve iki dağ topundan kurulmuş Yarbay Arif Bey Birliği;

4- Üç yüz kişilik ulusal kuvvet ile iki makineli tüfek ve iki bomba topundan kurulmuş Binbaşı İbrahim Bey (Çolak İbrahim Bey) Birliği.

Komutan olarak da; Ali Fuat Paşa, Geyve Boğazı yakınlarından Adapazarı’na doğru olan kesimde ve Refet Paşa da, Ankara’dan Beypazarı yoluyla Bolu’ya doğru olan kesimde görevlendirildiler.

HALİFE ORDUSU

Efendiler, İzmit’te de Süleyman Şefik Paşa komutasında, Halife Ordusu adında bir hain kuvvet yığınak yapıyordu. Bu kuvvetin bir bölümü de, Bolu yakınlarında Kurmay Binbaşı Hayri Bey komutasında ayaklananları desteklemişti. Bu kuvvetle birlikte, İstanbul’dan gönderilmiş birçok subay da vardı.

Halife Ordusunun, Süleyman Şefik Paşa’dan sonra, belli başlı komutanları, Süvari Tuğgeneral Suphi Paşa ve Topçu Yarbaylarından Senai Bey’di. İstanbul’da da özel olarak kurulmuş bir kurmaylar kurulu vardı. Bu kurulun belli başlı başkanları da Kurmay Albay Refik ve Kurmay Yarbay Hayrettin Beylerdi.

Suphi Paşa ile ilgili küçük bir anımı anlatayım: Suphi Paşa’yı Selanik’ten tanırdım. Ben kolağası iken o, daha o zaman, tuğgeneral ve süvari tümeni komutanı idi. Arada üstlük astlık ayrımına karşın çok yakın arkadaşlığımız vardı. Meşrutiyetin kuruluşu sırasında ilkin İştik dolaylarında “Cumalı” denilen bir yerde süvari manevraları yaptırmıştı. Başka birkaç kurmay arasında beni de manevrada bulunmak üzere çağırmıştı. Kendisi Almanya’da öğrenim görmüş, çok usta bir binici idi. Ama, askerlik sanatını anlamış bir komutan değildi. Manevranın bitiminde ben, yetkim ve aşamam elverişli olmamakla birlikte Paşa’yı bütün subaylar önünde acı bir dille yermiştim ve daha sonra “Cumalı Ordugahı”, adında küçük bir kitap da yazmıştım. Suphi Paşa, gerek herkesin önünde yaptığım eleştirilerden gerekse yayımlanan bu kitabımdan pek üzüldü. Kendisinin açıkça söylediğine göre içgücü kırılmış. Ama, bana gücenmedi. Arkadaşlığımız sürüp gitti. İşte, Halife Ordusuna buldukları komutan bu Suphi Paşa’dır. Paşa, sonraları Ankara’ya geldi. Geziye çıkıyordum. İstasyonda çok kalabalık içinde birbirimizle karşılaştık. Kendisine ilk sorum şu oldu:

– Paşam, niçin Halife Ordusu Komutanlığını kabul ettin?

Suphi Paşa bir an duraksamaksızın:

– Size yenilmek için, karşılığını verdi. 

Verdiği bu yanıtla anlatmak istiyordu ki, bu görevi özel bir düşünce ile kabul etmişti. Suphi Paşa’nın, böyle bir düşüncesi bulunabilir. Ama, gerçekte, komutayı üzerine aldığı zaman kuvvetleri yenilmiş bulunuyordu.

Bolu, Düzce, Adapazarı ve İzmit dolaylarındaki bu ayaklanma, bu kez 4 Haziran 1920 gününe değin, üç aydan daha çok sürdü. Daha sonra, 29 Temmuzda yine bir ayaklanma oldu. Bundan sonra da bu bölgede tam dirlik düzenlik kurulamamıştır. Ama, ayaklananlar, sonunda tümden bozguna uğratılmış ve elebaşları, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yasalarına göre cezalandırılmışlardır. Halife Ordusunun Bolu yöresinde bulunan bölümü de bozguna uğratıldı. Komutam Binbaşı Hayri ve subayları Yüzbaşı Ali, Üsteğmen Şerafettin, Üsteğmen Hayrettin, Makineli Tüfek Subayı Mehmet Hayri, Tabur Yazmanı Hasan Lütfi, Cerrah İbrahim Ethem Efendiler için de öbür elebaşılar gibi işlem yapıldı. Halife Ordusu da İzmit’ten İstanbul’a kaçmak zorunda bırakıldı.

YENİHAN YOZGAT VE BOĞAZLIYAN AYAKLANMALARI

Efendiler, yurdun kuzeybatı bölgesinde ayaklananlarla uğraşırken yurdun ortasında Yenihan, Yozgat ve Boğazlıyan dolaylarında da ayaklanmalar başlıyor. Bu ayaklanmalar da anlatılmaya değer.

14 Mayıs 1920’de Postacı Nazım ve Çerkez Kara Mustafa adında birtakım adamlar, otuz kırk kişi ile Yenihan’a bağlı Kaman Köyünde başkaldırdılar. Bu ayaklanma gittikçe artan bir sertlikle genişledi. Ayaklananlar 27/28 Mayıs 1920 gecesi Çamlıbel’de bulunan bir birliğimizi basarak tutsak ettiler. 28 Mayıs 1920’de ayaklananlardan başka bir bölüm de Tokat yakınında yürüyüşte bulunan bir taburumuza saldırarak dağıttılar ve birazını tutsak ettiler. Ayaklananlar ataklıklarını artırarak, 6/7 Haziran, 1920 gecesi Zile’yi ele geçirdiler. Oralardaki askerlerimiz Zile kalesine çekilerek kendilerini savundular. Ama, yiyecek ve cephaneleri tükendiğinden üç gün sonra teslim oldular. Ayaklananlar, 23/24 Haziran 1920’de de Boğazlıyan’a baskın yaptılar. Orada bulunan bir birliğimizi dağıttılar. Amasya’da bulunan Beşinci Kafkas Tümeni, Cemil Cahit Bey komutasında olarak, ayaklananlar üzerine gönderildi. Antep bölgesinde bulunan Kılıç Ali Bey de, bir ulusal birlik ile bu bölgeye getirildi.” Erzurum’dan Ankara’ya gelmekte olan bir Erzurum ulusal birliği de o bölgede bırakıldı. 1920 yılı Temmuzunun ortalarına değin, bu ayaklananların kovalanması ve tepelenmesiyle uğraşıldı. Yenihan Ayaklanması, Orta Anadolu’nun başka yerlerindeki karıştırıcıların da başkaldırmalarına yol açtı. Çapanoğullarından Celal, Edip, Salih ve Halit Beyler; Aynacıoğulları ve Deli Ömer çeteleri gibi, ”birtakım haydutları başlarına toplayıp 13 Haziranda Yozgat yakınındaki Sorgun bucak merkezini ele geçirerek ayaklandılar; 14 Haziranda da Yozgat şehrini ele geçirerek büyük bir bölgede üstünlük sağladılar. Merkezi Sivas’ta olan üçüncü Kolordu kuvvetleri ve o bölgede bıraktığımız Ulusal Kuvvetler az geldi. Eskişehir’ den Etem Bey birliği ve Bolu dolaylarındaki İbrahim Bey birliği de Yozgat bölgesine gönderildi.

Yozgat ve dolaylarında ayaklananlar tepelendikten sonra, oraya gönderilen birliklere başka bölgelerde görev verildi. Ama, bu bölgede genel olarak dirlik düzenlik kurulamadı.

7 Eylül 1920’de Küçük Ağa, Deli Hacı, Aynacıoğulları denilen birtakım aylaklar Zile yakınlarında; Kara Nazım, Çopur Yusuf denilen birtakım adamlar da Erbaa dolaylarında yeniden başkaldırdılar. Bunlardan Aynacıoğulları üç yüz atlı kadar kuvvet toplayabilmişlerdi. Bu durum üzerine, İkinci Gezici Kuvvet adını alan İbrahim Bey birliği yine, bulunduğu Eskişehir bölgesinden Yozgat’a giderek oradaki bölgesel ulusal birlikler ve jandarma kuvvetleriyle birlikte Maden, Alaca, Karamağara, Mecitözü bölgelerinde çeşitli topluluklar halinde karıştırıcılık ve soygunculuk eden haydutları kovalayıp tepeledi. İbrahim Bey, ayaklananları, tepelemeyi ancak üç aydan daha çok bir zamanda başarabildi.

GÜNEY SINIRIMIZDAKİ OLAYLAR

Efendiler, o sıralarda güney bölgelerimizde de bizi gerçekten uğraştıran önemli ayaklanmalar oldu.

Milli Aşireti başkanları Mahmut, İsmail, Halil, Bahur, Abdurrahman Beyler, güneyde düşmanlarla gizli ilişki ve bağlantı kurduktan sonra Siirt’ten Dersim dolaylarına değin bütün aşiretlerin başkanı adını takınarak o bölgeye başkanlık etmeye ve orada zorla buyruklarını yürütmeye kalkıştılar.

Fransızlar, 1920 yılı haziranın başında, Urfa’yı ikinci, kez ele geçirmek amacıyla yürüyüşe geçtikleri zaman Milli Aşireti de Siverek’e doğru ilerledi. Buna karşı, o bölgede bulunan Beşinci Tümenimiz görevlendirildi. Bu tümen o bölgedeki ulusal kuvvetlerimizle de desteklendi. Bu aşireti, 19 Haziran 1920’de, birliklerimiz kovalayarak güneydoğu yönüne sürdü ve düşman bölgesine kaçmak zorundu bıraktı. Bu aşiret, bir süre düşman bölgesinde hazırlandıktan sonra, 24 Ağustos 1920’de üç bin atlı ve develi, bin kadar yaya kuvvetle yeniden topraklarımıza geçti. Viranşehir yakınlarına geldi. Bunlar, aman dilemek için geldiklerini söyleyerek oradaki komutanlarımızı aldatıp önlemsiz davranmalarına yol açtılar. Bu sırada, o bölgede dağınık bulunan birliklerimize saldırarak onları yendiler ve 26 Ağustos, 1920’de Viranşehir’i ele geçirdiler. Haberleşmemizi ve bağlantımızı engellemek üzere de o bölgedeki bütün telgraf tellerini kestiler.

Ancak, on beş gün sonra, Beşinci Tümenin Siverek, Urfa, Resülayn ve Diyarbakır’da bulunan birliklerinden gönderilen kuvvetlerle bize bağlı aşiret kuvvetleri, Milli Aşiretini yenebilmişlerdir. Kuvvetlerimizce kovalanan bu aşiret yine güneye, çöle kaçtı.

Efendiler, güneyde Milli Aşiretinin ayaklanmasını bastırmaya çalışırken Afyonkarahisar bölgesinde Çopur Musa adında bir adam da başına kuvvet topluyor, askerlerimizi kaçmak için ayartıyor ve halka askere gitmemelerini öğütlüyordu. Çopur Musa 21 Haziran 1920’de Çivril’i bastı. Gönderilen kuvvetler karşısında kaçıp Yunan ordusuna katıldı.

KONYA AYAKLANMASI

Efendiler, Çopur Musa olayından önce bir ayaklanma olayı da Konya’da çıktı. 5 Mayıs 1920’de Konya’da karışıklık çıkarmak amacıyla kurulmuş bir dernek bulunduğu anlaşıldı. Bu dernek üyelerinden ileri gelenlerinin tutuklanmasına başlandı. Bir gün sonra, tutuklanmakta olan bu ileri gelenler, halkı da kışkırtarak Konya içinde silahlı bir toplantıya giriştiler. Bir bölüm halk da silahlı olarak dışardan geldi ve hep birlikte ayaklandılar. Konya’da bulunan komutan, elindeki kuvvetlerle yiğitçe çarpışarak ayaklananları dağıtmayı ve önayak olanları tutuklamayı ve kovalamayı başardı.”

SAVAŞ CEPHELERİNİN DURUMU

Efendiler, Meclisin açıldığı ilk günlerde, cephelerin ne durumda olduklarını da hep birlikte bir kez daha anımsayalım:

1- İzmir Yunan Cephesi:

Biliyorsunuz ki, Yunanlılar İzmir’e çıktıkları zaman orada On Yedinci Kolordu Komutanı olarak, Nadir Paşa bulunuyordu. Kuvvet Bey komutasında 56’ncı iki alayı özellikle, kolordu komutanının buyruğuyla, karşı koymaksızın, onur kırıcı davranışlar altında, Yunanlılara teslim edilmiştir. Bu tümenin bir alayı bulunuyordu. Komutanı Yarbay Ali Bey idi (Afyonkarahisar Milletvekili Albay Ali Bey).

Yunan ordusu girdiği bölgeyi genişletirken Ayvalık’a da asker çıkardı. Ali Bey, bu Yunan kuvvetine karşı 28 Mayıs 1919’da savaşa girişti. Bugüne değin Yunan birlikleri hiçbir yerde ateşle karşılaşmamıştı. Tam tersine, kimi kent ve kasabalar halkı korkutulmuş ve Hükümetinin buyruklarına uyarak, büyük olmak üzere, Yunan birliklerini özel kurullarla karşılamışlardı. Ali Bey’in, Ayvalık bölgesinde savaş üzerine, yavaş yavaş Soma’da, Akhisar’da, Salihli’de ulusal cepheler kurulmaya başlamıştı.

5 Haziran 1919’dan başlayarak Albay (Meclis Başkanı Kazım Paşa Hazretleri), Balıkesir’deki 61’inci Tümenin komutasını vekil olarak üzerine almıştı. Daha sonra Ayvalık, Soma, Akhisar kesimlerinden meydana gelen Kuzey Cephesi komutanlığını yapmıştı. Fuat Paşa’nın Batı Cephesi Komutanlığına atanmasından sonra Kazım Bey’e Kuzey Kolordusu Komutanlığı görev ve yetkisi verildi. Aydın bölgesinde, düşmanın İzmir’e girişinden asker ve halktan kimi yurtseverler, Yunanlılara çıkıyor; halkı yüreklendirmek ve silahlı ulusal örgütler kurmak için çalışıyorlardı. Bu arada, ad ve kılık değiştirerek İzmir’den o bölgeye gitmiş olan Celal Bey’in (İzmir Milletvekili Celal Bey) çaba ve özverisi anılmaya 15/16 Haziran 1919 gecesi Ali Bey’in Ayvalık’tan kuvvetler, Bergama’daki Yunan kuvvetlerini bir baskınla ortadan kaldırmışlardı. Bu baskına Balıkesir Bandırma’dan gönderilen kuvvetler de az çok katılmıştı. Bu olay üzerine Yunanlılar dağınık ve zayıf birliklerini geri çekip toplamak gereğini duydular. Bu arada Nazilli’yi de bu nedenle düşman Aydın’da da çekilme hazırlığında bulunurken çevreden toplanan halk kuvvetleri bunları sıkıştırmaya başladı. Yunanlılarla halk arasında sert bir çarpışma oldu. Sonunda Yunanlılar Aydın’ı da boşaltıp çekildiler.

Böylece, 1919 yılı haziran ortalarında, Aydın Cephesi de kuruldu. Bu bölgede bulunan 57’nci Tümenin Komutanı Albay Mehmet Şefik Bey ve Tümen Topçu Komutanı Binbaşı Hakkı Bey idi; alay komutanlarından Binbaşı Hacı Şükrü Bey ve Ulusal Kuvvetlerin başında Yörük Ali Efe ile Demirci Mehmet Efe vardı. Sonunda, Demirci Mehmet Efe üstünlük sağlayarak Aydın Cephesi Komutanlığını eline aldı. Daha önce yeri geldiğinde bildirmiştim ki, sonradan oraya gönderdiğim Albay Refet Bey (Refet Paşa) de, Demirci Mehmet Efe’nin komutanlığını kabul eylemiştir.

Efendiler, İzmir’in çeşitli kesimlerinde kurulan ve yavaş yavaş subaylarla ve ordu birlikleriyle güçlendirilmesine çalışılan ulusal cephelerin beslenmeleri doğrudan doğruya o bölge halkınca sağlanıyordu. Bunun için de cephe gerilerinde ulusal örgütler kurulmuştu. Bu ödevin halktan hükümete geçişi, Büyük Millet Meclisi Hükümetinin kuruluşundan sonra sağlanabilmiştir.

2- Güney Fransız Cephesi:

a- Fransız birliklerine karşı, doğrudan doğruya Adana bölgesinde; Mersin, Tarsus, İslahiye bölgelerinde ve Silifke dolaylarında Ulusal Kuvvetler kurulmuş ve bunlar çok yiğitçe savaşa başlamışlardı. Doğu Adana bölgesinde “Tufan Bey” sanı ile savaşan Yüzbaşı Osman Bey’in yiğitlikleri anılmaya değer. Ulusal birlikler, Mersin, Tarsus, Adana kentlerinin kapılarına dek sokuldular ve buralarda üstünlük sağladılar. Pozantı’da Fransızları kuşattılar ve geri çekilmek zorunda bıraktılar.

b- Maraş’ta, Antep’te, Urfa’da önemli savaşlar ve çarpışmalar oldu. Sonunda düşman kuvvetleri buralardan çekilmek zorunda bırakıldılar. Bu başarıların kazanılmasında başlıca etmen olan Kılıç Ali ve Ali Saip Beylerin adlarını anmayı ödev sayarım.

Fransızların bulunduğu bölgelerde ve cephelerde Ulusal Kuvvetler her gün daha sağlam olarak örgütleşiyorlardı. Ulusal Kuvvetler ordu birlikleriyle de desteklenmeye başlanmıştı. Düşman kuvvetleri her yönden sıkı ve sert bir biçimde zorlanıyordu.

Efendiler, bu durum üzerine Fransızlar, 1920 Mayısından başlayarak bizimle ilişki kurma ve görüşme yollarını aradılar. Önce, Ankara’ya İstanbul’dan bir binbaşı ile bir başıbozuk geldi. Bunlar önce İstanbul’dan Beyrut’a gitmişler. Eski Van Milletvekili Haydar Bey bunlara kılavuzluk ediyordu. Bu buluşma ve görüşmelerimizden işe yarar bir sonuç çıkmadı; ama mayıs sonlarına doğru Suriye Olağanüstü Komserinin, yetki verdiği Bay Düke (Duquest) adında birinin başkanlığında bir Fransız kurulu Ankara’ya geldi. Bu kurulla yirmi günlük bir ateşkes anlaşması yaptık. Bu geçici savaş durdurulması ile biz, Adana bölgesinin boşaltılmasına bir başlangıç hazırlamak amacını güdüyorduk.

Efendiler, bu Fransız kurulu ile yaptığım ateşkes anlaşması, Büyük Millet Meclisinde kimi üyelerce yerildi. Oysa, benim bu anlaşma ile sağlamak istediğim noktalar şunlardı:

Önce, Adana bölgesinde ve cephelerinde bulunan ve az çok askerle de desteklenen Ulusal Kuvvetleri düzene sokmak istiyordum. Ulusal Kuvvetlerin bu ateşkesme sırasında dağılabileceklerini de göz önünde tutarak ateşkes bildirimini yaparken birtakım önlemler alınmasını da buyurdum. Bundan başka, efendiler, önemli saydığım siyasal bir kazanç da elde etmek istiyordum. Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti İtilaf devletlerince doğal olarak tanınmamıştı. Tersine, yurt ve ulusun alınyazısıyla ilgili İstanbul’daki Ferit Paşa Hükümeti ile görüşüp yazışmakta idiler. Bundan dolayı, Fransızların İstanbul Hükümetini bir yana bırakıp Ankara’da bizimle görüşmeleri ve herhangi bir işte anlaşmaları, o gün için sağlanması önemli siyasal bir nokta idi. Bu ateşkes görüşmesinde ulusal sınırımız içinde olup Fransızların elinde bulunan bölgelerin boşaltılmasını açık ve kesin olarak istedim. Fransız delegeleri bu konuda yetki almak üzere Paris’e gitmek zorunda olduklarını ileri sürdüler. Yirmi günlük ateşkes anlaşması bir bakıma daha temelli bir anlaşma yapmak için yetki alınmasına zaman bırakmak gibi sayıldı. Efendiler, bu görüşme ve konuşmalardan edindiğim izlenim, Fransızların Adana ve dolaylarını boşaltacakları yolunda idi. Bu düşünce inancımı Meclise bildirmiştim. Gerçi Fransızlar, ateşkes anlaşmasının süresi bitmeden Zonguldak’a girmekle anlaşmanın yalnız Adana bölgesi için olduğunu göstermek istemişlerse de, biz bu davranışı, ateşkes anlaşmasını bozmayı gerektirir saydık. Fransızlarla anlaşmamız bir süre gecikti.

İSTANBUL, ANKARA İLE İLİŞKİ ARIYOR VE BUNU

NURETTİN PAŞA SAĞLAMAYA ÇALIŞIYOR

Efendiler, 9 Mayıs 1920 günü Meclisin gizli oturumunda açıklama yaparken ve Fransız görevlileri ile kurullarının bizimle ilişki ve bağlantı kurma yolu aradıklarını söylerken milletvekillerinden biri, (yanılmıyorsam çorum Milletvekili rahmetli Fuat Bey) “Birkaç günden beri İstanbul’un bizim ile anlaşmak istediği söyleniyor; bu konuda bilgi verir misiniz?” diye bir soru yöneltti.

Gerçekten, o tarihten dört beş gün önce, İstanbul’da bulunan Leon adında birisi Çanakkale üzerinden telle bizi aramıştı. Ankara’yı bulduktan ve bizim burada bulunduğumuzu anladıktan sonra dediler ki: “Söyleyeceğimiz şeyler çok önemlidir. Onun için konuşmayı geceye bırakalım. Ordu merkezleri de aradan çekilsinler.” O gece görüşmediler; ama, bir iki gece sonra yine aradılar. Bu kez karşımıza çıkan kimse, eski İzmir Valisi Nurettin Paşa imzasıyla bir tel yazdırdı. Bu telde şöyle deniliyordu: “Ben, iki arkadaşımla birlikte, İstanbul’un sizinle anlaşmasına aracılık etmeyi yurda yararlı sayıyorum. Buradaki hükümet ve İngilizler bunu kabul ettiler. Sizin de kabul etmenizi bekliyoruz.”

Nurettin Paşa, telini Temsilciler Kurulu Başkanlığına yazmıştı. Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve hükümetinin kurulup çalışmaya başladığını ve Büyük Millet Meclisinin varlığını ve türeye uygunluğunu saptayan Yurt Hayınlığı Yasasını bilmezlikten geliyordu. Nurettin Paşa’nın telini, Milli Savunma Bakanı Fevzi Paşa Hazretlerine gönderdim. Fevzi Paşa Hazretleri Nurettin Paşa’ya yanıt verdi. Bu yanıtında: “Telinizi Temsilciler Kurulu Başkanlığına çekmekle gerçek durumu daha öğrenememiş olduğunuz anlaşılıyor.” dedi ve durumu açıkladıktan sonra: “İstanbul’daki hangi yetkili kişi Ankara’da kimle görüşmek istiyor?” diye sordu. Bu tele imzasız olarak gelen yanıtta: “Teli yazan kişiler şimdi burada değildir. Bunu bıraktılar, gittiler. Yarın saat onda size bilgi veririz.” deniliyordu. Bundan sonra Nurettin Paşa, ikinci kez yine başvurdu. Bu kez: “Telgraf yazışmaları ile anlaşamayacağımızdan siz, yetkili bir kurulu İstanbul’a gönderin, görüşelim ve anlaşalım.” diyordu.

Efendiler, biz de karşılık olarak dedik ki: “Pek doğrudur, gerçekten telgrafla anlaşamayız; ama siz Mudanya’ya geliniz ve ne zaman gelebileceğinizi de bildiriniz. Bizim yetkilendireceğimiz kişiler de orada bulunur. Bursa’ya da gereken yönerge verildi.” Ondan sonra bir daha başvuran olmadı. Hoca Müfit Efendi (Kırşehir): “Acaba gerçekten Nurettin Paşa mı idi diye sordu. Ben de: “Evet gerçekten Nurettin Paşa” karşılığını verdim.

Efendiler, Nurettin Paşa aracılığı ile İstanbul Hükümetinden gelen bu isteğin, Anzavur’un Balıkesir bölgesinde yenildiği ve Bolu’da başarı kazanmaya başladığımız günlere rastladığını da altını çizerek belirtmeliyim.

NURETTİN PAŞA ANKARA’DA

Efendiler, Nurettin Paşa’dan bir daha telyazısı almadık. Ama kendisi Diyarbakırlı Kazım Paşa ile birlikte, 1920 yılı haziranı ortalarında Ankara’ya geldi. Bizimle işbirliği etmeden önce kimi konular üzerinde görüşümüzü anlamak istediğini bildirdi. Bu konular şunlardı:

1- Halifeliğe ve padişahlığa karşı düşünce ve görüşümüz;

2- Bolşeviklik konusundaki görüşümüz;

3- İtilaf devletlerine karşı, özellikle İngilizlere karşı dahi savaşa karar verip vermediğimiz.

Görüşme, Tarım Okulundaki Karargahımızın bir odasında geceleyin yapıldı. Bu görüşmede, Nurettin Paşa ile birlikte gelen Kazım Paşa’dan başka, Fevzi ve İsmet Paşalar da bulunuyorlardı. Nurettin Paşa, birinci ve ikinci sorulara aldığı yanıtları pek inandırıcı bulmadı. Ama, özellikle üçüncü sorunun yanıtı uzun ve ateşli tartışmalara yol açtı. Çünkü, biz demiştik ki amacımız, ulusal sınırlarımız içinde toprak bütünlüğümüzü ve ulusun tam bağımsızlığını sağlamaktır. Buna engel olmak üzere karşımıza çıkacak kuvvet, kim ve ne olursa olsun hiç duraksamadan çarpışırız ve başarı kazanırız. Bu konudaki karar ve inancımız kesindir. İşte Nurettin Paşa, bir türlü buna inanamıyor ve bunu kabul edemiyordu. Sonunda kendisine dedik ki: “Bu konuda görüşmeyi kabul etmekle yeni inançlar edinmek ve kararlar almak söz konusu değildir. Sen, bugüne değin ulusun, iyice belirmiş, gözle görülür, elle tutulur duruma gelmiş inançlarına uyacaksın!” Ondan sonra, kendisine verebileceğimiz uygun bir görev üzerinde konuşuldu. Kendisinin, “Konya Valisi ve Konya Bölgesi Komutanı” sanıyla Yunan Cephesinin güneyindeki bölgenin komutanı olmasını uygun gördük. Asıl Batı Cephesi için, komutan olarak, Ali Fuat Paşa’yı 18 Haziran 1920’de görevlendirdik.

Efendiler, o günlerde Yunan Cephesinde düşmanın hazırlıklarda bulunduğu anlaşıldığından cephenin önemi arttı. Bu yüzden Nurettin Paşa’nın göreve atanmasını sonuçlandırmadan ve kendisini görev yerine göndermeden, ivedilikle Batı Cephesine gitmem gerekti. Nurettin Paşa’yı görevlendirme işleminin bitirilmesini, Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa’ya bıraktım. Gerçekten düşman, bütün cephe üzerinde saldırıya geçmişti. Bizim birliklerimiz çekiliyorlardı. Nurettin Paşa, cephedeki elverişsiz durumu anlayınca İsmet Paşa’ya, görev kabul edebilmek için birtakım koşulları bulunduğunu ve hükümetçe bu konuda karar alınması gerektiğini söylemiş. O koşullara göre hükümet, yurt yönetiminde ve önemli işlerde temelli ve kesin karar almadan önce Nurettin Paşa’nın düşüncesini sormak ve onayını almak zorunda olacaktır. Çünkü Büyük Millet Meclisi Hükümeti üyeleri, Tevfik Paşa ve benzeri gibi olgun yaşta denenmiş kişiler olmayıp genç birtakım kimseler imiş. İsmet Paşa, çok yadırgadığı bu düşünce ve öneriyi hemen kapalı telle bana bildirdi. Ben de Nurettin Paşa’nın, kendisine görev vermek istediğim zaman söylemediği bu düşünceyi, genel durumda başlayan bunalım üzerine ortaya atmasını anlamlı buldum ve İsmet Paşa’ya verdiğim yanıtta kendisine görev verilmemesini buyurdum. Nurettin Paşa’nın Yunan saldırısı başladıktan iki gün sonra bana gönderdiği bir yazının içindekileri ilgi çekici bulmuştum, isterseniz, bu yazıyı yüksek kurulunuza okuyayım:

Ankara İstasyonu, 24 Haziran 1920

Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığına

Efendim Hazretleri,

Atanmış olduğum komutanlıktan ve valilikten çıkarılışımı ve bunun bildiriliş biçimini onur kırıcı buldum. Bir devlet adamının ileri sürdüğü yurt işleriyle ilgili bir düşünce ve görüşün tartışılmasına değil, dinlenmesine bile istek gösterilmemesini ve küçümsenmesini ve ilgili Büyük Millet Meclisi ile hükümetinin oylarını alıncaya dek bile katlanılıp beklenilmeyerek ya da, belki bu gerekli görülmeyerek, iki üç kişi gibi az sayıda üyenin düşünce ve istekleriyle bu yolda işlem yapılmasında sakınca görülmemesini ve sonuç olarak, yurdun, eğer yanılmıyorsam, bu anlayışla yönetilmesini, ulus ve yurt için tehlikeli saydığımı bilgilerinize sunmaya izin vermenizi yüksek başkanlığınızdan dilerim.

Bu koşullar içinde, görev almayı sakıncasız ve işbirliği yapmayı yararlı göremediğim için, memleketim olan Bursa’da oturmak üzere ilk tren ile Ankara’dan ayrılacağımı, vedalaşma yerine geçmek üzere bilgilerinize sunarım efendim hazretleri.

Nurettin İbrahim

Efendiler, benim bu yazıya verdiğim yanıt da şu idi:

25 Haziran 1920

Tuğgeneral Nurettin Paşa’ya

24 Haziran 1920 günlü yüksek yazıları karşılığıdır:

Söz konusu edilen komutanlık ve valilik görevi, Milli Savunma ve İçişleri Bakanlıklarınca size resmi olarak daha bildirilip verilmemişti. Bundan dolayı ne atanmış ne de ayrılmış değilsiniz. Yalnız, size görev verilmesi tasarlanmış ve bu konuda düşünceniz ve kabul edip etmeyeceğiniz sorulmuştu. Atanmanız daha karara bağlanmadan, düşünce ve inançlarınızdaki kararsızlığın Genelkurmay aracılığı ile öğrenilmesi üzerine, atanmanızdan vazgeçilmesi Bakanlar Kurulunca kararlaştırıldı. Böyle bir karar için, sandığınız gibi, Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna gidileceği yolunda yasalarımızda herhangi bir buyruk yoktur. Bursa’ya gitmenize ve orada oturmanıza gelince, içinde bulunduğunuz askerlik mesleği dolayısıyla bu iş için, yöntemine göre, Milli Savunma Bakanlığı yüksek katına başvurmanız gerektiği bildirilir efendim.

Büyük Millet Meclisi Başkanı

 Mustafa Kemal 

Nurettin Paşa Bursa’ya değil, ama Taşköprü’ye gitmiş ve uzun süre orada kalmıştır. Bundan sonra da kendisine yeniden birkaç konuda değineceğiz. O konuları da sırasında gerektiği ölçüde açıklayacağım.

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ:

MOSKOVA’YA BİR KURUL GÖNDERİLMESİ

Efendiler, kurulan Büyük Millet Meclisi Hükümetinin, dışişleri ile ilgili ilk kararı, Moskova’ya bir kurul göndermek olmuştur. Kurul, Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey’in başkanlığında idi. İktisat Bakanı Yusuf Kemal Bey üye bulunuyordu. 11 Mayıs 1920’de Ankara’dan yola çıkan kurulun temel görevi, Rusya ile ilişki kurmaktı. Rusya’nın hükümetimizle yapacağı antlaşmanın birtakım ilkeleri saptanıp 24 Ağustos 1920’de ön imzası yapılmış olmakla birlikte, durumun gereği olarak uzlaşılamayan kimi noktalardan dolayı antlaşma gecikmiştir. “Moskova Antlaşması” denilen devletlerarası belge, ancak 16 Mart 1921’de imzalanabilmiştir.

Sayın efendiler, yurt içinde yer yer beliren iç ayaklanmaları izlemekte gecikmeyen Yunanlıların ilk genel saldırısı, gözlerimizi yeniden batıya çevirtecektir.

YUNANLILARIN İLK GENEL SALDIRISI

Yunanlılar 22 Haziran 1920’de Milen Hattı’ndan genel saldırıya geçtiler. Kuvvetleri altı tümene yükselmiş bulunuyordu. Üç tümen ile, iki koldan Akhisar-Soma yönünden; iki tümen ile Salihli yönünden; bir tümen ile de Aydın Cephesinden saldırdılar. Düşmanın kuzey kolu, 30 Haziran 1920’de Balıkesir’e girdi ve süvarileri de 2 Temmuz 1920’de Kirmastil ve Karacabey’e girdi. Bu düşman karşısında bulunan 61 ve 56’ncı tümenlerimiz, Ulubat Köprüsünü yıkarak Bursa’ya doğru çekildi. Düşman, birliklerimizi izleyerek Bursa’ya da girdi ve ileri kollarını Dimbos-Aksu kesimine dek sürdü. Bunun karşısındaki kuvvetlerimiz çok sarsıldı. Eskişehir’e dek çekildi. Bu savaşlar sırasında İngilizler, 25 Haziran 1920’de Mudanya’ya ve 2 Temmuz 1920’de de Bandırma’ya birer birlik çıkardılar.

Salihli yönünde doğuya ilerleyen iki Yunan tümeni de 24 Haziranda Alaşehir’e girdi ve daha sonra ilerleyerek 29 Ağustosta Uşak kasabasını aldı, Dumlupınar sırtları elimizde kalmak üzere buralara dek ilerledi. Bu düşman karşısında bulunan 23’üncü Tümen ve Ulusal Kuvvetlerimiz çok kayıp verdi sarsıldı. Aydın’dan ilerleyen bir Yunan kolu da Nazilli’ye dek geldi.

Bu savaşlar sırasında, tümenlerimizin subay ve erlerinin çok eksik kuru birer örgüt durumunda olduklarını ve daha güçlendirilemediklerini, cephanelerinin de pek kıt olduğunu biliyorsunuz.

Efendiler, ben de, Eskişehir’e ve oradan ileri bölgelere gittim. Gerek orada ve gerek başka bölgelerde bulunan kuvvetlerimizin düzene sokulmasını buyurdum. Yeniden, düşman karşısında, düzenli komutaya bağlı cepheler kurulmasını sağladım.

YUNAN SALDIRISI KARŞISINDA MECLİSTE SERT

ELEŞTİRİLER VE SATAŞMALAR

Efendiler, Yunan saldırısı ve ulusal cephelerin bozulması, Mecliste büyük bir bunalım yarattı ve sert eleştirilere ve sataşmalara yol açtı.

Büyük Millet Meclisinin 13 Temmuz 1920 günü, kırk birinci toplantısında, suçlarından ve yönetimindeki yetersizliklerinden dolayı Bursa Komutanı Bekir Sami ve Bursa Valisi Hacim Muhittin Beylerin ve Alaşehir Komutanı Aşir Bey’in niçin mahkemeye verilmediklerini Genelkurmay Başkanlığından ve İçişleri Bakanlığından soran gensoru önergesi okundu.

Bu önergeyi veren, Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet Şükrü Bey’di. Sinop Milletvekili Hakkı Hami Bey’in de, ivedilikle cezalandırılma konusundaki üstelemesi “Bravo!” sesleriyle karşılanıyordu. Önergeyi veren Mehmet Şükrü Bey’in: “Biz, cezalandırıldıklarını görmek istiyoruz!” diye bağırması üzerine gensoru kabul ediliyor. Gensoru günü olarak saptanan 14 Ağustos 1920’de, Genelkurmay Başkanı yanıt verdi. Ama bir türlü inanılmıyor ve Meclisteki coşku yatışmıyordu. Karahisar Milletvekili Şükrü Bey soruşturma istiyor. Başka bir milletvekili, kimi subay ve komutanların cezalandırılmaları gerektiğinden söz ederek birçok örnekler sayıyor. Başka bir milletvekili, asker geri çekilirken bir komutanın otuz altı deve eşya götürmüş olduğunu söylüyor. Bir başka milletvekili de Yunan ordusunun kısa bir süre içinde, Akhisar’dan Marmara kıyılarına varıncaya değin bütün kentleri ve köyleri yıldırım çabukluğuyla ele geçirdiğinden söz ederek, Bursa bozgunu dolayısıyla uğramış olduğumuz korkunç dokuncanın dünya uluslarında “Anadolu’da savunma denilen şeyin bir göz korkuluğu olduğu, yolunda genel bir kanı uyandırdığını belirtiyor ve büyük bozgunun sorumlularının cezalandırılmasını istiyordu.

Efendiler, uzun ve ateşli olarak sürüp giden tartışmalara benim de karışmam gerekti. Ortaya çıkan bu acıklı durum üzerine, Meclisin ilgi ve duyarlığının çok yerinde olduğunu belirttikten sonra, bu coşku ve duyarlığı yatıştırmak amacıyla konuştum ve açıklamada bulundum. Benim sözlerim üzerine yapılan ufak tefek sataşmalara da yanıt verdikten sonra genel açıklama yeter görüldü.

Efendiler, ayrıntılarını Meclis tutanaklarında okuduğunuz bu ateşli görüşmelerden önce, 26 Temmuz 1920 günü de gizli bir oturumda buna benzer bir görüşme olmuştu. Orada da uzun açıklama yapmak zorunda kalmıştım. Çünkü, üzüntü ve duyarlık sonucu olarak yapılmakta olan eleştiri ve önerilerde, bu yenilginin gerçek nedenleri ve’ etmenleri sanki unutulmuş gibi idi. Bütün bu bozgundan, kurulalı ve iş başına geçeli daha iki ay bile olmayan Bakanlar Kurulunu sorumlu tutmak amacı güdülüyordu. Bir yıldan daha çok bir süreden beri Yunan ordusunun İzmir bölgesinde yerleşmiş olduğu ve durmadan hazırlandığı; buna karşılık, İstanbul Hükümetlerinin ordumuzu boyuna kötürüm edecek nedenler yaratmakla uğraştığı ve ulusun kendiliğinden kurabildiği Ulusal Kuvvetleri dağıttırmaya ve yok ettirmeye çalışmaktan başka bir şey yapmadığı hiç düşünülmüyordu. Eğer bu bir yıl içinde Yunan kuvvetleri karşısında az çok bir varlık göstermiş idi ise, bunun da, beş on özverilinin kendiliklerinden gösterdikleri çaba ve dayanç sonucu olduğunu insafla göz önünde bulundurmak istemiyorlardı. Askerlikle ilgili işleri, gerçek durumu anlayarak ve askerliğin gereklerini göz önünde tutarak düşünen ve inceleyen yoktu. Söylenen sözler, ya yurtseverlik coşkusu ya da yufka yüreklilik dolayısıyla inilti ve çığlık biçiminde ortaya atılıyordu. Söz söyleyenler içinde, pek az olmakla birlikte, ulusal inancı ve yurda bağlılığı söz götürenler bile vardı.

Söz konusu ettiğimiz bu gizli oturumda, uzun açıklamalarım arasında özellikle demiştim ki: “Bir yıkıma uğramadan önce, onu önleme ve ona karşı savunma önlemlerini düşünmek gerektir. Yıkıma uğradıktan sonra yanıp yakılmanın yararı yoktur. Yunan saldırısının olacağı daha önceden çok belliydi. Eğer, bunu önleyici önlemler alınamamış ise, bunun sorumluluğu Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve onun hükümetinin olamaz. Büyük Millet Meclisi Hükümetinin iş başına geldiğinden bu yana almaya başladığı önlemleri, daha bir yıl öncesinden beri İstanbul Hükümetlerinin bütün ulusla birlikte ve önemle almaya başlaması gerekirdi. Kimi kuvvetlerin cepheden alınıp iç ayaklanmaların bastırılmasında görevlendirilmesi, Yunan kuvvetleri karşısında bulundurulmalarından daha önemli ve zorunlu idi ve yine de öyledir.

Gerçi, Bursa’da bırakılması zorunlu olan bir tümen, Adapazarı ayaklanma bölgesine gönderilen iki tümen, Hendek’te dağılan bir tümen, yani dört tümen; Zile Yenihan bölgesinde ayaklananlarla uğraşan bir tümen ve bütün bu ordu birliklerine yardım eden ulusal birlikler cephede bulundurulabilse idiler, belki düşman saldırısı bu denli gelişemezdi. Ama, yurdun dirlik ve düzenliği ve ulusun kurtuluş amacında birleşip dayanışması sağlanmadıkça, yurda giren bir düşmanın ilerleyişi ne durdurulabilir ve ne de bundan köklü bir yarar ve sonuç beklenir. Ancak, yurt ve ulus bu dediğim durumda bulunursa, düşmanın herhangi bir zamandaki başarısı ve bunun sonucu olarak daha birçok yerlerimize girmesi, geçici olmak niteliğinden kurtulamaz. Amacından ayrılmayan, birliğini bozmayan ve bunda dayanıp direnen ulus, kurumlu ve saldırgan her düşmanı önünde sonunda kurumundan ve saldırganlığından ötürü döğündürebilir. Onun için, iç ayaklanmaları bastırmak; Yunan saldırısını durdurmaktan kuşkusuz daha önemlidir. Daha doğrusu, cepheden iç ayaklanmalara karşı kuvvet ayrılmamış olsaydı bile sonucun başka türlü olabileceğini düşünmek güçtür. Örneğin; “Düşman, kuzey cephesine üç tümenle saldırdı. Bizim orada cephe ile orantılı kuvvetimiz yoktu. Filan noktada, filan derede, filan köydeki kuvvetimiz, ya da oradaki subayımız, komutanımız, düşmanın geçmesine engel olsa idi, böyle bir bozguna uğramazdık” diye çığlık koparmak yersizdir. Tarihte yarılmamış ve yarılmayan cephe yoktur. Özellikle, söz konusu olan cephe, savunmaya ayrılan kuvvetle orantılı dar bir cephe olmayıp da böyle yüzlerce kilometre uzunluğunda olursa, bu cephenin şurasında burasında bulunan yetersiz bir kuvvetin savunmayı sürdürüp gideceğini kabul etmek, bütün tasarım ve düşünceleri yanılgıya götürür. Cepheler delinebilir; buna karşı önlem, delinen kesimi hemen kapamaktır. Bu ise cephe üzerindeki kuvvetlerden başka, geride, yedekte, güçlü destekler bulundurmakla olabilir. Oysa, Yunan ordusu karşısındaki ulusal cephemiz bu durumda ve bu güçte mi idi? Bütün batı Anadolu illerimizde, Ankara ve dolaylarında, daha doğrusu bütün yurtta, kuvvet denilecek bir birlik bırakılmış mı idi?

SAĞLAM BİR ASKERLİK ÖRGÜTÜ KURABİLMEK VE

BUNDA BAŞARI SAĞLAYABİLMEK

Savaş hatlarına yakın köyler halkının yapabileceği savunmadan, düşsel sonuçlar beklemek doğru olmaz. Yurdun bütün kuvvet kaynaklarından yararlanma koşul ve yetkilerini elde ettikten sonra bile, sağlam bir askerlik örgütü kurabilmek ve bunda başarı sağlayabilmek için zaman ister. Bursa’da Bekir Sami Bey’in buyruğu altına verilen kuvvetin çekirdeği, İzmir’ de tüfek attırılmaksızın Yunanlılara tutsak olarak verilen ve Yunan gemileriyle Mudanya’ya çıkarılan iki alay kadrosu değil mi idi? Bu kuvvetin içgücünü düzeltmek için İstanbul hükümetleri herhangi bir önlem almışlar mı idi? İstanbul hükümetleri değil mi idi ki, Balıkesir’de savunmaya çalışan kuvvetlerimize, daha Yunanlılar saldırmadan önce, Anzavur’u arkadan saldırttı. Yine İstanbul Hükümeti ile Halife ve Padişah değil mi idi ki, Hendek Düzce yolunda Halife Ordusuna ve ayaklanmış topluluklara Yunan cephesinde kullanılacak oldukça güçlü bir tümeni, 24’üncü Tümeni, ayarttırıp dağıtmış ve komutanlarını şehit ettirmişti.

Ülkenin yazgısı sorumluluğunu yeni üzerine almış olan Bakanlar Kurulu, o günkü koşullara göre seferberlik yapmayı düşünebilir mi idi? Ülkenin, hemen hemen baştan başa, Halifenin fetvası gereğini yerine getirmeye sürüklenip zorlandığı bir sırada, ulusu askere çağırmak uygun görülebilir miydi ve olabilir miydi? Bundan başka, bütün ulusu silah altına çağırmadan önce, silah sayısı ve elde bulunan silahların iş görebilmesi için gerekli cephane ve para tutarları ile kaynakların düşünülmesi zorunlu değil miydi? Durumu incelerken ve önlem düşünürken, acı olsa da, gerçeği görmekten hiç vazgeçmemek gerekir. Kendimizi ve birbirimizi aldatmaya gereklik ve zorunluk yoktur. Biz, durumu ve cephelerin isterlerini bilmez değiliz. Her yerden, adıma sayısız telyazıları gelmektedir: “Çok büyük ve düzenli kuvvetler yollayınız.”, “Şu kadar cephane gönderiniz.”, “Bunlar gelmezse burada yeniliriz.” denilmekte, tehlike ve ateş içinde bulunmaktan doğan duyarlık etkisi altında acı bir dille durum anlatılmaktadır. Bizim ödevimiz ve durumumuz, onların üzüntü ve duyarlıklarına katılarak kamunun içgücünü kırmak değildir; tersine, onlara direnç, dayanç ve umut verecek yolda davranmaktır.

Bundan sonra, kuşkusuz, durumlar değişecek; bütün ülkeye ve ulusa gerçekten umut ve güven verecek önlemler uygulanacaktır. Artık buna engel kalmamıştır. Bakanlar Kurulu, kimi doğumluları silah altına da alabilecektir.

YEŞİL ORDU

Efendiler,

Kimi kapalı sorunların kolaylıkla açıklanmasına yarayacağını sandığım için yüksek kurulunuza bir “Yeşil Ordu”dan söz açacağım:

“Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve hükümetinin kuruluşundan sonra Ankara’da “Yeşil Ordu” adı altında bir dernek kuruldu. Bu derneğin ilk kurucuları pek yakın ve bilinen arkadaşlardı. Kuruluş amacım açıklamak için, iç ayaklanmaları ve bu ayaklanmalara karşı gönderilen ordu birliklerinin ve ulusal birliklerin kimi durum ve görünüşlerini anımsamak gerekir. Ayaklananların, ordu erlerine Halifenin fetvasından, Padişahın askerlik ödevini kaldırdığından, Ankara’daki Hükümetin türeye aykırı olduğundan söz ederek onları kolaylıkla aldattıkları birçok kez görüldü. Gerçekten birçok yerlerde kimi ordu erleri ayaklananlarla çarpışmadıkları gibi tersine, silahlarını onlara bırakarak köylerine, yurtlarına savuşuyorlardı. Ulusal birliklerin, devrim amacını daha kolaylıkla anladıkları ve ayaklananların ayartmalarına kapılmadıkları anlaşılmıştı. Bundan dolayı, Osmanlı ordusunun kalıntısı denilebilecek olan o günlerdeki yorgun, bezgin ve yeni devrim ülküsüne göre yetiştirilmemiş birlikler ile devrimi başarmadaki güçlükler seziliyordu. Orduyu yeni anlayışa göre bilinçli bir duruma getirmenin, o günkü koşullar içinde pek güç olacağı sanılıyordu. Bunun için, istenilen nitelikte, bilinçli kimselerden, seçkin ve devrim için güvenilir bir örgüt kurmak düşüncesi, kimi kişilerin kafasında yer etmeye başladı. Birbirini izleyen kanlı ve öldürücü durumlar gösteren iç ayaklanmalar karşısında, bu bildirdiğim düşünce ve eğilim güç kazandı. Sonunda kimi kişiler böyle bir örgüt kurmak üzere işe giriştiler. Ben, bir yandan ordumuzu canlandırmak ve güçlendirmek için gerekli işleri yaparken bir yandan da, kurulmuş bulunan ulusal birliklerden, her türlü sakıncalarına karşın her yerde, ister istemez, olabildiğince yararlanmaya çalışmakta idim. Ama, sağlam bir düzenbağı isteyen ve buyruklara hiç düşünmeden ve duraksamadan uymayı gerektiren önemli askerlik görevlerinin ancak düzenli ordu ile yapılabileceği gerçeğini unutmaya kuşkusuz yer yoktu. Ulusal birliklerden yararlanma ancak, zaman kazanmak amacı ile olabilirdi. Kuşkusuz, görevlendirilmeleri zorunlu olan ulusal birliklerin seçkin ve bilinçli kimselerden kurulabilmesi istenilen bir şeydi.

Yeşil Ordu örgütünün ilk kurucuları arasında bulunan yakın arkadaşlar, yalnız bana yardım amacı ile ve beni ayrıca yormamak düşüncesiyle kendileri işe girişerek çalışmayı uygun görmüşler. Bana, yalnız, yararlı bir iş yapacaklarını söyleyerek, kısaca bu girişimlerinden söz açmışlardı.

Ben, gerçekten çok işim olduğu için, arkadaşların bu girişimleriyle uzunca bir süre ilgilenemedim. Yeşil Ordu örgütü, bir bakıma gizli bir örgüt niteliğinde kurulmuş ve oldukça genişlemiş. Genel Yazmanı Hakkı Behiç Bey ve Ankara’daki yönetim kurulu, önemli ve köklü çalışmalar yapmışlar. Basılı tüzüklerini ve görevlendirilmiş adamlarını her yere göndermişler. Yalnız bir noktayı da belirtmeliyim ki, Yeşil Ordu örgütü ile uğraşanlar, benim bu işi bildiğimi, uygun gördüğümü ve istediğimi söylediklerinden, her yerde benim adıma örgütü genişletmeye ve güçlendirmeye çalışanlar çoğalmış. Kurulmakta olan örgüt, yalnız ulusal birlikler meydana getirmek gibi sınırlı bir alandan çıkmış, çok genel bir amaca yönelmiş.

Örgütün kurucuları arasına, milletvekili bulunan Çerkez Reşit Bey ve –Ankara üzerinden Yozgat’a gidip gelirken olacak- Çerkez Etem ve kardeşi Tevfik Beyler girmişler. Bundan başka Etem ve Tevfik Bey birliklerinin bütün adamları, Yeşil Ordunun sanki temeli olmuşlar.

ÇERKEZ ETEM VE KARDEŞLERİ

Efendiler, bu başlangıçtan sonra, Çerkez Etem Bey ve kardeşlerinin ilk kez göze çarpmaya başlayan kimi durum ve davranışları üzerine yüksek kurulumuzu aydınlatmak isterim.

Çerkez Etem Bey, ulusal bir birlik ile önce Anzavur’u kovalamakta ve sonra Düzce ayaklanmasında başarılı işler gördüğünden, Yozgat’a gitmek üzere Ankara’ya getirildiği zaman, hemen herkesçe beğenildi ve övüldü. Kuşkusuz kendisini abartarak övenler de olmuştur. Etem Bey ve kardeşlerinin sonraki davranışlarından bu alkış ve övgülerden dolayı büyüklendikleri, dahası, kimi kuruntulara kapıldıkları anlaşılıyor. Etem Bey ve kardeşlerinden Tevfik Bey, Yozgat ayaklanmasını bastırmakla uğraştığı sırada kendine yakın ve uzak bütün askeri ve ulusal birlik kuruntularının hepsine karşı, bunların rütbe ve durumlarına önem vermeksizin, birer birer küçültücü ve saldırıcı davranışlarda bulunmakta hiçbir sakınca görmemeye başladı. Etem Bey’in kendisini, niteliğini ve değerini tanımayan bu komutanların, çoğu yurdun ateş içinde bulunduğunu ve Etem Bey’in abartılmış olarak işittikleri hizmetini düşünerek elden geldiğince kendisiyle çekişmede ileri gitmekten sakınmışlardı.

Böylece şımaran Etem ve kardeşi Tevfik Beyler, Türk ordusunda değerli hiçbir subay ve komutan bulunmadığı ve kendilerinin herkesten üstün birer yiğit oldukları sanısına düşmüşler ve bu sanılarını açıktan açığa, korkusuzca herkese söylemekten çekinmemeye başlamışlardı. Doğrudan doğruya valilere ve herkese buyruk savuruyorlar ve buyruklarını yerine getirmeyenlerin asılacağı yolunda gözdağı da veriyorlardı. Etem Bey Ankara ve Ankara’daki hükümet üzerinde de etki yapmak denemesinde bulunmuştur. Sözde Yozgat ayaklanması, Yozgat’ın bağlı bulunduğu Ankara Valisinin kötü yönetiminden doğmuş; bundan dolayı, öbür ayaklandırıcılara uyguladığı cezayı, ki o ceza asarak öldürmekti, Ankara Valisi için de, olay yerinde kendisi uygulamaya karar vermişti. Yozgat’a gönderilmesini istediği Ankara Valisi ulusal girişimlerde olağanüstü hizmet ve özveri göstermiş ve göstermekte bulunan Yahya Galip Bey’di. Yahya Galip Bey’in, özellikle bizce, hizmeti beğenilmiş ve varlığı pek gerekli ve yararlı bir kişi olduğu biliniyordu. İşte böyle bir kişiyi kendi eline, darağacına vermeye bizi zorlamakla en büyük erk ye etkiyi kazanabileceğini düşünmüştü. Doğal olarak Yahya Galip Bey’i veremezdik ve vermedik. Etem ve kardeşleri bu konuda çok üsteleyemediler. Ama, Yozgat’ta, özellikle milletvekillerine”Ankara’ya dönüşümde Büyük Millet Meclisi Başkanını Meclis önünde asacağım” yollu uygunsuz sözler söylediği duyulmuştur. Yozgat Milletvekili Süleyman Sırrı Bey de bu sözleri işitenlerdendir. Biz bütün duyup ve öğrendiklerimize karşın, bu kardeşleri her zaman yararlanılabilecek bir durumda bulundurmayı yeğ tuttuk. Bundan dolayı kendilerini idare ettik. Yozgat’tan sonra, Ankara üzerinden Kütahya bölgesine gönderdik. Bu konuya gene dönmek üzere sözü asıl konumuz olan Yeşil Ordu’ya getireceğim.

Bilginize sunmuştum ki, her yerde Yeşil Ordu örgütünü, benim adıma kuruyorlardı. Kendi tanıdığım kişilerden birinin, Erzurumlu Nazım Nazmi Bey’in, görevli bulunduğu Malatya’dan gönderdiği bir mektupta, Yeşil Ordu örgütünün hoşlanabileceğim biçimde genişletilmesine çalışıldığı bildiriliyordu. Bu haberin verdiği uyanıklıkla, bu gizli demek üzerinde incelemelerde bulundum. Bu demeğin zararlı bir biçim ve nitelik aldığı inancına vardım. Hemen kapatılmasını düşündüm. Tanıdığım arkadaşları aydınlattım. Görüşümü söyledim, gereğini yaptılar. Ama, genel yazman olan Hakkı Behiç Bey, demeğin kapatılması ile ilgili önerimin kabul edilemeyeceğini ve uygulanamayacağını söyledi. Ben: “Kapattırırım.” dedim. Bunun da olamayacağını, çünkü derneğin düşünülenden daha büyük ve daha güçlü olduğunu ve bu derneği kuranların sonuna dek amaçlarından ayrılmayacakları üzerine birbirlerine söz vermiş olduklarını özel bir durum takınarak, söyledi. Olaylar gösterdi ki, biz, bu gizli derneğin kapatılmasına çalıştıysak da tastamam başaramadık. Dernek ileri gelenlerinin kimisi –ki Reşit, Etem, Tevfik kardeşler başta bulunuyorlardı- çalışmalarını bu kez, doğal olarak, büsbütün yıkıcı ve bize karşı olarak sürdürmüşlerdir. Eskişehir’de çıkarttıkları Yeni Dünya gazetesi ile de düşünce ve amaçlarını saldırgan bir dille yayımlatıyorlardı.


Karacaahmet TV

Galeriye Git

Galeri

Galeriye Git