Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

Nutuk2 (4.Bölüm)

Yeni Sayfa 1

BİRİNCİ İNÖNÜ ZAFERİ

İznik’ten, Gediz üzerinden Uşak’a dek bir çizgi tasarlayınız. Bu çizginin Gediz kuzeyinde kalan parçası iki yüz kilometredir. Gediz’den Uşak’a olan parçası da, yaklaşık olarak otuz kilometredir. Düşman üç tümenle bu kesimin kuzey ucundan Eskişehir üzerine doğru yürüdü. Bizim Gediz’de bulunan önemli kuvvetlerimiz, Eskişehir üzerinden bu düşman tümenlerini karşılamak zorundaydı. Karşıladı, yendi; devrim tarihimize Birinci İnönü Zaferini yazdı.

Güney Cephesi kuvvetleri, eski yerlerine Dumlupınar’a geri gönderildiler. Kütahya’da yalnız Altmış Birinci Tümen, iki alaya yakın kuvvetiyle İzzettin Bey (Ordu Müfettişi İzzettin Paşa) komutasında bırakılmıştı.

Efendiler, 8 Ocak l92l cumartesi günü Meclisin açık oturumunda durumu anlatıyordum. Artık herkes gerçeği görmüş ve anlamıştı. Etem ve kardeşlerine yumuşak davranılması düşüncesinde bulunanlar, bu kez onları kötülemede pek coşkun idiler. Ben konuşurken: “Etem, Tevfik ve Reşit Beyler”deyince bu türlü konuşmama karşı çıkıldı. Yükselen bir ses: “Paşa Hazretleri, artık Bey demeyiniz! Hain deyiniz!” uyarmasında bulundu. Ben “Etem ve Tevfik hainleri diyeceğim;ama, daha Büyük Millet Meclisi üyesi kimliğini taşıyan Reşit Bey için de bu sözü kullanmak zorundayım. Yüce kurulunuza saygımdan bunu söyleyemem. İlkin Reşit Bey’in üyelikten çıkarılmasına oy vermenizi rica ederim.” dedim.

Başkan: “Ulusun ve yurdun yüksek çıkarlarına karşı silah kullanarak düşmanlarla işbirliği yapan Manisa Milletvekili Reşit Bey’in milletvekilliğinden çıkarılmasını kabul buyuranlar el kaldırsın!” dedi. Eller kalktı, kabul olundu.

ETEM VE KARDEŞLERİ, CANLARINI REFET PAŞA’YA

BORÇLUDURLAR

Yunan ordusunun yaptığı bu saldırıda Etem ve kardeşleri de kendilerine düşen görev yapmaktan geri durmadılar. Yeniden Kütahya’ya yönelerek orada bulunan ve kuvvetçe zayıf olan tümenimize saldırmaya başladılar. İzzetin Paşa’nın Türk subay ve erlerinin üstün yiğitlikleri Etem ve kardeşleriyle birlikte saldıran hayın kuvvetleri yendi ve kaçmak zorunda bıraktı. Eğer, kendileri de başta olmak üzere büsbütün yok edilmekten kurtulabilmişlerse, bunu da hiç sevmedikleri Refet Paşa’ya borçlu bulunduklarını söylemeliyim. Bu noktayı açıklayıvereyim:

Refet Paşa iki süvari tümeniyle Dumlupınar’ın onkilometre kadar doğusunda Küçükköy’de bulunuyordu. Kütahya’daki Altmış Birinci Tümene, batıdan saldıran Etem kuvvetlerini çarçabuk yenmek ve yok etmek üzere yürüyüş buyruğu verildi. Refet Paşa, süvarileriyle, Etem kuvvetlerinin yan ve arkasına sarkacaktı. Bulunduğu yerden kuzeye, Kütahya’ya bakılacak olursa bu görevin, serbest bir yürüyüşle ve pek etkin olarak yapılabileceği belliydi. Oysa, Refet Paşa, gereken yere gitmemiş; ters yöne, Kütahya’nın batısına değil, doğusuna, Alayunt’a gitmiş. Süvari kuvvetleri, l2 ocak l92l günü öğleye doğru Alayunt bölgesine ulaştı.

Refet Paşa, İzzettin Paşa ile görüşmek üzere Kütahya’ya gitti. İzzettin Paşa, süvari tümenlerinin Kütahya güneyinden, Yellice dağı batısından, hepsi atlı olan Etem kuvvetlerinin gerilerine gönderilmesini önermiş.

Refet Paşa, iki tarafın savaş durumu üzerinde tam bir bilgisi olmadığını ileri sürerek, böyle bir harekete yanaşmamıştır. Refet Paşa, İzzettin Paşa kuvvetlerinin doğuya Porsuk suyu gerisine çekilmesi gerekirse, süvarileriyle Kütahya ovasından Etem kuvvetlerinin yan ve gerilerine saldırmayı düşünüyormuş. Atlarından inip, piyade tümenimiz karşısında yaya olarak savaşmakla çok zayıf bir duruma düşmüş olan Etem kuvvetleri üzerine yürümekten kaçınan komutanın, piyade tümenimiz yenilip geri çekilirken atları üzerinde bulunacak olan, içgüçleri yükselmiş başkaldırıcıların hangi yanına ve nasıl saldırmayı düşündüğü gerçekten her asker için üzerinde durulacak bir sorundur. Böyle şey olamaz! Bu düşman atlıları, geri çekilmek zorunda bıraktığı piyadeden dönüp Refet Paşa süvarileri üzerine atılmayacak mıydı?

Efendiler, savaş alanına, top ve tüfek sesine gelen bir kuvvetin, bir tek tüfek bile olsa, kendinden olan ve savaşan bir kuvvetin yenilmesini bekleyip ondan sonra iş görebileceğini sanması, yalnız asker olanların değil, en kısa görüşlü insanların bile usa yatkın bulacağı bir düşünce değildir. Görev ve özveri, savaşan birliklerin, yenilmeden e çekilmeden başarısını sağlamaya çalışmakla yapılır.

Arkadaşı savaşırken ve yardım beklerken seyirci kalmış komutanlar, arkadaşının yenilmesine tanık olabilirlerse de, tarihin ezici yergisinden ve suçlamasından hiç mi hiç kurtulamazlar.

İzzettin Paşa, ll Ocak l92l günü öğlesinden l3 Ocak gece yarasına dek süren sert ve kızışmış savaşlar sırasında, süvari birliklerinin de savaşa katılması zamanının geldiğini Genelkurmay Başkanlığına bildirmişti. Refet Paşa, Güney Cephesinden getirtmekte olduğu Sekizinci Tümen yetişebilirse, l4 Ocak’ta saldırıya geçmek niyetinde olduğunu birliklerine duyuruyordu. İzzettin Paşa ll, l2, l3 Ocak günlerinde yalnız başına düşmanla savaştıktan sonra, akşam gün batarken, yaptığı bir karşı saldırıyla başkaldırıcıları yendi ve kaçmak zorunda bıraktı. Refet Paşa savaşa seyirci kalmakla büyük bir fırsat kaçırdı. Etem’in ve kuvvetlerinin kaçmasına elverişli bir durum yarattı. l4’üncü günü, buyruğu altındaki bütün süvari kuvvetlerini, Süvari Tümeni Komutanlarından Derviş Bey’in (Kolordu Komutanı Derviş Paşa) buyruğu altına vererek onu, Etem’i kovalamakla görevlendirdi. Derviş Paşa, geceleri de yürüyerek, Afşar’da, özellikle Gediz’de Etem kuvvetlerinin gerilerine doğru yönelttiği korkunç vuruşlarla Etem, Tevfik, Reşit kardeşleri bocalattı. Kuvvetlerinin toplanmasına zaman bırakmadı. Derviş Bey, Etem ve kardeşlerini, l4 Ocaktan 22 Ocağa dek dokuz gün soluk aldırmaksızın boyuna kovalamıştır. Sonunda bütün Etem kuvvetleri tutsak edilmiş, yalnız Etem, Tevfik ve Reşit kardeşler yeni görev almak üzere düşman içine kaçabilmişlerdir.

*

İZZET VE SALİH PAŞALAR, NE OLURSA OLSUN,

İSTANBUL’A GİTMEK İSTİYORLARDl

Sayın efendiler, Ankara’da bulunan İstanbullu konuklarımıza bir, bir buçuk ay süren konuklukları sırasında çok şeyler gösterebildiğimizi sanıyorum. Ayaklanan Etem ve kardeşlerinin kuvvetleri ortadan kaldırıldı. Yunanlıları, üç günde İnönü’de yendik. Büyük Millet Meclisinin kıvanç ve gönül rahatlığı duyacağı yeni bir dönem açıldı. Ama İzzet ve Salih Paşalar bunların hiçbirinden kıvanç duymuş görünmüyordu; yurt özlemine tutulmuş gibi, ne olursa olsun İstanbul’a gitmek istiyorlardı. İstanbul’daki arkadaşlarının da çok kaygı duymakta oldukları anlaşılıyordu.

Ankara’ya gelişlerinden on gün sonra, Fransız telsiziyle, Zonguldak’a bir telyazısı gelmişti. Telyazısı şudur:

l6 Aralık l92l

Zonguldak Mutasarrıflığı Aracılığıyla İzzet

Paşa Hazretlerine

Sizlerden şimdiye dek bir bilgi alınamadığından yüksek kurulunuzun Ankara’ya varış haberinin beklenilmekte olduğu.

Mustafa Arif

İki gün sonra Adapazarı üzerinden de şu telyazısı geldi:

Dahiliye Nazırı İzzet Paşa Hazretlerine

Sizlerden bir bilgi alınamadığından Ankara’ya varış haberinizin beklenilmekte olduğu üzerine birkaç gün önce Zonguldak yoluyla çekilen tel karşılığının çabuklaştırılması rica olunur.

Dahiliye Nazırı Vekili

 Mustafa Arif

Tevfik Paşa Hükümeti adına Ziya Paşa’nın İnebolu’ya gönderdiği bir özel görevli, l0/ll Ocak l92l’de uzun bir kapalı telle birtakım bilgiler veriyordu.

İzzet Paşa kurulunun Anadolu’daki hükümetle birlik olduğu haberi İstanbul’ca doğrulanmış. Hükümet, İzzet Paşa’dan bilgi istiyormuş. Ziya Paşa, Safa, Mustafa Arif ve Raşit Beyler de demişler ki: “Yurdun çıkarı, kurulun Ankara’da kalmasını gerektiriyorsa buna bir şey denilmez. Böyle olunca da, hükümetin düşmesi gerekir. Ancak, biz de bu yurdun çocuklarıyız. Hiç olmazsa durumdan bizlere de bilgi versinler. Bizi aydınlatsınlar, ona göre bir yol tutalım.”

Ziya Paşa, Paris’ten, Ahmet Rıza Bey’den aldığı bir mektupta yazılanlardan ve İstanbul’da güvenilir bir kaynakta o elde ettiği bir bilgiyi de açıklatıyordu.

Ahmet Rıza Bey diyormuş ki: “Eğer Ulusal Kuvvetlerin savaş gücü elveriyorsa İzmir sorunu, iyi hazırlanmış bir baskınla oldubittiye getirilerek çözümlenmelidir.” Aldığı bilgi bunu doğruluyormuş. Kral Konstantin’i tutacaklarmış.

 Ziya Paşa’nın özel olarak edindiği bilgiler de, son konferanstan önce Yunanlıların, desteklenerek, büyük bir saldırıya geçirilecekleri yolunda idi.

Damat Ferit Paşa çok sıkı çalışmaya başlamış. Yeni kurulacak hükmet için, Baltalimanı’nda türlü türlü listeler düzenlenmeye başlanmış.

İnebolu’ya gelmiş olan özel görevli aracılığıyla Ziya Paşa’ya ve arkadaşlarına gönderttiğim yanıtta, verdikleri bilgiye teşekkürden sonra: İzzet ve Salih Paşalar, ortak amacımızın kesin gereği olarak Ankara’da kalmışlardır.” dedim. Kendilerinin İstanbul’da iş başında kalmaları uygun ise de, görevden uzaklaştırılmadan önce, hepsinin, şimdiden el altında bulunduracakları güvenilir ve hızlı giden bir araçla hemen Anadolu’ya gelmelerinin, yurdun yüksek çıkarları için gerekli olduğunu ve böylelikle yapacakları hizmet ve özveriye ulusça pek çok değer verileceğini yazdım.

Özel görevlinin İstanbul’a döndükten sonra İnebolu’ya gönderdiği ve oradan l9 Ocak l92l’ de Ankara’ya çekilen kapalı telde, Ziya Paşa ve arkadaşlarının görüşüme uygun bir yol tutmaya karar verdikleri bildirilmişti.

SADRAZAM TEVFİK PAŞA BENİMLE İLİŞKİ KURUYOR

Efendiler, bu günden bir hafta kadar sonra Kocaeli Komutanlığından şöyle bir telyazısı aldım:

Geyve İstasyonu, 26.1.1921

Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Yurdun yüksek çıkarlarıyla ilgili önemli bir konu üzerinde Sadrazam Paşa’nın sizinle makine başında görüşmek istedikleri İstanbul Telgraf Genel Müdürlüğünün 26.1.1921 günü saat öğleden Sonra l6.30’da yazdırdığı telle bildirilmektedir. Bu konudaki buyruklarımızı ve izinlerinizi dilerim.

Kocaeli komutanlığına aynı gün makine başında verdiğim karşılıkta dedim ki:

İstanbul, Geyve ile doğrudan doğruya nasıl haberleşebilir? İstanbul’da Tevfik Paşa ile ya da herhangi biriyle haberleşip ilişki kurabilmem için, Bakanlar Kurulundan ve belki Meclisten karar almak gerekeceğinden bu konuda şimdiden bir şey diyemem. Tevfik Paşa ile telgraf görevlisinin bile açıktan açığa haberleşmesi, yabancıların İstanbul’a karşı olan durumumuz üzerindeki görüşlerini alt üst edeceğinden, uygun değildir. Ancak Tevfik Paşa bana değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine başvurmak dileğinde ise, bu dileği kabul edilir. Bunun özel olarak ve haberin bize ulaştırıldığı yolla Tevfik Paşa’ya duyurulmasında sakınca yoktur.

İstanbul’dan Adapazarı’na telgraf yolu, oradan da Geyve’ye askerlerce korunup kullanılan telefon yolu vardı. Tevfik Paşa’nın benimle kapalı olarak görüşmek istemesi üzerine İstanbul teli Ankara’ya bağlatıldı.

Tevfik Paşa’dan açık olarak şu teli aldım:

İstanbul, 27.1.1921

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

25 Ocakta Paris’te toplanan kurulun aldığı kararlar gereğince doğu sorununun çözümünü görüşmek üzere 2l Şubatta Londra’da itilaf devletleri delegeleriyle Osmanlı ve Yunan hükümetleri delegelerinden kurulacak bir konferans, toplantıya çağrılacaktır. Yürürlükteki antlaşmada sonraki olaylar dolayısıyla zorunlu görülecek değişiklikler yapılacaktır. Yüce Hükümete gönderilecek çağrı için, Mustafa Kemal Paşa’nın ya da Ankara’ca yetki verilmiş delegelerin Osmanlı delegeler kurulu arasında bulunmaları koşulu ileri sürülmüştür. Bu kararları, İtilaf devletlerinin İstanbul temsilcileri

Görevlendireceğiniz delegeler buradan seçeceğimiz kişilerle birleşerek yola çıkacaklardır. Kararı ve yanıtınızı bekliyorum. Dikkatli davranılması gereken bir zamanda bulunduğumuzdan, bu gibi kimi önemli bildirimler telgraf yolunun açık bulundurulması rica ederim. Makine başında hemen yanıt verilebilecekse telgraf başında beklemekteyim efendim. Bir var efendim.

Tevfik

Şifrenin açılmışı da şu idi:

İstanbul, 27 Ocak l92l

Saat: 8 sonra

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Londra Konferansında etkin konuşmak için Yunanlıların, bir kolorduyu İzmir’e göndermekte ve Trakya’daki kuvvetlerini de Anadolu’ya yollamakta olduğu ve on güne dek bir saldırıya başlayacakları inanılır kaynaklardan öğrenilmiştir.

Tevfik

TEVFİK PAŞA’YA VERDİĞİM RESMİ VE ÖZEL YANlTLAR

Efendiler, Tevfik Paşa’ya yanıt olarak çektiğim tel şu idi:

Ankara/ 21.1.1921

İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretlerine

Y: 27.1.1921 tele:

Ulusal buyruma dayanarak Türkiye’nin yazgısını elinde tutan, yasal ve bağımsız tek egemen kuvvet, Ankara’da sürekli çalışmakta olan Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Türkiye ile ilgili bütün sorunları çözümleyecek ve her türlü dışişlerinde başvurulacak kat, ancak bu Meclisin Bakanlar Kuruludur. İstanbul’daki herhangi bir kurulun hiçbir yönden yasal ve hukuksal bir niteliği yoktur. Bunun için, böyle bir kurulun kendine hükümet adını vermiş olması, ulusun egemenlik haklarına açıkça aykırıdır ve bu ad altında, yurdun ve ulusun aşamayla ilgili işlerde dışarıya karşı, kendini başvurulacak kat olarak göstermesi uygun görülemez. Kurulunuza düşen yurt ve vicdan ödevi, hemen durumun gerçeklerine uyarak, ulus ve yurt adına başvurulacak yasal hükümetin Ankara’da olduğunu kabul edip bildirmektir. Ulusumuz Ve yurdumuz adına yasal yetkili hükümetin Ankara’da olduğun İtilaf devletlerinin anlamış oldukları kuşku götürmez de, sözü geçen devletlerin bu görüşlerini açığa vurmakta gecikmeleri, İstanbul’da aracı bir kurul bulunmasının kendileri için yararlı olabileceğini sanmalarından ileri geliyor.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti; barışı gerçek bir içtenlikle dilediğini açıklamış; yalnız ulusal haklarının tanınmasını istemekten öteye geçmeyen koşullarını birçok kez duyurmuş ve bu haklar tanınırsa, istenilecek görüşmeleri kabule hazır olduğunu bildirmiştir. İtilaf devletleri Londra’da toplayacakları konferansta doğu sorununu adalet ve hak çerçevesi içinde çözümlemeye karar vermişlerse, çağrılarını Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine doğrudan doğruya göndermelidirler. Yukarıda sözü edilen koşullara uygun olarak yapılacak çağrının Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetince iyi karşılanacağını yeniden bildiririz. Saat: 00.30 önce.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı

Mustafa Kemal

Bunun arkasından da kendim özel olarak şu teli çektim:

Tel                                                                                       Ankara, 28 Ocak l92l

İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretlerine

Sizin gibi yaşadığı sürece bu ulusa ve yurda aralıksız olarak değerli hizmetlerde bulunmuş sayın bir kişi için, bütün geçmiş hizmetlerinizi tamamlayıp yüceltecek eşsiz, tarihsel bir fırsat çıktığı kanısındayız. Biz tam birlik içinde iş görmek istiyoruz. İstanbul Hükümetinin aracılığı ile çağrıldığımız konferansta, yurdu ayrı ayrı temsil edecek iki kurulun ne denli sakıncalar doğuracağını tümüyle anladığınıza inanıyoruz.

Ulusun, salt egemenlik haklarını koruma uğrunda harcadığı emekler, akıttığı hesapsız kanlar, birçok iç ve dış güçlüklere karşı gösterdiği dayanç ve direnç, bugün karşısında bulunduğumuz elverişli yeni durumu yarattı. Bir yandan da, dünya olayları, dayanç ve direncimizin temel amacı olan tam bağımsızlığımızı sağlayıcı bir yolda gelişmektedir. Bizi tutsak olmaya ve yıkılmaya zorlamak isteyen hükümetler karşısında, ulusal hak!arımızı savunurken, maddesel ve ruhsal bütün güçlerimizi birleştirmemiz çok gereklidir. Bunun için Padişah Hazretlerinin, yurtta ulusal buyrumun belirdiği tek yüce kat olan Türkiye Büyük Millet Meclisini tanıdığını resmi olarak bildirmesi artık gerekli olmuştur. Böylece, İstanbul’un, yurda arka arkaya birçok zararlar getirdiği kötü deneyler sonunda anlaşılan ve ancak yabancılar yararına sürdürülen olağandışı durumuna bir son verilebilir. İtilaf devletleri temsilcilerinin yaptığı bildirim gösteriyor ki, İstanbul’dan gidecek bir delegeler kurulunun Londra Konferansına katılabilmesi, ancak bu kurulda Ankara Hükümetince tam yetki ile görevlendirilmiş temsilcilerin de bulunması koşuluna bağlıdır. Böylece İtilaf devletleri, Türkiye adına barış görüşmelerine katılacak delegelerin ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetince gönderilebileceğini yeter bir açıklıkla ortaya koymuş oluyorlar. Gerçekte eylemli olarak ve hukuk açısından yurtta yasal tek hükümet olan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin koyduğu ve yayımladığı ilkeleri kabul buyurmanızı ve bu ilkelerin düşmanlarımızca da kabulünü kolaylaştırmak için bize katılarak durumunuzu saptamanızı ve düzeltmenizi, tarih ve ulus karşısında yüklendiğimiz görev ve yetkiyle öneririz. Böylece, savaşımımızı mutlu bir sonuca eriştirmek işi çabuklaştırılmış olur. Birlik olarak çalışmak ve ulusal istekleri olanca gücümüzle savunmak düşüncesiyle ve içtenlikle yaptığımı bu öneri kabul buyurulmaz ve uygulanmazsa, padişahlık ve halifelik katında oturan Padişah Hazretlerinin durumunun sarsılmasından haklı olarak korkulur ve biz, ulusal buyrumun vermiş olduğu hukuka dayanan ve edimli bütün yetkileri elinde bulunduran bir hükümet olarak şimdiden bildirir ve belirtiriz ki, bundan doğacak sorumluluk, önceden kestirilemeyecek olan bütün sonuçlarıyla, doğrudan doğruya Padişah Hazretlerinin olacaktır. Bu durum karşısında sizlerin, vicdan görevinizle tarihsel görevinizi tam olarak yapmanızı ve sonucunu bize kesin ve açık olarak bildirmenizi bekliyoruz. Özel saygılarımızın kabulünü rica ederiz efendim.

Türkiye Büyük Millet Meclisi

Başkanı

Mustafa Kemal

Sayın efendiler, aslında hiçbir etkisi kalmayıp hükümet durumuna düşmüş bulunan, ama varlığı da çok sakıncalı olan İstanbul Hükümetini ortadan kaldırmak önemliydi. Buna engel olanların başında padişah ve halife bulunuyordu. Bundan dolayı durumun açıklık kazanması için, yapılacak ilk işin, padişahlık ve halifelik katına, Türkiye Büyük Millet Meclisini ve Hükümetini tanıtmak olması gerekirdi. Gerçekte, elimiz altında ve yakınımızda olmayan bu kata karşı başka bir işlem uygulamaya, şimdilik gücümüz de yetmezdi. Bunun için, Tevfik Paşa’ya yine o gün şu üçüncü teli de yazdım:

Ankara, 28 Ocak l92l

İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretlerine

Resmi ve özel telyazımızdaki düşünce ve önerilerimizi aşağıda özet olarak yeniler ve gereğinin tez elden yapılmasıyla sonucunun bildirilmesini rica ederiz:

l-Padişah, Türkiye Büyük Millet Meclisini tanıdığını kısa bir buyrukla açıklamalıdır. Bu buyruk, padişahlık ve halifelik katının dokunulmazlığını temel ilke olarak kabul etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisini, şimdiki durumu, niteliği ve yetkisiyle Padişahın kabul buyurduklarını kapsamalıdır. Başkaca ayrıntıların eklenmesi şimdilik karışıklığa yol açabilir.

2-Birinci madde hükmü yerine getirildiğinde yalnız ulusumuzu ilgilendiren iç durumumuzun düzenlenmesi aşağıdaki gibi olabilir:

Padişah Hazretleri eskisi gibi İstanbul’da otururlar. Yetkili ve sorumlu olup her saldırıdan korunmakta olan ve her türlü bağımsızlık koşullarını özünde toplamış bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümet, şimdilik Ankara’da bulunur. Doğal olarak, artık İstanbul’da hükümet adı altında bir kurul kalmaz. Ancak, İstanbul’un özel durumu dolayısıyla Padişahın yanında, Büyük Millet Meclisince görevlendirilecek ve yetki verilecek bir kurul bulundurulur.

3-İstanbul kenti ve dolayları yönetiminin nasıl düzenleneceği daha

sonra düşünülür ve uygulanır.

4-Bildirilen koşullar kabul edilip uygulanınca, Büyük Millet Meclisinin onayladığı bütçemize padişah ve padişah soyundan kişiler için daha önce konulmuş olan ödenekle birlikte, gereken bütün görevlilerin ve öbür aylıklıların aylıklarını vermek için gerekli paralar hükümetçe sağlanacak ve ödenecektir. Akçalı gücümüz bunu karşılayacak yeterliktedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi

Başkanı

Mustafa Kemal

Tevfik, Paşa’nın bu uzunca telimize gece verdiği yanıt çok kısa oldu. Tevfik Paşa’nın yanıtı şu idi:

Tel                                                                                                                    28/29.1.1921

Telyazılarını aldım. Yarın kurulu toplayarak saat altıda bilgi veririm efendim.

TEVFİK PAŞA VE ARKADAŞLARl ANADOLU’YU İSTANBUL

HÜKÜMETİNE BAĞLAMAYA ÇALlŞlYORLAR

Tevfik Paşa, kurulunu toplamış; şu yanıtı verdi. Bunu da, olduğu gibi bilginize sunacağım:

İstanbul, 29.1.1921

 Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

28 Ocak l92l günlü üç telyazınıza yanıttır:

Şimdiki hükümet, İstanbul ile Anadolu’nun birleşmesindeki yararlara öteden beri değer verdiğinden bu amaçla iş başına gelmiş ve şimdiye dek bu uğurda çalışmıştır.

Ulusun egemenlik haklarını korumak için harcadığınız emeklerin ve verdiğiniz kurbanların, karşısında bulunduğumuz elverişli durumu yarattığı, buna büyük ölçüde etki yaptığı kanısındayız. Bundan ötürü bir ulusal yarar sağlayacak önerilerinizi kabule hazırız. Bu bakımdan, bildirdiklerinizle ilgili görüşlerimizi aşağıda açıklıyorum:

Konferansa dolaylı olarak çağrılmanız doğaldır. Çünkü İtilaf devletleri hükümetlerinin temsilcileri buradadır. Bunun için, İstanbul’da bulunan ve sizinle işbirliği yapmaya çalışan bir hükümet aracılığıyla bildirim yapılması pek doğal görülmelidir. Şimdiye değin Anadolu’yu tanımaya bile gerek görmeyen Avrupa hükümetlerinin, özellikle Anadolu delegelerinin konferansta bulunmaları koşulunu koymaları sevindiricidir. Bu bakımdan, bir yöntem sorunu yaratarak bu mutlu değişimden yararlanmamak, ulusa karşı yüklendiğiniz görevle hiç bağdaşmaz. Doğrusu aranırsa, birleştiğimiz kamuya duyurulduktan sonra, delegelerimiz de ayrı ayrı değil, hep birlik sayılır. Delegeler kabul edilen ilkeler çerçevesi içinde konuşacaklarına göre bu konuda bir sakınca düşünülemez. Demek, devlete ve ulusa karşı yükümlü olduğumuz görev bu tarihsel anda bize uzatılan elden yararlanmayı kesin olarak buyurmaktadır. Bundan kaçınmanın, Yunan isteklerine karşı savunmasız kalmamıza ve yurdumuzda daha uzun zaman savaş yıkımlarının sürüp gitmesine açacağı düşünülmelidir. Aslında, isteklerimizi konferansta ileri sürmek ve hakkımızı Avrupa’ya duyurmak, söz gelişi, konferans sonuçsuz bile kalmış olsa bir dokunca getirmez. Sizin ve arkadaşlarımın yurtseverliği, bu fırsatın kaçırılmayacağı güvencesini vermektedir. Şimdiye dek eski hükümetlerce alınmış ve her iki yan için kötü sonuç vermiş olan kararlar kaldırılacağı için aramızda artık ikilik kalmamıştır. Ancak, İstanbul düşman ellerinde bulunduğundan, buradaki hükümetin kaldırılması, hükümet işlerinin büsbütün İtilaf devletleri eline geçmesine ve sonuç olarak, antlaşmadaki, İstanbul’la ilgili maddelerin yürürlüğe konulmasına yol açacaktır; ayrıca, savaş durumunda bulunduğumuz Yunan şu sırada İstanbul ve dolaylarında bulunuşu da, bu önerileri uygulanamaz bir duruma getirmiştir. Kurulumuzun iş başında kalma düşüncesinin bu görüşlere etki yapmadığından size söz etmeyi bile gerekli görmem. Gerçekte bugün en ivedilikle çözümü gereken sorun, zaman yaklaşmakta olan konferansa delegelerimizi yetiştirmektir. Biz konferansa katılmayacak olursak, Yunanlılar katılacakları için, yoklayın ı hüküm giymek ve davamızı yitirmek tehlikesi belireceğinden bu konuda sorumluluk kabul edemeyeceğimizi bildirir ve toplantı gününden önce konferans yerinde bulunmak yararımıza olacağından delegelerinizin ivedilikle buraya gönderilmesini rica ederim.

Sadrazam

Tevfik

Sayın efendiler, Tevfik Paşa ve hükümeti, İstanbul ile Anadolu’nun birleşmesi için çalışmış olduğunu söylüyor. Doğrudur. Biz de bunun için çalışmakta idik; şu ayrımla ki, Tevfik Paşa ve arkadaşları Anadolu’yu, eskiden olduğu gibi, İstanbul’a bağlamak ve tutsak etmek istiyorlardı. Oysa İstanbul, düşman kuvvetlerinin elinde bulunuyordu. Tevfik Paşa ve arkadaşları, Anadolu’yu İstanbul hükümetine bağlamaya çalışıyor. Öyle bir hükümete ki, dünyada varlığına ses çıkarılmıyorsa düşman isteklerini kolaylaştırmaya yarayacak nitelikte görüldüğü içindi. Tevfik Paşa ve arkadaşlarına göre elverişli durumun doğmasında Anadolu’nun verdiği savaşımın büyük etkisi vardır. Ama, bu durumu yaratan yalnız Anadolu’nun savaşımı değildir. Belki bu yaşlı politikacı, kendisinin iş başına gelmesi üzerine bu başarının elde edildiğini sanıyordu.

Tevfik Paşa’ya şöylece yanıt verdim:

Ankara, 30.1.1921

İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretlerine

1-27.1.1921 ve 28.1.1921 günlerinde çektiğim üç tel ile sizlere gerekli bulunan ve benimsenip uygulanması zorunlu olan bütün konuları açıklık ve kesinlikle bildirmiş olduğuma inanıyorum. Buna karşın 29 Ocak l92l günlü telinizle durumun daha gereği gibi anlayışla ve ele alınmadığını gördüm. Durumun önemi ve zamanın inceliği dolayısıyla, sizinle birlikte yüksek arkadaşlarınızı ve özellikle Padişah Hazretlerini her bakımdan bir kez daha aydınlatmamız bir görev oluyor. Düşünce ve yargılarınızdan doğru sonuçlar çıkarmamızı kolaylaştırmak amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisince konulan ve uygulanan Anayasanın temel maddelerini olduğu gibi aşağıda bildiriyorum:

Anayasa

Temel Maddeler

l- Egemenlik sınırsız ve koşulsuz olarak ulusundur. Yönetim yöntemi halkın kendi yazgısını edimli olarak kendinin yönetmesi ilkesine dayanır.

2- Yürütme gücü ve yasama yetkisi, ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisinde belirir ve toplanır.

3- Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisince yönetilir ve hükümeti “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti” adını taşır.

4- Büyük Millet Meclisi iller halkınca seçilen üyelerden kurulur.

5- Büyük Millet Meclisinin seçimi iki yılda bir yapılır. Seçilen üyelerin üyelik süresi iki yıldır; bunlar yeniden seçilebilirler. Eski meclisin yeni meclis toplanıncaya dek sürer. Yeni seçim yapılamayacağı anlaşılırsa toplantı dönemi yalnız bir yıl uzatılabilir, Büyük Millet Meclisi her biri, yalnız kendini seçen ilin vekili olmayıp bütün ulusun vekilidir.

6- Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu, kasır başında çağrısız toplanır.

7- Din uyruklarının yerine getirilmesi; bütün yasaların konulması, değiştirilmesi, kaldırılması, antlaşma ve barış yapılması ve savaş kararnamesi gibi temel haklar Büyük Millet Meclisi’nindir. Yasalar ve tüzükler düzenlenirken, halkın işine en uygun ve zamanın gereklerine en elverişli din ve hukuk hükümleriyle töreler ve önceki işlemler temel olarak alınır. Bakanlar Kurulunun görev ve sorumluluğu özel yasayla belirtilir.

8- Büyük Millet Meclisi çeşitli bakanlıkları özel yasasına göre seçtiği bakanlar aracılığıyla yönetir. Meclis yürütme işleri için bakanlara yönerge verir ve gerektiğinde bunları değiştirir.

9- Büyük Millet Meclisi genel kurulunca seçilen başkan bir seçim dönemi süresince Büyük Millet Meclisi Başkanıdır. Bu kimlikle Meclis adına imza atmaya ve Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkilidir. Bakanlar Kurulu üyeleri içlerinden birini kendilerine başkan seçerler. Ancak Büyük Millet Meclisi Başkanı Bakanlar Kurulunun da doğal başkanıdır.

II- Anayasanın işbu maddelerle çelişmeyen hükümleri eskiden olduğu gibi yürürlüktedir.

Yukarıda belirttiğim temel maddelere aykırı bir yol tutamayacağı mızı ve buna yetkili olmadığımızı yüksek dikkatlerine önemle sunarım. Meclis Başkanlığıyla başlayan yazışmamızın gerektirdiği işlemin yürütülmesi Bakanlar Kuruluna bırakılmıştır efendim.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı

Mustafa Kemal

*

İLK ANAYASAMlZlN TARİHÇESİ

Sayın efendiler, bu telyazımda, temel maddelerini bildirdiğim Anayasa, daha on gün önce, yani 20 Ocak l92l gününde Meclisten çıkmıştı. Meclisin ve ulusal hükümetin durumunu, yetkisini, kuruluşunu ve niteliğini saptayıp belirten ilk yasadır. Meclis 23 Nisan l920’de açıldığına göre, bu Anayasa’nın Meclisten çıkarılabilmesi için dokuz aylık bir zamanın geçmesi gerekmişti. Bu gecikmenin nedeni üzerinde biraz bilgi verebilmek için, izin verirseniz, kısa bir açıklamada bulunayım:

Biliyorsunuz ki, Meclisin açılmasından sonra çok gerekli ilkeleri içine alan bir önerge vermiştim. Meclis ve onun Bakanlar Kurulu, o ilkeleri işlemler üzerinde ilk günden uygulamaya başlamıştı. Bir yandan da, kurulmuş olan Temel Haklar Yarkurulu, bu önerge kapsamı temel olmak üzere, bir yasa tasarısı hazırlamaya başladı. Ancak, dört aylık bir süre sonunda bu yarkurul “Büyük Millet Meclisinin Kuruluş ve Niteliği ile ilgili Yasası” başlıklı sekiz maddelik bir tasarıyı Meclise getirdi. l8 Ağu0stos l920 gününde ivedilik kararıyla görüşülmesine başlanan bu yasa maddelerinin uzunca bir gerekçesi de vardır.

Yarkurul tutanağının, Büyük Millet Meclisini tanımlayan satırları arasında şu tümceler yazılı idi: “Halife ve Padişahın tutsak oluşundan ve başka olayların da buna eklenmesinden doğan zorunluk üzerine kurulan Meclisimizin, bugünkü kuruluşuyla sonsuza değin sürüp gideceğini kabul etmek ve olağandışı durumlara olağan bir biçim vermek olur; oysa, olağandışı durumların kalımlı olamayacağı genel bir kuraldır. Ancak, saldırıya uğrayan padişahlık ve halifelik hakkı ile yurt ve ulus bağımsızlığının elde edilmesine ve pekiştirilmesine değin bu durumun sürdürülmesi ve temel amaç olan kutsal umuların2 gerçekleşmesi ile Meclisin olağan bir duruma girmesi uygun görülmüş ve onun için ikinci maddenin birinci bölümü’amacın gerçekleşmesine değin’ sözüyle bağımlı kılınmıştır. Gerçekte, Meclisin toplanma süresi zamanla belirlenip sınırlanmamıştı.

Bu görüşe ve nedenlere göre, l920 Ağustosunda daha Türkiye Büyük Millet Meclisinin kalıcı olmadığı, durum ve niteliğinin de olağandışı olduğu düşüncesinin geçerli bulunduğu anlaşılıyor.

Yasa maddelerinin birincisi de: “Büyük Millet Meclisi, yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplar ve devleti bağımsız olarak kendisi yönetir” biçiminde idi. Bu madde ile Meclise verilen yetkinin bile, gerekçeye göre geçici olması gerekiyordu. Geçici nitelikte olan bir kurumun yetkisi de varlığı süresince var olur.

Temel Haklar Yarkurulunun görüş ve düşüncesi, Mecliste de böylece belirdi. Meclis üyelerinden birçokları amacın açıklanmasında, Yarkurulun dediklerini eksik bularak açıklık getirilmesini önerdiler. Dediler ki: “Birinci maddenin başına l. Halifelik ve padişahlığın kurtulmasına, yurt ve ulus bağımsızlığının sağlanmasına değin” biçiminde açıklık verici sözler eklemek gerekir. İkinci maddedeki “Amacın gerçekleştirilmesine değin”, sözü yerine de yukarıdaki açıklayıcı sözlerin konulması istendi. Bu konu çok tartışmalara yol açtı. Kimi milletvekilleri: “Yalnız, halifelik sözcüğünü koyalım; bu, padişahlığı da kapsar.” dediler.

Kimi hoca efendiler bunu kabul etmediler. “Halifelik dinsel bir görevdir.” düşüncesinde bulundular. “Halifelikte dinsel görev yoktur.” diyenlere, hoca efendiler şu yolda karşılık verdiler: “Padişahlık egemen olduğu ülkeleri kapsamına alır. Halifelik ise yeryüzündeki bütün Müslümanları kapsamına alır.”

Bu tartışmalar günler ve günlerce sürüp gitti. Çarpışan görüşlerden biri açık idi: “Halife ve padişah vardır ve var olacaktır. O var olunca bugünkü durum, kuruluş ve yetki geçicidir. Padişah ve halife, çalışmaya fırsat bulunca, Anayasanın ve siyasal kuruluşun ne olacağı bellidir, bilinmektedir. O bakımdan yeni bir şey düşünmek söz konusu değildir. Halife ve padişahın çalışır duruma gelmesini sağlayıncaya dek, Ankara’ya toplanmış olan birtakım kişiler, geçici önlemlerle çalışacaklardır.”

HALİFELİK VE PADİŞAHLlK ÜSTÜNE TÜRKİYE BÜYÜK

MİLLET MECLİSİNDE YAPTlĞlM AÇlKLAMA

Buna karşı olan görüşte açıklık yoktu: “Padişahlık ulusa geçmiştir; padişahlık kalmamıştır. Halifelik de padişahlık demektir; böyle olunca onun da varlığının bir anlamı yoktur.” diye apaçık konuşulamıyordu. Otuz yedi gün sonra, 25 Eylülde, bir gizli oturumda Meclise birtakım açıklamalar yapmayı yararlı gördüm. Ortaya atılan duygu ve düşüncelere gerekli karşılıkları verdikten sonra başlıca şu düşünceleri ileri sürmüştüm:

Türk ulusunun ve onun biricik temsilcisi bulunan Büyük Meclisin, yurt ve ulusun bağımsızlığını, yaşamasını güven altında bulundurmaya çalışırken, halifelik ve padişahlıkla, halife ve padişahla bu denli çok ilgilenmesi sakıncalıdır. Şimdilik bunlardan hiç söz etmemek yüksek çıkarlarımız gereğidir. Eğer amaç bugünkü halife ve padişaha olan bağlılığı bir daha söyleyip belirtmekse bu kişi hayındır. Düşmanların, yurt ve ulusa kötülük yapmakta kullandıkları maşadır. Buna “halife ve padişah” deyince, ulus, onun buyruklarına uyarak düşmanların isteklerini yerine getirmek zorunda kalır. Hain, ya da bulunduğu katın gücünü ve yetkisini kullanması yasak edinmiş olan kişi, aslında padişah ve halife olamaz. “Öyle ise, onu atıp yerine hemen başkasını seçeriz.” demek istiyorsanız, buna da bugünkü durum ve koşullar elverişli değildir. Çünkü padişahlıktan ve halifelikten atılması gereken kişi, ulusun içinde değil, düşmanların elindedir. Onu yok sayarak başka birini padişah ve halife olarak tanımak düşünülüyorsa, o zaman bugünkü halife ve padişah, haklarından vazgeçmeyerek İstanbul’daki hükümetiyle, bugün olduğu gibi, yerinde oturup çalışmalarını sürdürebileceğine göre, ulus ve Büyük Meclis, asıl amacını unutup halifeler sorunu ile mi uğraşacak? Ali ile Muaviye çağını mı yaşayacağız? Kısacası bu sorun geniş ince ve önemlidir. Çözümü, bugünün işlerinden değildir.

Sorunu kökünden çözümlemeye girişecek olursak bugün içinden çıkamayız. Bunun da zamanı gelecektir.

Bugün koyacağımız yasa ilkeleri varlığımızı ve bağımsızlığımızı kurtaracak olan Millet, Meclisini ve ulusal hükümeti güçlendirecek anlam ve yetkiyi kapsamalı ve dile getirmelidir!

Efendiler, bu açıklamamdan bir hafta önce, ben de Meclise bir tasarı vermiştim. l3 Eylül l920 günlü olup siyasal, toplumsal, yönetimsel ve askeri görüşleri özetleyen ve yönetim örgütleri ile ilgili kararları içine alan bu tasarı, Meclisin l8 Eylül l920 günkü toplantısında okundu. İşte bugünden daha dört ay geçtikten sonra kabul edilen ilk Anayasa bu tasarından çıkmıştır. 

*

LONDRA KONFERANSlNA KATlLACAK DELEGELER

BÜYÜK MİLLET MECLİSİNCE SEÇİLMELİDİR

Şimdi isterseniz İstanbul’la yapılan haberleşmelere geçelim.

Tevfik Paşa, 27 Ocak günlü telinde yazılı olanları 29 Ocak günlü teliyle yineledi. Bakanlar Kurulu Başkanlığından şu yanıt verildi:

 

Ankara, 30.1.1921

İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretlerine

İtilaf devletleri siyasasında Türkiye yararına beliren son gelişme ulusun özverili dayancının ürünüdür. Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Sevr Antlaşmasının hiç bir maddesini kabul etmemesi üzerine ortaya çıkan şu durumdan ulusal çıkarların en uygun sonuçların elde edilmesi, Londra Konferansına katılacak delegelerin, doğrudan doğruya, ulusal uyruğu temsil eden Büyük Millet Meclisince seçilip görevlendirilmiş olmasına bağlıdır. Uğursuz Sevr Antlaşmasını imzalamış bir kurulun özel kalıtçısı olan kurulunuz üyeleri, ülkeye ve ulusa yarayışlı sonuçları elde edemezler. Bunun için sizin yurdun yüksek çıkarlarını düşünerek bu barış görüşmelerinde, aradan çekilip, Büyük Millet Meclisi delegelerini, ulusal birliği bütünüyle gösterecek bir durumda serbest bırakmanız gerekir. Bundan ötürü, bir yandan, önceki bildirimimiz üzerinde yapılacak görüşmeleri sağlayıp yürütmeniz, bir yandan da aşağıdaki kararları ivedilikle kabul edip uygulamanız rica olunur:

1- Londra Konferansına katılacak Türkiye Delegeler Kurulu, yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetince seçilip gönderilecektir.

2- İşbu Delegeler Kurulu yanına verilmesini gerekli gördüğümüz kimi uzman danışmanları, siz hazır edip gerekli belgelerle birlikte Delegeler Kuruluna katılmak üzere göndereceksiniz.

3- Bizim göndereceğimiz bu Delegeler Kurulunun bütün Türkiye’yi temsil edecek tek kurul olduğunu da İtilaf dev\etlerine bildireceksiniz.

4- Vaktin darlığı yüzünden alınan bu kesin ve değişmez kararlara uymazsanız ülkenin ve ulusun esenliği adına doğacak tarihsel sorumluluk tümüyle kurulunuzun olacaktır.

Bakanlar Kurulu Başkanı

Fevzi

Efendiler, Tevfik Paşa’nın çalışma arkadaşı olup Ankara’da bulunan İzzet Paşa’nın da bir tel çekmesinin yararlı olacağını düşündük. İzzet Paşa’nın teli şu idi:

 

Şifre                                                                                                  Ankara, 30.1.1921

İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretlerine

Şubat sonlarında Londra’da toplanacak konferansla ilgili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretleriyle aranızda geçen açık yazışmalar kapsamını öğrenmiş bulunuyoruz. Kururumuzun uğradığı başarısızlıktan sonra yine düşünce bildirmeğe kalkışmak utanç verici olursa da, gerçek durum ve buradaki etkin görüşler üzerinde sizleri aydınlatmayı yurtseverlik duygusuyla gerekli görüyorum. İstanbul’un düşman elinde olması dolayısıyla oradaki bir hükümetin, ulusun temel çıkarlarını savunmaya gücü yetmeyeceği buraca doğal görülmektedir. Ayrı iki kurul olarak konferansa katılmaktan da, sonradan Anadolu ile İstanbul’un ayrılmasına yol açılacağı korkusuyla çekinilmektedir. Mustafa Kemal Paşa Hazretleri de telyazılarındaki görüşlerden vazgeçmeye aslında yetkili değildir. Tanrı’nın yardımıyla, Anadolu’daki karşı koymalar ve ayaklanmalar, kırılıp ortadan kaldırılmış ve çeteler dağıtılarak güçlü bir ordu ve hükümeti kurulmuştur. Avrupa’yı, Sevr Antlaşmasını bizim yararımıza değiştirmeye götürebilecek olan görüşmelerin kesilmesine meydan vermeyecek yardımlarınızın esirgenmemesini dostluğumuza dayanarak rica ederiz. Buradaki Türkiye Büyük Millet Meclisinin padişahça tanınması yolundaki temel koşul değişmemek üzere, ayrıntılar ve başkaca önemsiz konular üzerinde görüşme yolu açıktır. Bu yolun kapanmasına meydan verilmemek üzere görüşlerinizin bildirilmesini dileriz.

Ahmet İzzet

Efendiler, sizi yormazsam Tevfik Paşa’nın bu tele verdiği

yanıtı da sunayım:

Şifre                                                                                                 İstanbul, 31.1.1921

Ankara’da İzzet Paşa Hazretlerine

Y: 30 Ocak l92l:

Hepimizin, hükümlerini korumaya ant içtiğimiz Anayasaya ayıcı temel değişiklikler yapmanın ve bunu kabul etmenin, yasanın açık hükümleri ile nasıl bağdaşabileceği düşünülmeğe değer. Bu konu, ancak Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin aracılığıyla gönderdiği telde bildirilen ve bizim de uygun bulup itilaf devletlerine kabul ettirmeye özenle çalıştığımız değişikliklerin, Tanrı yardımı ile yapılmasından sonra, yöntemine göre çözümlenecek iç sorunlardandır. Tersine bir tutum, dünkü telimizde de açıklandığı üzere, konferansa kabul edilmememize ve İstanbul’un hemen Osmanlı egemenliğinden çıkarılmasına ve Yunan isteklerine karşı savunmasız kalmamıza ve belki de onların haklı görünmesine yol açacaktır. Telyazılarından, bir noktanın sizlerce iyi anlaşılmadığını seziyoruz. Konferansa, sizin ve bizim diyerek, iki kurul gönderileceğinin nereden çıkarıldığı anlaşılamıyor. Dava birdir, savunma dayanakları birdir. Konferansa gönderilecek kurul üzerinde de görüş birliğine varılırsa, yani oraca atanacak delegeler İtilaf devletlerinin tanımakta olduğu hükümetin katacağı delegelerle birlikte giderse, kurul bir ve bütün olur, gerekli yetkiyi taşır ve çekinmeden birlikte ulusal davayı savunur. Böyle olması gerektiğinin oraca da kabul buyrulduğu delegelerin itilaf devletlerine tanıtılmalarım bizden istemelerinden açıkça anlaşılmaktadır. Ankara’ca yapılan bildirim ve sizin sözleriniz açıkça göstermektedir ki, İtilaf devletleri Anadolu delegelerini Londra Konferansına yalnız olarak kabul etmemektedirler. Bunla hükümet delegeleriyle birlikte bulunurlarsa kabul olunacaklardır. Böyle ayrılık sürdürülecek olursa belki de hiçbir tarafın delegeleri kabul edilmeyecektir. Konferansa yalnız buradan delege kabul edilmesi olasılığı varsa da Anadolu için bu olasılık da yoktur. Bundan ötürü, pek büyük özveriler ürünü olan bu değişiklikten bize dokuncalı sonuçlar doğabilir. Çünkü İtilaf çevrelerinde sayıları pek çok olan Yunan dostlarına: “Türkler doğuda savaşın sürüp gitmesini istiyorlar, barış ve anlaşmaya istekli değildirler.” diye propaganda yaparak bizden yana olanları kendilerine çevirmek, bizi haksız ve düşmanımızı haklı göstermek için tutanak verilmiş olur İki yanın delegelerinden meydana gelmiş bir kurul gönderilirse isteklerimiz kabul olunmasa bile, bizden yana olan görüşleri tersine çevrilmemiş, belki de bize karşı olanların önemli bir bölümünü kazanmış oluruz. Zaman pek dardır. Yazışmalarla yitirilecek zaman kalmamıştır. Delegelerin hemen gönderilmesi yurt ve ulus çıkarları gereğidir. Sizinle sayın arkadaşlarınızın da geri gelmeniz gerekir. Çünkü oradaki görüşler üzerinde, yerinde yapılmış gözlemlerle edindiğiniz bilgilerden gereği gibi yararlanacak zamanın geldiği ve oradaki görüşlerin bizim görüşlerimize yaklaştırılması gerektiği üzerinde görüş birliğine vardığımız kanısındayız efendim.

Sadrazam

Tevfik

Efendiler, Tevfik Paşa’nın Fevzi Paşa Hazretlerine gönderdiği yanıt telini de okuyalım:

 

Şifre                                                                                                  İstanbul. 1.2.1921

Ankara’da Mustafa Fevzi Paşa Hazretlerine

Y: 30 Ocak l92l:

Kral Konstantin’in Atina’ya dönmesi üzerine, itilaf devletleri çevrelerinde ve kamuoyunda Yunanistan’a karşı meydana gelen değişiklik dolayısıyla Avrupa”da bizden yana bir akım doğmuştur. Ancak bu akıma karşılık. Rumları destekleyen ve Sevr Antlaşmasını bütünüyle ya da küçük değişikliklerle uygulayarak Türkiye”yi yok etme görüşünde direnen kimi siyasa adamları da vardır. Özellikle bu siyasa adamlarının, aldığımız sağlam bilgilere göre, Anadolu temsilcilerinin de konferansa çağrılmasını uygun görüp kabul eylemeleri, Anadolu’nun böyle bir çağrıya gitmeyeceğine inanmalarından ileri gelmiştir. Bununla güttükleri amaç da çağrıya gitmeyecek olan Anadolu’ya karşı baskı önlemleri alınmasını haklı göstermek ve kamuoyunu kendi siyasalarına uymaya zorlamaktır. Bunun için, konferansa bir an önce ve birlikte giderek haklarımızı almaya çalışmamız çok gereklidir. Eğer orada haklı ve türeye uygun isteklerimizin kabul olunmadığını görür ve konferanstan çekilmek zorunda kalırsak bu durumun, düşmanlarımızın elinde bize karşı etkin bir silah olamaz. Telinizde öne sürülen istekler, önce de bildirilen nedenlerden ve İstanbul’un özel durumundan ötürü kabul edilemez. Bunlar üzerinde direnerek konferansa \vaktinde katılmak fırsatı yitirilirse: Birinci olarak birlik sağlanmamasından dolayı, İstanbul ve Boğazlar büsbütün Osmanlı egemenliğinden çıkar. İkinci olarak, itilaf devletleri Yunanistan’a para ve asker yardımında bulunurlar ve Anadolu’da ortak bir saldırıya kalkışırlar. Böylece, birbirini kovalayan savaş yıkımları sonunda, gerçekte sayısı çok azalmış olan Türk halkı bir kat daha ezilir, yok olur. Üçüncü olarak, büyük ölçüde özveriler karşılığında dışardan yardım aramak zorunluluğu doğar. Sonunda da amacımız olan bağımsızlığın işe yaramaz duruma geçmesi gibi ağır sonuçlar doğar. Delegelerimizin İstanbul’a ivedilikle yollanması çok gereklidir efendim.

Sadrazam

Tevfik

Sayın efendiler, Osmanlı Sadrazamının daha başka öğütleri ve bildirdikleri vardır. İzin verirseniz onları da okuyalım:

Şifre                                                                                                 İstanbul, 5. 2.1921

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Londra’da toplanacak konferansa Osmanlı devlerinin de çağrılmasından kaygıya düşen Yunanlılar, bize karşı olan propagandalarını bir kat daha artırmışlardır. Paris’teki delegemiz, Yunanlıların Fransız kamuoyunu bize karşı kışkırtmak için, Anadolu’da Alman askerlerinden bir kurul bulunduğu, işlerinizin ve siyasanızın bu kurulun etkisi altında yürütüldüğü yolunda Fransız çevrelerinde söylentiler yaymakta olduklarını bildirmiştir. Ayrıca, Türkiye’deki Hıristiyanların toptan öldürülmekte olduğu ileri sürülerek bunların kurtarılması için Papa’nın bütün ulusların millet meclislerine başvurduğunun duyulduğunu da bu bilgilere eklemiştir. Olağanüstü kötü etkiler yaratacak olan bu söylentilerin tez elden yalanlanmasını rica eder ve öğütleriz.

Sadrazam

Tevfik

Şifre                                                                                                                  İstanbul, 8.2.1921

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Konferansı etkilemek amacıyla şubatın yirmibirinde Yunanlıların 70-80 bin kişiyle saldırıya geçenekleri Hariciye Nazırlığınca güvenilir kaynaklardan öğrenilmiştir. Saldırının Karahisar-Eskişehir doğrultusunda olacağı sanılır. İtilaf devletleri temsilcileri, Ankara delegelerinin yalnız olarak konferansa kabul edilemeyeceğini de söylemişlerdir.

Sadrazam

Tevfik

Bu tel, Yunanlıların saldıracağını, ya da Ankara delegelerinin yalnız olarak kabul edilemeyeceğini bildirmek için mi yazılmıştı? Yoksa 70-80 bin kişilik düşman kuvvetinin saldıracağı yolunda gözdağı vererek konferansa İstanbul delegelerinin de katılması mı sağlanmak isteniyordu? Bunu anlamak güçtür.

Delege gönderme işinde bizim ileri sürdüğümüz görüşleri, Tevfik Paşa, bildirimlerimize uyarak, İtilaf devletleri temsilcilerine duyurmuş da tel yazısının son bölümünde, aldığı yanıtı mı bildiriyordu? Bu da açık değildir.

İstanbul, 8.2.1921

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Fransız kamuoyunu incitmemek için Kilikya’da saldırıdan çekinilmesi, iyiliğimizi İstediklerinden kuşku edilmeyen kimi Fransız ileri gelenlerinin öğütlemesi üzerine Paris delegemizce önemle bildirilmiştir.

Sadrazam

Tevfik

OSMANLl DEVLET ADAMLARlNlN BELİRGİN ÖZELLİKLERİ

Efendiler, bu gibi öğütleri İstanbul hükümetlerinden çok dinlemiştik. Paris’teki delege, işittiğini bir gramofon gibi bize ulaştırırken, bizim saldırıdan çekinmemizi öğütleyen iyiliksever kişiye, bize de saldırılmamasını, gerekenlere öğütleyip öğütlemediğini sormuş mu ola? Aldığı yanıt olumsuz idiyse, onun iyiliğimizi istediğini nereden anlamış idi? Yurdumuza girmiş olanların kamuoyunu incitmemeyi öğütleyenlere, yurduna girilmiş olan ulusu niçin incittiklerini ve incitmekte olduklarını sormamak, neden bu Osmanlı devlet adamlarının belirgin özellikleri olmuştu?

Kısacası, sayın efendiler, görülüyor ki Tevfik Paşa ve arkadaşlarıyla ilkede, görüşte, anlayışta ulaşılamıyordu. En sonunda, iş Meclise götürüldü.

Meclise iki öneride bulundum. Birisi, yurdun ve ulusun tutumunu ve amacını İstanbul’a açık olarak bildirmek; ikincisi, ayrıca çağrılırsak Londra’ya bağımsız bir kurul göndermekti. Her iki önerim kabul edildi.

Efendiler, Meclisin görüşünü ve kararını Tevfik Paşa’ya bildiren telyazısı şöyleydi:

TEVFİK PAŞA’NlN ÖNERİLERİ KARŞlSlNDA BÜYÜK

MİLLET MECLİSİNİN KARARl

Londra Konferansına çağrılmamız dolayısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretleri ve Bakanlar Kurulu Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri ile İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretleri arasında yapılan yazışmalar genel kurulda okunarak Meclisçe bilgi edinildi. Tevfik Paşa Hazretlerinin ileri sürdüğü düşünceler, yurdun bugünkü durumu üzerinde açık bir görüşe varmaktan pek uzak olduklarını bile üzüntüyle gösterdi. İstanbul’da Ateşkes Anlaşmasından beri iki türlü hükümet birbirini izlemiştir. Biri, Damat Ferit’in başkanlığı altında değişik kişilerin katılmasıyla kurulan hükümetlerdir ki, her ne pahasına olursa olsun, İtilaf devletlerine karşı büsbütün boyun eğme düşüncesini temsil etmiş; ülkenin kendi egemenlik haklarını sürdürmek için esirgemediği özverileri, düşmanlarla birlikte çalışarak sonuçsuz bırakmayı kendine iş edinmiştir. Bu düşüncede olanlar; ülkede kötülüğe ve hayınlığa eğilimli ne kadar alçak adam varsa hepsini, kışkırtıp silahlandırarak, ulusal savunmaya kendini adamış yurtseverlere karşı, sürekli olarak kullandılar. Bağımsızlık ve savunma ülküsüne karşı, din adına düzme fetvalar karşı, yayımladılar. Mîrimiran sanı okşanıp şişirilen Anzavurlar aracılığı ile her bakımdan karıştırıcı ve ağılayıcı kuvvetler çıkardılar. Bunlarla Anadolu, aylarca çarpışmak zorunda kaldı. Onlar, düşmanların yararına, cephelerimizi kaç kez Müslümanlığın ilk yüzyılından beri din uğruna savaşan ulusumuz tarihimizin ilk günlerinden beri devlet ve ülke ne zaman tehlikeye düşmüşse kanını bol bol akıtmaktan geri kalmayan ulusumuz, bu kez o büyük ülkeden arta kalan son parçada, son kaleye çekilmiş, en son savunmasını yaparken hükümet adını alan kurullar, düşmanlar yararına, düşmanlarla omuz omuza kendi uluslarına karşı çalışıyorlardı. Bizans’ın son günlerinde, Fatih’in teslim çağrısına karşı: “Tanrı’nın bana bir inamı olan bu ülkeyi, ancak Tanrı’ya teslim ederim.” diyen son Rum Kayserinin yerine geçmiş bir padişah soyundan gelen bugünkü halife ve padişahın hükümeti, tutsak olmamak isteyen ulusu kendi eliyle bağlayarak düşmanlara teslim etmeye çalışıyordu. Bu birinci evre, o hükümetlerin ve onlarla birlik olanların sındırılmasıyla son buldu. Hükümetlerden ikinci türlüsü, Tevfik Paşa’nın başkanlık ettikleridir. Bunlar, amaçlarının Anadolu savunmasından yana olduğunu söylemekle birlikte, yaptıkları işlerle, yurdun içtenlikle elde etmek istediği barışa, hiçbir zaman uygun görülemeyecek bir aymazlık ve direnme ile engel olmayı sürdürüyor. İtilaf devletlerinin uzattığı tutsaklık belgesini Padişahlık Danışma Kurulunda ayağa kalkarak ve saygı göstererek kabul ve imza eden devlet gelenleri bütün yurtta hiçbir hak ve yetkiyi temsil etmeyen bir düşük kuvvet durumundadır. Anadolu ve İstanbul, bağımsızlık ile tutsaklığın, özgürlükle bağımlılığın çatıştığı ve karşılaştığı iki ayrı parça durumunda kalmıştır.

Biz yurdun tutsak edilmiş, özerkliğini yitirmiş parçasını özgür ve bağımsız yurt parçasına bağlamak istiyoruz. İstanbul’un ileri gelenleri, daha büyük olan ve bütün bir düşmanlık dünyasına karşı kendini şeref ve dirençle savunan özgür parçayı, tutsak ve bağımlı parçaya bağlamak, uyruk etmek istiyorlar. Bütün Anadolu’yu, özgürlüğüne ve bağımsızlığına tutkun bütün yurt çocuklarını ve bugünkü kıyıma uğramış İslam dünyasının ruhunu temsil eden Büyük Millet Meclisi, İstanbul’un hasta ve özgürlükten yoksun bir kuruluna uymayı hiç bir zaman kabul edemez.

Meclisimizce kabul edilip yayımlanan ve bütün yurtta yürürlükte olan Anayasamız gereğince egemenlik sınırsız ve koşulsuz ulusundur; ulusun yasama ve yürütme gücü ise onun gerçek ve biricik temsilcisi olan Büyük Millet Meclisinde belirir. Bu hükümler karşısında delegelerimiz İstanbul’a gidip oradan seçilecek bir kurula katılamaz ve oranın vereceği yetki belgesiyle dünyaya karşı ulusal davamızı savunmayı üzerine alamaz. İsterseniz haklı ve edimli olarak tam bağımsızlığı bulunan, bütün yönetim örgütleriyle ülkeyi yöneten, ordularıyla doğuda ve batıda düşmanları ezerek yurda barış yollarını açan Meclisimizin Delegeler Kurulunu, Türkiye’yi temsil edebilecek biricik kurul olarak tanırsınız. Yoksa, biz kendi kurulumuzu kendimiz göndermek kararını daha önce almış bulunuyoruz. Bu kararımıza verilecek yanıtın, birtakım sözler değil, edimli işler olmasnıı ister ve yeğleriz.

LONDRA KONFERANSINA KATILMAMIZ

Efendiler, Dışişleri Bakanı bulunan Bekir Sami Bey’in başkanlığı altında ayrıca ve bağımsız bir delegeler kurulu kuruldu. Bu Kurul, Londra Konferansına özel olarak çağrıldığımızda katılmak üzere ve bu arada geçecek zamandan yararlanmak amacıyla Antalya üzerinden Roma’ya gönderildi.

Kurulumuz, İtalya Dışişleri Bakanı Kont Sforza aracılığıyla, konferansa resmi olarak çağrıldıkları kendilerine bildirildikten sonra Londra’ya gitmiştir.

Londra Konferansı 2l Şubat l92l’den l2 Mart l92l’e dek sürdü. Olumlu hiçbir sonuç vermedi.

İtilaf devletleri, İzmir ve Trakya nüfusları ile ilgili olarak kendilerince yapılacak bir soruşturmanın sonucunu kabul edeceğimiz yolunda bizden söz almak istediler. Delegeler Kurulumuz bunu ilkin kabul etmişti. Ankara’dan yapılan uyarma üzerine, sonradan, soruşturmanın yapılmasını Yunanlıların buralardan çekilmesine dek erteleme önerisinde bulundu. İtilaf devletlerinin, Sevr Antlaşmasındaki başka hükümleri bize ses çıkarmadan içtenlikle uygulatmayı sağlamak istedikleri anlaşılmıştı. Delegeler Kurulumuz bu konudaki önerilerin kabul edilmediğini anlatır nitelikte yanıtlar vermişti. Yunan delegeleri, soruşturmayı hiç kabul etmemişlerdi. Bunun üzerine, İtilaf devletleri delegeleri, Türk ve Yunan delegelerine kimi önerileri kapsayan bir tasarı vererek hükümetlerinden bu tasarılar üzerine alacakları karşılıkların konferansa bildirilmesini istemişlerdi.

Bizim delegelerimize verilen tasarıda Sevr Antlaşması hükümlerinde yapılacak değişikliklerle ilgili şu noktalar vardı:

Bize bırakılan jandarmaların ve özel birliklerin sayılarını birazcık artırmak. Yurdumuzda kalacak yabancı subayların sayısını biraz azaltmak. Boğazlar bölgesini biraz ufaltmak. Bütçemiz üzerindeki sınırlamaları biraz yeğniltmek. Bayındırlık İşlerine izin verme hakkımız üzerine konulmuş sınırlamaları da biraz yeğniltmek. Bundan başka, tüzesel ayrıcalık hakları, yabancı postaları, Kürdistan vb. ile ilgili olarak Sevr tasarısında değişiklikler yapılacağını umduracak birtakım belirsiz sözler...

Yine bu tasarıda, Ermenistan sınırlarının belirtilmesi işi Milletler Cemiyetinin göndereceği bir yarkurula bırakılmakta idi. İzmir bölgesinde de özel bir yönetim örgütü kurulacaktı. Sözde, İzmir ili bize geri verilecekti. Ama İzmir kentinde bir Yunan kuvveti bulundurulacak; İzmir’in güvenlik işleri, İtilaf devletleri subaylarınca yönetilecek; bu kentteki jandarma kuvveti, nüfusu oranına göre çeşitli halktan kurulacak; Milletler Cemiyetince bir Hıristiyan vali atanacak; İzmir ili, Türkiye’ye, gelirinin çoğalmasıyla artacak yıllık bir para ödeyecekti.

İzmir ili için önerilen bu çözüm ve düzenleme, beş yıl sonra iki yandan birinin isteği üzerine Milletler Cemiyetince değiştirilebilecekti.

DELEGELER DAHA YOLDA İKEN BAŞLAYAN YUNAN

SALDIRISI

Efendiler, İtilaf devletleri, Delegeler Kurulumuz aracılığıyla yaptıkları önerilerin yanıtını almayı beklemeden, daha delegelerimiz yolda iken, Yunanlılar bütün ordusuyla bütün cephelerimize saldırdılar.

Görüyorsunuz ki efendiler, Yunan saldırısı konferans ve barış hikayesini bize zorunlu olarak bıraktırıyor. Şimdi, izin verirseniz, size bu saldırıyı ve sonucunu anlatayım:

Yunan ordusunun, Bursa ve doğusunda önemli bir grubu; Uşak ve doğusunda da başka bir grubu vardı. Bizim kuvvetlerimiz de Eskişehir’in kuzeybatısında, Dumlupınar’da ve doğusunda olmak üzere iki grup idi. Bundan başka Yunanlıların, İzmit’te bir tümenleri; bizim de ona karşı, Kocaeli grubumuz bulunuyordu. Yunanlıların Menderes boyundaki birliklerine karşı da birliklerimiz vardı. Yunan ordusunun Bursa ve Uşak grupları, 23 Mart l92l günü ilerlemeye başladılar. İsmet Paşa komutasında bulunan Batı Cephesi birlikleri, bildirdiğim gibi, Eskişehir’in kuzeybatısında toplanmıştı. Kararımız, savaşı İnönü dayangalarında kabul etmekti. ona göre önlemler alınıyor ve düzenlemeler yapılıyordu. Düşman, 26 Mart akşamı İsmet Paşa’nın, birliklerine tutturduğu dayangaların sağ kanadı ilerisine yanaştı. Ertesi günü bütün cephede karşılaşmalar oldu. Düşman 28’de sağ kanadımıza saldırdı. Düşman yer yer önemli başarılar elde ediyordu. 30 Mart günü sert çarpışmalarla geçti. Bu çarpışmalar da düşman yararına sonuçlandı.

Bundan sonra sıra bize geliyordu. İsmet Paşa 3l Mart günü karşı saldırıya geçti ve düşmanı yenerek 3l Martı l Nisana bağlayan gece, geri çekilmek zorunda bıraktı. Böylece devrim tarihimizin bir sayfası, İkinci İnönü utkusuyla yazıldı.

Efendiler, düşman çekilirken Batı Cephesi Komutanı ile 1 Nisan günü yaptığımız yazışmalar o günün izlenimlerini saptayan belgelerdir. O izlenimleri yeniden canlandırmak için, izin verirseniz, o günkü yazışmalarla ilgili kimi telleri, olduğu gibi okuyacağım:

Metristepe’den, 1.4.1921

Saat 6.30 sonrada Metristepe’den gördüğüm durum: Gündüz bey kuzeyinde sabahtan beri direnen ve artçı olduğu sanılan bir düşman birliği sağ kanat grubunun saldırısı üzerine, dağınık olarak çekiliyor. Yakından kovalanıyor. Hamidiye yönünde karşılaşma ve çatışma yok. Bozüyük yanıyor. Düşman, binlerce ölüleriyle doldurduğu savaş alanını silahlarımıza bırakmıştır.

Batı Cephesi Komuta

İsmet

Ankara, 1.4.1921

İnönü Savaş Meydanında Metristepe’de Batı Cephesi

Komutanı ve Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa’ya

Bütün dünya tarihinde, sizin İnönü Meydan Savaşlarında yüklendiğiniz görev ölçüsünde ağır bir görev yüklenmiş komutanlar pek azdır. Ulusumuzun bağımsızlığı ve varlığı, çok üstün yönetiminiz altında şerefle görevlerini yapan komuta ve silah arkadaşlarınızın duyarlığına ve yurtseverliğine büyük güvenle dayanıyordu. Siz orada yalnız düşmanı değil, ulusun kara yazgısını da yendiniz. Düşman çizmesi altındaki kara yazılı topraklarımızla birlikte bütün yurt bugün, en kıyıda köşede kalmış yerlerine dek utkunuzu kutluyor. Düşmanın yurdumuzu ele geçirme tutkusu, dayancımızın ve yurtseverliğinizin yalçın kayalarına başım çarparak paramparça oldu.

Adınızı tarihin övünç yazıtları arasına geçiren ve bütün ulusta size karşı sonsuz bir saygı ve bağlılık duygusu uyandıran büyük savaşınızı ve utkunuzu kutlarken. üstünde durduğunuz tepenin, size binlerce düşman ölüleriyle dolu bir şeref alanı gösterdiği kadar, ulusumuz ve kendiniz için yükseliş parıltılarıyla dolu bir geleceğin çevrenini de gözler önüne serdiğini söylemek isterim.

Büyük Millet Meclisi Başkanı

Mustafa Kemal

Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Kıyım ve zorbalık dünyasının en kıyasıya saldırılarına karşı yalnız ve şaşkın kalan ulusumuzun maddesel ve ruhsal bütün yetenek ve güçlerini ruhundaki ateşle toplayan ve eyleme geçiren Büyük Millet Meclisinin Başkanı Mustafa Kemal Paşa.

Yiğit erlerimiz ve subaylarımız adına, erlerimizle avcı hatlarında omuz omuza vuruşan tümen ve kolordu komutanları adına övgü ve kutlamalarınıza büyük bir övünçle teşekkür ederim.

Batı Cephesi Komutanı

İsmet

GÜNEY CEPHESİNDEKİ SAVAŞLAR

Sayın efendiler, İnönü Savaş alanını ikinci kez yenilerek bırakan ve Bursa doğrultusunda eski dayangalarına çekilen düşmanın kovalanmasında piyade ve süvari tümenlerimizin gösterdikleri anılmaya değer yiğitlikleri anlatmayacağım. Yalnız, askerlik bakımından genel durumun açıklanmasını tamamlamak için, izin verirseniz, Güney Cephemiz bölgesinde yapılan savaşları özetleyeyim.

Güney Cephesi Komutanı Refet Paşa’nın buyruğu altında bulunan üç piyade tümeni, Dumlupınar’da, hazırlanmış bir dayangada bulunuyordu. Bundan başka, bir süvari tümeni ve bir de süvari tugayı vardı; bu dayanganın sol kanadında bulunuyordu. Güney Cephesi Komutanının aldığı görev bu dayangada düşmanı durdurtmaktı. Uşak doğusundaki dayangalarından ilerleyen üç piyade tümeni ve bir bölüm süvari, Dumlupınar dayangalarına saldırdılar. 26 Martta birliklerimiz, dayangalarını bırakmak zorunda kaldı. Güney Cephesi Komutanı, bundan sonra kuvvetlerini elverişli bir yerde durdurmayı ve yeniden düzenlemeyi başaramadı; bu yüzden kuvvetleri ikiye bölündü. Sekizinci ve Yirmi Üçüncü Piyade Tümenleriyle İkinci Süvari Tümeninden oluşan bölümü, kendi buyruğu altında, Altıntaş’a doğru çekildi. Elli Yedinci Piyade Tümeniyle Dördüncü Süvari Tugayından meydana gelen öteki bölüm ise Fahrettin Paşa’nın buyruğu altında idi. Düşman, bütün gücüyle Fahrettin Paşa kuvvetlerine yönelerek doğuya yürüdü, Refet Paşa kuvvetlerine karşı da Dumlupınar’da yalnız bir piyade alayı bıraktı. Refet Paşa, sonradan Yirmi Üçüncü Tümeni Altıntaş üzerinden güneye, Fahrettin Paşa’nın buyruğu altına, geri gönderdi. Altıntaş yönünde düşmanın hiçbir kıpırtısı olmadığı anlaşılınca Refet Paşa, yanında bulunan kuvvetlerle kuzeye getirildi.

Doğu yönünde ilerleyen düşmana karşı, Fahrettin Paşa kuvvetleri, çeşitli yerlerde çarpışa çarpışa Afyon’un doğusuna çekildi. Düşman, Afyonkarahisar’ı ele geçirdikten sonra, Çay-Bolvadin hattına değin ilerledi ve orada durdu. Bu düşman karşısında Fahrettin Paşa, Elli Yedinci ve Yirmi Üçüncü Tümenlerle birlikte, güneyden Adana bölgesinden gelen Kırk Birinci Tümeni de alarak, karşı bir hat meydana getirdi.

YUNAN ORDUSUNUN GENEL SALDlRl PLANl

Efendiler, orduları yönetme bilimi ile ilgili birçok şeyler söylemekten kaçınmak istiyorsam da Yunan ordusunun bu kez uyguladığı genel saldırı planında çok göze batan bir yanılgıyı göstermek isterim. Yunan ordusu Uşak grubunun, Dumlupınar’dan sonra, Eskişehir genel doğrultusunda yürümesi gerekirdi. Afyon üzerinden Konya genel doğrultusuna yönelmesi, asıl kesin sonuç alanından kuvvetlerini uzaklaştırarak, onları tehlikeli ve iş göremez bir durumda bırakmıştır. İnönü’de biz başarı kazandıktan sonra, bu kuvvetlerin kendilerini tehlikeden kurtarmak için bir an önce ve ivedilikle geri çekilmeyi sağlamaktan başka bir şey düşünemeyecekleri kuşku götürmezdi. İnönü’de utku kazanan kuvvetlerimiz Eskişehir, Altıntaş üzerinden Dumlupınar’a yönelerek, bu yolun önemli bir bölümünde demiryolundan büyük ölçüde yararlanabileceğine göre Afyonkarahisar’ın doğusunda bulunan Yunan grubunun geri çekilme yolunu kesebilir ve böylece o grubu büyük bir yıkıma uğratabilirdi. Nitekim, bu görüşü uygulamakta hiç gecikilmemiştir. İlk serbest kalan tümenler hemen Güney Cephesi Komutanı Refet Paşa’nın buyruğuna verilerek gönderilmiştir.

Yunan ordusunun Uşak grubu, İnönü Meydan Savaşının sonucunda hemen kaçmaya başladı. Refet Paşa 7 Nisan l92l gününde karargahıyla Çöğürler’de idi. Dördüncü ve On Birinci Tümenler Altıntaş bölgesinde, Beşinci Kafkas Tümeni ve kuvvetli bir alay niteliğinde bulunan Meclis Muhafız Taburu Çöğürler güneyinde, Birinci ve İkinci Süvari Tümenleri Kütahya bölgesinde bulunuyorlardı. Fahrettin Paşa, Çay ve Afyon’dan çekilen düşmanı kovalayıp zorlarken Refet Paşa da, düşmanın Aslıhanlar yöresinde bulunan bir alayına, bu saydığımız kuvvetlerle, yani üç piyade tümeni ve bir taburla saldırdı. Bir yandan da, kuzeyden daha iki tümen, Yirmi Dördüncü ve Sekizinci Tümenler güneye doğru gönderildi. Aslıhanlar’daki Yunan alayı Refet Paşa’nın saldırısını durdurdu, çok zaman kazandı; bu süre içinde geriden gelen birliklerle iki tümen oluncaya dek güçlendirildi. Bu kuvvetler Afyon’dan çekilen kuvvetlerin kendilerine katılmasını sağladı.