Nutuk2 (5.Bölüm)
Yeni Sayfa 1AHMET İZZET PAŞA TÜRK ULUSUNA HİZMET ETMEYİ
VAHDETTİN’E KUL OLMAKTAN ÜSTÜN GÖREMEDİ
Efendiler, Ahmet İzzet Paşa, ekmeğiyle yetiştiği Türk ulusunun içinde kalarak ona en acı ve kara günlerinde hizmet etmeyi, Vahdettin’in kulu olmaktan üstün görememişti. Dürrîzade Esseyyit Abdullah’ın fetvasına bağlı kalıp, padişahın buyruğu dışına çıkmakla suçlanmaktan ve dinsel cezalara çarpılmaktan çekindi. Ahmet İzzet Paşa’nın daha başka ustalıkları da olmuştur. Onlardan da bilgi vereyim.
Türk ulusunun büyük kuvvetleri eline verilmiş kişilere de, bütün savaşlar süresince ve ulusun maddesel ve ruhsal kuvvetlerini düşman karşısına toplamaya çalıştığımız günlerde, kaygı ve gevşeklik verecek karamsarlıklarını özel mektuplarıyla ulaştırıp duruyordu. Benim: “Düşman ordusunu yüzde yüz yeneceğiz; yurdu, nasıl olsa kurtaracağız” sözlerimi alaya alarak ve İkinci İnönü’den sonra, yine doğuya, Sakarya’ya dek yürümekte olan Yunan ordusunun ilerlemesini gözdağı için öne sürerek, bize akıl ve anlayış dersi vermekten geri kalmıyordu.
Efendiler, ne tuhaftır ki, kendisini dev aynasında gören bu adamın, tutumumdan yıkım doğacağını bildiren bir mektubu, Sakarya’da düşmanı karşı saldın ile kaçmak zorunda bıraktığımız gün, görev gereği bana gösterilmişti. Bu mektuba pek şaşmıştık.
Ahmet İzzet Paşa, Yunan ordusunun Sakarya’dan ve en sonunda İzmir körfezinden çekildiğini gördükten ve Lozan Barış Antlaşmasını okuduktan sonra daha önce bana yazmış olduğu 6 Temmuz l92l günlü telindeki şu tümceyi bir daha mırıldandı mı ola:
“Buyurduğunuz gibi aymazlığımı söylemek şöyle dursun, şimdiki gibi siyasal olayları kılı kırk yararcasına değerlendirmiş olduğumu görmekle kendime ve görüşlerime güvenim artmıştır.”
Ben bunun da olabileceğini sanırım!
Efendiler, İzzet ve Salih Paşalar aylarca Ankara’da oturdular. Ulusal ilkelerimizi benimsemeleri koşuluyla kendilerine ulusal görev vermeye hazırdık. Yanaşmadılar. Bir kez olsun Millet Meclisinin kapısından içeri ayak atmadılar. Ama, Türkiye Büyük Millet Meclisinin koyduğu yasalardan kuşkusuz bilgileri vardı. Bu yasaların buyrukların ve Millet Meclisinin ve Hükümetinin İstanbul’a karşı belirlenmiş olan tutumunu çok iyi biliyorlardı. Bu yasalara ve bilinen duruma karşın, İstanbul’da yeniden iş başına geçip ulusal varlığın ve girişimlerin değerini ve erkini yok etmek; düşmanların elinde oyuncak olan Vahdettin’in egemenliğini sürdürmek için bütün varlıklarıyla çalışmalarına verilecek gerçek anlamın ne olduğunu ben söylemeyeceğim! Onu, Türk ulusuna ve Türk ulusunun yeni ve gelecek kuşaklarına bırakırım.
SAYGIDEĞER ULUSUMA ÖĞÜT
Efendiler, sırası gelmişken, saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki; bağrında yetiştirerek başının üstüne dek çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmekten, hiçbir zaman geri kalmasın!
*
SAKARYA MEYDAN SAVAŞI
Sayın efendiler, olayları Sakarya Meydan Savaşma değindirmek istiyorum. Ama bunun için, izin verirseniz., ufak bir başlangıç yapacağım. İkinci İnönü Savaşından sonra, üç ay kadar bir zaman geçti. Ondan sonra, l0 Temmuz l92l gününde, Yunan ordusu yeniden cephemize karşı, genel saldırıya geçti. Bu saldırıdan önceki günlerde iki yanın durumu şöyle idi:
Bizim ordumuzun çoğunluğu başlıca, Eskişehir’de ve Eskişehir kuzeybatısındaki İnönü dayangalarında ve Kütahya-Altıntaş dolaylarında toplanmıştı. Afyonkarahisar yöresinde iki tümenimiz vardı. Geyve’de ve Menderes bölgesinde İse birer tümenimiz bulunuyordu.
Yunan ordusu da, Bursa’da bir ve Uşak doğusunda iki kolordusunu toplu bulunduruyordu. Menderes’te de bir tümeni vardı.
Yunanlıların bu saldırısı üzerine yapılan ve Kütahya-Eskişehir Savaşları adıyla anılan bir sıra savaşlar vardır. On beş gün sürmüştür. Ordumuz, 25 Temmuz l92l akşamı büyük bölümüyle, Sakarya doğusuna çekilmişti. Ordumuzun çekilmesini zorunlu kılan nedenlerin dayanaklarını belirteyim:
İkinci İnönü Savaşından sonra genel seferberlik yapmış olan Yunan ordusu, asker, tüfek, makineli tüfek ve top sayısı bakımından bizim ordumuzdan önemli derecede üstündü. Temmuzda Yunan ordusu saldırıya başladığı zaman ulusal hükümetin ve ulusal savaşın gelişimi, bizim daha genel seferberlik yapmamıza ve böylece ulusun bütün kaynaklarını ve araçlarını, başka hiçbir şey düşünmeksizin, düşman karşısında toplamamıza uygun ve elverişli görülmemişti. İki ordu arasındaki kuvvet, araç ve koşul oransızlığının başlıca belirgin nedeni budur. Bunun sonucu olarak özellikle tümenlerimizin taşıtlarını daha sağlayıp tamamlayamadığımızdan, bunların hareket güçleri yoktu. Yunan ulusunun bütün gücüyle yaptığı bu saldırıl karşısında bizim askerlik yönünden temel ödevimiz, ulusal savaşımın başından beri izlediğimiz ödevdi ki; o da: “Her Yunan saldırısı karşısında kaldıkça bu saldırıyı, direnerek ve uygun hareketler yaparak durdurmak ve boşa çıkartmak ve yeni orduyu kurmak için zaman kazanmak” diye özetlenebilir. Son düşman saldırısı karşısında da bu temel ödevi gözden uzak tutmamak gerekliydi. Bu düşünce ile l8 Temmuz l92l günü İsmet Paşa’nın Eskişehir güneybatısında, Karacahisar’da bulunan karargahına giderek durumu yakından inceledikten sonra, İsmet Paşa’ya genel olarak şu yönergeyi vermiştim: “Orduyu, Eskişehir kuzey ve güneyinde topladıktan sonra düşman ordusuyla aramızda büyük aralık bırakarak çekilmek gerekir ki, orduyu derleyip toparlayıp güçlendirebilelim. Bunun için Sakarya doğusuna değin çekilebilirsiniz. Düşman hiç durmadan ilerlerse hareket üssünden uzaklaşacak ve yeniden destek örgütleri kurmak zorunda kalacak; her durumda ummadığı birçok zorluklarla karşılaşacaktır. Buna karşılık, bizim ordumuz toplu bulunacak ve daha elverişli koşullar içinde olacaktır. Bu çekilişimizin en büyük sakıncası, Eskişehir gibi önemli yerlerimizi ve birçok topraklarımızı düşmana bırakmaktan dolayı kamuoyunda doğabilecek iç sarsıntısıdır. Ama az zamanda elde edebileceğimiz başarılı sonuçlarla bu sakıncalar kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Askerliğin gereğini duraksamadan uygulayalım. Başka türden sakıncalara karşı koyarız.”
Efendiler, gerçekten düşündüğüm men görüldü. İlk duyarlıklar Mecliste belirdi. Özellikle karşıcıllar karamsarlık dolu söylevlerle yaygaraya başladılar: “Ordu nereye gidiyor, ulus nereye götürülüyor? Bu gidişin kuşkusuz bir sorumlusu vardır, o nerededir? Onu göremiyoruz! Bugünkü acıklı ve korkunç durumun gerçek yaratıcısını ordunun başında görmek isterdik...” diyorlardı.
Bu anlamda söz söyleyen kişilerin anlatmak ve söz dokundurmak istediklerinin ben olduğum kuşku götürmezdi.
En sonu, Mersin Milletvekili Salâhattin Bey, kürsüden benim adımı söyleyerek: “Ordunun başına geçsin dedi.!” dedi. Bu öneriye katılanlar çoğaldı. Buna karşı olanlar da vardı.
Efendiler, bu görüş ayrılıklarının nedenleri üzerinde biraz açıklamada bulunmak uygun olur. Bir kez, benim fiili olarak ordunun başına geçmemi önerenlerin düşünce ve amaçlarını ikiye ayırabiliriz. Benim ve benimle birlikte birçoklarının o zaman anladığımıza göre, birtakım kişiler, artık ordunun büsbütün yenildiği, durumun düzeltilemeyeceği, kısaca amacın, güttüğümüz ulusal amacın gerçekleşemeyeceği yargısına varmışlardı. Bu nedenlerle duydukları kızgınlığı ve öfkeyi benim üzerimde yatıştırmak istiyorlardı. İtiyorlardı ki, kendi sanılarına göre bozulmuş ve bozgunu sürecek olan ordunun başında benim de kişiliğim bozguna uğrasın! Başka birtakım kişiler de, diyebilirim çoğunluk, bana olan güven ve inanlarından ötürü, edimli olarak ordunun başına geçmemesini yürekten diliyorlardı.
Şimdilik, edimli olarak komutanlığı üstüme almamı sakıncalı görenlerin de düşüncesi şuydu:
Ordunun, bundan sonraki herhangi bir savaşta başarı kazanamayıp yeniden geri çekilmesi olasılık dışı değildir. Bu durumlarda ben fiili olarak ordunun başında bulunursam, genel inanışa göre, son umudun da yitirilmiş olduğu gibi bir anlayış doğabilir. Oysa, daha genel durum, son önleme ve son çareye vaş vurulmasını ve son kuvvetlerin gözden çıkarılmasını gerektirecek nitelikte değildir. Bundan dolayı, kamuoyunda son umudun kalabilmesi için benim doğrudan doğruya savaşı yönetmem zamanı gelmemiştir.
BAŞKOMUTANLIĞI KABUL EDİYORUM
Ben, konuşmalar ve tartışmalarla beliren bu görüşleri, gereği gibi inceleyip irdeliyordum. Son görüşü savunanlar, mantığa dayanan sağlam nedenler ileri sürüyorlardı. Yapmacık isteklerde bulunanların yaygaraları, komutayı ele almamı yürekten önerenlerde derin ve kaygı verici etkiler yapmaya başladı. Benim edimli olarak komutayı ele almam, bütün Mecliste son çare ve son önlem olarak görüldü. Meclisin bu görüşü, çarçabuk Meclis dışında da yayıldı. Benim ses çıkarmayışım, komutayı edimli olarak ele almaya can atmayışım, sanki yıkımın kesin ve yakın olduğu düşünce ve görüşünü genelleştirdi. Bunu anlar anlamaz hemen kürsüye çıktım.
Efendiler, bu anlattığım durum 4 Ağustos l92l günü bir gizli oturumda belirmişti. Üyelerin bana karşı gösterdikleri yakınlık ve güvene teşekkür ettikten sonra başkanlık katına şöyle bir önerge verdim:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığına,
Meclis sayın üyelerinin genel olarak beliren istek ve dilekleri üzerine Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu görevi; kendi üzerime almaktan doğacak yararların çarçabuk elde edilebilmesi, ordunun maddesel ve ruhsal gücünün en kısa zamanda artırılıp pekiştirilmesi ve yönetiminin bir kat daha sağlamlaştırılması için Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkilerini fiili olarak kullanmak koşuluyla üzerime alıyorum. Yaşadığım sürece, ulusal egemenliğin en gerçek bir kulu olduğumu, ulusa bir kez daha göstermek için, bu yetkinin üç ay gibi kısa bir süre ile sınırlandırılmasını ayrıca dilerim.
4 Ağustos l92l
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı
Mustafa Kemal
BAŞKOMUTA OLMAMI İSTEMEYENLERİN KARŞI DAVRANIŞLARI
Efendiler, bu önergem, doğruluktan yanayım gibi görünerek öneride bulunanların gizli düşüncelerini açığa vurmalarına yol açtı. Hemen karşı çıkışlar başladı, “Bir kez, Başkomutanlık sanını veremeyiz. O, Büyük Millet Meclisinin özündedir. Başkomutan vekili, denilmelidir.” dediler.
İkinci olarak da: “Meclisin yetkisini kullanmak gibi bir ayrıcalığın verilmesi, hiçbir zaman düşüncesini ileri sürdüler.
Ben, padişah ve halifelerce verilegelmiş yıpranmış bir sanı takınamayacağımı; yapacağım görev edimli başkomutanlık iken bu sanı olduğu gibi vermekten kaçınmanın yersizliğini ileri sürerek görüşümde direndim. Durum, Meclisin anladığı ve belirttiği gibi, olağanüstü olduğuna göre, benim yürütümlerimin ve alacağım kararların da olağanüstü olması gerekeceği kuşku götürmezdi. Düşünce ve kararlarımı çabuk ve sert olarak yürütmek ve uygulamak zorunluğu vardı. Bakanlar Kurulundan, Meclisten izin istemekle doğacak gecikmelere durum elverişli olmayabilirdi. Bütün ülkeyi ve ülkenin bütün kaynaklarını ilgilendirmesi gereken buyruklarım ve bildirimlerim için, her işin bakanından ya da Bakanlar Kurulundan onay ve izin almak benim yapacağım Başkomutanlıktan umulan yararları sağlayamadı. Onun için, sınırsız ve koşulsuz olarak buyruk verebilmeliydim. Bunun için de, Büyük Millet Meclisinin yetkisi benim kişiliğimde belirmeliydi, Bunu, başarı için, zorunlu görüyordum. Onun için bu noktada direndim.
Selâhattin Bey ve Hulûsi Bey gibi birtakım milletvekilleri, Meclisi yetkisini bir kişiye vermekle işlemez hale geleceğini, ulustan aldığı vekilliği başkasına verme yetkisi bulunmadığını, aslına bakılırsa orduya komutanlık edecek kişiye Meclis yetkisinin verilmesinin söz konusu olamayacağını ve bunun gerekli olmadığını söylediler. Meclisin yetkisini kullanabilecek bir kişiye milletvekillerinin kişisel olarak belki güvenemeyeceklerini söyleyenler de oldu.
Ben, bu düşüncelerin hiçbirine karşı olmadım; hepsini doğru bulduğumu söyledim. Meclisin bu noktayı çok dikkatle ve önemle inceleyip irdelemesini söyledim. Yalnız, kendi başından korkanların kaygılarına yer olmadığını belirttim. 4 Ağustosta bu sorun çözümlenemedi. Görüşme, 5 Ağustos l92l günü de sürdü. O gün, kimi milletvekillerinin duraksamalarının iki noktada toplandığı anlaşıldı. Birincisi, Meclisin herhangi bir biçim ve yolla iş göremez duruma getirilmesi; ikincisi de üyelerden herhangi biri için keyfe göre, yasa dışı işlem yapılması idi.
Bu kuşku ve duraksamaları giderecek açıklamada bulunduktan sonra yapılacak yasaya da bunlarla ilgili bağlayıcı hükümler konulmasının uygun olduğunu söyledim ve vermiş olduğum önergeyi buna uygun maddelere dönüştürerek, bir tasarı olmak üzere Meclise sundum. İşte bu tasarının maddeleri üzerinde yapılan görüşmeler sonunda, bana Başkomutanlık verilmesiyle ilgili olan 5 Ağustos l92l günlü yasa çıktı. Bu yasanın ikinci maddesine göre bana verilmiş olan yetki şuydu:
Başkomutan, ordunun maddesel ve ruhsal gücünü büyük ölçüde artırmak ve yönetimini bir kat daha sağlamlaştırmak için Türkiye Büyük Millet Meclisinin bununla ilgili yetkisini Meclis adına fiili olarak kullanabilir.
Bu maddeye göre benim vereceğim buyruklar yasa olacaktı.
Efendiler, bu onurlamadan dolayı: “Meclisin bana gösterdiği inan ve güvene yaraşır olduğumu az zamanda göstermeyi başaracağım.” dedikten sonra Meclisten bazı dileklerde bulundum. Örneğin: Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı görevlerini yapmakta olan Fevzi Paşa Hazretlerinin yalnız Genelkurmayın işleriyle uğraşabilmesi için, İçişleri Bakanlığında bulunan Refet Paşa’nın Milli Savunma Bakanlığına getirilmesi ve yerine bir başkasının seçilmesi gibi...
Özellikle Meclisin ve Bakanlar Kurulunun, içeriye ve dışarıya karşı durulgun ve çok güçlü bir durum ve görünüşte kalmasının önemli olduğunu ve ufak tefek nedenlerle Bakanlar Kurulunu sarsmanın uygun olmadığını belirttim. Yasa önerisi, o gün açık oturumda okundu. İvedilikle görüşüldü ve ad okunarak oya sunuldu. Oybirliğiyle kabul edildi.
Bunun üzerine verdiğim kısa bir söylevin bir iki tümcesini yinelememe izin vermenizi rica ederim. O tümceler şunlardı:
Efendiler, boynu bükük ulusumuzu tutsak etmek isteyen düşmanları yüzde yüz yeneceğimize olan inan ve güvenim, bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada, bu tam inancımı yüksek kurulunuza karşı, bütün ulusa karşı ve bütün dünyaya karşı ilan ederim.
BAŞKOMUTANLIĞI FİİLİ OLARAK ÜSTÜME ALDIM
Sayın efendiler, Başkomutanlığı fiili olarak üzerime aldıktan sonra birkaç gün Ankara’da çalıştım.
Genelkurmay Başkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığının tümü ile Başkomutanlık Karargahını kurdum. Genelkurmay Başkanlığı ile Milli Savunma Bakanlığının çalışmalarını Başkomutanlıkta birleştirip dengelemek için ve bundan başka, orduyu ilgilendiren işlerle öbür bakanlıkların Başkomutanlıktan buyruk alarak yürütmek zorunda oldukları işlerin yürütülmesi için de yanımda küçük bir yazı işleri örgütü kurdum.
Ankara’da bulunduğum sürece, yalnız, ordunun insan ve taşıt bakımından gücünün artırılması, yiyeceğinin ve giyeceğinin sağlanıp yoluna konulması ile ilgili önlemleri almak ve düzenlemeleri yapmakla uğraştım
ULUSAL VERGİ EMİRLERİ
Bu sözünü ettiğim şeyleri sağlamak için iki gün içinde, 7 ve 8 Ağustos l92l günlerinde, “Ulusal Vergi Buyruğu” adı altında yaptığım genel bildirimlerin her birinden kısaca bilgi vereyim. Bir savaşın kazanılması için ne denli küçük şeylerin bile dikkate alınması gerektiğini anlatabilmek için bunları bilginize sunulmaya değer görürüm:
l sayılı buyruğumla, her ilçede birer “Ulusal Vergi Kurulu” kurdum. Bu kurullarca toplanan şeylerin ordunun çeşitli bölümlerine dağıtımını düzenledim.
2 sayılı buyruğuma göre yurtta her ev, birer kat çamaşır, birer çift çorap ve çarık hazırlayıp Ulusal Vergi Kuruluna verecekti.
3 sayılı buyruğumla tüccar ve halk elinde bulunan çamaşırlık bez, kaput bezi, patiska, pamuk, yıkanmış ve yıkanmamış yün ve tiftik, erkek elbisesi dikmeye elverişli her türlü kışlık ve yazlık kumaş, kalın bez, kösele, vaketa, taban astarlığı, san ve siyah meşin, sahtiyan, dikilmiş ve dikilmemiş çarık, potin, demir kundura çivisi, tel çivi, kundura ve saraç ipliği, nallık demir ve yapılmış nal, mıh, yem torbası, yular, belleme, kolan, kaşağı, gebre, semer ve urganlardan yüzde kırkına parası sonra ödenmek üzere el koydum.
4 sayılı buyruğumla eldeki buğday saman, un, arpa, fasulye, bulgur, nohut, mercimek, kasaplık hayvanlar, şeker, gaz, pirinç, sabun, yağ, tuz, zeytinyağı, çay ve mumların da yine yüzde kırkına, parası sonra ödenmek üzere el koydum.
5 sayılı buyruğumla ordu için alınan taşıtlardan başka halkın elinde kalanlarının da ayda bir kez ve parasız olarak yüz kilometrelik bir uzaklığa dek askeri ulaştırma işlerinde çalıştırılmasını zorunlu kıldım.
6 sayılı buyruğumla ordunun yedirilip giydirilmesine yarayan bütün iyesiz mallara el koydum.
7 sayılı buyruğumla halkın elinde bulunan savaşa elverişli bütün silah ve cephanenin üç gün içinde hükümete verilmesini istedim.
8 sayılı buyruğumla benzin. vakum.. gres yağı, makine yağı, donyağı, saatçı ve taban yağları, vazelin, otomobil ve kamyon lastiği, lastik yapıştırıcı, buji, soğuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinesi, kablo, pil, çıplak tel, yalıtkan ve bunlara benzer gereçlerin ve zaçyağının yüzde kırkına el koydum.
9 sayılı buyruğumla demirci, marangoz, dökümcü, tesviyeci, saraç ve arabacılarla bunların işliklerinin iş çıkarma güçlerinin; kasatura, kılıç, mızrak, eyer yapabilecek ustaların adlarıyla sayılarının ve durumlarının saptanmasını sağladım.
l0 sayılı buyruğumla halkın elinde bulunan dört tekerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz arabaları ile kağnı arabalarının bütün donatımı ve hayvanları ile birlikte; binek hayvanları, top çeker hayvanlar, katırlar, yük hayvanlarının, deve ve eşeklerin yüzde yirmisine el koydum.
Efendiler, “buyruklarımın ve bildirimlerimin yerine getirilmesi için kurduğum istiklal Mahkemelerini Kastamonu, Samsun, Konya, Eskişehir bölgelerine gönderdim. Ankara’da da bir mahkeme bulundurdum.
CEPHE KARARGÂHINA GİDİŞ
Ondan sonra efendiler “l2 Ağustos l92l günü” Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleriyle birlikte Polatlı’da cephe karargahına gittim.
Düşman ordusunun cephemize doğru ilerleyerek kanadımızdan kuşatacağı yargısına varmıştık. Bu görüşe dayanarak çekinmeden gerekli önlemleri aldırdım ve düzenlemeleri yaptırdım. Olaylar görüşümüzün yerinde olduğunu gösterdi. Düşman ordusu, 23 Ağustos 192l günü var gücüyle cephemize doğru ilerlemeye ve saldırıya başladı. Birçok kanlı ve bunalımlı evreler ve dalgalar oldu. Düşman ordusunun üstün grupları, savunma çizgimizin parçalarını kırdılar. Böylece ilerleyen düşman birliklerinin karşısına kuvvetlerimizi yetiştirdik.
Meydan savaşı 100 kilometrelik bir cephe üzerinde oluyordu. Sol kanadımız Ankara’nın elli kilometre güneyine değin çekilmişti. Ordumuzun yönü batıya iken güneye döndü, arkası, Ankara’ya iken kuzeye verildi. Yön değiştirilmiş oldu. Bunda hiç sakınca görmedik. Savunma çizgilerimiz yer yer kırılıyordu. Ama, kınlan yerin hemen arkasında çarçabuk yeni bir savunma çizgisi kuruluyordu. Savunma çizgisine çok umut bağlamak ve onun kırılmasıyla ordunun büyüklüğü oranında çok gerilere çekilmek kuramını çürütmek için yurt savunmasını başka türlü anlatmayı ve bu anlatımda direnmeyi ve üstelemeyi yararlı ve etkin buldum.
Dedim ki:
SAVUNMA ÇİZGİSİ YOKTUR. SAVUNMA ALANI VARDIR. O alanbütün yurttur. Yurdun her karış toprağı, yurttaşın kanıyla ıslanmadıkça düşmana bırakılamaz. Onun için, küçük büyük her birlik bulunduğu dayangadan atılabilir; ama küçük büyük her birlik ilk durabildiği noktada yeniden düşmana karşı cephe kurup savaşı sürdürür. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler ona uyamaz. Bulunduğu mevzide sonuna dek dayanmak ve direnmekle yükümlüdür.
İşte ordumuzun her bireyi, bu kurala göre her adımda en büyük özveriyi gösterip düşmanın üstün kuvvetlerini yıpratarak ve yok ederek sonunda onu, saldırıyı sürdürme gücünden ve yeteneğinden yoksun bir duruma getirdi.
Savaş durumunun bu evresini sezinler sezinlemez hemen özellikle sağ kanadımızla, Sakarya ırmağı doğultusunda düşman ordusunun sol kanadına ve daha sonra cephenin önemli yerlerinde karşı saldırıya geçtik. Yunan ordusu yenildi ve geri çekilmek zorunda kaldı. l3 Eylül l92l günü Sakarya ırmağının doğusunda düşman ordusundan hiçbir iz kalmadı. Böylece 23 Ağustos gününden l3 Eylül gününe değin, bugünler de içinde olmak üzere, yirmi iki gün yirmi iki gece aralıksız süren Büyük ve kanlı Sakarya Savaşı, yeni Türk Devletinin tarihine, dünya tarihinde pek az olan, büyük bir meydan savaşı örneği yazdı.
Sayın efendiler, Başkomutanlık görevini üzerime aldığım zaman Meclise ve ulusa yüzde yüz başarıya ulaşacağımız yolundaki kesin inancımı bildirmekle ve bu inancımı, bütün onurumu ve varlığımı ortaya atarak pekiştirmekle ilk ruhsal görevimi yapmış olduğumu sanırım. Ondan sonra, önemli maddesel görevlerim de vardı. Onlardan biri, savaş ve çarpışmalar karşısında ulusa aldırmak zorunda olduğum durumdu.
BÜTÜN TÜRK ULUSUNU, CEPHEDEKİ ORDU KADAR
SAVAŞLA İLGİLENDİRMELİYDİM
Bilirsiniz ki, savaş ve çarpışma demek, iki ulusun; yalnız iki ordunun değil, iki ulusun bütün varlıklarıyla bütün mallarıyla, bütün maddesel ve ruhsal güçleriyle karşılaşması ve birbiriyle vuruşması demektir. Bunun için, bütün Türk ulusunu, cephedeki ordu kadar, düşüncesi ve duygusuyla ve fiili olarak savaşla ilgilendirmeliydim. Ulus bireyleri, yalnız düşman karşısında olanlar değil, köyde, evinde, tarlasında bulunan herkes, silahla vuruşan savaşçı gibi kendini görevli bilerek, bütün varlığını savaşa verecekti. Bütün maddesel ve ruhsal varlığını yurt savunmasına vermekte ağır davranan ve titizlik göstermeyen uluslar, savaşı ve çarpışmayı gerçekten göze almış ve başarabileceklerine inanmış sayılamazlar.
Gelecekteki savaşların biricik başarı koşulu da en çok bu söylediklerimin kapsamı içindedir. Avrupa’nın askerlikçe ileri büyük ulusları daha şimdiden bu tutumu yasalaştırmaya başlamışlardır. Biz, Başkomutan olduğumuz zaman, Meclisten bir yurt savunma yasası istemedik. Ama Meclisten aldığımız yetkiye dayanarak verdiğimiz yasa niteliğinde olan belirli buyruklarla bu amacı gerçekleştirmeye çalıştık. Ulus, bundan sonra, bugüne dek edinilmiş olan görgü ve bilgileri de gözden geçirerek sevgili yurdumuzu saldırılamaz duruma getirecek nedenleri ve koşulları daha geniş, daha açık ve daha kesin olarak saptayacaktır.
BÜYÜK MİLLET MECLİSİNDE BANA MAREŞAL RÜTBESİ
İLE GAZİ ÜNVANI VERİLMESİ
Efendiler, bir başka görevim de, ordu içinde savaşan birliklerin arasında savaşa girmek ve savaşı kendim yönetmekti. Bu işi de, gücümün ettiği ölçüde, dahası, bir kaza sonucu olarak sol kaburga kemiklerimden birinin kırılmış olmasına bakmadan elim deldiğince yapmaya bütün varlığımla çalıştığımı sanırım. Sakarya Savaşının sonuna değin askeri bir aşamam yoktu. Ondan sonra, Büyük Millet Meclisince bana “Mareşal” rütbesiyle “Gazi” ünvanı verildi. Osmanlı devletince verilen rütbeyi yine o devletin almış olduğunu biliyorsunuz.
*
FRANSA HÜKÜMETİYLE YAPILAN GÖRÜŞMELER VE
ANKARA ANLAŞMASI
Efendiler, Sakarya’da utku kazandıktan sonra, Batı ile yaptığımız olumlu ve verimli buluşma ve görüşmeler Ankara Anlaşması ile sonuçlanmıştır. Bu Anlaşma, Ankara’da, 20 Ekim 1921’de imza edilmiştir. Bu konuda özel olarak bir bilgi vermek için kısa bir açıklama yapayım.
Bekir Sami Bey başkanlığındaki delegeler kurulunun gittiği Londra Konferansından sonra Yunanlıların yaptıkları saldırı, bildiğiniz gibi kırılmış ve İkinci İnönü utkusu kazanılmıştı. Bir zaman için, savaşlarda duraklama oldu. Rusya ile Moskova Antlaşması imzalanmış ve doğudaki durumumuz belirlenmişti. İtilaf devletlerinden de ulusal ilkelerimizi kabul edebileceklerle anlaşmanın yararlı olacağı düşünülmekte idi. Özellikle Adana, Antep ve dolaylarını yabancılar elinden kurtarmak bizce önemli görülmekte idi.
Çeşitli nedenlerden ötürü, Suriye’den başka, bu söylediğim illerimizi almış olan Fransızların da bizimle anlaşmaya eğilimli oldukları anlaşılmaktaydı. Gerçi, Bekir Sami Bey’in Bay Briyan’la yaptığı ve ulusal hükümetimizce uygun görülmeyen anlaşma kabul olunmamış idiyse de, ne Fransızlar ve ne biz savaşı sürdürmeye istekli idik. Bu yüzden onlar da, biz de birbirimizle ilişki kurmanın yollarını aramaya başladık. Fransa Hükümeti, eski bakanlardan Bay Franklen Buyon’u (Franklin Bouillon) ilkin, özel olarak, Ankara’ya göndermişti. 9 Haziran 1921 günü Ankara’ya gelen Bay Franklen Buyon ile iki hafta kadar görüşmeler yaptım; bu görüşmelerde Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’le Fevzi Paşa Hazretleri de bulundular.
Birbirimizi tanımakla geçen özel bir buluşmadan sonra 13 Haziran 1921 pazartesi günü Ankara istasyonundaki özel konutumda yaptığımız ilk toplantıda temel olacak noktayı belirlemek gereğinden söz açarak konuşmaya başladık. Ben, bizim için temel noktanın Ulusal Antın kapsamı olduğu ilkesini ortaya koydum.
Bay Franklen Buyon, ilkeler üzerinde tartışmanın güçlüğünü ileri sürüp, Sevr Antlaşmasının bir oldubitti olarak ortada bulunduğunu söyledikten sonra, Londra’da Bekir Sami Bey’le Bay Briyan’ın yaptıkları anlaşmayı temel saymanın ve bu anlaşmadaki Ulusal Anta aykırı noktalar üzerinde tartışmanın uygun olacağını söyledi. Bu önerinin de uygunluğunu pekiştirmek için Londra’ya giden delegelerimizin Ulusal Anttan söz etmediklerini, Ulusal Antın ve ulusal eylemin, değil Avrupa’da, daha İstanbul’da bile değerlendirilmemiş olduğunu söyledi.
Ben, verdiğim yanıtlarda dedim ki: “Eski Osmanlı İmparatorluğundan yeni bir Türkiye devleti doğmuştur. Bunu tanımak gerekir. Bu yeni Türkiye, her bağımsız ulus gibi haklarını tanıtacaktır. Sevr Antlaşması, Türk ulusu için öylesine uğursuz bir ölüm kararıdır ki onun bir dost ağzından çıkmamasını isteriz. Bu görüşmelerimiz sırasında da Sevr Antlaşmasının adını anmak istemem. Sevr Antlaşmasını kafasından çıkarmayan uluslarla güvene dayanan işlemlere girişemeyiz. Bizim bakımımızdan böyle bir antlaşma yoktur. Londra’ya giden delegeler kurulumuzun başkanı böyle konuşmamış ise, verdiğimiz yönergeler ve yetkilere göre iş görmemiş demektir. Yanlış iş görmüştür. Bu yanlışlık yüzünden Avrupa ve özellikle Fransa kamuoyunda ters etkiler belirdiği görülüyor. Bekir Sami Bey’in gittiği yoldan gidersek biz de onun gibi yanlış iş yapmış oluruz. Avrupa’nın Ulusal Antı bilmemesi düşünülemez. Avrupa, ’Ulusal Ant’ terimini öğrenmemiş olabilir; ama yıllardan beri kan döktüğümüzü gören Avrupa ve bütün dünya, şu kanlı çarpışmaların neden ileri geldiğini kuşkusuz düşünmektedir. Ulusal Antı ve ulusal eylemi İstanbul’un bilmediği yolundaki sözler ise doğru değildir. İstanbul halkı, bütün Türk ulusu gibi, ulusal eylemi bilmektedir ve ondan yanadır. Ona karşı olan ve bilmiyor görünen kişi ve uyrukları azdır ve ulusça bilinmektedir.”
Franklen Buyon, Bekir Sami Bey’in yönerge ve yetki dışında iş görmüş olduğu yolundaki sözlerim üzerine dediler ki: “Bunu açığa vurabilir miyim?” Söylediklerimi istediği yerlere bildirebileceğini ve anlatabileceğini söyledim. Bay Franklen Buyon, Bekir Sami Bey’le yapılan anlaşmadan ayrılmamak için özürler ileri sürerken, Bekir Sami Bey’in bir Ulusal Ant olduğundan ve onun sınırı dışına çıkamayacağından söz etmediğini, eğer söz etse idi o zaman ona göre görüşülüp gereğince iş yapılabileceğini; ama şimdi işin güç olduğunu söyledi ve: “Kamuoyu, bu Türkler, delegeleri aracılığıyla bundan niçin söz etmemişler de şimdi yeni yeni işler çıkarıyorlar? diyeceklerdir.” dedi.
Uzun görüşme ve tartışmalar sonunda Bay Franklen Buyon, ilkin Ulusal Antı okuyup anladıktan sonra görüşmek üzere, görüşmelerin geriye bırakılmasını önerdi. Ondan sonra, Ulusal Antın maddeleri baştan sona değin birer birer okunarak görüşüldü ve tartışıldı. Üzerinde en çok durulan madde, yabancılara verilmiş ayrıcalık haklarının kaldırılması, bağımsızlığımızın tam olarak tanınması ile ilgili madde oldu. Bay Franklen Buyon, bu sorunların incelemeye ve düşünülmeye değer olduğunu söyledi. Ben buna ceva; verdim. Söylediklerimin özeti şuydu: “Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız görevin özüdür. Bu görev, bütün ulusa ve tarihe karşı yüklenilmiştir. Bu görevi yüklenirken ne ölçüde yapılabileceği üzerinde hiç kuşkusuz, çok düşündük. Ama, sonunda edindiğimiz kanı ve inanç, bunda başarı sağlayabileceğimiz yolundadır. Biz, işe böyle başlamış kişileriz. Bizden öncekilerin yaptıkları yanlış işler yüzünden ulusumuz, sözde bağımsızdı, ama gerçekte bağımlı bulunuyordu. Şimdiye değin Türkiye’yi uygarlık dünyasında kötü gösteren neler düşünülebilirse hep bu yanlışlıktan ve hep bu yanlışlığı sürdürmekten doğuyor. Bu yanlışlığı sürdürmek, yüzde yüz, ülkenin ve ulusun bütün onurundan ve bütün yaşama yeteneğinden uzaklaşması ve yoksun kalması sonucunu doğurabilir. Biz, yaşamak isteyen, onuruyla ve şerefiyle yaşamak isteyen bir ulusuz. Bir yanlışlığı sürdürmek yüzünden bu niteliklerden yoksun kalmaya katlanamayız. Bilgin, bilisiz, bütün ulus bireyleri, hepsi, belki işin içindeki güçlükleri iyice kavramaksızın, bugün yalnız bir nokta çevresinde toplanmış ve sonuna dek kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta, tam bağımsızlığımızın sağlanması ve sürdürülmesidir.
Tam bağımsızlık demek, kuşkusuz siyasa, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir.
Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden barışa ve esenliğe erişeceğimiz düşüncesinde değiliz. Görünüş ve yöntem bakımından barış yapabiliriz, anlaşma yapabiliriz; ama tam bağımsızlığımızı sağlamayacak olan bu gibi barışlar ve anlaşmalarla ulusumuz, hiçbir zaman canlılığa ve esenliğe erişemeyecektir. Belki, silahlı çarpışmasını bırakarak yıkıma sürüklenmeye yol açmış olacaktır. Eğer ulusumuz bunu kabul etseydi, bunu kabul edecek nitelikte bulunsa idi, iki yıldan beri savaşmak hiç de gerekli değildi. Daha Ateşkes Anlaşmasının ertesinde durulgun bir duruma geçilebilirdi.”
Bay Franklen Buyon, bu sözlerin karşısında, içtenlikle önemli birtakım şeyler söyledi. En sonu, bunun zamanla çözümlenebileceği kanısında bulunduğunu açıkladı.
Efendiler, Bay Franklen Buyon ile önemli ve ikinci derecedeki sorunlar üzerinde günlerce ve günlerce görüştük. Sonuç olarak, düşüncelerimizle, duygularımızla ve tutumlarımızla birbirimizi anlayabildiğimizi sanırım. Ama, Fransa Hükümetiyle Türk Ulusal Hükümeti arasında kesin anlaşma noktalarının saptanabilmesi için biraz daha zamanın geçmesi zorunlu oldu. Ne bekleniyordu? Belki Türk ulusal varlığının Birinci ve İkinci İnönü’den sonra daha büyüyecek bir başarı ile pekiştirilmiş olması!... Gerçekten, Bay Franklen Buyon’un kesin karar alarak imza ettiği Ankara Anlaşması, daha önce söylediğim gibi, büyük ve kanlı Sakarya Savaşından 37 gün sonra, 20 Ekim l92l’de oluşmuş bir belgedir.
Bu anlaşma ile siyasa, iktisat, askerlik alanlarında ve öbür alanlarda, tek bir konuda bağımsızlığımızdan hiçbir şey yitirmeksizin, yurdumuzun değerli parçalarını düşman elinden kurtarmış olduk. Bu anlaşma ile ulusal isteklerimizi, ilk kez olarak, Batı devletlerinden biri, kabul etmiş ve onaylamış oldu.
Bay Franklen Buyon, bundan sonra da, bir kaç kez Türkiye’ye gelmiş, Ankara’da ilk günlerde aramızda kurulan dostluk duygularını belirtme yollarını aramıştır.
PONTUS SORUNU
Sayın efendiler, konuşmamın başlangıcında bir Pontus sorununa değinmiştim. Bu sorun, belgeleriyle, herkesçe öğrenilmiştir. Ancak bizi de çok uğraştırdığından burada ilgisi bulunan kimi noktalarına değineceğim.
l840 yılından beri, yani üç çeyrek yüzyıldan beri, Rize’den İstanbul Boğazı’na değin Anadolu’nun Karadeniz bölgesinde eski Yunanlılığın diriltilmesi için çalışan bir Rum topluluğu vardı. Amerika’daki Rum göçmenlerinden Rahip Klematyos (Klematios) adında biri, ilk Pontus toplantı ocağını İnebolu’da, bugün de halkın “Manastır” dediği bir tepede kurmuştu. Bu örgüt üyeleri, zaman zaman, ayrı ayrı haydut çeteleri kurarak çalışıyorlardı. Genel Savaş sırasında dışardan gönderilip dağıtılan silah, cephane, bomba ve makineli tüfeklerle Samsun, Çarşamba, Bafra ve Erbaa Rum köyleri sanki bir silah deposu durumuna gelmişti.
Ateşkes Anlaşmasından sonra bütün Rumlar, Yunanlılık ulusal amacı ile her yerde şımardığı gibi, Etniki Eterya Derneği propagandacıları ile Merzifon Amerikan kurumlarınca eğitilip yetiştirilen ve yabancı hükümetlerin silahlarıyla kuvvetlendirilen ve yüreklendirilen bu bölgedeki Rum topluluğu da, bağımsız bir Pontus Hükümeti kurmak isteğine kapıldı. Bu amaçla genel bir ayaklanma hazırladılar. Dağlara çekildiler ve Amasya, Samsun ve dolayları Rum metropolidi Yermanos’un yönetiminde, düzenli bir programla ile çalışmaya başladılar. Bir yandan da, Samsun’daki Rum komitecilerinin Başkanı Reli Fabrikası Müdürü Tokomanidis, Orta Anadolu ile haberleşmeyi sağlamaya çalışıyordu. Kimi yabancı hükümetler, Pontus’un kurulmasına yardım edeceklerine söz verdiler ve Samsun ve dolaylarındaki Rumların sayısını artırmak için de Rusya’daki Rum ve Ermenileri Batum’da topladılar. Onları, Türk Kafkas ordularından alınıp Batum’da depo edilen silahlarla donatarak, kıyılarımıza çıkarmaya başladılar. Çetecilik etmek üzere, kıyılarımıza çıkarılabilecek birkaç bin Rumu Sohum’da topladılar; başlarına da Haralambos adında bir adam verdiler. Batum’da toplananların da Haralambos’un yanındakilere katılmaları sağlanıyordu. Bunları, yurdumuz içinde, Samsun’da kimi yabancı temsilciler koruyor ve silahlandırıyorlardı. Kıyılarımıza çıkan bu çeteler “göçmenleri besleme” süsü verilerek yabancı hükümetlerce yedirilip giydiriliyordu. Yabancı Kızılhaç kurulları arasında gelen subayların da örgüt kurmak, çetecileri askerlik yönünden eğitmek ve gelecekteki hükümetinin temelini atmakla görevlendirildikleri anlaşılıyordu.
4 Mart 1919 günü İstanbul’da Pontus adıyla yayımlanmaya başlayan bir gazetenin başyazısında: “Trabzon ilinde Rum cumhuriyetinin kurulmasına çalışmak amacıyla yayımlandığı” açıklanmıştı.
Yunanistan’ın kurtuluş gününe rastlayan 7 Nisan l919 günü, her yerde ve özellikle Samsun’da gösteriler yapıldı. Yermanos’un saygısızca davranışları, Rumların düşüncelerini ve isteklerini açığa çıkardı. Bafra ve Çarşamba dolaylarındaki yerli Rumlar, sık sık kiliselerde toplanıyor, örgütlerini ve donatımlarını güçlendiriyorlardı. 23 Ekim l9l9 günü, Doğu Trakya ve Pontus için merkez olarak İstanbul kabul edilmişti. Venizelos, İstanbul’un merkez olması işinin daha sonraki bir zamana bırakılarak bunun yerine Pontus Hükümetinin kurulmasının uygun olacağı kanısında bulunduğunu belirtmiş ve buna göre İstanbul Patrikliğine yönerge vermişti. Bir yandan da İstanbul’da Yunan gizli kolluğu kurmakla görevlendirilen Albay Aleksandros Zimbragaki, Pontus jandarmasını düzene sokmak üzere “Eyfel” Yunan torpidosu ile bir subaylar kurulunu göndermişti. Türkiye’de bu işler olurken Batum’da da l8 Aralık l9l9’da “Pontus Rum Hükümeti” adıyla bir hükümet kurulmuş ve örgütlenmeye başlamıştı. l9 Temmuz l920’de de Batum’da, Karadeniz, Kafkas, Güney Rusya Rumları Pontus sorunu üzerine bir kurultay topladılar. Bu kurultayın andırısı, üyelerden birinin aracılığıyla İstanbul’daki Rum Patrikliğine gönderildi. Pontusçular, l920 yılı sonlarına doğru çalışmalarını büsbütün artırarak iyice ortaya çıktılar. Bizi, sıkı önlemler almak zorunda bıraktılar.
Dağlarda kurulan Pontus örgütleri şöyleydi:
a- Birtakım elebaşılar yönetiminde silahlı ve savaşçı kuvvetler;
b- Bunların beslenmesini sağlayan üretimci Pontus halkı;
c-Yönetim ve kolluk kurulları ile kentlerden ve köylerden yiyecek sağlamakla görevli ulaştırma kolları:
Çetelerin çalışma bölgeleri ayrılmıştı. Pontus haydutlarının kuvveti, başlangıçta 6.000-7.000 silahlı idi.
Daha sonra her yerden katılanlarla 25.000’i buldu. Bu kuvvet, ufak birliklere ayrılarak çeşitli yerlerde barınıyorlardı. Pontus çetecilerinin işi gücü, Müslüman köylerini yakmak, Müslüman halka karşı usa, imgeye sığmaz ağır suçlar işlemek gibi, kan dökücü bir sürünün yaptıklarından başka bir şey değildi.
Biz, Anadolu’ya çıkar çıkmaz, Türk halkın uyardık. Akla gelen tehlikelere karşı önlemler almaya başladık.
Merkezi Sivas’ta bulunan Üçüncü Kolordu, bütün çabasını çeşitli bölgelerde gözüken çeteleri izleyip tepelemeğe yöneltti. Trabzon bölgesinde dolaşan “Köroğlu” adındaki Rum çetesiyle “Eftalidi” çetesini ve öbür çeteleri, merkezi Erzurum’da bulunan on Beşinci Kolordu izleyip tepeliyordu. Bir yandan da Pontus haydutlarının dönüp dolaştıkları yerlerde, halk silahlandırılarak ulusal örgütler kuruldu.
ANADOLUDA YENİDEN ÇIKAN BİRTAKIM İÇ AYAKLANMALAR
Efendiler, Sivas’ın kuzeyinde ve Yozgat’ta çıkan ve sizlerce de bilinen iç ayaklanma olaylarından başka, l920 yılı sonlarında yeniden Anadolu ortasında, Zile yöresinde, Küçük Ağa, Deli Hacı, Aynacı Oğulları; Erbaa yöresinde, KaraNazım, Çopur Yusuf ve başka yerlerde Deli Hasan, Küçük Hasan gibi birtakım delibaşlar ile Yozgat, Çayözü Çerkezlerinden oluşmuş çeteler; l92l yılı başlarında da, Koçkiri Aşireti başkanlarından Haydar Bey, İstanbul’da Abdülkadir’den aldığı yönerge üzerine Alişan ve hısımlarından Naki, Alişer ve başkalarıyla birlikte ayaklanmaya başlamışlardı. Birçok kuvvetlerimiz, bir yandan Pontusçu bir yandan da bu ayaklananları izleyip tepelemekle uğraşıyorlardı.
MERKEZ ORDUSUNUN KURULMASI VE NURETTİN
PAŞA’NIN KOMUTANLIĞA ATANMASI
Efendiler, anımsarsınız ki Nurettin Paşa, Yunan ordusu ilk saldırıcı görünüşü karşısında birtakım boş ve akla sığmaz düşünceler ileri sürdüğü için kendisine göre verilmemiş olduğundan, bizimle işbirliği yapamayacağını pir mektupla bildirip izin alarak Taşköprü’ye gitmişti. Bundan beş ay sonra, Nurettin Paşa’yı tutan kimi kişiler, gerek Fevzi Paşa Hazretlerine, gerek bana, Nurettin Paşa’ya bir görev verilirse kendisinin bunu güvençle ve içtenlikle yapacağını söyleyerek aracılık ettiler. Biz de, Anadolu ortasındaki güvenliği sağlamakla görevli kuvvetlerimizi büyücek bir komuta altında birleştirmenin yararlı olacağını düşündüğümüzden, 9 Aralık l920’de Sivas’taki Kolorduyu kaldırıp onun görevini yeni kurduğumuz Merkez Ordusuna verdik. Bu orduya da Nurettin Paşa’yı komutan yaptık.
Nurettin Paşa merkez bölgesinde bir yıla yakın bu görevi yaptı; ama, “yetkisi dışında kimi yurttaşların haklarına el uzatıyor” diye milletvekillerinin yakınmaları ve İçişleri Bakanlığına soru yöneltmeleri, Bakanlığın da sızlantıları yerinde görmesi üzerine, Meclisin isteğiyle Kasım l92l başlarında görevden çıkarıldı. Meclis, Nurettin Paşa’nın yargılanmasına da karar verdi. Bu iş, benimle Bakanlar Kurulu arasında bir anlaşmazlık çıkmasına da yol açtı. Ben, Nurettin Paşa’ya uygulanmak istenen işlemi kabul etmedim. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle, Bakanlar Kurulu arasında çıkan anlaşmazlık Meclisçe bir çözüme bağlandı. Mecliste, Nurettin Paşa’yı savundum, kendisi için ağır bir işlem yapılmasını önledim.
Nurettin Paşa’yı aşağı yukarı bundan sekiz ay sonra Birinci Ordu Komutanlığında göreceğiz.
*
Sayın efendiler, Sakarya Savaşından sonra, Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı Ankara’da grev yapıyordu. Ben, öteki görevlerimle de uğraşıyordum, üç dört ay geçmemişti ki Mecliste, Sakarya zaferini unutanlar, muhafillikte ileri gitmek isteyenler, kendilerini göstermeye başladılar. Sakarya Savaşından önce başlayıp birer ikişer Ankara’ya gelmiş olan Malta tutuklularından kimilerinin bu muhalif akımlarda kışkırtıcılık yaptıkları anlaşılmıştı. Bu noktayı, izin verirseniz biraz açıklayayım.
Rauf Bey l5 Kasım l92l’de Ankara’ya gelmişti.
Rauf Bey’i l7 Kasım l92l’de açılan Bayındırlık Bakanlığına seçtirdik.
Rauf Bey’den sonra, Ankara’ya gelen Kara Vasıf Bey’i de Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu Yönetim Kurulu üyeliğine seçtirdim. Bu iki kişinin birinden hükümette, ötekisinden de grupta yararlanmanın yerinde olacağını düşünmüştüm. Çok geçmedi, bir gün Rauf Bey’in Bakanlar Kurulunda bir işin açıklanmasını istediği bana bildirildi. Kara Vasıf Bey’in de Grup Yönetim Kurulunda yine o işin açıklanmasını istediği bildirildi. Bu iki kişinin, önceden aralarında kararlaştırdıkları anlaşılan iş şuydu; “Askerlik bakımından güdülen siyasa nedir?”
Bu sorudan çıkarılabilecek anlam ne olabilirdi? Neyi anlamak istiyorlardı? Siyasa ve askerlik bakımından bizim tutumumuz belli olmuştu. Tam bağımsızlığımız sağlanıncaya değin düşmanlarla vuruşmak ve onları yeneceğimize olan kesin inançla savaşı sürdürmek... İşte, ortaya atılan soru ile demek istiyorlardı ki: “Ne olursa olsun savaşı sürdürmekle sonuç alınabilir mi? Alınmayacağı da düşünülerek daha şimdiden başka önlemler ve yollar (anlatmak istedikleri yollar, siyasa yollarıdır) bulup, içinde bulunduğumuz tehlikeli duruma son vermek uygun olmaz mı?”
Doğallıkla ne Bakanlar Kurulunda, ne de Grup Yönetim Kurulunda böyle bir işin görüşme ve tartışma konusu olmasına izin vermedim. Bunun üzerine Rauf Bey Bakanlıktan, Kara Vasıf Bey de Grup Yönetim Kurulundan çekildiler. Rauf Bey’in bakanlıktan çekilmesi ile ilgili yazı l3 Ocak l922 günü Mecliste okunurken yine 13 Ocak günlü bir çekilme yazısı daha okunmuştu. Bu çekilme yazısı, Milli Savunma Bakanı Refet Paşa’nındı.
Efendiler, Refet Paşa’nın çekilme nedeni üzerine de bir kaç sözcükle bilgi vereyim: 4 Ocak l922 günü, Meclisin gizli bir oturumunda şöyle bir konu tartışılmıştı. Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı Ankara’da imiş, cepheden uzak bulunuyormuş. Bundan şu anlaşılmış ki, benim hem Başkomutan, hem de Meclis Başkanı olmamda güçlük varmış. Ordu işleri iyi gitmiyormuş. Meclis bir savaş yarkurulu kurarak ordu durumunu incelemeli imiş. Genelkurmay Başkanı, Bakanlar Kurulunun da Başkanı olduğundan, Genelkurmay işleri de iyi gitmiyormuş. Fevzi Paşa Hazretleri yalnız Bakanlar Kurulu Başkanlığında kalmalıymış. Genelkurmay Başkanlığıyla Milli Savunma Bakanlığı da birleştirilmeli imiş.
Milli Savunma Bakanı olan Refet Paşa kürsüden bu görüşü savunuyordu. Bu görüşlere şu yolda yanıt verdim:
BENİM ANKARA’DAN UZAKLAŞMAM İSTENİYORDU
“Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı pek yerinde olarak Ankara’yı kendine karargah edinmiştir.
Görevini en iyi buradan yapmaktadır. Gerektiğinde ne zaman, nereye gideceğini kendisi değerlendirir. Cephede doğrudan doğruya çalışan cephe komutanı vardır. Boş yere benim Ankara’dan uzaklaşmamı istemenin bir anlamı yoktur. Genelkurmay Başkanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı, Başkomutanın buyruğu altında, Başkomutanlık Karargahını meydana getirmektedir, bunlar ayrı ayrı değildir. Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Paşa Hazretlerinin, Ankara’da bulundukça, Bakanlar Kurulu Başkanlığını da yapması bugün için zorunludur. Çünkü, onun yokluğunda Refet Paşa ona vekil olarak, Bakanlar Kurulu Başkanlığı görevini yapmıştı, başaramamıştı. Bakanlar Kurulunda düzensizlik baş gösterdi. Bakanlar toplantıya gelmez oldu. Fevzi Paşa Hazretlerinin Ankara’ya dönüşü bakanların sızlantısı üzerine oldu. Orduyla ilgili olarak yaptığımız işleri denetlemek için Meclisin bir altkurul kurmasında sakınca görmem. Ama bu altkurul benim başkanlığım altında kurulur.”
Gerçekten bu altkurul, dediğim biçimde kuruldu. Eski Harbiye Nazırı Cemal Paşa da bu altkurula üye olarak seçildi. Refet Paşa ve benzerlerinin öbür önerileri kabul olunmamıştı. İşte bu nedenle çekilmeye hazırlanan Refet Paşa, çekilme yazısını, Rauf Bey’in çekilme yazısını verdiği gün vermiş oluyor.
*
Yunan Hükümeti şimdiden üstlenecektir