Nutuk2 (7.Bölüm)
İTİLÂF DEVLETLERİNİN 23 EYLÜL 1922 GÜNLÜ ATEŞKES ÖNERİSİ.
İTİLÂF DEVLETLERİNİN 23 EYLÜL 1922 GÜNLÜ
ATEŞKES ÖNERİSİ
Bu sıralarda, İstanbul’daki Fransız Olağanüstü Komiseri General Pele (Pelle) benimle görüşmek üzere İzmir’e geldi. “Yansız Bölge” adıyla andığı bir bölgeye ordularımızın girmemesinin uygun olacağını öğütledi. Ulusal Hükümetimizin böyle bir bölge tanımadığını, Trakya’yı da kurtarmadıkça ordularımızın durdurulamayacağını söyledim. General Pele, Bay Franklen Buyon’un benimle görüşmek üzere gelmek istediği yolunda almış olduğu özel bir teli bana gösterdi. Kendisini İzmi’de kabul edeceğimi söyledim. Bay Franklen Buyofi bir Fransız savaş gemisiyle İzmir’e geldi. Fransa Hükümetinin kendisini, İngiltere ve İtalya Hükümetlerinin de uygun görmesi üzerine benimle görüşmeye gönderdiğini söyledi. Biz Franklen Buyon’la görüşürken, İtilaf devletleri Dışişleri Bakanları imzasıyla, 23 Eylül l922 günlü bir nota geldi. Bu nota, önemli olarak, iki sorunu kapsıyordu. Biri, savaşın durdurulması; öbürü konferans ve barış ile ilgiliydi.
Biz, Rumeli’de ulusal sınırlarımıza dek Doğu Trakya’yı baştan başa almadıkça savaştan vazgeçemezdik. Ancak, yurdumuzun bu parçasından düşman birlikleri çıkarılırsa bir savaşa kendiliğinden gerek kalmayacaktı, Bu notada, Venedik, ya da başka bir kentte toplanacak olan ve İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven devletleriyle Yunanistan’ın çağrılacağı bir konferansa delegelerimizi göndermek isteyip istemeyeceğimiz soruluyor; ayrıca, görüşmeler sırasında Boğazlar’daki yansız bölgelere asker göndermezsek, Edirne ile birlikte Meriç’e dek Trakya’nın, bize geri verilmesine, ilişkin isteğimizin iyi karşılanacağı bildiriliyordu.
Notada Boğazlar’dan, azınlıklardan, Milletler Cemiyetine girmemizden de söz edilmekteydi.
Konferansın toplanmasından önce Yunan birliklerinin, İtilâf devletleri komutanlarının çizecekleri bir çizginin gerisine çekilmeleri için İtilâf devletlerinin erkini kullanacağına söz veriliyor ve bu konuda görüşülmek üzere Mudanya’da ya da İzmit’te bir toplantı yapılması öneriliyordu.
MUDANYA KONFERANSI
29 Eylül 1922 günü bu notaya verdiğim, kısa bir yanıtta, Mudanya Konferansını kabul ettiğimi bildirdim. Ama Meriç ırmağına dek Trakya’nın hemen bize geri verilmesini istedim. 3 Ekimde toplanması uygun olacağını söylediğim Mudanya Konferansına Başkomutanlık adına olağanüstü yetki ile, Batı Cephesi Orduları Komutanı İsmet Paşa’yı delege atadığımı bildirdim. Bu notaya Hükümetçe de, 4 Ekim l922 günlü ayrıntılı bir yanıt verildi. Bu yanıtta, Konferans yeri için İzmir önerildi. Boğazlar sorunu dolayısıyla Rusya, Ukrayna ve Gürcistan Cumhuriyetlerinin de çağrılması istendi ve başka sorunlar üzerindeki görüşlerimiz de kısaca bildirildi.
Mudanya’da, İsmet Paşa’nın başkanlığı altında, İngiltere delegesi General Harington (Harrington), Fransa delegesi General Şarpi (Charpy), İtalya delegesi General Monbelli’nin katıldıkları konferans toplandı. Bir hafta kadar süren tartışmalı görüşmelerden sonra, 11 Ekimde “Mudanya Ateşkes Anlaşması” imzalandı. Böylece, Trakya anayurda katıldı.
Efendiler, zafer kazanıldıktan sonra, İzmir’de bizim yaptığımız siyasal görüşmeler üzerine, Ankara’da Bakanlar Kurulunun, daha doğrusu kimi bakanların kaygıdan doğan bir aceleye kapıldıkları anlaşıldı.
Askerlik görevimin sona ermiş bulunduğunu, bundan sonraki siyasa işlerini Bakanlar Kurulunun yürütmesi gerektiğini anlatacak biçimde, beni Ankara’ya çağırdılar. Oysa, ne askerlik görevim son bulmuştu, ne de siyasa sorunlarıyla ilgilenip uğraşmaktan kendimi alabilirdim. Bunun için, İzmir’den, ordunun başından ve başladığım siyasal görüşmelerden ayrılamazdım. Bundan ötürü, benimle görüşmek isteğinde bulunduklarına ve bunda direndiklerine göre, Bakanlar Kurulu üyelerinin ya da ilgili Bakanların İzmir’e, benim yanıma gelmelerini önerdim. Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey’le Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey geldiler.
Rauf Bey, bana İzmir’ de birtakım özel dileklerini de bildirdi. Örneğin, Ali Fuat Paşa ile Refet Paşa’nın utku dolayısıyla aşamalarının yükseltilmesini ve kendilerine uygun birer görev verilerek gönüllerinin hoş edilmesini diledi. Biliyorsunuz ki, savaştan önce Ali Fuat ve Refet Paşaların savaşa katılmaları için türlü yollarla girişimde bulunmuş, sonuç alamamıştım. Savaşlarda emeği geçip hak kazanan komutanların ve subayların utku dolayısıyla övülerek ve aşamaları yükseltilerek doğallıkla gönülleri alınmıştı. Savaşlara katılmaktan kaçman kişilerin de, savaşa katılanlarla birlikte aşamalarının yükseltilmesi kuşkusuz kötü etkiler yaratabilirdi. Kısaca, Rauf Bey’e, dileğini yerine getiremeyeceğimi söyledim. Ama Ali Fuat Paşa, Meclis İkinci Başkanı bulunduğuna göre, katı ve görevi kendisini kıvandırabilecek ölçüde yüksekti. Yalnız açıkta bulunan Refet Paşa’ya uygun bir görev bulmaya çalışacağıma söz verdim. Kendisini İzmir’e çağırmasını söyledim. Refet Paşa İzmir’e gelmişti. Ama bu geliş tam benim Ankara’ya döndüğüm geceye rastladığından, kendisiyle orada buluşamadık.
BARIŞ KONFERASINA GÖNDERECEĞİMİZ DELEGELER
Refet Paşa’nın görevlendirilmesi, daha sonra Ankara’dan Bursa’ya gidişim sırasında oldu.
Efendiler, İzmir’den Ankara’ya dönüşümde başlıca, Mudanya Konferansı görüşmeleri üzerinde uğraştım. Bir yandan da Bakanlar Kurulunda, Mecliste, yarkurullarda barış konferansına gönderilebilecek delegeler kurulu söz konusu oluyordu. Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey, Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey, Sağlık Bakanı Rıza Nur Bey, barış konferansına gidecek delegeler kurulunun doğal üyeleri gibi görülüyordu. Ben daha bu konuda kesin görüşümü ve kararımı saptamamıştım. Ancak Rauf Bey’in başkanlığı altında bulunacak kurulun, bizim için ölüm dirim sorunu olan bu konuda başarı kazanacağına güvenemiyordum. Rauf Bey’in de kendini yetersiz görmekte olduğunu sezinliyordum. Kendisine danışman olarak İsmet Paşa’nın verilmesini önerdi. Bu öneriye verdiğim karşılıkta: “İsmet Paşa’dan danışman olarak pek az yararlanılabilir. İsmet Paşa başkan olursa, kendisinden en çok yararlanılabileceğine ben de inanıyorum.’ dedim. Bu nokta üzerinde uzun boylu görüşülmedi. Ondan sonra, Rauf Bey, delegeler kurulu konusunda başladığı türlü düzenlemeleri sürdürüp gitti. Ben önem verir görünmedim. Mudanya Konferansı sona ermişti. İsmet Paşa ile Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Bursa’da bulunuyorlardı. Kendileriyle görüşmek üzere Bursa’ya gittim.
Yanımda Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa vardı. Doğuda, kendisini bölücü düşünceler ve gösteriler yüzünden görev yapamayacağını anlayıp Ankara’ya gelmek zorunda kalan Kâzım Karabekir Paşa’yı ve İstanbul’da kendisine görev vermek üzere de Refet Paşa’yı birlikte götürdüm. Bursa’da kaldığım günlerde Refet Paşa’yı, bilindiği üzere, İstanbul’a gönderdim. İsmet Paşa’nın da delegeler kurulu başkanlığı yapıp yapamayacağını, bütün bildiklerime karşın, bir daha inceledim. Mudanya Konferansını nasıl yönettiğini ayrıntılarıyla anlamaya çalıştım. İsmet Paşa’nın kendisine, düşüncelerimi sezinletecek hiçbir söz söylemiyordum. En sonu, olumlu olarak kararımı verdim. İsmet Paşa’nın Delegeler Kurulu Başkanı olması için, daha önce Dışişleri Bakanı olmasını uygun gördüm. Bunu sağlamak için, doğrudan doğruya Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’e özel ve gizli olarak çektiğim bir kapalı telde, kendisinin Dışişleri Bakanlığından çekilmesini ve yerine İsmet Paşa’nın seçilmesine aracı olmasını rica ettim.
Ankara’dan ayrılışımdan önce Yusuf Kemal Bey bana, Delegeler Kurulu Başkanlığı görevini en iyi İsmet Paşa’nın yapabileceğini söylemişti. Yusuf Kemal Bey’den, kendisine çektiğim teli iyi karşılayarak gereğini yaptığını bildiren bir yanıt aldım.
LOZAN BARIŞ KONFERANSINA ÇAĞRILMAMIZ
İşte, ondan sonra idi ki İsmet Paşa’ya, bir oldu bitti biçiminde, Dışişleri Bakanı olacağını, ondan sonra da barış konferansına Delegeler Kurulu Başkanı olarak gideceğini söyledim. Paşa, birdenbire şaşırdı. Asker olduğunu ileri sürerek özür diledi. En sonunda, önerimi bir buyruk sayarak kabul etti. Yine Ankara’ya döndüm. Bu sırada, 28 Ekim l922’de, İtilaf devletleri Bizi Lozan’da toplanacak barış konferansına çağırdı. İtilaf devletleri, o gün bile İstanbul’da bir hükümet tanımak istiyor ve onu da bizimle birlikte konferansa çağırıyordu.
PADİŞALIĞIN KALDIRILMASI
Böylece İstanbul Hükümetinin de çağrılması padişahlığın kaldırılması işinin kesinleşmesine yol açtı. Gerçekten, l Kasım l922 günlü yasa gereğince, halifelik ile padişahlık birbirinden ayırt edildi. İki buçuk yılı aşan bir zamandan beri edimli olarak erkini yürüten ulusal egemenlik berkitildi. Halifelik belli yasal temellere dayanmaksızın bir süre daha bırakıldı.
Efendiler, bu konuda gereği kadar sağlam bilgiler vardır. Konunun özelliklerine ilişkin yönler belki Yüksek Kurulunuzu ilgilendirir düşüncesiyle, kimi bilgiler sunacağım:
Bilindiği üzere, padişahlık ve halifelik katları ayrı ayrı ve birleşik olarak önemli sorunlardan sayılmaktaydı. Bunu doğrulayan bir anımı bilginize sunayım: l Kasım l922 gününden önce, Meclis çevrelerinde karşıcıllar, benim padişahlığı kaldıracağım yolunda korku ile karışık acele ve coşkulu bir propagandaya girişmişlerdi.
Rauf Bey, bir gün Meclisteki odama gelerek benimle önemli birtakım işleri görüşmek istediğini; akşamleyin Refet Paşa’nın Keçiören’ deki evine gidersem daha güzel konuşabileceğimizi söyledi. Rauf Bey’in önerisini kabul ettim. Fuat Paşa’nın orada bulunmasına izin vermemi istedi; onu da uygun gördüm. Refet Paşa’nın evinde dört kişi toplandık. Rauf Bey’den dinlediklerimin özeti şu idi: Meclis, padişahlığın, belki de halifeliğin ortadan kaldırılması düşüncesinde bulunulduğu kaygısıyla üzgündür.
Sizden ve sizin gelecekte alacağınız durumdan kuşkulanmaktadır. Bunun için, Meclise ve dolayısıyla ulus kamuoyuna güvence vermeniz gereğine inanıyorum.
Rauf Bey’den, padişahlık ve halifelik konusundaki düşüncesinin ve kanısının ne olduğunu sordum. Verdiği cevapda şu açıklamalarda bulundu: “Ben dedi, padişahlık ve halifelik katına gönül ve duygu bakımından bağlıyım. Çünkü benim babam, padişahın ekmeğiyle yetişmiş, Osmanlı devletinin ileri gelen adamları arasına geçmiştir. Benim de kanımda o ekmekten vardır. Ben iyilik bilmez değilim ve olamam. Padişaha bağlı kalmak borcumdur. Halifeye bağlılığım ise görgümün gereğidir. Bunlardan başka, genel görüşlerim de vardır. Bizde kamunun birliğini korumak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği ölçüde yüksek görülmeye alışılmış bir kat sağlayabilir. O da padişahlık ve halifelik katıdır. Bu katı kaldırmak, onun yerine başka nitelikte bir kat koymaya çalışmak, yıkıma yol açar ve büyük acı doğurur; bu hiç uygun bir iş olamaz.”
Rauf Bey’den sonra, karşımda oturan Refet Paşa’dan düşüncesini sordum. Refet Paşa’nın yanıtı şu idi: “Rauf Bey’in bütün düşünce ve görüşlerine katılırım. Gerçekten bizde padişahlıktan, halifelikten başka bir yönetim biçimi sözkonusu olamaz,”
Ondan sonra Fuat Paşa’nın düşüncesini öğrenmek istedim, Paşa, Moskova’dan yeni geldiğinden durumu, kamunun düşünce ve duyguları gereğince incelemeye daha zaman bulamadığından söz ederek görüşülen konu üzerinde kesin bir düşünce ve görüş ileri süremeyeceğini bildirdi.
Ben kendilerine, kısaca şu yanıtı verdim: “Söz konusu ettiğiniz sorun, bugünün işi değildir, Mecliste kimilerinin çırpınmasına ve coşkuya kapılmasına da yer yoktur,”
Rauf Bey bu yanıtımdan kıvanmış göründü. Ama söz konusu iş üzerinde, şu ya da bu biçimde, konuşmalar sürdürüldü. Akşamüzeri başlayan konuşmamız, bütün gece, sabaha değin uzadı. Rauf Bey’in bir şeyi sağlamak istediğini sezinledim. Benim halifelik, padişahlık ve ilerde alabileceğim durum üzerinde kendilerine söylediğini ve kendilerinin de inandırıcı buldukları sözleri bana kürsüden kendi ağzımla Meclise söyletmek...
Kendilerine söylediğim sözleri, olduğu gibi Meclise de söylemekte sakınca görmediğimi bildirdim. Dahası, bu sözleri kurşun kalemiyle bir kağıt parçasına yazdım ve ertesi gün bir sırasına getirip, bunları Mecliste söyleyeceğime söz verdim; bu sözümü de yerine getirdim. Benim bunları Mecliste söylememi karşıcıllar Rauf Bey’in bir başarısı saymışlar ve kendisini kutlamışlar.
PADİŞAHLIĞIN KALDIRILMASI MECLİSTE
GÖRÜŞÜLÜRKEN RAUF BEY’E VERDİĞİM GÖREV
Efendiler, belki birtakım kişilere göre Rauf Bey üzerine aldığı görevi yapmıştı. Ben de, genel ve tarihsel görevimin o güne ilişkin evresini, açıkladığım gibi yapmıştım. Ama genel görevimin gerektirdiği temel işi yapma ve uygulama zamanı gelince de hiç duraksamadım. Tevffik Paşa’nın telyazıları dolayısıyla padişahlığı halifelikten ayırmaya ve önce padişahlığı kaldırmaya karar verdiğim zaman, ilk yaptığım işlerden biri de, hemen Rauf Bey’i Meclisteki odama çağırmak oldu. Rauf Bey’in, Refet Paşa’nın evinde sabahlara dek dinlediğim düşüncelerini ve görüş1erini hiç bilmiyormuşum gibi, ayakta, kendisinden şunu istedim: “Halifeliği ve padişahlığı birbirinden ayırarak padişahlığı kaldıracağız! Bunun uygun olduğunu kürsüden söyleyeceksiniz!” Rauf Bey’le bundan başka hiç bir şey konuşmadık. Rauf Bey odamdan çıkmadan önce, yine bu iş için çağırmış olduğum Kazım Karabekir Paşa geldi. Ondan da, bu yolda konuşmasını rica ettim.
Efendiler, Meclisin o günlerle ilgili tutanaklarında görüldüğü üzere, Rauf Bey kürsüden bir iki kez konuştu ve dahası, padişahlığın kaldırıldığı günün bayram kabul edilmesini de önerdi.
Burada bir nokta kafalarda düğümlenip kalabilir. Bana, Padişaha bağlı kalmayı borç bildiğini, padişahlık katının yerine başka nitelikte bir kat koymaya çalışmanın yıkıma yol açacağını ve büyük acı doğuracağını söylemiş olan Rauf Bey, benim yeni kararımı öğrendikten sonra; özellikle kararımı desteklemesi ve padişahlığın kaldırılması için Mecliste bir konuşma yapması yolundaki isteğim karşısında hiçbir şey söylemeksizin uysallık göstermiştir. Bu tutum ve davranış nasıl yorumlanabilir? Rauf Bey, eski inançlarını değiştirmiş miydi? Yoksa bu inançlarında eskiden de içtenlik yok muydu? Bu iki noktayı birbirinden ayırmak ve biri üzerinde tam bir kanı ile yargıda bulunmak güçtür.
Efendiler, böyle ikircikli bir yargıda bulunmaya girişmektense, durumun incelenmesini kolaylaştırmaya yarayacak kimi evreleri, işlemleri ve tartışmaları yüce kurulunuza anımsatmayı yeğ tutarım.
LOZAN BARIŞ KONFERANSINA TEVFİK PAŞA VE
ARKADAŞLARI DA KATILMAK İSTİYORLARDI
Bilginize sunmuştum ki, Padişahlığın kaldırılması Lozan Konferansına İstanbul’dan da bir delegeler kurulu çağrılması ve İstanbul’un yani Vahdettin ile Tevfik Paşa ve arkadaşlarının da böyle bir çağrıyı, Türk ulusunun büyük emekler ve özverilerle elde ettiği yararları küçültmek, belki de anlamsız bir niteliğe düşürmek pahasına da olsa; kabul eylemesi yüzündendi.
Tevfik Paşa, ilkin doğrudan doğruya bana bir te1 çekti. 17 Ekim 1922 günlü olan bu telde Tevfik Paşa, kazanılan zaferin, bundan böyle, İstanbul ile Ankara arasındaki anlaşmazlığı ve ikiliği kaldırılmış ve ulusal birliğimizi sağlamış olduğunu yazıyordu. Yani Tevfik Paşa demek istiyordu ki: “Yurtta düşman kalmadı. Padişah yerindedir. Hükümet onun yanındadır. Ulusa düşen, bu katları vereceği emirlere uymaktır. Böyle olunca kuşkusuz birliğe engel bir şey kalmamış olur.” Ancak Tevfik Paşa, Ankara’dan biraz daha yardım istemek akıllılığını gösteriyordu. O da, Barış Konferansına İstanbul ile Ankara’nın birlikte çağrılması dolayısıyla, daha önce, benden çok gizli yönerge almış bir kişinin elden geldiğince çabuk İstanbul’a gönderilmesini sağlamaktı.
Tevfik Paşa’ya bildirilmek üzere İstanbul’da Hamit Bey’e çektiğim telde: “Tevfik Paşa ile arkadaşlarının devlet siyasasını bulandırmaktan vazgeçmemelerinin ne denli büyük sorumluluk doğuracağının apaçık belli olduğunu” bildirdim.
Ne yazık ki Hamit Bey, bu telyazısının, olduğu gibi, Tevfik Paşa’ya bildirilmesi gerektiği konusunda duraksama göstermiş; bunu kendisine verilmiş bir yönerge sanmış. Bununla birlikte, bu telyazımda bildirdiklerime uygun olarak, Tevfik Paşa’ya üç günde beş kez bildirim yapmış. Dahası, Tevfik Paşa ile arkadaşlarının konferansa delege göndermeyeceklerini bildiren bir demeç taslağı hazırlayıp, gazetelere ve ajanslara verilmek üzere kendilerine göndermiş.
Bütün çıkarlarını kirli bir tahtın çürümüş, çökmüş ayaklarına sarılmakta, yalnız bunda gören ve Tevfık Paşa ile benzeri paşalardan kurulmuş bulunan Vahdettin hükümetinin, gizli isteklerini ne olursa olsun kabul ettirmekten başka hiçbir şeyle uğraşmadıkları anlaşılıyordu. Tevfik Paşa’nın bana çektiği tele yanıt vermiştim. Bunu almadığını bildirdikten sonra, 29 Ekim 1922 günlü teliyle ve sadrazam sanını kullanarak doğrudan doğruya Meclis Başkanlığına başvurdu.
Bu telyazısının kapsamı Osmanlı çağının Tevfik Paşalarına yaraşır bir biçimde idi.
Tevfik Paşa ve arkadaşları bu telyazılarında, kazanılan başarının elde edilmesine yardım ettiklerinden söz edecek ölçüde ileri gidebilmişlerdir.
Efendiler, yasaya aykırı olarak, Osmanlı Devletinin Hükümeti adını taşımak aymazlığında bulunan ve Tevfik Paşa ile Ahmet İzzet Paşa ve benzerlerinden kurulan son Osmanlı Hükümeti üzerinde daha çok durmak yararsızdır. Sözümü Meclis görüşmelerine getireceğim.
Söz konusu iş dolayısıyla 30 Ekim 1922 günü Mecliste görüşmeler başladı. Konuşmacılar çok sözler söylediler. İstanbul’daki Osmanlı hükümetleri üzerinde durdular; Ferit Paşa evresinden sonra Tevfik Paşa perdesinin açıldığını ve bu perdeyi açanların anlayıştan ve vicdandan yoksun birtakım kişiler olduğunu belirterek bu adamların yasalar gereğince cezalandırılmalarını istediler.
“Böyle bir anlayışta olan, yani bize bu denli akılsızca önerilerde bulunan kişiler... gerçekten İstanbul Hükümetinin tarihsel kimliğine imzasını koyan ve her şeyden çok oraya bağlı olan kişilerdir...” dediler.
İstanbul’da, hükümet adını ve kimliğini takınan adamların, Vatana İhanet Yasasına göre cezalandırılmaları ile ilgili önergeler okundu.
Efendiler, Osmanlı İmparatorluğunun yıkıldığını, yeni bir Türkiye Devletinin doğduğunu, Anayasa gereğince egemenlik haklarının ulusta olduğunu belirten bir önerge düzenlendi. Seksenden çok arkadaşa imza ettirildi. Bu önergede benim de imzam vardır.
Bu önerge okunduktan sonra, sert bir biçimde muhalif durum alanların başında iki kişi göründü. Bunlardan biri Mersin Milletvekili Albay Salâhattin Bey’dir. İkincisi; İzmir’de asılan Ziya Hurşit’tir. Bunlar, padişahlığın kaldırılmaması düşüncesinde bulunduklarını açıkça belirttiler.
OSMANLI PADİŞAHLIĞININ KALDIRILMASI KARARI
VERİLDİĞİ GÜN, ANAYASA, DİNİŞLERİ VE ADALET
ALTKURULLARININ ORTAK TOPLANTISI
Efendiler, 31 Ekim 1922 günü Meclis toplanmadı. O gün Müdafaai Hukuk Grubu toplantısı oldu. Bu toplantıda, Osmanlı padişahlığının kaldırılmasının zorunlu olduğu üzerine konuştum. 1 Kasım 1922 günü, Meclis toplantısında yine bu konu üzerinde uzun tartışmalar yapıldı. Mecliste de ayrıntılı bir konuşma yapmak gereğini duydum. İslam ve Türk tarihinden söz açarak halifelikle padişahlığın ayrılabileceğini, ulusal egemenlik katının Türkiye Büyük Millet Meclisi olabileceğini tarihsel olaylara dayanarak anlattım. Hulâgû’nun, Halife Mutasım’ı asıp dünya yüzünde halifeliğe fiili olarak son verdiğini, eğer 1517’de Mısır’ı ele geçiren Yavuz, orada halife ünvanı taşıyan bir sığıntıya önem vermeseydi, halifelik ünvanının zamanımıza dek sürüp gelemeyeceğini anlattım. Bundan sonra, bu konu ile ilgili önergeler üç altkurula (Anayasa, Dinişleri, Adalat Yarkurullarına) verildi. Bu üç altkurul üyelerinin bir araya gelip, bizim güttüğümüz amaca göre, sorunu çözümleyip sonuçlandırmaları kuşkusuz güçtü. Durumu yakından ve kendim izlemem gerekti.
Üç altkurul bir odada toplandı. Başkanlığa Hoca Müfit Efendi seçildi. Sorunu görüşmeye başladılar. Dinişleri Altkurul üyesi olan hoca efendiler, herkesçe bilinen uydurma sözlere dayanarak halifeliğin padişahlıktan ayrılamayacağını savundular. Değersizliğini belirterek bu iddiaları çürütmek için kendiliğinden söz alan kimseler de ortaya çıkar görünmedi. Biz, çok kalabalık olan bu odanın bir köşesinde tartışmaları dinliyorduk. Bu biçim görüşmelerin, istenilen sonuca varmasını beklemek boşunaydı. Bunu anladık. En sonu, Karma Altkurul Başkanından söz aldım. Önümdeki sıranın üstüne çıktım. Yüksek sesle şunları söyledim: “Efendiler, dedim, egemenliği hiç kimse, hiç kimseye. bilim gereğidir diye, görüşmeyle, tartışmayla veremez. Egemenlik, güçle, erkle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk Ulusunun egemenliğine el koymuşlardı. Bu yolsuzluklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk Ulusu bu saldırganlara, artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini kendi eline almış bulunuyor. Bu bir oldubittidir. Söz konusu olan, ulusa egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız sorunu değildir. Sorun, olmuş bitmiş bir gerçeği yasa ile saptamaktan başka bir şey değildir. Bu, kesinlikle yapılacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım ki uygun olur. Yoksa, yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır; ama, belki birtakım kafalar kesilecektir.
İşin bilimsel yönüne gelince, hoca efendilerin üzülmelerine ve kaygılanmalarına hiç yer yoktur. Bu konuda bilimsel açıklamalarda bulunayım.” dedim ve uzun uzadıya birtakım açıklamalar yaptım. Bunun üzerine, Ankara milletvekillerinden Hoca Mustafa Efendi: “Bağışlayınız efendim; biz sorunu başka bakımdan ele almıştık; açıklamalarınızdan aydınlandık.” dedi. Sorun, Karma Altkurulca bir çözüme bağlanmıştı.
Yasa tasarısı ivedilikle saptandı. O gün, Meclisin ikinci oturumunda okundu. Ad okunarak oya konulması önerisine karşı kürsüye çıktım. Dedim ki: “Buna gerek yoktur. Ülkenin ve ulusun bağımsızlığını sonsuza değin koruyacak ilkeleri yüce Meclisin oybirliği ile kabul edeceğini sanırım.”, “Oylansın!” sesleri yükseldi. En sonu, başkan oya koydu ve: “Oybirliği ile kabul edilmiştir” dedi. Yalnız aykırı bir ses işitildi: “Ben karşıyım!” Bu ses: “Söz yok!” sesleri ile boğuldu. İşte efendiler, Osmanlı egemenliğinin çökme ve ortadan kalkma töreninin son evresi böyle geçmiştir.
*
HAYIN VAHDETTİN BİR İNGİLİZ SAVAŞ GEMİSİYLE
İSTANBUL’DAN KAÇIYOR
17 Kasım 1922 günlü resmi bir telyazısının ilk cümlesi şu idi: “Vahdettin Efendi, bu gece saraydan kaçmıştır.” Bu telyazısının daha bir iki cümlesini, 18 Kasım 1922 günlü Meclis tutanak dergisinde okumuşsunuzdur. Ama telyazısında, bu kaçışa kimlerin yardım etmiş olabileceğinden söz edildiği gibi Peygamberden kalan kutsal eşyaların nasıl korunduğunu bildiren başka cümleler de vardı.
Yine o gün, Mecliste okunmuş bir mektubun örneği ile, ona ilişik bulunan ve ajanslarla yayımlanmış olan bir bildiri örneğini de tutanaktan okuyalım:
Mektup Örneği
17 Kasım 1922
Bir tanesini ilişik olarak sunduğum resmi bildiride yazıldığı gibi, Padişah Hazretleri İngiltere’nin koruyuculuğuna sığınarak bir İngiliz savaş gemisiyle İstanbul’dan ayrılmıştır...
İmza
Harington
Ekli Bildirinin Örneği
Resmi olarak bildirilir ki, Padişah Hazretleri bugünkü durum karşısında özgürlüğünü ve canını tehlikede gördüğünden, bütün Müslümanların halifesi kimligi ile hem lngiliz koruyuculuğunu, hem de İstanbul’dan başka bir yere götürülmesini istemiştir. Padişah Hazretlerinin isteği bu sabah yerine getirilmiştir. Türkiye’deki İngiliz Kuvvetlerinin Başkomutanı General Sör Çarls Harington, Padişah Hazretlerini almaya giderek, bir İngiliz savaş gemisine dek kendisine eşlik etmiştir. Padişah Hazretlerini gemide Akdeniz Filosu Genel Komutanı Amiral Sör Dö Bruk (Sir De Brook) karşılamıştır. İngiltere Olağanüstü Komiser Vekili Sör Nevil Henderson, Padişah Hazretlerini gemide görmeye gitmiş ve Kral Beşinci Corc’a bildirilmek üzere isteklerini sormuştur.
General Harington’un Ulviye Sultan adında bir kadına gönderdiği Fransızca bir mektup da vardır. Bu mektup, “hiçbir cevap verilmemiş olduğu’” ek yazısıyla Refet Paşa’ya gönderilmiş. O da bize, 25 kasım 1922’de bir örneğini göndermişti. Fransızca mektubun bize gönderilen Türkçe örneği şudur:
Sultan Hanımefendi Hazretleri
Şimdi Malta’ya yaklaşmakta bulunan Padişah Hazretlerinden, ailesinin durumu üzerine bilgi rica eden bir telsiz aldım. Bu konuda, geçen cumartesi, Yıldız’dan bilgi almış ve Kadınefendi Hazretlerinin sağlık, esenlik ve kıvanç içinde olduklarını öğrenerek hemen Padişah Hazretlerine duyurmuştum. Eğer Padişah Hazretlerinin aileleriyle ilgili yeni bilgiler vermek iyiliğinde bulunabilirseniz, onu da hemen Padişah Hazretlerine ulaştırmakla mutlu olurum. Padişah Hazretlerinin içinde bulundukları güçlükler dolayısıyla en içten dileklerimi yüksek kişiliğinize ve Padişah ailesine sunmama izin vermenizi ve en derin saygılarımla yücelik dileklerimin kabulünü rica ederim.
İmza
Harington
Efendiler, bu son mektup, üzerinde durulmaya değer nitelikte değildir.
Bundan başka, General Harington’un, İstanbul’daki askeri görevlimize yazdığı mektup ile ekini de irdelemeği gereksiz bulurum.
Kamuoyunu gerçek durumla karşı karşıya bırakmayı yeğlerim.
O zaman, egemenliği atadan oğula geçirmek gibi yanlış bir yöntem sonucu olarak büyük bir kat, gösterişli bir san kazanabilmiş bir alçağın, onuru çok yüksek olan soylu bir ulusu nasıl utanacak bir duruma düşürebileceği kendiliğinden anlaşılır.
Gerçekten, neden ve nasıl olursa olsun, Vahdettin gibi özgürlüğünü ve canını kendi ulusu içinde tehlikede görebilecek kertede aşağılık bir yaratığın bir dakika bile olsa, bir ulusun başında bulunduğunu düşünmek ne acıklıdır! Şunla övünebiliriz ki bu alçak, alçaklığını, atalarından kalma padişahlık katından Türk ulusunca atıldıktan sonra tamamlamış bulunuyor. Türk ulusunun bu öncelikli davranışı elbette övülmeye değer.
Beceriksiz, aşağılık, duygu ve anlayıştan yoksun bir yaratık, kendisini kabul eden herhangi bir yabancının kanadı altına altına sığınabilir; ama, böyle bir yaratığın, bütün Müslümanların Halifesi kimliğini taşıdığını söylemek kuşkusuz uygun düşmez. Böyle bir görüşün doğru olabilmesi, her şeyden önce, bütün Müslüman toplumların tutsak olmaları koşuluna bağlıdır. Oysa, dünyada gerçek böyle midir? Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca özgürlüğe ve bağımsızlığa bayrak olmuş bir ulusuz. Değersiz yaşamlarını iki buçuk gün daha alçakçasına sürükleyebilmek için her türlü düşkünlüğü sakıncasız bulan halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik. Böylece devletlerin, ulusların, birbirleriyle olan ilişkilerinde, kişilerin, özellikle kendi devletinin ve ulusunun zararına da olsa kişisel durumlarından ve canlarından başka bir şey düşünemeyecek aşağılık kişilerin önemi olamayacağı yolundaki herkesçe bilinen gerçeği bir kez daha doğruladık.
Uluslararası ilişkilerde korkuluklardan yararlanma yönteminin beğenildiği bir döneme son vermek, uygar dünyanın içten gelen bir dileği olmalıdır!
*
ABDÜLMECİT EFENDİ’NİN BÜYÜK MİLLET MECLİSİNCE
HALİFE SEÇİLMESİ
Sayın efendiler, kaçan Vahdettin Türkiye Büyük Millet Meclisince halifelikten çıkarıldı; yerine, sonuncu halife olan Abdülmecit Efendi seçildi.
Meclisçe yeni halife seçilmeden önce, seçilecek kişinin de padişah olma iddia ve isteğine kapılarak herhangi bir yabancı devlete sığınması olasılığını önlemek gerekiyordu. Bunun için İstanbul’da bulunan görevlimiz Refet Paşa’ya, Abdülmecit Efendi ile görüşmesini; dahası, elinden, Türkiye Büyük Millet Meclisinin halifelik ve padişahlık üzerine aldığı kararı, koşulsuz kabul ettiğini bildirir bir de belge alarak göndermesini yazdım. Bu yazdıklarım yapılmıştır.
18 Kasım 1922 günü İstanbul’da Refet Paşa’ya bir kapalı tel ile verdiğim yönergede de, başlıca şu noktalar üzerinde durmuştum: “Abdülmecit Efendi, Müslümanların Halifesi ünvanını kullanacaktır. Bu ünvana, başka ünvan ve söz eklenmeyecektir. Müslümanlık dünyasına duyurulmak üzere düzenleyeceği bir bildiriyi sizin aracılığınızla önce bize, şifre ile bildirecektir. Onaylandıktan sonra yine şifre ile ve sizin aracılığınızla kendisine bildirilecek, ondan sonra yayımlanacaktır. Bu bildiri başlıca şunları kapsayacaktır:
a- Türkiye Büyük Millet Meclisinin kendisini halifeliğe seçmesinden ötürü sevindiği açıkça belirtilecektir.
b- Vahdettin Efendi’nin yaptıkları bir bir sayılarak kınanacaktır.
c- Anayasanın ilk on maddesinin kapsamı uygun bir yolla açıklanarak ve önemli yerleri olduğu gibi alınarak, Türkiye Devletinin, Büyük Millet Meclisinin ve Hükümetinin kendine özgü nitelikleri ile yönetim biçiminin Türkiye halkı ve bütün Müslümanlık dünyası için en yararlı ve en uygun olduğu belirtilip saptanacaktır.
ç- Türkiye Ulusal Halk Hükümetinin geçmişte gördüğü işler ve değerli çalışmaları övücü bir dille anılacaktır.
d- İşbu bildiride, yukarıda sözü edilenlerden başka, siyasal sayılabilecek bir görüş ve düşünceye yer verilmeyecektir.
19 Kasım 1922 günlü açık bir telyazısı ile de Abdülmecit Efendi’ye:
“Türkiye Devleti egemenliğinin sınırsız ve koşulsuz olarak ulusta bulunduğunu saptayan Anayasa gereğince yürütme erki ve yasama yetkisi kendisinde belirmiş ve toplanmış bulunan, ulusun biricik ve gerçek temsilcilerinden kurulmuş Türkiye Büyük Meclisinin 1 Kasım 1922’de oybirliği ile kabul ettiği gerekçe ve ilkelere göre, Yüksek Meclisçe 18 Kasım 1922 günü yapılan oturumunda halifeliğe seçilmiş olduğunu” bildirdim.
19 Kasım 1922 günlü bir kapalı telle Refet Paşa, çektiğimiz tellere yanıt veriyordu. Abdülmecit Efendi: “İmzasının üstünde, Müslümanların Halifesi ve Mekke ile Medine’nin Kulu ünvanını koyabileceği; cuma selamlığında halifelere özgü kaftan giyebileceği ve Fatih’inkine benzer bir sarık sarınabileceği ve bunun uygun olacağı” düşüncesini ileri sürmüş. Müslümanlık dünyasına yayımlayacağı bildiride ise, Vahdettin Efendi için bir şey söylemek istememiş; ayrıca bildiri İstanbul gazetelerinde yayımlanırken Türkçesi ile birlikte Arapça çevirisinin de yayımlatılmasını istemiş.
Refet Paşa’ya makine başında 20 Kasım 1922 günü verdiğim yanıtta, “Müslümanların Halifesi” ünvanı ile birlikte “Kutsal Mekke ile Medine’nin Kulu” deyiminin de kullanılmasını onayladım; ama cuma töreninde Fatih’in kılığına girmesini uygun bulmadım. Redingot, ya di İstanbul’un giyebileceğini, askeri elbise giymesinin doğallıkla söz konusu olamayacağını bildirdim. Yayımlanacak bildiride Vahdettin’in adı anılmaksızın eski halifenin kişiliğinin ve zamanında düşülen kötü durumun söz konusu edilmesi gerektiğini bildirdim.
ABDÜLMECİT EFENDİ BABASININ ADI DOLAYISIYLA DA
OLSA, ÜNVANINDAN VAZGEÇEMİYOR
Refet Paşa’dan 20 Kasım 1922’de aldığım kapalı bir telin ilk maddesinde şöyle deniliyordu: Abdülmecit Efendi’nin 20 Kasım 1922 günlü yazısının altında Peygamberin Halifesi ve Kutsal Mekke ile Medine’nin Kulu ünvanının altında Abdülaziz Han Oğlu Abdülmecit imzası kullanılmıştır.”
Efendiler, yaptığımız uyarmayı iyi karşıladığını söylemiş olan Abdülmecit Efendi, “Müslümanların Halifesi” yerine “Peygamber Halifesi” ve babasının adı dolayısıyla da “Han” ünvanlarını kullanmaktan kendini alamamıştır. Bir takım düşünceler ileri sürdükten sonra da, bildirisinde Vahdettin’e değinmekten vazgeçtiğini; çünkü, “başkasının kötü işlerini anmak biçiminde bile olsa, böyle bir bildirinin kendi tutumuna ve ırasına ağır geleceğini” bildirmiş. Bu, telin ikinci maddesinde yazılı idi. Telin üçüncü maddesi, benim Meclis Başkanı olarak kendisine halifeliğe seçildiğini bildirmek üzere yazdığım tele yanıt idi. Bu yanıtta: Ankara’da Türkiye Büyük Mil1et Meclisi Başkanı Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine diye doğrudan doğruya beni ilgilendiren özel bir başlık kullanılmıştı. Dördüncü maddede, Müslümanlık dünyasına yayımlayacağı bildirinin örneği vardı. Bu bildiriye İstanbul’un “Yüce Halifelik Merkezi” olduğu da özenle yazılmış bulunuyordu.
21 Kasım 1922 günlü bir telde: “Peygamberin Halifesi yerine, daha önce bildirdiğimiz gibi, Müslümanların Halifesi denilecektir.” dedik. Halifeliğe seçildiğini bildirmek üzere yazdığımız tele vereceği yanıtın bana değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına gönderilmesi konusunda kendisini uyardık. Yazılarında siyasal ve genel konuları kapsayan sözcükler bulunduğunu, bunlardan çekinmesi gerektiğini bildirdik.
Efendiler, önemsiz ayrıntılar gibi görülebilecek olan bu açıklamalarımla belirtmek istediğim temel nokta şudur: Ben, kişisel egemenliğin kaldırılmasından sonra, başka sanla yine bu nitelikte bir kat sayılması gereken halifeliğin de kaldırılmış bulunduğunu kabul ediyordum. Bunu söylemek için uygun zaman ve fırsat bekliyordum. Halifeliğe seçilen Abdülmecit Efendi’nin, bu gerçeği hiç anlamadığı düşünülemez. Özellikle, onun, halife ünvanı ile padişahlık yapması için gerekli nedenleri ve koşulları hazırlayıp sağlayabileceklerini tasarlayan kimseler bulunduğu düşünülürse, Abdülmecit Efendi’nin ve doğal yardımcılarının bön ve aymaz kişiler olduklarını sanmak hiç de doğru olamazdı.
HALİFE OLACAK KİŞİNİN NİTELİĞİ
Şimdi isterseniz halife seçimi dolayısıyla Meclisin 18 Kasım 1922 günü yaptığı gizli oturumlardaki görüşmeler üzerine kısaca bilgi vereyim.
Mecliste işi çok ağır ve önemli sayanlar vardı. Özellikle hoca efendiler, kendi uzmanlıkları ile ilgili bir konu bulduklarından çok dikkatli ve uyanık idiler. “Bir halife kaçmış... Onu halifelikten çıkarmak, yenisini seçmek... Sonra yenisini İstanbul’da bırakmayıp Ankara’ya getirmek... Ulusun ve devletin yakında başına geçirmek... Kısacası, halifenin kaçması yüzünden Türkiye’de, bütün Müslümanlık dünyasında kargaşa çıkmış, ya da çıkacakmış... onun için önlemler alınmalı imiş...” yollu düşünceler, kaygılar ileri sürülüyordu.
Konuşmacıların kimisi de, halife olacak kişinin niteliğinin ve yetkisinin ne olacağını saptamak gereğinden söz ediyordu. Ben de görüşmelere ve tartışmalara katıldım. Söylediklerimin çoğu, ileri sürülen düşüncelere yanıt niteliğinde idi. Söylediklerim ana çizgileriyle şunlardı:
“Söz konusu sorun çok tartışılıp irdelenebilir. Ama tartışma ve irdelemelerde ne denli ileri gidersek, sorunu çözümlemekte o denli güçlüğe uğrar ve gecikiriz. Yalnız şu noktaya dikkati çekerim: Bu Meclis Türk halkının Meclisidir. Bu Meclisin niteliği ve yetkisi yalnız ve ancak Türk halkının ve Türk yurdunun varlığı ve yazgısını kapsar ve ancak ona etki yapabilir. Meclisimiz, kendi kendine bütün Müslümanlık dünyasını kapsayıcı bir güç edinemez efendiler! Ne Türk ulusu, ne de onun temsilcilerinden kurulmuş olan Meclisimiz kendi varlığını, halife sanını taşıyan, ya da taşıyacak olan bir kişinin eline veremez ve vermeyecektir efendiler! Bundan dolayı Müslümanlık dünyasında kargaşa varmış, ya da olacakmış; bunların hepsi anlamsız ve yalan sözlerdir. Kim söylemişse yalan söylemiştir, yalan söylüyor.”
Bu sözüme karşı çıkan bir kişiye yanıt verdim, açıktan açığa dedim ki:
- Sen yalan söyleyebilirsin, bu yaratılıştasın!
Efendiler, gürültüye yer olmadığını açıkladıktan sonra dedim ki: “Bizim, dünya gözündeki en büyük gücümüz ve erkimiz, yeni yönetim biçimimiz ve niteliğimizdir. Halife tutsak olabilir. Halife adını taşıyanlar yabancılara sığınabilirler. Düşmanlar ve halifeler elele verip her şeyi yapmaya girişebilirler. Ama, yeni Türkiye’nin yönetim biçimini, siyasetini, gücünü, hiç mi hiç, sarsamazlar.
TÜRK HALKI EGEMENLİĞİNİ ELİNDE TUTAR
Türk halkının sınırsız ve koşulsuz olarak egemenliğini elinde tuttuğunu bir kez daha ve kesinlikle söylüyorum. Egemenlik, hiçbir anlamda, hiçbir biçimde, hiçbir renk ve belirtide ortaklık kabul etmez. Sanı ister halife olsun, ister başka bir şey olsun, hiç kimse bu ulusun yazgısında ona ortak çıkamaz. Ulus, buna, hiç mi hiç, göz yumamaz. Bunu önerecek hiçbir milletvekili bulunamaz. Bunun için, kaçak Vahdettin’i halifelikten çıkarmakta, yenisini seçmekte ve bu konu ile ilgili bütün işlemlerde, söylediğim ilkelere uymak zorunludur. Başka türlü hiçbir şey yapılamaz.”
Sayın efendiler, biraz tartışmalı ve gürültülü olmakla birlikte, Meclisin çoğunluğu, yapılacak işlem üzerinde görüş birliğine vardı. Alınan sonucun ne olduğunu biliyorsunuz.
Padişahlığın kaldırılması üzerine İstanbul’da hükümet adını taşıyan Tevfik ve İzzet Paşalarla arkadaşlarının çekilme yazılarını Saray’a nasıl verdiklerinden, İstanbul’un yönetimini düzenlemek için verdiğimiz buyruklardan ve yönergelerden de söz ederek yüksek kurulunuzu yormayı yararlı bulmuyorum.
*
LOZAN BARIŞ KONFERANSI
Lozan Konferansı genel toplantısı, 21 Kasım 1922 günü yapılmıştır. Bu konferansta Türkiye Devletini İsmet Paşa Hazretleri temsil etti. Trabzon Milletvekili Hasan Bey ile Sinop Milletvekili Rıza Nur Bey, İsmet Paşa’nın başkanlığındaki Delegeler Kurulunu meydana getiriyorlardı.
Delegeler Kurulumuz, Kasım 1922 başlarında, Lozan’a gitmek üzere Ankara’dan ayrıldı.
Efendiler, iki dönemli olup, sekiz ay süren Lozan Konferansı ve sonucu dünyaca bilinmektedir.
Bir süre, Ankara’da, Lozan Konferansı görüşmelerini izledim. Görüşmeler ateşli, tartışmalı geçiyordu. Türk haklarını tanıyan olumlu sonuç görülmüyordu. Ben, bunu pek doğal buluyordum. Çünkü, Lozan Barış masasında söz konusu edilen sorunlar, yalnız üç dört yıllık yeni evreye bağlı kalmıyordu. Yüzyıllık hesaplar görülüyordu. Bu denli eski, bu denli karışık, bu denli bulaşık hesapların içinden çıkmak kuşkusuz pek kolay olmayacaktı.
Efendiler, bilirsiniz ki yeni Türk Devletinden önceki Osmanlı Devleti “Eski Antlaşmalar” adı altında birtakım ayrıcalık haklarının tutsağı idi. Hıristiyan halkın birçok ayrıcalıkları ve hakları vardı. Osmanlı Devletinin, Osmanlı ülkesinde bulunan yabancıları yargılama hakkı yoktu; kendi uyruklarından aldığı vergiyi yabancılardan alması yasaktı; devletin varlığını kemiren ve kendi sınırları içinde bulunan topluluklara karşı önlemler alması yasak ediliyordu.
Osmanlı Devletinin, kendisini kuran temel öğenin, Türk ulusunun insanca yaşamasını sağlayacak yollara başvurması da yasak edilmişti. Ülkeyi bayındırlaştıramaz, demiryolu yaptıramaz; dahası, okul bile yaptıramazdı. Gösterişler içinde yaşayabilmek için ülkenin ve ulusun bütün kaynaklarını kuruttuktan başka, ulusun her türlü gelirini karşılık göstererek ve devletin onurunu, şerefini ayaklar altına alarak birçok borçlara girmişlerdi. O denli çok borçlanmışlardı ki, devlet bu borçların faizlerini bile ödeyemeyecek duruma gelmiş, dünya gözünde batmış sayılmıştı.
OSMANLI DEVLETİNİN DÜNYA GÖZÜNDE HİÇBİR
DEĞERİ KALMAMIŞTI
Efendiler, mirasçısı olduğumuz Osmanlı Devletinin dünya gözünde hiçbir değeri, erdemi ve onuru kalmamıştı. Uluslararası hakların dışında bırakılmıştı. Sanki sömürge ve manda altına alınmış gibi görülüyordu.
Geçmişteki yanlışlıklarla, savsaklamalarla hiçbir ilgimiz yokken, yüzyılların birikmiş hesapları bizden sorulmamak gerekirken, bu konuda da dünya ile karşı karşıya gelmek bize düşmüştü. Ulusu ve yurdu gerçek bağımsızlığına ve egemenliğine kavuşturmak için bu güçlüklere katlanmak ve özveride bulunmak da bizim üzerimize yükletilmişti. Ben, yüzde yüz olumlu sonuç alınacağına güveniyordum. Türk ulusunun varlığı için, bağımsızlığı için, egemenliği için yüzde yüz elde etmek ve sağlamak zorunda olduğu temel hakların dünyaca tanınacağına hiç kuşkum yoktu. Çünkü, gerçekte bu temel haklar güçle, hakkıyla ve bilinçli olarak alınmıştı. Konferans masasında istediğimiz, gerçekte elde edilmiş olan hakların yöntemine göre yazılıp onanmasından başka bir şey değildi. İsteklerimiz açıktı ve doğal haklarımızdı. Bundan başka, haklarımızı korumak ve sağlamak için gücümüz de vardı; gücümüz de yeterdi. En büyük gücümüz, en güvenilir dayanağımız ulusal egemenliğimizi elde etmiş, onu sürekli olarak halkın eline vermiş ve halkın elinde tutabileceğimizi yine sürekli olarak tanıtlamış olmamız idi.
İşte bu düşüncelerle, Konferansın gidişini soğukkanlılıkla izliyor ve beliren tersliklere gereğinden çok önem vermiyordum.
Efendiler, padişahlığın kaldırılışı, halifelik katının yetkisiz kalışı üzerine, halk ile yakından görüşmek, ruhsal durumunu ve düşünce eğilimini bir daha incelemek önemliydi.
Bundan başka, Meclis, son yılına girmiş bulunuyordu. Yeni seçim dolayısıyla Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetini bir siyasal parti durumuna getirmeye karar vermiştim. Barış sağlanacak olursa, derneğimiz örgütlerinin siyasal partiye dönüştürülmesini gerekli görüyordum. Bu konuda da halkla karşı karşıya gelip görüşmeyi uygun ve yararlı buluyordum. Zaferden sonra, eğitimle uğraşmaya başlamış olan ordumuzu da yakından görmek istiyordum. İşte bu amaçlarla, Batı Anadolu’da bir gezi yapmak üzere 14 Aralık 1923 günü Ankara ‘dan ayrıldım.
Eskişehir’den başlayarak İzmit, Bursa, İzmir, Balıkesir’de halkı uygun yerlerde toplayarak uzun söyleşiler yaptım. Bana diledikleri gibi serbest sorular sormalarını halktan istedim. Sorulan sorulara, yanıt olmak üzere, altı saat, yedi saat süren konuşmalar yaptım.
Efendiler, hemen her yerde halkın anlamak istediği şeylerden dikkati çekenler şunlardı:
Lozan Konferansı ve sonucu, ulusal egemenlik ve halifelik katı, bunların durumları ve ilişkileri; bir de kurmak istediğimi öğrendikleri siyasal parti...
Lozan Konferansı görüşmelerini, olduğu gibi, her yerde özetliyordum. Olumlu sonuç alınacağına olan inancımı da söyleyerek ulusu kaygıdan kurtarmaya çalışıyordum.
ULUSAL EGEMENLİK VE HALİFELİK
Halkın, ulusal egemenlik ile halifelik katının durumlarını ve bunların birbiriyle olan ilişkilerini öğrenmek istemekte ve bunun için kaygılanmakta hakkı vardı. Çünkü, Meclis 1 Kasım 1922 günlü kararıyla, kişisel egemenliğe dayanan hükümet biçiminin 16 Mart 1920’den başlamak üzere ve sonsuza değin, tarihe katıştığını bildirdikten sonra birtakım Şükrü Hocalar, “Müslümanlık kamuoyu kuşkulara ve üzüntülere düşmüştür.” diyerek çalışmaya koyuldular. “Halifelik demek, hükümet demektir. Halifeliğin haklarını ve görevlerini ortadan kaldırmak hiç kimsenin, hiçbir meclisin elinde değildir.” savını ortaya atmış1ardı. Meclisin, ulusun kaldırdığı kişisel egemenliği halifelik katında sürdürmek ve padişah yerine halifeyi koymak düşüne kapılmışlardı.
Gerçekten, gerici bir grup, Afyonkarahisar Milletvekili Hoca Şükrü’nün imzasıyla, İslam Halifeliği ve Büyük Millet Meclisi adıyla bir kitapçık yayımladı. Bu kitapçığın Ankara’da 15 Ocak 1923’de yayımlandığı ve bütün Meclis üyelerine dağıtıldığı bana İzmit’te bildirildi. Kitapçığın üzerinde yalnızca 1339 (1923) yılı yazılmıştı. Ama kitapçığın, daha ben Ankara’da iken hazırlanıp basıldığı ve benim Ankara’dan ayrıldığım 14 Ocak 1923 gününün ertesinde ortaya çıkarıldığı anlaşılmıştır.
Şükrü Efendi Hoca ve arkadaşları: “Halife Meclisin, Meclis Halifenindir.” gibi bir uydurma sözle Millet Meclisini, Halifenin danışma kurulu ve Halifeyi, Meclisin ve dolayısıyla devletin başkanı gibi göstermek ve kabul ettirmek istemişlerdir.
Efendiler, halife bulunan kişiyi umuda düşürecek kimi içten bağlılık gösterileri de dikkati çekiyordu. Gizli olarak yapılan bağlılık gösterileri ise bizim görünüşe göre anladıklarımızdan daha çok imiş. Bu konuda bir bilgi vermiş olmak için, o sıralarda İstanbul ve Trakya”da görevimiz ve temsilcimiz olan Refet Paşa’nın yine o günlerde “Konya” adlı bir atı Halifeye sunması dolayısıyla kendi kardeşi, hem de emir subayı Rifat Bey’e yazdığı bir kapalı tel ile, Halifenin başyaver aracılığı ile bu tele verdiği karşılığı, olduğu gibi bilginize sunacağım:
Kapalı Tel. 5.1.1923
Rifat Bey’e
“Konya’yı Halife Hazretlerine sunmak için getirtmiştim. Yalnız, şimdi ne durumda olduğunu görmediğim için sunmaktan çekiniyorum. İstanbul’da iyi bir hayvan bulunmayacağını anladığımdan ötürü Halife Hazretlerinin başyaverlerinden de hayvan satın almak için ivedilik göstermemelerini rica etmiştim. Hayvanın Halife Hazretlerince beğenilmesini Tanrı’nın bir iyiliği olarak kabul ediyorum. Büyük bir cüretkarlık olacağını biliyor isem de, Kurtuluş Savaşının tarihsel bir anısı olduğu için, kendilerine bağlı bir eski askerin savaş armağanı olarak sunduğu “Konya”nın Halife Hazretlerince kabul olunarak sevindirilmemi rica ederim. Ayrıca, en içten kulluk duygularıyla ellerini öptüğümün Halife Hazretlerine duyurulmasında aracı olmasını Başyaver Şekip Bey’den dilerim. “Konya”yı ve bu kapalı teli Başyaver Şekip Bey’e hemen veriniz.
Refet
7 Ocak 1923
Trakya Olağanüstü Temsilcisi Refet Paşa Hazretlerine
Saygıyla sunulur:
Değerli kardeşiniz Rifat Bey’in verdiği yüce telinizi Halife Hazretleri Efendimize sundum ve gösterdim. Peygamber Hazretlerinin Yüksek Vekili, gerek yeniden bildirilen bağlılık duygularından gerekse sunulan “Konya” adlı hayvandan dolayı özellikle sevindiler. Sevgili yurdumuzun bağımsızlığını korumak gibi pek kutsal ve yüce bir amacın elde edilmesine çalışan büyükler arasında seçkinleşen yüce kişiliğinizin de yiğitlik ve özveri gösterdiği er meydanlarından birinin adıyla adlandırılan bu sevimli ve güzel atı armağan olarak almakla da övünç duydular. Yüce Cebrail, evrenin övüncü Peygamberimiz Efendimize (Ona selam olsun) Tanrı’nın elçisi olduğunu bildirdiği gibi, yüksek kişiliğiniz de Halife Hazretlerine Peygamber’in vekili olduğunu bildirdiğinden dolayı yüce varlığınız kendilerine bütün yaşadığı günlerin en mutlu ve en kutlu bir olayını her zaman için anımsatacaktır. Yüce kişiliğinizin bu değerli anıya karışmış olması dolayısıyla sık sık ve büyük sevgiyle anılacağınız besbelli iken, bir de her gün, alışkanlık gereği, sabah rüzgarı gibi yürüyen bu ata binildikçe yüksek ve değerli anılarınız bir daha yenilecektir. Şu satırlar Halife Efendimizin değerbilir, öz ve gerçek duygularını ne ölçüde anlatabildiğini kestiremem. Bunu başaramadıysam eksiğini, yüksek kişiliğinize kendilerinin doğrudan doğruya göstermiş oldukları sevgi belirtileri ve babaca okşayışlar daha önce kapamış ve tamamlamıştır, diye avunmaktayım. Bundan yararlanarak ve sonuç olarak, size Tanrı Gölgesinin özel selamlarını ve Peygamber Vekilinin iyilik dileklerini bildirip müjdelemekle onur kazanır, üstün saygılarımı kabul etmek iyiliğinde bulunmanızı rica ederim efendim hazretleri.
Başyaver: Şekip Hakkı
(Bu yazışmaları ve karşılıklı sevgi gösterilerini biz, ancak halifeliğin kaldırılmasından ve padişah soyundan olan kişilerin yurttan çıkarılmasından sonra bir rastlantıyla öğrenebildik.)
DİN, OYUNCULARI, HALİFEYİ BÜTÜN MÜSLÜMANLARA
EGEMEN BİR DEVLET BAŞKANI YAPMAK İSTİYORLARDI
Şunu bilginize sunmalıyım ki, hem Şükrü Efendi Hoca, hem de onu ve imzasını ileri süren siyaseçtiler sultan, ya da padişah sanını taşıyan bir devlet başkanı yerine, sanı halife olan bir devlet başkanı koyarak konuşmuşlar ve savlarda bulunmuşlardı. Şu ayrımla ki, herhangi bir ülkenin ve ulusun devlet başkanı yerine dünyanın dört bucağında düzensiz yığınlar olarak yaşayan, çeşitli soydan üç yüz milyonluk bir topluluğa sözü geçecek bir devlet başkanından ve onun görevlerinden, yetkilerinden söz etmişlerdi. Bütün Müslümanlara egemen olacak bu ulu devlet başkanının eline kuvvet olarak, üç yüz milyon Müslümandan yalnız on, on beş milyon Türk halkını vermişlerdi. Halife adındaki devlet başkanı, “bütün Müslümanların işlerini yönetecek ve dünya işleri ile ilgili kurallardan, çıkarlarına en elverişli olanlarını uygulayacak” idi. Bütün Müslümanların, “halklarını savunacak, onların bütün işlerine etkin bir buyruk” el atacaktı.
Halife adını taşıyan hükümet başkanı, dünya yüzündeki üç yüz milyon Müslüman arasında adaleti sürdürecek, kamu haklarını gözetecek, dirlik düzenliği ve güveni bozacak olayları önleyecek, Müslümanlara başka dinden olanların yapabilecekleri saldırılara engel olacaktı. Müslüman topluluğunun esenliğini sağlamaya yarayacak uygarlık ve bayındırlık koşullarını hazırlamakla yükümlü bulunacaktı.
Efendiler, bu denli bilgisiz, dünya durumu ve dünya gerçekleriyle bu denli ilgisiz olan Şükrü Hoca ve benzerlerinin ulusumuzu aldatmak için “Müslümanlık Kuralları” diye yayımladıkları uydurmaların, gerçekte yinelemeye değer bir yanı yoktur. Ama, bunca yüzyıllarda olduğu gibi, bugün de ulusların bilisizliğinden ve kişisel bağnazlığından yararlanarak bin bir türlü siyasal ve kişisel amaç ve çıkar sağlamak için dini, araç olarak kullanmaya kalkışanların yurt içinde ve dışında bulunuşu bizi bu konuda söz söylemekten, ne yazık ki, şimdilik alıkoyamıyor. İnsanlıkta din duygu ve bilgisi, her türlü boş inançlardan sıyrılarak gerçek bilim ve teknik ışığıyla arınıp olgunlaşıncaya değin, din oyunu oyuncularına her yerde rastlanacaktır.
Şükrü Hocaların ne denli anlamsız, mantıksız ve uygulanma niteliğinden yoksun düşünce ve kuramlar savunduklarını anlamamak için gerçekten Hoca Efendi gibi “Allahlık” denilen yaratıklardan olmak gerekir.
Onların dediği gibi halife ve halifelik yetkisinin bütün dünya Müslümanları üzerinde geçerli olması gerekince, bütün varlığını ve güç kaynaklarını halifenin buyruklarına bırakmakla Türkiye halkının omuzlarına yüklenecek yükün ne derece ağır olacağını biraz olsun acıyarak düşünmek gerekmez miydi?
Onların ileri sürdükleri gerekçelere ve kurumlara göre halife denilen devlet başkanı Çin, Hint, Afgan, İran, Irak, Suriye, Filistin, Hicaz, Yemen, Asir, Mısır, Trablus, Tunus, Cezayir, Fas, Sudan, kısacası dünyanın her yerindeki Müslümanların ve Müslüman memleketlerinin işlerinde etkili olacaktı.
Bu düşün hiçbir zaman gerçekleşmemiş olduğunu bilirsiniz. Müslüman topluluklarının birbirinden büsbütün ayrı amaçlarla bölündükleri, Emevilerin Endülüs’te, Alevilerin Mağrip’te, Fatimilerin Mısır’da, Abbasilerin Bağdat’ta birer halifelik yani kişisel egemenlik kurdukları; dahası, Endülüs’te her bin kişilik bir topluluğun “bir halifesi ile bir minberi” bulunduğu Hoca Şükrü imzasını taşıyan kitapçıkta da yazılıdır.
Bu tarihsel gerçeği bilmezlikten gelerek, hemen hepsi yabancı devletlerin uyruğu olan, ya da bağımsız olan Müslüman uluslara ve devletlere halife adıyla bir devlet başkanı atamak akıl ve gerçekle bağdaşabilir miydi? Özellikle, böyle bir devlet başkanının katını korumak için bir avuç Türkiye halkını bu işe bağlamak, onu yok etme yolunda uygulana gelen önlemlerin en etkilisi olmaz mıydı? “Halifenin görevi dinsel değildir. Halifeliğin devlet, halifenin devlet başkanı olduğunu söyleyip tanıtladıkları; Amaçlarının da halife sanını taşıyan bir kişiyi Türkiye Devletinin başına geçirmek olduğu kolaylıkla anlaşılabilirdi.
Sayın efendiler, Şükrü Hoca Efendi’nin ve siyaset arkadaşlarının, kendi siyasal amaçlarını açıktan açığa söylemeyip bunu, bütün Müslümanlık dünyasının amacı imiş gibi göstermek istemeleri, dinsel bir sorunmuş gibi söz konusu etmeleri, halifelik oyuncağının ortadan kaldırılmasını çabuklaştırmaktan başka bir sonuç vermemiştir.