Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

Nutuk2 (8.Bölüm)

Yeni Sayfa 1

HALİFELİK KONUSUNDA HALKIN KUŞKU VE KAYGILARINI

GİDERMEK İÇİN YAPTIĞIM AÇIKLAMA

Halifelik konusunda halkın kuşku ve kaygısını gidermek için her yerde gereği kadar konuştum ve açıklamalarda bulundum. Kesin olarak dedim ki: “Ulusumuzun kurduğu yeni devletin yazgısına, işlerine, bağımsızlığına, sanı ne olursa olsun hiç kimseyi karıştırmayız! Ulusun kendisi, kurduğu devleti ve onun bağımsızlığını koruyor ve sonsuza değin koruyacaktır.”

Ulusa anlattım ki, bütün Müslümanları içine alan bir devlet kurmak göreviyle yükümlü imiş gibi görülen bir halifenin, görevini yapabilmesi için, Türkiye Devleti ve onun bir avuç insanı halifenin buyruğuna verilemez. Ulus, bunu kabul edemez! Türkiye halkı bu denli büyük bir sorumluluğu, bu denli akıl almaz bir görevi üstüne alamaz.

Ulusumuz, yüzyıllarca bu boş görüşlere dayanılarak, sağa sola koşturuldu. Ama ne oldu? Her gittiği yerde milyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde kavrulup yok olan Anadolu çocuklarının sayısını biliyor musunuz? Dedim. Suriye’yi, Irak’ı korumak için, Mısır’da barınabilmek için, Afrika’da tutunabilmek için kaç insan şehit oldu, bunu biliyor musunuz? Sonuç ne oldu görüyor musunuz?! Dedim.

Halifeye, dünyaya meydan okutmak ve onu bütün Müslümanların işlerine etkili kılmak düşüncesinde olanlar, bu görevi yalnız Anadolu halkından değil, onun sekiz on katı insandan meydana gelen büyük Müslüman topluluklarından istemelidirler! Yeni Türkiye’nin ve yeni Türkiye halkının artık kendi yaşam ve mutluluğundan başka düşünecek bir şeyi yoktur; başkalarına verilecek en küçük bir şeyi kalmamıştır! dedim.

Başka bir noktayı da halkın gözünde iyice canlandırmak için şunları söyledim: Tutalım ki, Türkiye bir zaman için söz konusu görevi kabul etsin. Bütün Müslümanları bir noktada birleştirerek yönetmek ülküsüne ulaşmaya çalışsın, başarı da sağlasın! Pek güzel ama, uyruğumuz ve yönetimimiz altına almak istediğimiz uluslar: “Bize büyük hizmetler ve yardımlar yaptınız, sağ olunuz ama biz bağımsız kalmak istiyoruz, bağımsızlığımıza ve egemenliğimize kimsenin karışmasını uygun görmeyiz, biz kendi kendimizi yönetebiliriz.” derlerse ne olacak? Öyleyse, Türkiye halkının bütün çalışmaları ve özverileri yalnız “sağ olunuz!” denilmesi için mi göze alınacaktır?

Görülüyordu ki, boş bir istek için, bir kuruntu ve bir düş için Türkiye halkını yok etmek istiyorlardı. Halifeliğe ve halifeye görev ve yetki vermek düşüncesinin niteliği bundan başka bir şey değildi.

Efendiler, halka sordum: Bir Müslüman devleti olan İran, ya da Afganistan, halifenin herhangi bir yetkisini tanırmı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz, çünkü böyle bir şey, devletinin bağımsızlığını, ulusunun egemenliğini ortadan kaldırır.

Ulusa şunu da anımsattım, kendimizi dünyanın egemeni sanmak aymazlığı artık sürüp gitmemelidir. Dünyanın durumunu, dünyadaki gerçek yerimizi tanımamak aymazlığı ile ve bilgisizlere uymakla ulusumuzu sürüklediğimiz yıkımlar yetişir! Bile bile bu acıklı durumu sürdüremeyiz!

Efendiler, İngiliz tarihçilerinden Vels (WelIs) iki yıl önce bir tarih kitabı yayımladı. Bu kitabın son sayfalarında, “Dünya Tarihinin Gelecek Evresi” başlığı altında birtakım düşünceler vardır. Bunlar birleşik bir dünya devleti (Un gouvernement federal mondial) kurmak konusu ile ilgilidir.

Vels, bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl kurulabileceği ve böyle bir devletin önemli ayırıcı niteliklerinin neler olacağı üzerindeki düşüncelerini ortaya atıyor; adaletin ve tek bir yasanın buyruğu altında dünyamızın alacağı durumu canlandırmaya çalışıyor.

Vels: “Bütün egemenlikler tek bir egemenlik içinde eritilmezse, ulusların üstünde bir iktidar yaratılmazsa dünya yok olacaktır.” diyor ve şu düşünceleri ileri sürüyor: “Gerçek devlet çağımız ileri yaşama koşullarının zorunlu kıldığı birleşik dünya devletinden başka bir şey olamaz. Kuşku yoktur ki, insanlar kendi yarattıkları şeylerin altında ezilmek istemezlerse ergeç birleşmek zorunda kalacaklardır.” diyor. Ayrıca: “İnsanlığın dayanışması ile ilgili büyük düşün gerçekleşebilmesi için ne yapmak ve neyin önüne geçmek gerekeceğinin doğru olarak bilinmediğini; saldırgan bir dış siyaset geleneği olan devletleri, bir dünya birleşik devletinin güçlüklerle temsil edilebileceğini” ileri sürüyor. Vels’in şu düşüncelerini de burada anmak isterim: “Avrupa ve Asya’nın ortak gereksenimeleri ve uğradıkları yıkımlar, belki dünyanın bu iki parçasındaki ulusların bir ölçüde birleşmesine yarayacaktır. Olabilir ki, dünya ölçüsünde bir birleşmeye gidilmeden önce, bir dizi bölgesel birleşmeler yapılır.”

Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşünüşte yükselip olgunlaşması, Hıristiyanlıktan, Müslümanlıktan, Budizmden vazgeçerek yalınlaştırılmış ve herkes için anlaşılacak bir duruma getirilmiş katkısız ve lekesiz bir dünya dinin kurulması ve insanların, şimdiye değin, kavgalar, pislikler, kaba istek ve eğilimler arasında bir bataklıkta yaşadıklarını kabul ederek, bütün gövdeleri ve usları algılayan kötülük etmenlerini ortadan kaldırmaya karar vermesi gibi koşulların gerçekleşmesini gerektiren “Birleşik Dünya Devleti” kurma düşünün tatlı bir düş olduğunu yadsıyacak değiliz. Türkiye’ye tebelleş olmamaları koşuluyla halifecilerin ve Müslüman birliği kurmak isteyenlerin gönüllerini hoş etmek için bizde de az çok buna yakın bir kuram ortaya atılmıştı.

Ortaya atılan kuram şu idi: Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da ve dünyanın başka yerlerinde yaşayan Müslüman toplulukları, gelecekte herhangi bir gün, kendi başlarına buyruk bir duruma gelebilirlerse ve o zaman gerekli ve yararlı görürlerse, çağın koşullarına uygun nitelikte birtakım uzlaşma ve birleşme ilkeleri bulabilirler. Elbette her devletin, her topluluğun birbirinden alacağı ve sağlayacağı şeyler bulunacaktır. Karşılıklı çıkarları olacaktır. Tasarlanan bu bağımsız Müslüman devletlerin yetkili delegeleri bir araya gelip bir kongre yapacaklar; böylece falan, falan, falan Müslüman devletler arasında şu, ya da bu ilişkiler kurulacaktır. Bu ortak ilişkileri korumak ve bu ilişkilerin gerektirdiği koşullar içinde birlikte iş görmeyi sağlamak için, ilgili Müslüman devlet1erin delegelerinden bir meclis kurulacaktır. “Bu Meclisin başkanı, birleşmiş Müslüman devletleri temsil edecektir.” diye bir karar alınırsa, işte o zaman istenirse, o Birleşik Müslüman Devletine “Halifelik”, başkanlığına seçilecek kişiye de Halife adı verilir. Yoksa, herhangi bir Müslüman devletin bir kişiye bütün Müslümanlık dünyası işlerini yönetip yürütme yetkisini vermesi, us ve mantığın hiçbir zaman kabul edemeyeceği bir şeydir.

ANAYASADA DÜĞÜMLÜ KALAN NOKTALAR

Efendiler, halifelik ve din sorunlarıyla uğraşıldığı sıralarda Anayasadaki bir noktanın, halkın ve özellikle aydınların kafasında düğümlenip kaldığını öğrendik. Cumhuriyet kurulduktan sonra da, Anayasada, bu düğüm kaldıktan başka, düğüm olacak ikinci bir noktanın daha konulduğunu görenler, şaşkınlıklarını gizlememişlerdi, bu gün de gizlememektedirler.

Bu noktaları açıklayayım: 20 Ocak 192l günlü Anayasanın yedinci maddesiyle 21 Nisan 1924 günlü Anayasanın yirmi altıncı maddesi Büyük Millet Meclisinin görevlerini saptar.

Maddenin başında, Meclisin ilk görevi olarak, “din buyruklarının uygulanması” saptanmıştır. İşte, bunun nasıl bir görev olduğunu ve “din buyrukları”ndan ne amaçlandığı anlamakta duraksayanlar vardır. Çünkü sözü geçen maddede Büyük Millet Meclisinin: “Yasaları yapmak, değiştirmek, yorumlamak, kaldırmak vb. gibi” sayılan görevleri o denli geniş ve açıktır ki, ayrıca “din buyruklarının uygulanması” diye bir terimin bulunması gereksiz görülmektedir. Çünkü “din” demek, yasa demektir, “din buyrukları” demek de, yasa buyrukları demektir; başka bir şey değildir ve olamaz. Başka türlüsü, çağdaş hukuk anlayışıyla bağdaşamaz. Bu böyle olunca “din buyrukları” terimiyle anlatılmak istenen kavramın büsbütün başka bir şey olması gerekir.

Efendiler, ilk Anayasayı hazırlayanlara ben başkanlık ediyordum. Yapmakta olduğumuz yasa ile “din buyrukları” teriminin bir ilişkisi olmadığını anlatmaya çok çalıştık; ama bu terimden, kendi sanılarınca bambaşka bir anlam çıkaranları kandıramadık.

İkinci nokta efendiler, yeni Anayasanın ikinci maddesinin başındaki: “Türkiye devletinin dini, İslam dinidir.” tümcesidir.

Bu tümce daha Anayasaya geçmeden çok önce, İzmit’te, İstanbul ve İzmit gazeteleriyle yaptığımız uzun bir konuşma ve söyleşi sırasında bir gazetecinin şu sorusu ile karşılaştım: “Yeni hükümetin dini olacak mı?”

Açıkça söyleyeyim ki, bu soruyla karşılaşmayı hiç de istemiyordum. Çünkü, pek kısa olması gereken yanıtın o günkü koşullara göre ağzımdan çıkmasını daha istemiyordum. Çünkü, uyrukları arasında çeşitli dinlerden topluluklar bulunan ve her dinden olanlar için adaletli ve eşit işlemler yapmak ve mahkemelerinde adaleti, kendi uyruğuna ve yabancılara eşit olarak uygulamakla yükümlü olan bir hükümet, din ve düşünce özgürlüğüne saygı göstermek zorundadır. Hükümetin bu doğal niteliğini, ikircikli anlam çıkmasına yol açacak niteliklerle sınırlamak kuşkusuz doğru değildir.

“Türkiye devletinin resmi dili Türkçedir.” dediğimiz zaman bunu herkes anlar. Hükümetle yapılacak resmi yazışmalarda, Türk dilinin kullanılması gereğini herkes doğal sayar. Ama, “Türkiye devletinin dini, İslam dinidir.” tümcesi, böyle mi anlaşılıp kabul edilecektir? Bunun, doğallıkla açıklanması ve yorumlanması gerekir.

Efendiler, gazetecinin sorusuna karşı: “Hükümetin dini olamaz!” diyemedim; tersini söyledim: “Vardır efendim, İslam dinidir.” dedim. Ama hemen: “İslam dininde düşünce özgürlüğü vardır.” diye sözlerimi açıklamak ve yorumlamak gereğini duydum.

Demek istedim ki hükümet, düşünce ve inançlara saygı göstermekle bağımlı ve yükümlüdür.

Gazeteci, verdiğim karşılığı kuşkusuz akla yatkın bulmadı, sorusunu şöylece yineledi: “Yani hükümet bir dine bağlı olacak mı?”

“Olacak mı, olmayacak mı bilmem!” dedim. İşi kapatmak istedim; ama kapatamadım. “Öyleyse, dediler, herhangi bir sorun üzerinde inançlarıma ve düşüncelerime uygun bir görüş ortaya atmaktan hükümet beni engelleyecek, ya da bunun için beni cezalandıracaktır. Oysa, herkes kendi içinden gelen sesi susturabilecek midir?” O zaman iki şey düşündüm. Biri: “Yeni Türkiye Devletinde her yetişkin kişi dinini seçmekte özgür olmayacak mıdır?” sorusu. Öbürü, Hoca Şükrü Efendi’nin: “Kimi yüksek bilgin arkadaşlarımızla birlikte düşündüklerimizi, din kitaplarında yer alan belirli ve değişmez Müslümanlık kurallarını yayımlayarak... ne yazık ki yanılgıya sürüklendiği görülen Müslümanlık kamuoyunu aydınlatmayı kaçınılmaz bir ödev saydık.” diye başlayan İslam Halifesinin görevi, din buyruğunu savunup korumakta Peygamberin yerini tutmaktır; dinsel hükümler koymakta da yüce Peygamber Efendimizin vekilliğini yapmaktır.” sözleri.

Oysa, Hoca’nın dediklerini uygulamaya kalkışmak, ulusal egemenliği ve dinsel özgürlüğü kaldırmaya çalışmaktı. Bundan başka, Hoca’nın bilgi dağarcığı “Yezitler” zamanında yazdırılmış zorbalık yönetimiyle ilgili kuralları kapsamıyor mu idi?

Öyleyse, anlamı ve kavramı artık herkesçe iyiden iyiye anlaşılmış olan devlet ve hükümet terimlerini ve millet meclislerinin görevlerini din ve din kuralları kılığına sokarak, kimler ve niçin aldatılacaktır?

Gerçek bu olmakla birlikte, o gün İzmit’te, bu konuda gazetecilerle daha çok konuşmayı uygun bulmadım.

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da, yeni Anayasa yapılırken, “laik hükümet” teriminden dinsizlik anlamı çıkarmaya eğilimli olanlara ve bundan yararlanmak isteyenlere fırsat vermemek amacıyla, yasanın ikinci maddesini anlamsız kılan bir terimin konulmasına göz yumulmuştur.

Anayasanın ikinci ve yirmi altıncı maddelerinde gereksiz görünen ve yeni Türkiye Devleti ile cumhuriyet yönetiminin ilerici niteliği ile bağdaşmayan terimler, devrim ve cumhuriyet yönetimi bakımından, o zaman için sakınca görülmeyen ödünlerdir.

Ulus, Anayasamızdan bu gereksiz terimleri ilk elverişli zamanda kaldırmalıdır!

*

HALK PARTİSİNİ KURMA GİRİŞİM

Sayın efendiler, her yerde siyasal parti kurma konusunda da halkla uzun uzun söyleşilerde bulundum.

7 Aralık 1922’de, Ankara basını aracılığı ile, “Halk Partisi” adında halkçılık ilkesine dayanan bir siyasal parti kurmak isteğinde olduğumu bildirerek bu parti izlencesinin yapılmasına bütün yurtseverlerle bilim adamlarının yardım etmelerini ve katılmalarını dilenmiştim.

DOKUZ İLKE, PARTİMİZİN İLK İLKELERİDİR

Kimi kişilerin yazılı olarak bildirdikleri görüşlerden ve halkla yaptığım düşünce alışverişinden çok yararlandım. En sonu 8 Nisan 1923’de, görüşlerimi dokuz ilkede saptadım. İkinci Büyük Millet Meclisinin seçimi sırasında bastırıp yayımladığım bu ilkeler, partimizin kuruluşuna temel olmuştur.

Bu ilkeler bu güne değin yaptığımız ve sonuçlandığımız bütün önemli işleri içine alıyordu. Bununla birlikte, ilkelere alınmamış kimi önemli sorunlar da vardı. Örneğin: Cumhuriyetin ilanı, halifeliğin kaldırılması, Dinişleri Bakanlığının kaldırılması, medrese ve tekkelerin kaldırılması, şapka giyilmesi... gibi.

Bu sorunları ilkelere alarak, önceden, bilgisiz ve gericilerin bütün ulusu yanıltmaya fırsat bulmaların uygun görmedim. Çünkü bu sorunların zamanı gelince çözümlenebileceğine ve sonunda ulusun kıvanç duyacağına kesinlikle inanıyordum.

Yayımladığım ilkeleri bir siyasal parti için yetersiz ve kısa bulanlar oldu. “Halk Partisinin ilkeleri yoktur.” dediler. Gerçekten, ilkeler adı ile anılan izlencemiz, karşı çıkanların gördüklerine ve bildiklerine benzer bir kitap değildi; ama temel ilkeleri kapsıyordu ve uygulanabilir nitelikte idi. Biz de, uygulanamayacak düşünceleri kuramsal birtakım ayrıntıları yaldızlayarak bir kitap yazabilirdik. Öyle yapmadık. Ulusun maddesel ve ruhsal yönlerden yenilenip gelişmesi için çalışırken, iş yapmayı söze ve kurama yeğ tuttuk. Bununla birlikte; “egemenlik ulusundur. Türkiye Büyük Millet Meclisinden başka hiçbir kat ulus yazgısına egemen olamaz. Bütün yasaların düzenlenmesinde, her türlü örgütlenmede, yönetimin bütün ayrıntılarında, genel eğitimde, tutumsal işlerde ulusal egemenlik ilkelerine uyulacaktır. Padişahlığın kaldırılması ile ilgili karar değişmez bir ilkedir.” gibi bilinmesi gereken önemli noktalar ile, mahkemelerin yenileştirileceği, bütün yasalarımızın hukuk bilimi verilerine göre yeni baştan düzeltilip tamamlanacağı, toprak ürünleri vergisinin değiştirileceği, ulusal bankalar sermayesinin artırılacağı, gerekli demiryollarının yaptırılacağı, öğretimi birleştirmeye hemen girişileceği, askerlik ödevi süresinin kısaltılacağı, ülkenin bayındırlaştırılmasına çalışılacağı ve benzeri gibi ivedi ve önemli gereksemeler ilkeler dışında bırakılmamıştır. Barışla ilgili görüşümüzün de: “Maliyede, tutumsal işlerde ve yönetimde bağımsızlığımızı yüzde yüz sağlamak koşuluyla barışın yeniden kurulmasına çalışmak” olduğunu bildirdik. Halifelik katının, bütün Müslümanlara özgü bir kat olabileceğini de belirttik.

İlkeler, ‘Halk Partisi’nin kurulmasına ve çalışmaya başlamasına yetti. ‘Partinin adına –bilindiği üzere– daha sonra Cumhuriyet” sözcüğü de eklenerek, Cumhuriyet Halk Partisi” denildi.

*

LOZAN KONFERANSI GÖRÜŞMELERİ KESİLDİ

Efendiler, gene Lozan Konferansına değineceğim.

Konferansta görüşmeler, 4 Şubat 1923 günü kesildi. İki aya yakın süren görüşmelerin özeti şudur: İtilaf devletlerinin delege kurulları, Delegeler Kurulumuza bir barış tasarısı verdiler. Bu tasarıda, anlam ve öz bakımından bağımsızlığımızı zedeleyen koşullar vardı. Özellikle adalet, maliye ve tarım işlerle ilgili maddeler çok ağırdı. Bunun için, kesin olarak bu tasarıyı geri çevirmek zorundaydık. Delegeler Kurulumuz, bu tasarıya, bir mektupla karşılık verdi. Bu mektup şu anlamda idi: “Anlaştığımız noktaları imza ederek barış yapalım.” Gerçekten, Konferansta görüşülen birçok sorunların çözümlerinden bizce kabul edilebilecek olanları vardı. Mektupta: “İkinci, üçüncü sırada olan sorunları ayrıca inceleriz. İtilaf devletleri bu önerimizi kabul etmeyecek olurlarsa, önerilerimiz hiç yapılmamış sayılacaktır.” da denilmişti. Delegeler Kurulumuzun önerisi dikkate alınmadı. Yalnız, görüşmelerin kesilmesinin “erteleme” sayılması kabul edildi. Her devletin delegeler kurulu, kendi ülkesine gittiği gibi, bizim Delegeler Kurulumuz da geldi. Ben de, Batı Anadolu’da yapmakta olduğum geziden dönüyordum.

LOZAN KONFERANSI GÖRÜŞMELERİ ÜZERİNDE

MECLİSTE ATEŞLİ TARTIŞMALAR

18 Şubat 1923 günü, İsmet Paşa ile Eskişehir’de birleşerek Ankara’ya birlikte geldik.

Efendiler, İsmet Paşa Ankara’ya dönerken benim de geziden dönmekte olduğum anlaşılınca Ankara’da, tuhaf ve anlaşılmaz bir düşünce uyanmış. İsmet Paşa’nın Ankara’ya gelip hükümete ve Meclise bilgi vermeden önce benimle buluşup görüşmesi sakıncalı görülmüş. Böyle bir görüşmeyi kötüye yoranlar olmuş. Bunu bana yazan Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey’di. Doğallıkla, bu yazıya önem vermedim. Tersine, bir an önce İsmet Paşa ile görüşebilmek için, yolculuğumuzu Eskişehir’de buluşabilecek biçimde düzenlettirdim. Ankara’ya gelişimizden sonra, İsmet Paşa Bakanlar Kurulunda durumu anlattı ve yeni yönerge istedi.

Meclisin görüşünü öğrenmek gerekli görüldü. Konu, Meclise getirildi. Bu konuda Mecliste günlerce ve günlerce görüşmeler ve tartışmalar yapıldı.

Anlaşıldığına göre, muhalifler Delegeler Kurulumuza ve İsmet Paşa’ya amansız düşman kesilmişlerdi. Sözde barış olmuşken, İsmet Paşa yapmamış, geri dönmüş. Delegeler Kurulu, Bakanlar Kurulunun yönergesine aykırı iş görmüş...

27 Şubat 1923 günlü gizli oturumda başlayan saldırılar, 6 Mart 1923 gününe değin ateşli, coşkulu bir biçimde sürdü. Ben de başından sonuna değin tartışmalara katılmak zorunda kaldım. Muhalifler, sanki ne istediklerini bilmez bir durumdaydılar. Meclis, olumlu, ya da olumsuz bir karar veremeyecek duruma geldi. Bizim açıkça anladığımız şu idi ki; muhalifler, barış konusunu Mecliste kendi tutkularına araç etmek istiyorlardı. Efendiler, bir bölüm basın da bu tutkuları şaşılacak bir biçimde ateşli olarak candan körüklüyordu. Bu ruh durumu içinde bulunan Meclis ile barış sorununu sonuçlandırmanın güç olacağını görmek doğal, ama üzüntü vericiydi.

Mecliste yaptığım genel konuşma ile durumun her yönünü açıkladım. Bütün olasılıkları anlattım. İtilaf devletleri delege kurullarından kimisinin kendi ülkelerine dönüşlerinde verdikleri demeçleri gerçek ve temel sayarak Delegeler Kurulumuza saldırmanın beğenilecek yanı olmadığını söyledim. Delegeler Kurulumuzu dinlemek, bu kurulun yapacağı açıklamalara inanmak ve ona göre durumu değerlendirmek gerektiğini bildirdim.

Delegeler Kurulumuzun, Bakanlar Kurulunca verilmiş yönergeye aykırı iş görüp görmediğini söylemeye, o sırada Mecliste bulunan Bakanlar Kurulunun yetkili olduğunu söyledim.

En sonu dedim ki: “Delegeler Kurulu, Bakanlar Kuruluna karşı sorumludur. Meclise karşı sorumlu olan Bakanlar Kuruludur. Meclis, Bakanlar Kuruluna yeni bir genel yönerge vermek zorundadır. Bakanlar Kurulu da bu yönergeye uygun olarak Delegeler Kuruluna özel yönerge verir. Meclisin ayrıntılarla uğraşmasına yer ve olanak yoktur.”

Genel yönerge üzerindeki görüşümü de şöyle belirttim: “Musul işinin şimdilik ertelenmesinden söz etmemek üzere, yönetimsel, siyasal, akçasal, tutumsal işlerle ilgili konularda ve öbür işlerde ulusun ve ülkenin haklarım, bağımsızlığını tam ve sağlam olarak elde etmek ve kurtardığımız yerlerin kesin olarak boşaltılmasını istemek temel koşuldur.”

Sözlerime şunları da ekledim: “Delegeler Kurulumuz, kendine verilen görevi tam ve çok iyi olarak yapmıştır. Ulusumuzun ve Meclisimizin onurunu korumuştur. Barış işini iyi bir sonuca bağlamak istiyorsak Meclisçe de Delegeler Kurulunun içgücü artırılmalı ve çalışmaların sürdürülmesi sağlanmalıdır. Böyle davranırsanız, bir barış evresine gireceğimizi umabiliriz.”

Meclisin, söz konusu iş üzerindeki tartışmaları durdu. Ama, karşıcıllar saldırmak için nedenler bulup yaratmaktan kendilerini bir türlü alıkoyamıyorlardı.

MECLİSTEKİ MUHALİFLERİN ÇEŞİTLİ SALDIRILARI

Meclisteki muhaliflerin, türlü, biçimlerde ve başka başka konular üzerinde saldırı hazırlamaları yeni bir şey değildi. Geziye çıkışımın ertesi günü, İslam Halifeliği ve Büyük Millet Meclisi adlı kitapçığın ortaya atıldığım; bütün Meclisin ve ulusun bize karşı kışkırtılmak istenildiğini söylemiştim. Bundan daha önce çevrilmek istenen bir dolap vardır ki, daha ondan söz açmadım. Çünkü 1922 yılının aralık ayı başlangıcında oynanmak istenen oyun, bütün sonuçlarıyla gezim boyunca sürüp gitmişti. İzin verirseniz, şimdi bu işle ilgili anılarınızı canlandırmaya yarayacak birkaç söz söyleyeyim:

Sayın efendiler, üç milletvekili, milletvekili seçimi yasasında değişiklik yapılması ile ilgili bir önerge hazırlamışlar. Bu önergede yazılı olanları öğrenmiştim.

2 Aralık 1922 günü, İkinci Başkan Doktor Adnan Bey’in başkanlık ettiği oturumda, Başkan şunları söyledi: “Efendim, Milletvekili Seçimi Yasasının değiştirilmesi ile ilgili önergenin görüşülebileceği yolunda Tasarı Altkurulunun bir yazısı var.” Bu sözler, “Okunsun!” sesleriyle karşılandı. İki milletvekili: “Önemlidir, okunmasını öneriyoruz.” diyerek, gürültülerin anlamını açığa vurdular.

Başkan: “Efendim, bu yasa tasarısının okunmadan yarkurula gönderilmesi, geleneğimiz gereğidir.” dedi.

“BENİ YURTTAŞLIK HAKLARINDAN YOKSUN ETMEK”

İSTEYEN ÖNERGE ÜZERİNE YAPTIĞIM KONUŞMA

Efendiler, işin içyüzü ve bu konuda yapılan Meclis görüşmeleri o günkü tutanaklar okunarak öğrenilebilir. Ama yüce kurulunuzu bu yorgunluktan kurtarmak için, izin verirseniz, benim o oturumda yaptığım konuşmanın bir parçasını, olduğu gibi bilginize sunayım:

Yasa tasarısını okutmadan altkurula göndermek isteyen başkandan söz alarak şunları söyledim: “Efendim, bu yasa tasarısı özel bir amaç güdülerek hazırlanmış. Bu özel amaç, doğrudan doğruya beni ilgilendirdiğinden, izin verirseniz kısaca düşüncemi bildirmek istiyorum. Erzurum Milletvekili Süleyman Necati, Mersin Milletvekili Salâhattin ve Samsun Milletvekili Emin Beyefendilerin önerdikleri yasa tasarısı doğrudan doğruya beni yurttaşlık haklarından yoksun etmek amacını güdüyor. On dördüncü maddede yazılı olan satırları gözden geçirecek olursanız, orada şöyle denildiğini görürsünüz: ‘Büyük Millet Meclisine üye seçilebilmek için, Türkiye’nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak, ya da kendi seçim bölgesinde yerleşmiş olmak gerekir. Göçmen olarak gelenlerden Türk ve Kürtler, bir yere yerleştirildikleri günden bu yana beş yıl geçmiş ise seçilebilirler.’

Ne yazık ki, benim doğum yerim, bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor. İkincisi, herhangi bir seçim bölgesinde beş yıl oturmuş da değilim. Doğum yerim, bugünkü ulusal sınırımızın dışında kalmıştır. Ama, bu böyle ise, bunu ben istemiş değilim ve bunda hiçbir suçum yoktur. Bu, bütün yurdumuzu, ulusumuzu dağıtıp yok etmek isteyen düşmanların bu işteki başarılarının biraz olsun önlenemeyişinden ileri gelmiştir. Eğer düşmanlar amaçlarına tam olarak ulaşmış olsalardı, Tanrı korusun, bu tasarıya imza atan efendilerin doğum yerleri de sınır dışında kalabilirdi.

Bundan başka, bu maddenin istediği koşul bende yoksa, yani beş yıl sürekli olarak bir seçim bölgesinde oturmamış isem, o da, bu yurt uğrunda yaptığım ödevler yüzündendir. Eğer bu maddenin istediği niteliği kazanmaya çalışsaydım, İstanbul’u kazandırmakla sonuçlanan Arıburnu ve Anafartalar’daki savunmalarımı yapmamaklığım gerekirdi. Eğer bir yerde beş yıl oturmak zorunda bulunsaydım, benim Bitlis’i ve Muş’u aldıktan sonra Diyarbakır’a doğru yayılan düşmanın karşısına çıkmamaklığım, Bitlis’i ve Muş’u kurtarmak olan yurt ödevimi yapmamaklığım gerekirdi. Bu efendilerin istediği nitelikleri kazanmak isteseydim, Suriye’yi boşaltan orduların artıklarından Halep’te bir ordu kurarak düşmana karşı savunmaya girişmemekliğim ve bugün ‘ulusal sınır’ dediğimiz sınıfı fiili olarak çizmemekliğim gerekirdi.

Sanırım, ondan sonraki çalışmalarımı herkes bilir. Hiçbir yerde, beş yıl oturamayacak ölçüde çalışmış bulunuyorum. Ben sanıyordum ki, bu çalışmalarımdan dolayı ulusumun sevgisini ve yakınlığını kazandım. Belki bütün Müslümanlık dünyasının sevgisini ve yakınlığını da kazandım. Bu sevgi ve yakınlıklara karşılık, yurttaşlık haklarından yoksun bırakılacağımı hiç aklıma getirmezdim. Sanıyorum ve sanıyordum ki dış düşmanlar canıma kıyarak da beni yurdumdaki işimden ayırmaya çalışacaklardır. Ama hiçbir zaman düşünüp düşleyemezdim ki, yüce Mecliste, iki üç kişi bile olsa, düşmanlar gibi düşünen üyeler bulunabilsin. Bunun içindir ki, ben anlamak istiyorum; bu efendiler gerçekten seçim bölgeleri halkının düşünce ve duygularını mı yansıtıyorlar?

Yine bu efendilere soruyorum: Milletvekili olmaları bakımından, bütün ulusun vekili olmak gibi bir nitelik taşıdıklarına göre, ulusun da kendileri gibi düşündüğünü söyleyebilirler mi?

Efendiler, beni yurttaşlık haklarından yoksun etmek yetkisi bu efendilere nereden verilmiştir? Bu kürsüden açıkça yüce kurulunuza ve bu efendilerin seçim bölgeleri halkına ve bütün ulusa soruyorum ve yanıt istiyorum!”

ULUSUN, BENİM İÇİN BESLEDİĞİ İÇTEN SEVGİ VE

GÜVENİ GÖSTERMESİ

Bu sözlerim ajanslarda ve basında yer aldı. Ulus, konuşmamı ve yanıt istediğim soruyu öğrendi. Yurdun bütün seçim bölgelerindeki gerçek seçmenler ve halk, hemen, Meclis başkanlığına protesto yazıları yağdırdılar. Yasa tasarısına imza atan milletvekili efendilerin seçim bölgeleri halkı da, onları ve onlarla görüş birliğinde olanları kınamakta gecikmediler. Ulusun, benim için gösterdiği sevgi ve güveni içtenlikle belirtmesi bakımından değerli birer anı olarak saklamakta olduğum bu telyazıları büyük bir dosya tutmaktadır. Bu dosyadaki telyazıları, zamanında gazetelerde de yayımlanmıştı. Ben, burada yalnız bir seçim bölgesinin, Rize’nin, bana çektiği bir telyazısını, olduğu gibi sunmakla yetineceğim:

Üç milletvekili bayın, Seçim Yasası ile ilgili, bilinen önergesine sancağımız milletvekillerinin katılmayacağı kanısıyla bir şey yazmayı gerekli görmemiştik. Şimdi Milletvekili Osman Efendi’den aldığımız mektupta, kendisinin o önerge ile ilgili bulunduğunu ve karşıcıl gruptan olduğunu övünürcesine bildirmesi üzerine, şunları bilgilerinize sunmak zorunda kaldık:

1- (İçten gelen övücü sözlerden sonra) Size ve sizinle birlikte çalışan değerli arkadaşlarınıza karşı sancağımız adına söz söyleyen ve aykırı görüş besleyen ve bizce hiçbir değeri ve önemi olmayan milletvekilini kargırız. Onun sancağımızı temsil etmek hakkı da kalmamıştır.

2- Şu zamanda, vatan hainlerinin bile katılmayacağı karşıcıllığı ve karıştırıcılığı bize öğütleyen milletvekili bayın, görüşünü benimseyecek bir tek kişinin bile sancağımızda bulunmadığını kıvanarak ve üstün saygılarımızla bilgilerinize sunarız efendim.

İmzalar

YENİDEN SEÇİM YAPILMASI KARARI

Sayın efendiler, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinin, olaylarını anlattığımız günlerdeki, karışık ruh durumu, gerçekten düşünülmeye değer bir nitelikte idi. Bütün ulusta, Meclisin görev yapamayacak bir duruma geldiği kaygısı sezilmeye başlandı. Mecliste, durumu soğukkanlılık ve sağgörü ile kavrayıp inceleyenler bile üzüntülerini açığa vurmaktan kendilerini alamıyorlardı. Artık Meclis yenilenmedikçe, ulusun ve yurdun ağır ve sorumluluğu gerektiren işlerinin yürütülemeyeceğine kuşku kalmamıştı. Bunun zorunlu olduğuna ben de inandım. Bir gece Başbakan Rauf Bey’e, istasyondaki konutunda, Bakanlar Kurulunu toplantıya çağırmasını, benim de geleceğimi telefonla bildirdim.

Rauf Bey’in konutunda toplanan Bakanlar Kuruluna, Meclisin yenilenmesini, Meclise önermek gerektiğini söyledim. Kısa bir tartışmadan sonra, Bakanlar Kurulu ile görüş birliğine vardık. Gene o gece, Meclisteki Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu Yönetim Kurulunu da Bakanlar Kurulu toplantısına çağırdım. Bu yönetim kurulu içinde, önerimi yersiz bulup şaşanlar oldu. Görüşmeler ve tartışmalar ertesi güne değin sürdü. Böyle olmakla birlikte bu kurulla da anlaştık. Ondan sonra hemen Grup Genel kurulunu topladım. Bu toplantıda yurdun genel durumunu, ivedilikle görülmesi gereken ulus işlerini anlattım; Meclisin artık bu görevleri yapmaya yeteneği kalmadığını söyleyip tanıtlayarak, Meclisten, seçimlerin yenilenmesine karar vermesini istemek gerektiğini bildirdim. Grup Genel Kurulu, sözlerimi ve açıklamalarımı iyi karşıladı. Bunun üzerine konu, gene o gün 1 Nisan 1923’te Meclise götürüldü. Yüz yirmiye yakın üye, bir önerge ile, Meclise, seçimlerin yenilenmesi için bir yasa tasarısı sundu. Meclis, “yeniden seçim yapılması kararlaştırıldı.” biçimindeki yasayı oybirliği ile kabul etti.

Meclisin bu yasayı çıkarması devrim tarihimizde önemli bir noktadır. Çünkü bu yasayı çıkarmakla Meclis, kendinde beliren hastalığı kabul ettiğini ve bundan dolayı ulusun duyduğu üzüntüyü anlamış olduğunu gösterdi.

LOZAN KONFERANSININ İKİNCİ EVRESİ

Efendiler, Lozan Konferansı 23 Nisan 1923’te yeniden toplandı. Delegeler Kurulumuz, Lozan’da barışı sağlamaya çalışırken, ben de yeni seçimlerle uğraşıyordum.

Yeni seçimlere, bildiğiniz ilkelerimizi ilan ederek girdik. Görüşlerimizi benimseyip milletvekili olmak isteyen kişiler, önce ilkeleri benimsediğini ve görüşlerimize katıldığını bana bildiriyorlardı. Adayları ben saptayacaktım ve zamanında partimiz adına ben ilan edecektim.

Böyle bir yöntem izlemeyi gerekli görmüştüm; çünkü, yapılacak seçimlerde ulusu aldatarak çeşitli ereklerle milletvekili olmaya çalışacakların çok olduğunu biliyordum. Yurdun her yerinde, konuşmalarım ve uyarmalarım büyük bir içtenlikle ve güvenle karşılandı.

Bütün ulus, ortaya attığım ilkeleri bütünüyle benimsedi. İlkelere ve dahası, benim kişiliğime karşıcıl durum alacakların ulusça milletvekilliğine seçilemeyecekleri anlaşıldı.

NURETTİN PAŞA’NIN BAĞIMSIZ OLARAK MİLLETVEKİLİ

SEÇİLMEYE GİRİŞMESİ

Gerçekten, kimi seçim bölgelerinde bağımsız olarak seçilmek isteyenler başarı sağlayamadılar. Bu arada, o zaman daha Birinci Ordumuzun Komutanı bulunan Nurettin Paşa da milletvekili olma girişiminde bulunmuştu, ama seçilemedi. Nurettin Paşa, bu isteğini daha sonra, bir ara seçiminde, Bursa’da gerçekleştirdi.

Paşa’nın, kendi başına ve bağımsız olarak milletvekili seçilmek için, her zaman olduğu gibi, kendi yöntemine göre, gerekli propagandayı yaptırmaktan da geri kalmadığı anlaşılmıştı. Bu yoldaki girişim ve yayınlardan herkesin dikkatini çeken, özellikle Nurettin Paşa’nın yaşam öyküsü kitapçığı idi.

Nurettin Paşa, yeni seçim yılı olan 1923’te “Abit Süreyya Bey” adında bir kişiye A. S. simgesiyle, bir yaşam öyküsü yayımlattı.

Abit Süreyya Bey, Abdülhamit’in başyazmanlarından rahmet1i Süreyya Paşa’nın oğludur. Meşrutiyetten önce Nurettin Paşa gibi ve onunla birlikte padişahın onursal yaveri idi. Birinci Dünya Savaşında İzmir’de, Kurtuluş Savaşının sonunda da Nurettin Paşa karargahının bulunduğu İzmit’te ordu üstenciliği yaptı. Nurettin Paşa’nın yaşam öyküsü kitapçığını yazan, Abit Süreyya Bey değildir. Kitapçık, yazılı olarak kendisine verilmiş ve Nurettin Paşa adının ilk harflerini kitapçığa koyarak ortağı bulunduğu “Osmanlı Basımevi”nde bastırmasını ondan rica etmiştir.

Bu kitapçığın kabında şu yazılar okunur:

“İzmir’i Kurtaran, Karahisar ve Dumlupınar Savaşlarında Düşmanı Yenen Gazi Nurettin Paşa Hazretlerinin Yaşamöyküsü”.

Efendiler, on dokuz sayfa tutan bu yaşamöyküsü kitapçığını kaç kişinin okuduğunu bilmiyorum. Ben bu kitapçığı yurttaki bütün aydınların okumasını çok yararlı ve eğitici buluyorum. Yalnız bu kitapçığı okuyanların, ya da okuyacak olanların kitapçıkta değinilen olaylar ve işler üzerinde, başka ve güvenilir kaynaklardan da bilgi edinerek, kitapçıkta yazılanlarla gerçekleri karşılaştırmaları ve böylece yargıya varmaları gereklidir.

Bu kitapçığın niteliği ve ortaya koyduğu anlayış üzerinde bir yargıya varmak için, kimi noktalarını birlikte inceleyelim:

Kitapçığın kabındaki yazılardan sonra, içindekilerin başlığında da şu sözler vardır:

“Kûtülamareyi Kuşatan, Bağdat’ı Savunan; Yemen, Selmanpâk, Batı Anadolu, Afyonkarahisar, Dumlupınar, İzmir Savaşlarında düşmanı yenen ve İzmir’i Kurtaran.”

Nurettin Paşa’nın kendi kendine takındığı “kuşatan”, “yenen”, “kurtaran” sanları üzerinde eleştiri yapmayı sonraya bırakarak, kitapçığın içindekilere geçelim:

Paşa, “Konyar” adındaki Türk boyundan olan rahmetli Mareşal İbrahim Paşa’nın oğlu, Peygamber Hazretlerinin soyundan Senato üyesi ve eski nazırlar nazırı Bursa’lı rahmetli Rıza Efendi’nin torunlarından imiş. Bu bilgiye ve anlatış biçimine göre, Mehmet Nurettin Paşa hem Türk, hem de Arap’tır. Babasıyla ve büyük babalarıyla da övünmektedir. Burada, babasının büyük adam olmasıyla övünen Bizans İmparatoru Teodosius’a, babası ve anası Türk olan Attila’nın: “Ben de, büyük ve soylu bir ulusun çocuğuyum.” dediğini anımsatmadan geçemeyeceğim.

“Okul öğreniminden başka, özel öğrenimler de görmüş olan Nurettin Paşa 1893’de Harp Okulunu bitirerek Birinci Ordu Karargahına kurmay görevlisi olarak atanmış...

Nurettin Paşa kurmaylık öğrenimi görmemiş ve kurmaylık sanını kazanmamıştır. Bundan dolayı, ordu karargahında kurmaylık görevine atanamaz. Olsa olsa, bir birliğe gönderilmeyip ordu karargahında yardımcılık görevi ile, ya da buna benzer bir görevle alıkonulmuş olabilir. Doğallıkla genç bir teğmen için, askerlik görevine buradan başlamak övünülecek bir başlangıç sayılmaz. Birliklerden birine atanmak, orada askerliğin sıkıdüzenine ve güçlüklerine alışmak gerektir.

Nurettin Paşa: “1896’da Yunan savaşına gönüllü olarak katılmış ve Başkomutan olan Gazi Osman Paşa’nın emir subaylığına, İstanbul’a dönüşünde de padişahın yaverliğine ve konukçuluk görevlerine...” atanmış.

Bilindiği üzere Gazi Osman Paşa, İstanbul’dan Selanik’e dek gitmiş ve savaş alanına gitmeden Selanik’ten geri dönmüştür. Savaşa girmemiş bir komutanın emir subaylığına, ondan sonra da Sultan Hamit’in yaverliğine ve birtakım konukçuluk görevlerine atanmış olmak, bilmem ki ne denli anmaya ve övünmeye değer görülebilir?

Nurettin Paşa: “Sırasıyla yarbaylığa ve albaylığa yükseltilmiş ve 1908 yılı başlarında Selanik’te Üçüncü Ordu Karargahı Özel Şube Müdürlüğüne atanmış...” Nurettin Paşa’nın hangi sıra ile albaylığa dek yükselmiş olduğu, Meşrutiyetten sonra yeniden binbaşılığa indirilmiş olmasıyla anlaşılıyorsa da, Selanik’te Üçüncü Ordu Karargahı Özel Şube Müdürlüğüne atanmasını anlamak güçtür. Çünkü, kurmaylar arasında benim de görevli bulunduğum o orduda, denildiği gibi özel bir şube yoktu. Anlaşılan, ordu komutanı olan babası, oğlu için, özel ve gizli işlerle ilgili bir şube kurmuş olacak...

Nurettin Paşa, Üçüncü Ordu Komutanı bulunan: “Babası Mareşal İbrahim Paşa ile Meşrutiyet devriminin yapılmasına ve ayaklanmanın ılımlı ve engelsiz olarak yürütülmesine çalışmışlar ve önderlik etmişler...”

Yaşam öyküsü kitapçığında, Nurettin Paşa’yı Sultan Hamit’in iki kez tutuklatıp sorguya çektirdiği; birincisinde sürgüne gönderilmesine, ikincisinde askerlikten kovularak altı yıl hapsine karar verildiği; ama babasının araya girip yalvarması üzerine kurtulduğu anlatıldıktan sonra: “İstanbul’dan bir yolunu bulup yine Rumeli’ye geçerek, 1908 Meşrutiyet devriminin hazırlanması ve yapılması için başka arkadaşlarıyla birlikte çalışmıştır.” sözleri yazılı bulunmaktadır.

Nurettin Paşa’nın uğradığı kıyımı kısaca anlatmak gerekirse, diyebiliriz ki, Sultan Hamit, özgür düşüncelerinden ötürü Nurettin Bey’e kızdıkça, onu yarbaylığa, albaylığa yükselterek sırmasını artırır ve sevip okşasın diye babasına bırakırmış...

NURETTİN PAŞA İLE BABASININ, MEŞRUTİYET

DEVRİMİNE KATILIŞLARI İLE İLGİLİ ANILARIM

Mareşal İbrahim Paşa’nın Üçüncü Ordu Komutanlığı, oğlu Nurettin Bey’in de babasının emir subaylığı ve bunların Meşrutiyet devrimine ne denli ve ne ölçüde katıldıkları üzerinde birazcık bilgi vermek isterim. Bunun için, geçmiş günlerle ilgili kısa bir anımı anlatmama izninizi rica edeceğim.

Efendiler, çeşitli ilişkilerle kuşkusuz şunları duymuşsunuzdur. Ben kurmay yüzbaşı olur olmaz, Sultan Hamit’in buyruğu ile Suriye’ye sürüldüm. Orada üç yıl kaldıktan sonra, o zaman Üçüncü Ordu bölgesi olan Makedonya’ya gönderildim. Ordu merkezi Manastır idi. Ordu karargahı orada bulunuyordu. Selanik’te başkaca “Üçüncü Ordu Mareşallığı” adında bir komuta katı vardı. Üçüncü Ordu Komutanı Selanik’te otururdu.

Orada “Mareşal Kurmaylığı” diye bir kurmaylık da vardı. Ben 1908 yılında, kolağası olarak bu kurmaylıkta görevli idim. Ulusu özgürlüğe kavuşturmak için çalışan gizli dernekle pek yakından ilişkim vardı. Yanyalı Esat Paşa, Üçüncü Ordu Komutanı idi.

Süleyman Paşa oğlu Ali Rıza Paşa, kurmay başkanımızdı. O zaman binbaşı olan rahmetli Cemal Paşa ve Binbaşı Fethi Bey (şimdi Paris Elçisi) ve ben Mareşal kurmaylığının kurmayları idik.

Her üçümüz, derneğin üyesi bulunuyorduk. Derneğin başarıya ulaşması için çalışıyorduk.

O günlerde, Üçüncü Ordu bölgesinde bulunan Serez’deki tümenin ve Serez Bölgesinin komutanı, mareşal aşamasında bir kişi idi. Bu kişiye, Sultan Hamit pek çok güveniyor ve inanıyordu. Bu kişi, mareşal olmasına ve Ordu Komutanı Esat Paşa’dan daha üstün bir aşamada bulunmasına karşın, İstanbul ile Makedonya arasında bir güvenlik bölgesi kurmak amacıyla, Serez’den uzaklaştırılmazdı. İşte bu önemli komutan, Mareşal İbrahim Paşa idi. Oğlu Nurettin Bey (Nurettin Paşa) da, babasının yanında bulunurdu. Meşrutiyetin kuruluşundan önceki günlerde, Mareşal İbrahim Paşa’nın bölgesinde bir binbaşı, zorbalık yönetimini yerici bir konuşma yapmış. Bir çaşıt bunu curnal etmiş. Yerinde soruşturma yapmak için, o zaman Selanik’te Merkez Komutanı bulunan Yarbay Nazım Bey İstanbul’ca görevlendirildi.

Demek, Nazım Bey’in bu görevi yapmasını önlemek için, onu vurdurdu. Yaralanan Nazım Bey İstanbul’a götürüldü. Olayı soruşturmaya, İstanbul’ca görevlendirilen kişinin değil, ancak orduca görevlendirilecek bir kişinin gidebileceği, ilgililere anlatıldı. Ben görevlendirildim. Doğallıkla görevim zorbalık yönetimini yermiş olan binbaşıyı kurtarmaktı.

Önce Serez’e gittim. Mareşal İbrahim Paşa’yı ziyaret ettim. Görüşme sırasında anladım ki, Paşa’nın büyük bir kaygısı vardır. İbrahim Paşa, kendi bölgesi içinde Sultan Hamit’e ve zorbalık yönetimine muhalif hiçbir kişi bulunmadığı ve bulunamayacağı yolunda, Padişaha güvence vermişti. Buna karşın, söz konusu binbaşı için verilen curnal, Sultan Hamit’in Mareşal İbrahim Paşa’ya olan güvenini sarsacak nitelikteydi. Bu curnalda yazılanların doğru çıkması, İbrahim Paşa’nın durumunu kötüleştirecekti. Bunu istemiyordu. Ben hemen, Paşa’nın kaygısını anladım ve dedim ki: “Paşa Hazretleri, sizin bölgenizde Padişah Hazretleri için kötü duygu besleyen bir kişinin bulunabileceğini sanmıyorum. Verilmiş olan curnalda yazılanların, yerinde soruşturulması, yüksek kişiliğinizce kurulmuş olan düzenbağını ve aşılanmış olan bağlılık duygularını kolaylıkla ortaya çıkaracaktır. İsterseniz, yapacağım soruşturma ile ilgili raporun bir örneğini yüksek kişiliğinize de göndereyim.”

Bu sözlerim İbrahim Paşa’nın sıkıntısını dağıttı. Beni beğendi. Oğlu Nurettin Bey’i çağırtıp beni ağırlamalarını ve olayın geçtiği yere gidebilmem için kolaylık gösterilmesini buyurdu.

Soruşturmamın sonucu, binbaşıyı kurtardı; curnal vereni, “karacılık” cezasına çarptırdı. Mareşal İbrahim Paşa da, bölgesinde karşıcıl bir kişinin bulunamayacağını tanıtlayarak, padişahın kendisine olan inan ve güvenini pekiştirdi.

Mareşal İbrahim Paşa’nın böylece kendisine karşı beslenen güveni pekiştirmesi, çok geçmeden, bütün Makedonya’yı zorbalık yönetimine karşıcıl olanlardan temizlemekle görevlendirilmesine yol açtı.

Bu noktayı biraz açıklayayım. Dernek, bütün Makedonya’da örgütünü genişletti ve çalışmalarını artırdı. Artık hemen açıktan açığa ve korkusuzca çalışmalara başlandı.

Selanik’te, Ordu Mareşalliğinde bulunan Esat Paşa’ya güven kalmadı. Kurmay Başkanımız olan Ali Rıza Paşa’ya karşı kuşkuya düşüldü. Sultan Hamit bunları sorguya çekmek üzere birer birer İstanbul’a çağırttı. Ordu Mareşalliğine, her bakımdan inanılan ve güvenilen Mareşal İbrahim Paşa atandı ve gönderildi.

İbrahim Paşa’nın Selanik’e gelmekte olduğu duyulunca, Cemal Bey (rahmetli Cemal Paşa), ne olur ne olmaz diye, sudan bir nedenle Selanik’ten uzaklaştı. Arkadaşım Fethi Bey de, daha önce Jandarma Okulu Komutanlığına geçmişti. Selanik’te Ordu Komutanı ve Kurmay Başkanı yerinde yalnız ben bulunuyordum. Yeni gelen komutana, Üçüncü Ordu Komutanlığını ben teslim edecektim. Gerçekten de öyle oldu.

İbrahim Paşa, oğlu Nurettin Bey ile birlikte, trenle geç vakit Selanik’e geldi. Doğru Komutanlık binasına geldi. Orada kendisine durum üzerine bilgi verdim. Gece olmasına karşın, Ordu Karargahında görevli bütün başkanları birer birer görmek istedi. Herkes gelip kendini tanıtıyordu. Mareşal Paşa, her yeni tanıdığı kişiye, kendisinin ne denli sert olduğunu, insanı yok edebilecek güçte bulunduğunu anlatmaya çalışır birtakım davranışlarda bulunarak; hiç de yeri olmayan sözler söyleyerek; ara sıra çizmeli ayaklarını yere vurarak, daha başlangıçta korkutma siyasası uygulamaya başladı.

Gece evime gittim. Ertesi gün erkenden, bir süvari, bir binek atı getirdi ve Mareşal Paşa’nın beni istediğini söyledi. Komutanlığa geldiğim zaman anladım ki, yeni komutan benim görevimde kalabileceğimi buyurmuş...

Şimdi efendiler, gelelim ayaklanma ve devrim evresine...

İbrahim Paşa’nın korkutma siyasası, gizli derneğin gözdağı verici tepkisiyle karşılandı. Paşa kızgınlıktan ve sertlikten vazgeçmek zorunluğunu duydu. Kimi arkadaşlar ve bu arada en çok Cemal Bey (Cemal Paşa) aracılığıyla devrim derneğinin gücü ve girişimindeki sıkı tutum İbrahim Paşa’nın oğluna anlatıldı. Babasının derneğe karşı aykırı bir davranışta bulunmaması söylendi ve Paşa’dan bu konuda güvence istendi. Örneğin: “Komutan Paşa, gizli derneğe karşı aykırı bir davranışta bulunmayacağını anlatmak üzere, cuma namazını filan camide kılacak ve ikinci sırada namaza duracaktır...” gibi birtakım isteklerde bulunuldu. İşte Nurettin Bey, bu gibi bildirimleri babasına duyurmak için aracı olarak kullanılıyordu. Ama önemli işlerde görevlendirilen ve çalıştırılan, babasının emir subayı Nurettin Bey değil, daha çok, derneğin üyesi ve güvenilir adamı, Komutanlık Katı Emir Subayı Yüzbaşı Kazım Nami Bey (şimdi yazar ve öğretmen) idi.

İbrahim Paşa, derneğin isteklerine uymak zorunda bırakıldı. Ama derneğin örgütlerinden, girişimlerinden, kararlarından ve yaptığı işlerden kendisine hiçbir zaman bilgi verilmemiştir.

Özgürlük ve Meşrutiyet yönetiminin ne zaman yapılacağını da, ne İbrahim Paşa ne de oğlu Nurettin Bey, daha önceden hiç duymamışlar ve öğrenememişlerdir. Meşrutiyetin kuruluşu ile ilgili işlerin başından sonuna dek içinde bulunduğum, bütün ayrıntıları ve evreleriyle yakından ilgilendiğim için, bu konudaki anılarım, olduğu gibi aklımdadır.

Özgürlük ve Meşrutiyet devrimi ile ilgili ayaklanmanın Üsküp’te zamanından önce patlak vereceğini sandığımız için oradaki düzenlemeyi, Selanik’te ve başka yerlerde yapılacak düzenlemelerle uygun bir biçime koymak için Üsküp’e gitmiştim. Oradan dönüşümde ve artık her yerde ayaklanmalar başladıktan sonra Mareşal İbrahim Paşa beni çağırdı ve şunları söyledi: “Beni ordu komutanlığında bırakacak mısınız, bırakmayacak mısınız? Bırakılmayacaksam, bir saldırıya uğramadan ve onurum kırılmadan hemen İstanbul’a gideyim.” Dahası Paşa, masası üstünde duran yazı hokkasını eline alarak, olduğu gibi aklımda kalan şu sözü de ekledi: “Burada benim, yalnız bir hokkam var; onu alır, giderim.”

Gerekenlerle görüştükten sonra, yanıt verebileceğimi, söyledim. Dernek adına yetkili olan öteki arkadaşlarla, İbrahim Paşa’nın komutanlığı işini görüştük. Bir zaman için kalmasında sakınca görmedik. Komutanlıkta kalması ile ilgili dernek kararını ben kendisine bildirdim.

Ama bir iki gün sonra, dağa çıkmış olan subaylardan bir teğmen, bulunduğu yerden, İbrahim Paşa’ya çok onur kırıcı bir tel çekmiş. İbrahim Paşa hemen beni çağırttı ve teli uzatarak dedi ki: “Beni komutan olarak burada bırakacağımızı bildirmiştiniz. Bu onur kırıcı tel nedir?”

Komutan Paşa’ya, dernekçe kendisi için aldığımız kararı bütün örgütümüze duyuracak zaman geçmediğini, özellikle dağ başında bulunan subaylarımızın herhangi bir telgraf merkezinden bu gibi teller çektirmelerini önlemenin bugünlerde güç olacağını kabul etmesi gerektiğini söyleyerek, kendisini yatıştırmaya çalıştım.

Ama, aradan çok geçmeden, o zaman Yunan Sınırı Komutanı bulunan Muhlis Paşa, derneğin Manastır’daki Merkez Kurulunca Manastır’a çağrılmış. Muhlis Paşa, Ordu Komutanı İbrahim Paşa’dan izin almaksızın Manastır’a gitmiş. Bundan üzüntü duyan İbrahim Paşa, Muhlis Paşa’ya paylarcasına bir yazı yazmış.

Bunun üzerine, Muhlis Paşa’yı çağıran Merkez Kurulu, İbrahim Paşa’ya uzun bir tel çekmiş. Bu kez de, Mareşal Paşa beni çağırarak teli gösterdi ve: “Ya bu ne?” dedi.

Teli, başından sonuna dek okudum. Bu telde Konyar boyundan gelen Mareşal İbrahim Paşa’nın bütün yaşayışı, geçmişi, niteliği anlatıldıktan sonra, ağır ve çok onur kırıcı sözcüklerle zorbalık çağının, Sultan Hamit kulluğunun pek az rastlanılır bir örneği olan İbrahim Paşa’nın özgürlük için çalışan bir çevrede, özgürlük için çalışanlara komutanlık etmeye yeltenmesine şaşıldığı belirtilerek, hemen komutanlıktan çekilmesi bildiriliyor ve isteniyordu.

Efendiler, bundan soma gerçekten İbrahim Paşa Selanik’te duramadı. Dediği gibi, hokkasını alıp gitti.

Bunları öğrendikten sonra, Nurettin Paşa’nın Üçüncü Ordu Komutanı bulunan babası Mareşal İbrahim Paşa ile Meşrutiyet devriminin yapılmasına ve ayaklanmanın ılımlı ve engelsiz olarak yürütülmesine ne yolda çalışıp önderlik eylemiş olduklarını anlamak kolaylaşmıştır, sanırım. Denildiği gibi, “ayaklanmanın ılımlı olarak yürütülmesinde” bile etkin olamamışlardır. En büyük ılımsızlık, kendilerine karşı yapılmış olan işlemlerle kesinlik kazanmıştır.