Nutuk2 (9.Bölüm)
Yeni Sayfa 1YAŞAMÖYKÜSÜ KİTAPÇIĞINA GÖRE, NURETTİN PAŞA’NIN
MEŞRUTİYETİN KURULUŞUNDAN SONRA YAPTIĞI İŞLER
Yaşamöyküsü kitapçığının dördüncü sayfasında Nurettin Paşa’nın, Rumeli’den İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusuna katılarak yurt görevini yaptığından söz edilmektedir. 31 Mart olayı üzerine Rumeli’den İstanbul’a gönderilen kuvvetlerin komutanı rahmetli Hüsnü Paşa idi. Ben, bu kuvvetlerin kurmay başkanı idim. Bu kuvvetlere Hareket Ordusu adını veren, Hareket Ordusunun İstanbul’a dek gidişini düzen1eyen ve yöneten ben idim. Nurettin Bey’in bu kuvvetlere katılarak görev aldığını bilmiyorum. Nurettin Paşa, birçokları gibi, Hareket Ordusu İstanbul’a yaklaştığı zaman, Yeşilköy’e ya da Bakırköy’e gelmiş olabilir.
Nurettin Paşa: “Yemen ilinin kurtarılması ve ayaklananların cezalandırılması için yapılan savaşlarda bir takım tümen birliklerine komuta etmiş...”
Her tümen komutanı, her savaşta bu durumda bulunur. Sonra: “San’a’nın kurtarılmasından sonra orada yığınak yapmış olan kuvvetlere komuta etmiş...”
Efendiler, asker olanlar çok iyi bilirler ki, bir yerde çeşitli ordu birlikleri toplandığı zaman, orada bir merkez komutanlığı ya da mevki komutanlığı, bir ordugah komutanlığı kurulur... Nurettin Paşa’nın San’a’daki komutanlığı bundan başka bir şey miydi?
Nurettin Paşa: “İmam Yahya ile uzlaşma yapılmasında Ahmet İzzet Paşa’ya yardım etmiş...”
Ahmet İzzet Paşa’ya sormadım; ama, İzzet Paşa ile birlikte bulunup çalışmalarına yakından katılan yetkili kişilerin söylediklerine göre, İmam Yahya ile uzlaşma görüşmelerinde, Nurettin Paşa hiçbir bakımdan ilgilendirilmemiştir.
Nurettin Paşa: “Balkan savaşlarına katılmak isteği ile Yemen’i kuzeyden güneye dek geçip Aden, Mısır, Suriye, Konya, İstanbul yoluyla Çatalca yakınlarında bulunan Başkomutanlık Karargahına varmış ve açık tümen komutanlığı bulunmamasından ötürü kendi dileğiyle, gönüllü olarak Dokuzuncu Alayın Komutasını üzerine almış...”
Nurettin Paşa’nın Yemen’den İstanbul’a gelmek için izlediği yol, Yemen’den İstanbul’a gelen bütün askerlerin ve sivillerin, kısacası herkesin izlediği yoldu. Yol, o idi. Nitekim, o günlerde biz de Afrika’da bulunuyorduk. İstanbul’a gelmek için Afrika çöllerini batıdan doğuya, Mısır’a dek deve ile geçtikten sonra, İskenderiye ile Triyeste arasındaki bütün Akdeniz ile Adriyatik denizini güneyden kuzeye ve Triyeste’den Bükreş’e dek Avrupa’yı ve ondan sonra da Karadeniz’i geçerek aynı karargaha ulaşmıştık. Yol, bu idi.
Nurettin Paşa, bu noktada asıl söylenmesi gereken konudan söz açmıyor. Nurettin Paşa, albaylıktan binbaşılığa indirildikten sonra, Yemen birliklerinde görevlendirilmek üzere yarbaylığa yükseltilmişti. Bu yükseltilmenin gereği olarak yarbaylıkla Yemen’de iki yıl kalması zorunlu iken, zamanından önce İstanbul’a gelerek, sözügeçen görevden kurtulma yolunu bulmuştur.
Yaşam öyküsü kitapçığının altıncı ve yedinci sayfalarında Nurettin Paşa’nın Irak Komutanlığından söz ediliyor; yerli araçları kullanarak yeniden ordu kurup dost ve düşmanın umduğunun ve beklediğinin tam tersine, yenilgiden zafer çıkarmak gibi bir mucize yarattığı belirtiliyor.
IRAK SAVAŞLARINDA NURETTİN PAŞA
Efendiler, Irak savaşlarının Nurettin Paşa zamanındaki gerçek durumu şudur:
İlk Irak Komutanı olan Süleyman Askeri Bey’in yenilgiye uğramasından ve kendini öldürmesinden sonra, Kafkasya’dan yeni birlikler gelinceye dek lrak’taki savaşlar, İngilizlerin dileğine ve yürüyüş hızına bağlı kalmıştır. Nurettin Paşa, Kûtülamare’de İngilizlere yenildikten sonra, gece gündüz ve hiç direnmeksizin yürüyerek Selmanpâk’a dek dağınık olarak geri çekildi.
İngilizler, Nurettin Paşa’yı kovalayarak Selmanpâk’a dek ilerlediler. Orada Kafkasya’dan gönderilmiş olan birlikler, İngiliz birliklerini karşıladı. Üç gün savaştıktan sonra Nurettin Paşa yenilgiyi kabul ederek geri çekilme emri verdi. Birlikler, Diyale ırmağına dek kuzeye çekildi. Süvari artçısı çıkarılarak İngilizlerle bağlantı kurma yolu bile aranmadı. Oysa, o sırada İngilizler de geri çekilmişlerdi. Bu bilgiyi çöl Arapları verdi. Ondan sonra Nurettin Paşa, kendini toplayıp yeniden Selmanpâk-Kûtülamare doğrultusunda ilerledi.
Kûtülamare kuzeyinde İngiliz birlikleriyle geceleyin karşılaşıldı. Önlem almamak ve düzensizlik ve komuta bozukluğu yüzünden, tan yeri ağarırken birliklerimiz, düşmanın ateş baskınına uğradı. Erlerden, subaylardan ve komutanlardan birçok şehit verildi. Birlikler bozuldu, kendiliğinden geri çekilmeye başlandı. İngilizlerin de geri çekilmesi üzerine yeniden düzen sağlanabildi.
Irak’ta, yeni birlikler ve yeni araçlarla büyük ve kanlı savaşlar bundan sonra başlar ki, Nurettin Paşa’nın bunlarla ilişkisi yoktur.
Kitapçığın yine o sayfalarında: “Nurettin Paşa, İngilizlerle savaşırken ele geçirdiği uçaklarla da bir uçak filosu meydana getirmek gibi çok büyük başarılar göstermiştir.” deniliyor.
Bu savın, pek cahilce olduğunu söylemek zorundayım. Uçağın ve uçak filosunun ne olduğunu bilenler, böyle bir savın ne denli gülünç olduğunu kuşkusuz anlarlar.
Kitapçığın sekizinci sayfasında, Nurettin Paşa’nın dürbünle bakarken alınmış bir resmi vardır. Bu resmin altında şunlar yazılıdır:
“26 Ağustos 1922 saldırı günü, Kocatepe gözetleme yerinde Karahisar Meydan Savaşını yönetirken alınan fotoğraflarıdır.”
O gün, hepimiz o tepede idik. Dürbünle bakanlar çoktu. Dürbünle en çok bakanlar da gözetleme görevi yapan subaylardı. Gerçekten, Nurettin Paşa’nın da savaş alanına dürbünle bakmayı yeğlediği benim de dikkatimi çekmişti.
Karahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı yapılırken, “Başkomutan Savaşı” günü, Nurettin Paşa’yı, bir aralık, Kolordu Komutanı Kemalettin Paşa’nın (Şimdi Berlin Elçisi) gözetleme yerinde, savaş alanına dürbünle bakarken buldum. Birliklerimiz düşmanı yakından sıkıştırmış çok dikkat isteyen önemli bir durum meydana gelmişti. “Dürbünle bakmayı bırakınız! Savaşı yakından ve kendimiz yönetmek için ileri ateş dayangalarına gideceğiz!” dedim.
Nurettin Paşa, bu kadar yaklaşmanın doğru olmadığını söyleyerek gitmek istemedi. Canım sıkıldı. “Siz burada kalabilirsiniz!” dedim. Kemalettin Sami Paşa’ya da: “Siz benimle geliniz!” dedim ve otomobilime yürüdüm. Kemalettin Paşa “Baş üstüne!” dedi ve benimle birlikte yürüdü. Bu davranış üzerine, dürbünün başında yalnız bırakılan Nurettin Paşa’nın da arkamızdan geldiğini gördük. Dediğim yere gittik. Yunan ordusunun tutsak olmasıyla sonuçlanan o savaşı en küçük ayrıntılarına dek kendim yönetiyor ve gereken buyrukları, doğrudan doğruya kolordu komutanlarına ve başka komutanlara kendim veriyordum.
Emirlerime göre önlemler alınıp gereği yapılırken, ordu komutanı Nurettin Paşa yanımda duruyor ve olup bitenlere bakıyordu. Bir aralık, Kolordu Komutanını benim yanımdan uzaklaştırarak kimi buyruklar vermeye kalkışmış. Kolordu Komutanı, bu buyrukları yerine getirilemez nitelikte görmüş; Ordu Komutanı ile Kolordu Komutanı arasında, saygı dışı çekişmelere benzer bir şeyler olmuş. Kemalettin Sami Paşa Nurettin Paşa’nın yanından biraz sert davranışla ayrılmış. Bu durumu anladım. Kemalettin Sami Paşa’yı yanıma çağırıp coşkuya kapılmaması ve düzenbağını koruması gerektiğini söyledim. Sonra da, yalnız olarak Nurettin Paşa’yı çağırttım. Genel nitelikte kimi sorular sorarak, Kolordu Komutanına verdiği emrin gerçekten yerine getirilemeyecek bir emir olduğunu anlatmak istedim. Komutanlar, buyruk vermiş olmak için buyruk vermezler. Gerekli ve yapılabilecek olan işleri buyururlar. Emri verirken kendini, o emri yürütecek olanın yerine koymak ve emrin nasıl uygulanıp yürütüleceğini düşünmek ve bilmek gerektir.
Yaşamöyküsü kitapçığının dokuzuncu sayfasında, Irak’tan sonra, “Kafkas Cephesine gitmiş olan Nurettin Paşa’nın, üçüncü Ordu Bölge Komutanlığında ve ordu komutanlığı vekilliğinde bir süre bulunduğu” yazılıdır. Bu görevlerin ne olduğunu ve bu sürenin kaç gün olduğunu sormak gerekir.
Nurettin Paşa, Kafkas Cephesinden İstanbul’a dönüşünde “Aydın, Muğla ve Antalya Bölge Komutanı sanıyla İzmir’e gitmiş ve bulduğu dağınık birkaç müstahfaz birliğini çarçabuk düzene sokup, yeni tümenler kurarak Yirmi Birinci Kolorduyu meydana getirmiş...”
Efendiler, kolordu kurmak, son zamanda, Birinci Dünya Savaşının boş gösterileri sırasına geçmişti. Özellikle, karşısında düşman bulunmayan bölgelerde, askerlik şubeleri ve askerlik daireleri kuruyormuşçasına kolaylıkla kolordu komutanlıkları kurulur ve gerekli yetkiler verilirdi. Gerçekten, bütün savaş cepheleri “yardım!” diye inlerken, Yirmi Birinci Kolordu, önemsenecek bir varlık olsaydı, Aydın bölgesinde bırakılmazdı.
YAŞAMÖYKÜSÜ KİTAPÇIĞINA GÖRE NURETTİN PAŞA’NIN
İSTANBUL’DA VE ANADOLU’DA GÖRDÜĞÜ ÖNEMLİ İŞLER
Kitapçığın on altıncı sayfasında Nurettin Paşa’nın, “Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının girişimleri üzerine başlayan ulusal eylemlerin ileri gelenleriyle de ilişki kurarak...” İstanbul’da birtakım önemli işler yaptığından ve sonunda “İngilizlerin kendisini izlemeye başladıklarından”; “Mustafa Kemal Paşa’dan aldığı çağrı yazılarında artık İstanbul’dan çok Anadolu’da görev yapabileceğinin bildirilmesi...” üzerine ve daha başka nedenler dolayısıyla Anadolu’ya geçmiş olduğundan söz ediliyor.
Efendiler, Nurettin Paşa’nın İstanbul’da İngilizlerle ve Damat Ferit Paşa Hükümetiyle anlaştığını; Ankara’da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisini ve onun Hükümetini bilmiyormuş gibi davranarak bizi İstanbul’la uzlaştırmaya çalıştığını ve bununla ilgili olarak aramızda geçen tel yazışmalarını ve zorunlu olarak Ankara’ya geldikten sonra da buradaki davranışlarını daha önce, yeri geldiğinde anlatmıştım. Bunları bir daha anlatmayacağım.
On sekizinci sayfada: “Yukarıda sözü edilen yurt görevlerini başarı ile yapmış olan Nurettin Paşa ile Büyük Millet Meclisi arasında, birtakım resmi işlerden dolayı, anlaşmazlık çıkması üzerine kendisi hemen Ankara’ya gelmiş ve bu anlaşmazlık iyi bir biçimde çözümlenip giderilmiştir.” tümcesine rastlanmaktadır.
Nurettin Paşa’nın, hükümetçe Merkez Ordusu Komutanlığından nasıl çıkarılıp askeri mahkemeye verilmek üzere Ankara’ya getirtildiğini ve Meclisin kendisine karşı olan kızgınlığı, asılmasını isteyecek denli ileri gitmişken, Başkomutan olarak, Meclis kürsüsünden Nurettin Paşa’yı savunarak nasıl kurtardığımı da anlatmıştım. Burada, sırası gelmişken, yalnız bir noktaya dikkati çekmek isterim. Yukarıda okuduğumuz tümceye göre, bir Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır, bir de Nurettin Paşa... Bunlar karşı karşıya gelmişler... Anlaşmazlık giderilmiş... Bilindiği üzere, Meclisle karşı karşıya gelebilen yalnız hükümettir. Meclisin karşısına hükümet çıkar. Bir ordu komutanı, bir vali, herhangi bir görevli Meclisin karşısına çıkamaz.
Kitapçığın on sekizinci sayfasının son satırları, Nurettin Paşa’nın, “Tanrı’nın yardımıyla, yurdu tehlikeden kurtaran büyük zaferin başarıcısı ve etmeni olduğu ve ulusal tarihe bu kez de pek çok önemli ve benzeri bulunmayan bir onur ve övünç sayfası eklemeyi sağladığını” anlatmaya ayrılmıştır.
Efendiler, bu denli atakçasına bir iddiaya şaşmamak ve bunu yadırgamamak elden gelmez. Gerçekten, Nurettin Paşa Genel Saldırıda Birinci Ordu Komutanlığında bulundu. Bütün öteki komutanlarla birlikte kendisine verdiğimiz görevleri yapmaya çalıştı. Bu iddia kadar, yani bütün Türk ordusuna, ordumuzun büyük, küçük bütün komutanlarına, subaylarına ve bütün erlerine mal edilmesi gereken başarıyı ve onuru yalnız Nurettin Paşa’ya mal etmek kadar saçma, temelsiz ve ayıp bir şey olamaz! Nurettin Paşa’yı zaferini gibi göstermek, olsa olsa, kendisiyle alay etmek için olabilir. Yoksa Nurettin Paşa, Büyük Utkunun şerefine katılmaya en az hakkı olanlardan biridir.
Efendiler, Büyük Saldırıda Nurettin Paşa’yı ancak saldırının ikinci günü Kocatepe’de yalnız bırakmıştım. Çünkü düşmanın yenildiğini ve geri çekileceğini anlamıştır. Yenilgisini bozguna çevirmek ve geri çekilme yollarını keserek düşman ordusunu tutsak etmek için artık Kocatepe’de değil, durumu daha genel alarak gözden geçirecek ve ona göre genel nitelikte önlemler alacak yerde bulunmamız gerekli idi. O gün bile, Cephe Komutanı İsmet Paşa’nın uygun görüp benim imzamla yazdığı yüreklendirici kısa bir telefon buyruğu ile Nurettin Paşa’nın içgücünü korumak için önlem almak gerekli görünmüştü.
NURETTİN PAŞA’YI VE ORDUSUNU İZLEMEK VE
YÖNETMEK ZORUNDA KALDIM
Ondan sonra, Nurettin Paşa’nın işine karışmak ve ordusunu kendim yönetmek zorunda kaldım. Böyle yapmasaydım, Nurettin Paşa’nın yanılgılarından doğacak dokuncaları gidermek güç olurdu. Dumlupınar’da Kurmay Başkanı Emin Paşa’nın düzenlediği ileri yürüyüş emrinin kapsamlı anlayamayan ama, anlamamış değil de daha iyisini düşünmek ve yapmak istiyormuş gibi davranan Nurettin Paşa’nın duraksaması üzerine, duraksamayla geçirilecek zaman olmadığı uyarısında bulunarak kendisini, gerekli görüşü kabule zorladığım zaman, Nurettin Paşa bana demişti ki: “Paşam, siz bizi yalnız ve serbest bırakmıyorsunuz!” Buna, orada bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri, şu yolda ve sert bir dille yanıt verdi:
“Paşa, Paşa! dedi. Bu ordu bizim, bütün yurdun gözbebeğidir. Onun yönetimini rastlantılara bırakamayız!”
Dumlupınar’dan Uşak’a giderken yolda, Nurettin Paşa’nın aldığı önlemlerdeki eksikliği anlayıp tümenlerine kendim emir vererek önlem aldırmasaydım Trikupis tutsak edilmeyebilirdi. Uşak’ta kötü bir durumla karşılaşabilirdik. İzmir’e vardıktan ve hükümet konağına girdikten sonra, güneyden gelen top ve tüfek seslerini kendi kulağımla işitip ve Nurettin Paşa’nın öngörüşsüzlüğünü ve aymazlığını anlayıp hemen emir vererek önlem aldırmasaydım, İzmir’e girmiş ve İzmir sokaklarında, halkın içine karışmış olan birliklerimizin, biz de içinde olmak üzere korkuya düşüp darmadağın olması işten bile değildi.
İşbilirlik ve akıllılık taslayan Nurettin Paşa’nın, İzmir’de yabancı resmi görevlilerle yaptığı, tutanağa geçmiş konuşmasını kendim düzeltmeseydim, İzmir’e girmekten doğan yaygın sevinci yarıda bıraktıracak durumlardan belki de kaçınılamayacaktı.
Efendiler, bu söylediklerim, bütün ordu ileri gelenlerinin bildiği gerçeklerdir. Bu gerçekleri yalnız bir kişinin bilmediği anlaşılıyor; o da Nurettin Paşa’dır. “Kuşatan, yenen, kurtaran, gazi” sanlarıyla kendini andırmak gibi çocukça bir tutkuya kapılan Nurettin Paşa’nın, “Kûtülamare Kuşatıcısı Nurettin Paşa” diye bir kartını görmüştüm. Nurettin Paşa bu kartı, Taşköprü’de otururken, Kastamonu Bölgesi Vali ve Komutanı bulunan Muhittin Paşa’ya (şimdi Kahire Elçisi) göndermiş. Kartın boş yerlerine yazdığı yazılar arasında, karttaki sanla ilgili olarak: “Bunu da benden kimse alamaz ya!” diye bir tümce de vardı. Muhittin Paşa bu kartı ve karttaki yazıyı usla, sezgiyle bağdaşır göremediği ve dikkate değer bulduğu için, olduğu gibi bana iletmişti. Evet onu ondan kimse alamaz; ama onu ona veren de yoktur. Her başarılı savaşa katılan kişinin, hakkı yokken, kendisini, savaşı kazanan ve bu işte tek etmen olan kişi diye göstermesi, örnek tutulacak bir ahlak kuralı sayılmaz. Yurdumuzun çocuklarına, böyle gerçeğe uymayan yol tutmak ve davranışlarda bulunmak alışkanlığını veremeyiz. Gelecek kuşaklara, böyle havadan, “yenen, kurtaran” sanları kazanılabileceği gibi yanlış bir düşünceyi kalıt olarak bırakamayız!
Yaşam öyküsü kitapçığının kabındaki “Gazi” ünvanının kullanılmasına gelince, bu ünvanı Nurettin Paşa’ya kitapçığı yayımlayan “A.S.” verebilir. Ama gerçek ve yasa bununla yalnız ve ancak alay eder. Gerçi, savaşa “ya şehit, ya da gazi olmak için” gidilir. Genel olarak, savaş alanında ölenlerin hepsine “şehit” derlerse de, sağ kalanların hepsine “gazi” ünvanı verilmez. Bu ünvan, ancak yasa ile verilir. Uygar bir ulusun, yüksek çıkarları gereği, yapmak zorunda kaldığı savaşlar, Arap boylarının savaşçıkları değildir. Öyle bile olsa, bu savaşlardan sağ ve esen çıkanları koçaklamak için belki, yalnız anaları babaları: “Benim gazi oğlum!” der ve övünür. Ama ulus ve tarih, ünvan vermekte o denli açık elli değildir.
Yaşamöyküsü kitapçığının son sayfasından da bir tümce alarak bu öyküyü bitirelim:
Nurettin Paşa, “Irak cephesinde iken yerli halkın kendisine vermiş olduğu, Peygamber Hazretlerinin Kerbela’da yatan torunu İmam Hüseyin Hazretlerinin kutlu kılıcını taşımakla onur duyar.”
Efendiler, bu nasıl söz!
Kerbela, Peygamber’in torunu, İmam, kutlu kılıç, onur duymak... Bilisizlerin hoşuna gidecek bu gibi sözlerle ulusu aldatmak yolunu tutanlar, artık biraz acısınlar!.. Ulus da, uyanıklığını ve sağgörüsünü artırsın!
Efendiler, bağımsız olarak başarı sağlayamayacağını anlayan birtakım kişiler de, iki yüzlü davranışlarla içimize girmek yolunu bulabilmişlerdi. Bunların içyüzleri ikinci Meclis toplanıp da göreve başladıktan sonra anlaşılacaktır.
*
LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Türkiye Büyük Millet Meclisinin ikinci seçim dönemi, yeni Türkiye Devletinin tarihinde mutlu bir geçiş evresine rastladı. Gerçekten, dört yıllık Kurtuluş Savaşımız, ulusumuzun ününe, sanına yaraşır bir barışla sonuçlanmış bulunuyordu.
24 Temmuz 1923’te Lozan’da imza edilen antlaşma, 24 Ağustos 1923’te Mecliste onaylandı.
MONDOROS ATEŞKES ANLAŞMASINDAN SONRA
TÜRKİYE’YE YAPILAN DÖRT BARIŞ ÖNERİSİNİN
KARŞILAŞTIRILMASI
Efendiler, Mondros Ateşkes Anlaşmasından sonra, düşman devletler Türkiye’ye dört kez barış koşullan önermişlerdir. Bunların birincisi, Sevr tasarısıdır. Bu tasarı İtilaf devletlerince, Yunan Başbakanı Bay Venizelos’un da katılmasıyla düzenlenmiş ve üzerinde bir görüşme yapılmaksızın Vahdettin Hükümetince 10 Ağustos 1920’de imza edilmiştir.
Türkiye Büyük Millet Meclisince bu tasarı tartışılmaya değer bile görülmemiştir.
İkinci barış önerisi, Birinci İnönü Savaşından sonra toplanan Londra Konferansının bitiminde, 12 Mart 1921’de yapılmıştır. Bu öneri, Sevr Antlaşmasında kimi değişiklikler yapılmasını kapsıyor idiyse de, değinilmemiş olan sorunlarda Sevr tasarısındaki maddelerin tümünün, olduğu gibi bırakıldığını kabul etmek gerekir.
Bu öneri, bizce tartışma konusu olmadan, İkinci İnönü Savaşının başlamasıyla sonuçsuz kalmıştır.
Üçüncü barış önerisi 22 Mart 1922’de, yani Sakarya Zaferinden ve Fransızlarla yapılan Ankara Anlaşmasından sonra, yakın bir saldırımızın beklendiği sıralarda, Paris’te toplanan İtilaf devletleri dışişleri bakanlarınca yapılmıştır. Bu öneride, Sevr tasarısını temel edinerek işe başlama ilkesinden vazgeçilmişti; ama bu da ana çizgileriyle ulusal amacımızı gerçekleştirecek nitelikten uzaktı. Dördüncü öneri, Lozan Antlaşmasının imzalanmasıyla sonuçlanan görüşmelere konu olmuştur.
İtilaf devletlerinin Türkiye’ye kabul ettirmeyi düşündükleri tasarılarla Kurtuluş Savaşı sonunda elde ettiğimiz sonucu açıkça gözden geçirmek için, bu dört türlü öneri arasında, yalnız en önemli konuları ele alarak kısa bir karşılaştırma yapmayı yararlı sayarım.
I. Sınırlar
a- Trakya sınırı:
Sevr’de: Çatalca hattından biraz ilerde bulunan Podima-Kalikratya çizgisi.
Mart 1921 önerisinde: Söz konusu edilmemiştir.
Mart 1922 önerisinde: Tekirdağ bizde Babaeski, Kırklareli ve Edirne Yunanlılarda kalmak üzere bir çizgi.
Lozan’da: Karaağaç da bizde olmak üzere Meriç çizgisi.
b- İzmir bölgesi.
Sevr tasarısında: Bu bölgenin sınırları Kuşadası, Ödemiş, Salihli, Akhisar ve Kemer iskelesine az çok yakın yerlerden geçmektedir.
Bu bölge Türk egemenliğinde kalacak; ama Türkiye bu egemenliği kullanma hakkını Yunanistan’a verecek; Türk egemenliğinin belirtisi olarak İzmir kentinin dış direneklerinden birinde Türk bayrağı bulunacaktı. Bir bölge meclisi toplanacak ve beş yıl sonra bu meclis, bölgeyi temelli Yunanistan’a katmaya karar verebilecekti.
Mart 1921 önerisinde: İzmir bölgesi Türk egemenliğinde kalacak, İzmir kentinde bir Yunan kuvveti bulunacak ve İzmir bölgesinin geri kalan yerlerinde, çeşitli soydan halkın sayısal oranına göre kurulan bir jandarma birliği bulunacak, bu birliğe İtilaf devletleri subayları komuta edecek.
Yönetim işlerinde de yine çeşitli soydan halkın sayısı oranı göz önünde tutulacak ve bölgenin Milletler Cemiyetince atanacak Hıristiyan bir valisi olacak, bu valinin yanında, seçim yoluyla kurulmuş bir meclisle bir danışma kurulu bulunacak, Valilikçe, Türkiye’ye, gelire göre artan bir vergi verilecek; bu anlaşma beş yıl sürecek ve iki yandan birinin isteği üzerine Milletler Cemiyetince değiştirilebilecek.
Mart 1922’ önerisinde: Bütün Anadolu ve dolayısıyla İzmir de bize geri verilecek yollu aldatıcı bir söz verme var. İzmir Rumlarının yönetime adaletli olarak katılması için, benzeri bir hak, Yunanistan’da kalacak Edirne Türklerine de tanınmak koşuluyla, bir yöntem saptanması konusunda İtilaf devletleri, Türkiye ve Yunanistan’la anlaşacaklardır.
Lozan’da: Doğallıkla bu gibi sorunlar söz konusu bile olmamıştır.
c- Suriye sınırı:
Sevr’de: Akdeniz kıyısında, aşağı yukarı, Kara taş burnundan başlayarak Osmaniye, Bahçe, Gaziantep, Birecik, Urfa, Mardin ve Nusaybin’i epey güneyde ve Suriye topraklarında bırakan bir sınır.
Mart 1921’de: Aşağı yukarı şimdiki sınır olmak üzere Fransızlarla ayrıca bir anlaşma imzalanmıştır.
Lozan’da: 20 Ekim 1021 günlü Ankara Anlaşması sınırları olduğu gibi bırakılmıştır.
ç- Irak sınırı:
Sevr’de: İmadiye bizde kalmak koşuluyla, Musul ilinin kuzey sınırı.
Mart 1921 önerisinde: Söz konusu edilmemiştir.
Mart 1922 önerisinde: Söz konusu edilmemiştir.
Lozan’da: Sınırın saptanması sonraya bırakılmıştır.
d- Kafkas sınırı:
Sevr’de: Türk-Ermeni sınırının saptanması Amerika Cumhurbaşkanı Vilson’a (Wilson) bırakılmıştır. O da, sınır olarak, Karadeniz kıyısında Giresun’un doğusundan başlayıp Erzincan’ın batı ve güneyinden, Elmalı, Bitlis ve Van gölü güneyinden geçen ve birçok yerlerde Birinci Dünya Savaşındaki Türk-Rus cephesini izleyen bir çizgiyi göstermiştir.
Mart 1921 önerisinde: Milletler Cemiyeti, bir Ermeni yurdu kurulması için doğu illerinden Ermenistan’a bırakılacak toprakları saptamak üzere bir altkurul görevlendirerek ve Türkiye bu altkurulun kararını kabul edecek.
Mart 1922 önerisinde: Bir Ermeni yurdu kurulması için Milletler Cemiyetine başvurulacağından söz edilmektedir.
Lozan’da: Bu sorun ortadan kaldırılmıştır.
e- Boğazlar bölgesi:
Sevr’de: Rumeli’nin Türkiye’de kalan parçasının tümü.
Anadolu’da Ege Denizi kıyısında, aşağı yukarı İzmir bölgesi sınırından başlayarak Manyas gölünün güneyine, Bursa ile İznik’in biraz kuzeyinden ve Sapanca gölünün batı ucundan Ahabadr deresinin kavşağına değin uzanan bir çizgi ile sınırlandırılmış bir bölge. Bu bölgede asker bulundurma ve askerlikle ilgili işler yapma hakkı yalnız İtilaf devletlerinin olacaktı, Adı geçen bölgedeki Tür jandarması da İti1af devletleri komutanlığına bağlanacaktır.
İtilaf devletleri, bu bölgedeki askerlikle ilgili işlerde kullanılabilecek tren ve karayolları yapımını yasaklayabileceği gibi, yapılmış olan yollardan bu işlerde kullanılabilecek olanları da bozdurtabilecektir.
Mart 1921 önerisinde: Çanakkale güneyinde Bozcaada karşısından Karabiga’ya çekilen çizginin kuzeyi ile Boğaziçi’nin iki yakasında 20-25 kilometrelik bir bölge.
Çanakkale Boğazı’nın yükseklerden bakan her iki yanındaki adalar.
İtilaf devletleri yalnız, Yunanistan’a kalacak olan Gelibolu ile bize kalacak olan Çanakkale’de asker bulunduracak; bu koşulla İstanbul’u ve İzmit yarımadasını boşaltacak ve Türkiye’nin İstanbul’da asker bulundurmasına ve Anadolu’dan Rumeli’ye, ya da Rumeli’den Anadolu’ya asker geçirmesine izin verecektir.
Mart l922 önerisinde: Erdek yarımadası dışta kalmak üzere Çanakkale sancağı. Boğaziçi’nin güneyinde o zaman yansız sayılan bölge, yani aşağı yukarı İzmit yarımadası askerden arınmış bölge olacaktır.
Yurdumuzda, İtilaf devletlerinin kuvvetleri kalmayacaktır.
Lozan’da: Gelibolu yarımadasıyla Kumbağı, Bakla Burnu çizgisinin güneydoğusu; Çanakkale bölgesinde kıyıdan yirmi kilometrelik bir yer ve Boğaziçi’nin iki yakasında kıyıdan on beş kilometrelik birer bölge ve Marmara’da da İmralı adasından başka adalar ile Bozcaada ve Gökçeada askerden arındırılacaktır.
Hiçbir yerde İtilaf dev1etlerinin kuvvetleri kalmayacaktır.
II. Kürdistan
Sevr’de: İtilaf devletleri delegelerinden kurulacak bir altkurul, Fırat’ın doğusunda ve Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan bölge için özerk bir yönetim biçimi hazırlayacaktır.
Antlaşmanın imzasından bir yıl sonra, bu bölgenin Kürt halkı, Millet1er Cemiyetine baş vurarak, Kürtlerin çoğunluğunun Türkiye’den ayrı, bağımsız bir devlet kurmak istediğini tanıtlarsa ve Milletler Cemiyeti bunu kabul ederse, Türkiye bu bölgedeki her türlü haklarından vazgeçecektir.
Mart 1921 önerisinde: İtilaf devletleri yeni durumu göz önünde tutarak bu konuda Sevr tasarısında değişiklik yapmayı göz önüne almak eğilimindedirler. Ancak bu değişikliğin yapılması, özerk olarak yönetilen bölgeler ile Kürt ve Asurlu-Geldanlı çıkarlarının yeterince korunması için hükümetimizin kolaylık göstermesi koşuluna bağlanmıştır.
Mart 1922 önerisinde: Söz konusu edilmemiştir. Lozan’da: Doğallıkla söz konusu ettirilmemiştir.
III. Sömürü Bölgeleri
Sevr Antlaşmasından sonra İtilaf devletlerinin aralarında imzaladıkları üçlü anlaşmaya göre:
a- Fransız işgal bölgesi:
Suriye sınırıyla aşağı yukarı Adana ilinin batı ve kuzey sınırı ve Kayseri ile Sıvas’ın kuzeyinden geçen ve Muş’a yaklaştıktan sonra bu kenti dışarda bırakarak Cizre’ye uzanan bir çizginin içinde kalan bölge.
b- İtalyan işgal bölgesi:
İzmit yarımadasından çıktıktan sonra Afyonkarahisar’a dek Anadolu tren yolu ve oradan Kayseri yakınında Erciyes dağı yöresine dek uzanan çizgiyle İzmİr bölgesi, Ege Denizi, Akdeniz ve Fransız bölgesi arasında kalan bölge.
Mart 1921’de: Bekir Sami Bey’le Fransız ve İtalyan dışişleri bakanları arasında imzalanıp hükümetçe kabul edilmeyen anlaşmalara göre:
a- Fransız işgal bölgesi:
O sırada Fransızların elinde bulunan yerlerle Sıvas, Elazığ ve Diyarbakır illeri.
b- İtalyan işgal bölgesi:
Antalya, Burdur, Muğla, Isparta sancakları ile Afyonkarahisar, Kütahya, Aydın ve Konya sancaklarının sonradan saptanacak yerleri.
Mart 1922 önerisinde: Söz konusu edilmemiştir. Lozan’da: Söz konusu edilmemiştir.
IV. İstanbul
Sevr’de: Antlaşma tastamam uygulanmazsa, İstanbul’da bizden alınacaktır.
Mart l921 önerisinde: Bu gözdağının kalkacağı, Türkiye’nin İstanbul’da asker bulundurabileceği ve Boğaziçi’nin çevresindeki askerden arınmış bölgeden asker geçirmemize izin verilebileceği yazılıdır.
Mart l922 önerisinde: İstanbul’dan çıkarılacağımız yolundaki gözdağının kaldırılacağına ve İstanbul’da bulundurulabilecek Türk kuvvetinin de artırılacağına söz verilmektedir.
Lozan’da: Söz konusu olmamıştır.
V. Uyrukluk
Sevr’de: Gerek İtilaf devletlerinden (Yunanistan da içinde olmak üzere), gerek yeni kurulan devletlerden (Ermenistan vb.) birinin uyrukluğuna girmek isteyen Türk uyruklarından hiç kimseye, Türk Hükümetince engel olunmayacak ve bunların yeni uyrukluğu kabul edilecektir.
Mart 1921 önerisinde: Söz konusu edilmemiştir.
Mart 1922 önerisinde: Söz konusu edilmemiştir.
Lozan Antlaşmasında: Söz konusu edilmemiştir.
Ancak, görüşmeler sırasında İtilaf devletleri bir adamın uyrukluğunu saptamak işinde Türkiye’deki yabancı elçiliklerle konsoloslukların verecekleri belgelerin yeter sayılmasını istemişlerdi. Bu öneri, Sevr tasarısının yukarda söz konusu edilen 128’inci maddesinin yeni bir biçimiydi. Doğallıkla bunu kabul etmedik.
VI. Adalette Ayrıcalık Hakları
Sevr’de: İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya temsilcilerinden kurulan dört üyeli bir yarkurul, ayrıcalık haklarından yararlanan öteki devletlerin uzmanlarıyla birlikte yeni bir yöntem düzenleyecek ve Osmanlı Hükümetiyle görüştükten sonra bu yöntemi öğütleyebilecek.
Osmanlı Hükümeti bu yöntemi kabul edeceğine şimdiden kesin söz verecek.
Mart 1921 önerisinde: Sözü geçen altkurulda, Türkiye’nin de temsilci bulundurmasını İtilaf devletleri kabul etmektedir.
Mart 1922 önerisinde: 1921 önerisi gibi.
Lozan’da: Ayrıcalık haklarıyla ilgili hiçbir şey yoktur.
Danışma niteliğinde olmak üzere, birkaç yabancı uzmanı, beş yıl için, çalıştırmayı kabul ettik.
VII. Azınlıkların Korunması
Sevr’de: 1918 Ateşkes Anlaşmalarından sonra yapılan bütün antlaşmalarda bulunan hükümlerden başka, Türkiye’nin, özellikle şunları da kabul etmesi istenilmiştir:
a- Yerlerinden ayrılmış olan ve Türk olmayan bütün halkın eski yerlerine gönderilmesi,
Başkanları Milletler Cemiyetince atanacak olan yargıcı altkurulları aracılığıyla bunların haklarının geri verilmesi; bu altkurullar isterlerse, Türk olmayan halkın yıkımına uğrayan mallarının onarılması için de, para1arı hükümetçe ödenmek üzere işçiler sağlanması, göç ettirme ve buna benzer işlerde parmağı bulunduğu, adı geçen kurullarca öne sürülen herkesin sürgün edilmesi vb.
b- Türk Hükümeti, azınlıkların, Millet Meclisinde kendi sayıları oranında temsilci bulundurmalarını sağlayan bir seçim yasası tasarısını iki yıl içinde İtilaf devletlerine sunacaktır.
c- Patrikhanelerle bunlara benzer kurumlara tanınmış olan bütün ayrıcalıklar artırılıp pekiştirilmekte, bunların yönettikleri okul, öksüzler yurdu ve benzerleri üzerinde o güne değin hükümetin kullanmış olduğu az etkili bir denetleme hakkı da kaldırılmaktadır.
ç- İtilaf devletleri, Milletler Cemiyeti Kuruluna danışarak bu kararların yürütülmesini sağlamak için alınması gereken önlemleri saptayacaklardır. Türkiye bu konuda, sonradan alınacak her önlemi kabul edeceğine şimdiden kesin söz verecektir.
Mart 1921 önerisinde: Azınlıklardan söz edilmemiştir. Bu öneri Sevr’de yapılacak değişiklikleri kapsadığı için, bundan, adı geçen antlaşmanın azınlıklarla ilgili bölümünün değiştirilmeyeceği anlamı çıkarılabilir.
Mart 1922 önerisinde: Türkiye ve Yunanistan’daki azınlıklarla ilgili bir önlemler dizisi önerileceği ve bunların iyi uygulanmasını denetlemek için Milletler Cemiyetince komiserler atanacağı yazılıdır.
Önlemlerin ne olacağı belirtilmemiştir.
Lozan’da: Ulusal Andımızda kabul etmiş olduğumuz üzere ve yalnız Müslüman olmayanlara uygulanmak için, Birinci Dünya Savaşından sonra yapılan bütün uluslararası anlaşmalarda bulunan hükümler.
VIII. Askerlikle ilgili Hükümler
Sevr’de:
Türkiye’nin silahlı kuvvetleri şu sayıları aşmayacaktır:
Padişahı Koruma Birliği 700 kişi
Jandarma 35.000 kişi
Jandarmayı desteklemek için özel birlikler 15.000 kişi
50.700 kişi
Harp Akademisi ve askeri okul1ar öğrencileri, depo birliklerinde ve çeşitli işlerde görevli erlerle subaylar da bu sayının içindedir.
Özel birliklerin, 15 batarya dağ topu bulunabilecek; sahra topu, ya da ağır topu olmayacaktır.
Ülke, çeşitli bölgelere ayrılacak ve her bölgede bir jandarma birliği bulunacaktır.
Jandarmanın topu ve teknik araçları bulunmayacaktır.
Özel birlikler kendi bölgelerinin dışında kullanılamayacaklardır.
Jandarma subayları arasında, bin beşyüzü geçmemek üzere, yabancı subay bulunacaktır. Her bölgedeki yabancı subaylar bir ulustan olacaktır.
Sonradan saptanacak olan bu bölgelerin sayısı belirtilmemekle birlikte; sayının, İtilaf devletlerinin düşüncesine göre, en az dört olacağı, Antlaşmanın kimi hükümlerinden, özellikle bir birliğin kuvvetinin bütün birlikler kuvvetinin dörtte birini aşmayacağı yolundaki hükümden çıkarılabilir. Böylelikle İngiltere, Fransa ve İtalya subaylarının birer bölgesi bulunacağı gibi, belki Yunanistan’a ve belki de ilerde Ermenistan’a birer bölge verilmesi düşünülmüştür.
Özel birliklerin erleriyle jandarmaların hepsi aylıklı olup bunlar, en az on iki yıl askerlik edecek ve zorunlu askerlik ödevi kalkacaktır.
Her bölgedeki birliğe alınacak erler ve subaylar o bölge halkından olacak ve askerler arasında her soydan adam bulundurulmasına elden geldiğince dikkat edilecektir.
Deniz kuvvetlerimiz yedi gambot ile altı torpidoyu geçmeyecek; hiçbir uçağımız ve güdümlü balonumuz olmayacaktır.
İtilaf devletlerinin kara, deniz ve hava denetleme kurullarının, ülkemiz içinde her türlü denetleme hakları olacaktır. Özellikle Kara Denetleme Kurulu:
Türkiye’nin kullanabileceği polis, gümrükçü, orman koruyucusu vb. gibi görevlilerin sayısını saptamak; artacak silah ve cephanelerimizi alarak; ülkemizi bölgelere ayırmak, her bölgede bulunacak jandarma ve özel birlik sayısını saptamak, bunların hangi işlerde, nasıl çalıştırıldıklarını denetlemek, yabancı subayların sayısını ve oranını saptamak ve hükümetle işbirliği yaparak yeni silahlı kuvvetlerimizi düzenlemekle vb. görevli olacaktır.
Mart 1921 önerisinde: Jandarma sayısı: 45.000’e, özel birliklerin asker sayısı 30.000’e çıkarılmıştır.
Hükümet, Jandarmanın yurt içinde dağıtımını, İtilaf devletlerinin yukarda sözü geçen Kara Denetleme Kurulu ile anlaşarak yapacaktır.
Jandarma subay ve astsubay oranı yükseltilecektir. Yabancı subay sayısı azaltılacak ve bunların birliklere dağıtımı, Kara Denetleme Kurulu ile hükümet arasında uzlaşılarak kararlaştırılacaktır. (Bununla belki de her bölgede bulunacak yabancı subayların bir ulustan olmayacağı anlatılmak istenmiştir.)
Mart 1922 önerisinde: Aylıklı er kullanılması ile ilgili yöntem, olduğu gibi bırakılmış; jandarma 45.000’e, özel birliklerdeki asker sayısı 40.000’e çıkarılmıştır.
Jandarmada yabancı subayların kullanılması Türkiye’ye öğütlenmekle birlikte bu, koşul olarak ileri sürülmemektedir.
Lozan’da: Trakya ve Boğazlar’da askerden arınmış duruma getirilen bölgelerle ilgili sınırlamalardan başka hiçbir şey yoktur. Dahası, Boğaziçi’nin iki yakasındaki askerden arınmış bölgede 12.000 asker bulundurabilmek hakkını kazanmışızdır. Bu bölgeler için bile hiçbir denetleme kabul edilmemiştir.
IX. Ceza
Sevr tasarısında: İtilaf devletleri (bu arada Yunanistan) ve Türkiye’den toprak almış olan devletler (Ermenistan ve başkaları) isterlerse, Türkiye, savaş sırasında savaş kurallarına aykırı davranışlarda bulunmuş, ya da Türkiye içinde kıyımlar yapmış ve zorla göç ettirme gibi işlere karışmış olan kimseleri, teslim edecektir. Bu kimseler, kendilerini isteyen devletin askeri mahkemesince yargılanacak ve cezalandırılacaklardır.
Mart 1921 önerisinde: İtilaf devletlerinin önerilerinde bundan söz edilmemiştir. Ancak Bekir Sami Bey’in, İngilizlerle imza etmiş olduğu değiştokuş sözleşmesinde, elimizdeki bütün İngilizlerin verilmesine karşın bir kısım Türkleri suçlu sayarak İngilizler elinde bırakmayı kabul etmiş olması, Sevr tasarısında bulunan eski hükümlerin daha yumuşatılmışından başka bir şey değildir.
Mart 1922’de: Bundan söz edilmemiştir.
Lozan’da: Söz edilmemiştir.
X. Akçalı İşler
Sevr’de: İtilaf devletleri, Türkiye’ye yardım konusunda, İngiliz, Fransız ve İtalyan delegelerinden bir Maliye kurulu kuracaklar ve bu kurulda danışman niteliğinde bir Türk komiseri bulunacaktır.
İşbu kurulun görevleri ve yetkisi aşağıdaki gibi olacaktır:
a- Türkiye’nin gelirlerini korumak ve artırmak için her türlü önlemleri alabilecektir.
b- Türk Millet Meclisine sunulacak olan bütçe, önce Maliye Kuruluna sunulacak ve onun kabul ettiği biçimde, Meclise gönderilecektir. Meclisin yapacağı değişiklikler, ancak Kurulca uygun görünürse yürürlüğe konulabilecektir.
c- Kurul, doğrudan doğruya kendisine bağlı olacak ve üyeleri kendisinin uygun bulacağı kişilerden seçilip atanacak Türk Maliye Teftiş Kurulu aracılığı ile, bütçenin ve akçalı yasa ve tüzüklerin uygulanmasını denetleyecektir.
ç- Genel Borçlar Kurulu ve Osmanlı Bankasıyla anlaşarak Türkiye’nin para işlerini düzenleyecek ve düzeltecektir.
d- Türkiye’nin, Genel Borçlara karşılık tutulan gelirler dışında kalan bütün gelirleri işbu Maliye Kurulunun buyruğuna verilecektir. Kurul bunlarla:
İlkin, kendisinin ve Türkiye’de kalacak olan İtilaf devletleri kuvvetlerinin giderilerini karşıladıktan sonra, 30 Ekim 1918’den beri İtilaf devletleri ordularının gerek bugünkü Türkiye’de gerek Osmanlı İmparatorluğunun başka yerlerindeki giderlerini ödeyecektir.
İkinci olarak, Türkiye yüzünden dokuncaya uğrayan bütün İtilaf devletleri uyruklarının gördükleri dokuncaları ödeyecektir.
Türkiye’nin gereksemeleri bundan sonra düşünülecektir.
e- Hükümetçe verilecek her bir ayrıcalık, Maliye Kurulunun onamasına bağlıdır.
f- Şimdi yürürlükte olan kimi vergilerin Genel Borçlar Kurulunca doğrudan doğruya toplanması yöntemi, Kurulun onayıyla, elden geldiğince genelleştirilecek ve bütün Türkiye’de uygulanacaktır. Gümrükleri, Maliye Kurulunca atanıp işten çıkarılabilecek ve bu kurula karşı sorumlu olacak bir genel müdür yönetecektir vb.
Mart 1921 önerisinde: Yukarıda adı geçen Maliye Kurulu, Türk Maliye Bakanının onursal başkanlığı altında bulunacaktır. Kurulda Bir Türk delegesi bulunacak ve bu, Türk maliyesi ile ilgili işlerde oy kullanacaktır. İtilaf devletlerinin akçalı çıkarları ile ilgili işlerde ise, Türk delegesinin yetkisi, ancak danışma niteliğinde olacaktır.
Türk Millet Meclisinde, Türk Maliye Bakanı ile Maliye Kurulunca birlikte hazırlanacak bütçede değişiklik yapma yetkisi bulunacaktır. Ama, yapılacak değişiklikler, bütçenin denkliğini bozacak nitelikte ise, bütçe onanmak üzere yeniden Maliye Kuruluna gönderilecektir.
Türk Hükümeti, ayrıcalıklar verme hakkını yine elde edecektir. Ancak, Türk Maliye Bakanı bu konudaki sözleşmelerin Türk Hazinesi çıkarına uygun olup olmadığını Maliye Kurulu ile birlikte inceleyecek ve bu konuda birlikte karar alınacaktır.
Mart 1922 önerisinde: Maliye Kurulu oluşturmaktan vazgeçilecektir. Ama, İtilaf devletlerine olan savaştan önceki borçların ödenmesi ve pek aşırı olmayan bir dokunca ödentisinin verilmesi için gereken denetlemenin Türk egemenliği ilkesiyle bağdaştırılmasına çalışılacaktır.
Savaştan önceki Genel Borçlar Kurulu, olduğu gibi bırakılacak ve yukarıda sözü edilen iş için İtilaf devletlerince bir Arıtma Kurulu kurulacaktır.
Lozan’da: Bu gibi bağlayıcı hükümlerin hepsi kaldırılmıştır.
XI. Tutumsal İşler
Sevr’de: Ayrıcalık hakları, savaştan önce bunlardan yararlanan İtilaf devletleri uyruklarına yine verileceği gibi, bu haklardan daha önce yararlanmamış olan devletler (Yunanistan, Ermenistan vb.) uyruklarına da yeniden verilecektir.
(Bu haklar arasında birçok vergi bağışıklıkları bulunduğu; ayrıca, uyrukluk bölümünde görüldüğü üzere, her Türk uyruğunun İtilaf devletlerinden birinin uyrukluğuna girmesine engel olma hakkının bizden alındığı düşünülürse, bu hükmün kapsamı daha iyi belirir.)
Gümrük vergisi bildirgeleri için 1907 bildirgesi (%8) yeniden yürürlüğe konulmaktadır.
Türkiye, İtilaf devletlerinin gemilerine en azından Türk gemilerine verdiği hakları tanıyacaktır.
Yabancı postalar yeniden kurulacaktır.
Mart 1921 önerisinde: Yalnız yabancı postaların birtakım koşullar altında kaldırılmasının düşünüleceği söylenilmekte olduğuna göre, öbür hükümler olduğu gibi bırakılmaktadır.
Mart 1922 önerisinde: İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya ve Türkiye delegelerinden ve ayrıcalık haklarından yararlanan öteki devletlerin uzmanlarından kurulacak bir kurul, barışın yürürlüğe girişinden sonraki üç ay içinde, İstanbul’da toplanıp ayrıcalık haklarıyla ilgili yöntemin değiştirilmesi için öneriler hazırlayacaktır.
Bu öneriler, yabancı uyrukluların Türklerle eşit vergi vermesini sağlayacaktır. Bu öneriler hazırlanırken gümrük vergisinde gerekli görülecek değişikliklerin yapılması da düşünülecektir.
Lozan’da: Ayrıcalık haklarının her türlüsü tümden ve süresiz olarak kaldırılmıştır.
X. Boğazlar Kurulu
Sevr’de: Kendine özgü bayrağı, bütçesi ve kolluğu bulunacak olan bu kurul, gemilerin boğazlardan geçmesi, fenerler, kılavuzluk... vb. gibi işlerle uğraşacak ve daha önce Yüksek Sağlık Kurulunun yaptığı görevlerle kurtarma işleri bundan böyle bu kurulun gözetimi altında ve onun yönergesi uyarınca yürütülecektir. Kurul, boğazların özgürlüğünü tehlikede görürse, İtilaf devletlerine başvurabilecektir.
Kurulda Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya ve Rusya delegelerinin ikişer oyu olacaktır.
Amerika istediği zaman, Rusya da Milletler Cemiyetine girdiği zaman, Kurula katılabileceklerdir.
Kurul üyeleri, siyasal bağışıklıklardan yararlanacaklardır. Kurula, sıra ile ve ikişer yıl süre ile, iki oyu olan devletlerin delegeleri başkanlık edeceklerdir.
Mart 1921 önerisinde: Türk delegesinin de iki oyu olacak ve Boğazlar Kuruluna başkanlık edecektir.
Mart 1922 önerisinde: Yine Türk delegesi Kurula başkanlık edecektir. Boğazlarla ilgili bütün devletlerin Kurulda delegeleri bulunacaktır.
Lozan’da: Kurulun başkanlığı bize verilmiştir.
Kurulun görevi, gemilerin boğazlardan geçişinin Boğazlar Sözleşmesi hükümlerine uygunluğunu sağlamaktır. Kurul her yıl Milletler Cemiyetine rapor verecektir.
Lozan Antlaşması ile İstanbul’daki Uluslararası Sağlık Kurulu da kaldırılarak sağlık işleri Türkiye Hükümetine bırakılmıştır.
Efendiler, Lozan Barış Antlaşmasındaki hükümleri, öbür barış önerileriyle daha çok karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış, büyük bir öldürünün yıkılışını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal utku yapıtıdır!
İSMET PAŞA İLE RAUF BEY ARASINDA ÇIKAN ANLAŞMAZLIK
Efendiler, Lozan Barış görüşmeleri sırasında oluşan ve barış yapıldıktan sonra açığa vurulan ve yayılan bir sorunu burada söz konusu ederek, kamuoyunu aydınlatmak isterim. Açığa vurulan ve yayılan sorun, Delegeler Kurulu Başkanı İsmet Paşa ile Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey arasında çıkan anlaşmazlıktır.
Bu anlaşmazlığı, ilgili belgeleri inceleyerek köklü ve sağlam nedenlere dayamak güçtür. Bu bakımdan, anlaşmazlığı daha çok ruhsal ve duygusal yönlerden incelemek gerektiği düşüncesindeyim.
Çeşitli ilişkilerle bildirmiştim ki, Lozan Konferansı söz konusu olduğu zaman, Delegeler Kurulu Başkanlığını Rauf Bey’in yapmasını isteyen1er vardı. Gerçekte, Rauf Bey Delegeler Kurulu Başkanı olmak istiyordu. İsmet Paşa’nın, askeri danışman olarak kendisiyle birlikte gönderilmesini de benden dilemişti. Ben, Rauf Bey’e, İsmet Paşa’dan, ancak onun başkan olarak gönderilmesiyle yararlanılabileceği yanıtını verdim. Sonra, bilindiği üzere, Rauf Bey’i göndermedik. İsmet Paşa ordunun başından alındı. Dışişleri Bakanlığına seçildi ve Delegeler Kurulu Başkanlığına atandı.
Lozan Konferansının birinci döneminden sonra, İsmet Paşa’nın uğradığı yergileri, eleştirileri an1atmıştım. Böyle olmakla birlikte ikinci kez Lozan’a gönderilen yine İsmet Paşa oldu. İsmet Paşa, Lozan görüşmelerini büyük bir uyanıklıkla yürütüyordu. Görüşme evrelerini düzen1i olarak Bakanlar Kuruluna bildiriyordu. Kimi önemli sorun1arda Bakanlar Kurulunun görüşünü, düşüncesini soruyor, ya da yönerge istiyordu. Çözümlenmesi gereken sorunlar önemli; verilen savaşımlar da ağır ve üzücü idi. Rauf Bey, de İsmet Paşa’nın görüşmeleri yürütüş biçimini beğenmezlik duygusu uyanmıştı. Bu duygusunu Bakanlar Kurulundaki arkadaşlarına da aşılamak isteğine kapılmıştı. Bakanlar Kurulunda, İsmet Paşa’nın raporlan okundukça, zaman zaman: “İsmet Paşa bu işi başaramayacak.” denmeye başlanmış. Dahası, bir ara1ık, İsmet Paşa’yı geri çağırmak önerisi ortaya atılmış. Rauf Bey, hemen bu öneriyi oylamaya kalkışmış. Milli Savunma Bakanı olarak Bakanlar Kurulunda bulunan Kazım Paşa’nın karşı gelmesi üzerine vazgeçilmiş.
Öte yandan, İsmet Paşa’da da Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey’e karşı güvensizlik duygusu başlamış. Rauf Bey’in imzasıyla bildirilen görüşlerden, bana duyurulmaksızın kendisine yönerge verilmekte olduğu kaygısına düşmüş.
En sonu, İsmet Paşa, görüşmelerin ağır ve önemli evrelere girdiğinden söz ederek, 4urumu benim izlememi yazdı.
Gerçi, İsmet Paşa’nın raporlarından ve Bakanlar Kurulu kararlarından bana bilgi veriliyordu; ama, Rauf Bey’in kararları nasıl yazıp bildirdiğini denetlemiyordum. İsmet Paşa’nın dikkatimi çekmesi üzerine, Lozan görüşmelerini Bakanlar Kurulunda kendim izlemeyi ve kimi zaman Bakanlar Kurulu kararlarını kendim yazmayı gerekli gördüm.
Söz konusu ettiğimiz sorun üzerine açık ve kesin bir bilgi verebilmek için, İsmet Paşa ile Rauf Bey arasında türlü konularda yapılan yazışmalardan yalnız bir iki konu ile ilgili olanlarını önünüzde inceleyeceğim.
İSMET PAŞA İLE BAKANLAR KURULU ARASINDA DOĞAN
GÖRÜŞ AYRILIĞI VE GERGİNLİK
Savaş onarımlarından dolayı, Yunanistan gergin bir durum aldı. İsmet Paşa ile Venizelos arasında bu konu ile ilgili görüşme ve tartışma kesildi. İtilaf devletleri delegeleri, Karaağaç’ın bize bırakılmasını, buna karşılık, bizim de onarım isteğinden vazgeçmemizi; böylece Yunan onarımı sorununun çözümlenmesini İsmet Paşa’ya önerirler.
İsmet Paşa, Karaağaç’ın, istediğimiz haklı alarmlara bir karşı1ık olamayacağını; bir yandan da İtilaf devletleriyle aramızda bulunan ve daha önce çözümlenmiş olan onarım sorununun bu konferansta yeniden görüşülüp saptanmadığını; her iki sorunu hükümete bildirmek zorunda olduğunu ileri sürer. İsmet Paşa, bu durumu, 19 Mayıs 1923 günlü kapalı teliyle Bakanlar Kurulu Başkanlığına bildiriyor ve: “Hükümetin kararının tez elden bildirilmesini saygı ile dilerim.” diyor.
İsmet Paşa, bu teline, üç gün geçtiği halde yanıt alamaz. Bunun üzerine 22 Mayıs 1923’te, Bakanlar Kurulu Başkanlığına, ivedi olarak şu kapalı teli de çeker:
“Yunan onarımına karşılık, Türkiye’ye Karaağaç ve yöresinin bırakılması ile ilgili olarak İtilaf devletlerince yapılan öneri üzerine hükümet görüşünün bildirilmesini 19 Mayıs 1923 gün ve 117 sayılı telyazısı ile dilemiştim. Yüksek buyruklarımızın çabuklaştırılmasını saygı ile dilerim.”
Rauf Bey, İsmet Paşa’nın iki teline, 23 Mayıs 1923 günü yanıt veriyor. Yanıtın birinci maddesi şudur: “Karaağaç’a karşılık, onarım parasından vazgeçemeyiz.”
Yanıtın üçüncü maddesinde, birtakım düşünceler ileri sürüldükten sonra: “Yunanlıların bunu veremeyeceklerini İtilaf devletlerinin söylemesi, şaşılacak şeydir ve kabul edilemez.” deniliyor.
Yanıtın beşinci maddesinde, yine birtakım düşüncelerden sonra şu görüş ileri sürülüyor: “Bu işin, İtilaf devletleriyle barış yapmamıza engel olmaması için, bir çözüm yolu bulmakta Yunanlılarla serbest bırakılmamız ve İtilaf devletleriyle barışın yapılması yeğ görülmüştür.”
İsmet Paşa, 24 Mayıs 1923’te Rauf Bey’e yazdığı bundan sonraki dört raporunda, şunları bildiriyor:
“Madde l- Bugün General Pele geldi. Yunan Delegeler Kurulunun iki gün sonra, yani cumartesi günü onarım işinin konferansta görüşülmesini önerdiklerini; bize daha önce yapılan öneriye o zamana dek yanıt vermezsek, cumartesi günü konferanstan çekileceklerini bildirdiklerini söyledi. Ben, onarımla ilgili yönergenizi daha almamış idim. Hükümetimden yanıt gelmedikçe yapılacak bir şey olmadığını ve bu bildirimlerden etkilenmediğimi söylemekle yetindim.
Durumun son evreye geldiği kanısındayım. Sızan genel söylentiler ve gazete haberleri genel olarak kötümserdir.
Madde 2- Yüksek başkanlığınızın çeşitli sorunlara ilişkin yanıtlarını aldım. Dikkate değer ki, onarımla ilgili öneriyi Ankara’nın kabul etmediği, daha önce burada duyulmuştur. Bizim çevrelerden sızma olasılığı yoktur. Çünkü, öneriyi ve yanıtı daha kimse bilmiyor...”
İsmet Paşa, Yunan onarım konusu ile ilgili görüşünü şöyle bildiriyor: “Karaağaç ve yöresi ile ilgili öneriyi kabul ederek Yunan onarım işini aradan çıkarmak zorunluğu vardır. Yunanlılara para ödetmenin olanaksız olduğunu İtilaf devletleri delegeleri söylemektedirler. Bu devletler aradan çekilse bile, bu yüzden çıkabilecek savaşı kazandıktan sonra da, para almak, için, başkaca zorlama aracı olmadığından, ödetme ilkesinde direnmek çıkmaz bir yoldur. Bu, her ülkede saptanmış ve denenmiştir... vb.”
İsmet Paşa, bu görüşünü pek akla yatkın olarak ve uzak görüşlülükle açıkladıktan sonra: “Konferansın şimdiki durumuna göre, tutumsal işler, ticaret işleri, yerleşme ile ilgili işler ve bütün öteki maddeler büyük çoğunluğuyla iyi bir bir biçimde çözümlenmiştir ve çözümlenmektedir...
Düşman elinde kalan topraklarımızın boşaltılması işi saha saptanmadı. Ama, isteğimiz üzere saptanması beklenir ve öyle olması da gerekir.” diyor. Ve başka sorunların ulaştığı ve ulaşabileceği sonuçları da bildiriyor. Ondan sonra şunları yazıyor: “Düşüncelerimin özeti şudur ki, hükümet, bize verilen yönergedeki temel maddelerin içinde kalır ve Yunan onarımı, önerdiğim gibi sonuçlandırılırsa barış yapmak umudu çok kuvvetlenir. Eğer hükümet, Yunan onarımı yüzünden görüşmelerin kesilmesini göze alırsa ve eğer bize verilen yönergede bulunmayan maddelerin, beklenmedik biçimlerine göre, değişmez görüşler ileri sürmekte direnirse, barışın yapılması kuşkuludur.
Kabotajın sınırsız ve koşulsuz olarak kaldırılmasını, ya da bu işin barıştan sonraya bırakılmasını uygun görüp istedik; ama, belirli koşullar içinde iki yıllık özel bir sözleşme ile bu sorunu çözümleme olanağı bulabildik. Oysa, bu konuda bile yeniden değişmez yönergeler veriyorsunuz.”
Bundan sonra İsmet Paşa şunu yazıyor:
“Kararımın özeti şudur: Çıkarlarımıza uygun ve elde edebileceğimiz en iyi koşulları kapsayan bir barış antlaşması hazırlanmaktadır. Hükümet, gerek Yunan onarımı işinde, gerekse başka konularda daha çok çıkar elde edilebileceğine inanmakta ve görüşmelerin kesilmesini göze almakta direniyorsa, ben bu görüşe katılmıyorum. Bu noktayı açıkça ve hemen bana bildirmesini Hükümet Başkanından istiyorum. Bu konuda görüş birliğine varamazsak görevim, Delegeler Kurulunu burada bırakarak yurduma dönmek ve Bakanlar Kuruluna sözlü olarak da durumu bir kez daha açıkladıktan sonra, savaş ve barış yolundaki sorumluluğumu sona erdirmektir.”
İsmet Paşa’nın telyazısının son maddesi şudur: “Görüşlerimin, olduğu gibi, Büyük Millet Meclisi Başkanına (yani bana) ulaştırılmasını dilerim.”
Efendiler, bu verdiğim bilgilerden sonra beliren nokta şudur: İsmet Paşa, Karaağaç’a karşılık Yunan onarım işini sonuçlandırmayı uygun görüyor ve hazırlanmakta olan antlaşmanın elde edebileceğimiz en iyi koşulları kapsadığı kanısında bulunuyor. Rauf Bey de: “Karaağaç’a karşılık, onarım parasından vazgeçemeyiz.” diyor.
İSMET PAŞA’NIN GÖRÜŞÜNÜ UYGUN BULDUM
Ben, Rauf Bey’le İsmet Paşa arasında yapılmış olan bütün yazışmaları inceledikten sonra, temelde, İsmet Paşa’nın görüşünü uygun buldum; ama, gerek Rauf Bey gerekse İsmet Paşa, görüşlerinde çok direnir görünüyorlar ve görüşlerini belirtirken her ikisi de pek keskin sözcükler kullanmış bulunuyorlardı. Rauf Bey, Mecliste ve kamuoyunda iyi karşılanabilecek parlak bir propaganda yolunda idi. “Yurdumuzu yakıp yıkmış olan Yunanlılardan, büyük utkumuza karşın, onarım parası istemekten vazgeçemeyiz! İtilaf devletleri, Yunanlıları bizimle karşı karşıya serbest bıraksınlar! Biz onlarla hesabımızı görürüz!” görüşünün savunucusu oluyor.
Bütün barış sorununu ve büyük bir barışın ilkelerini göz önünde tutan İsmet Paşa ise, Bakanlar Kurulu Başkanı ile bu anlaşmazlığı sırasında, Yunanlılar yararına özveride bulunmayı önermek durumunda bulunuyordu. Bu görüşün yerinde ve kabulünün zorunlu olduğunu kamuoyuna açıklamak, doğallıkla pek kolay değildi.
Sorunu o yolda çözümlemek gerekti ki, hem İsmet Paşa’nın önerisi kabul edilerek barış yapılsın, hem de Rauf Bey ve başkanlık ettiği Bakanlar Kurulu yerinde kalıp barış yapılıncaya dek çalışmalarını sürdürsün.
Genel olarak iki yana karşı aldığım durum yumuşak olmadı. Bir yana hak vererek öbür yanı susturmak yoluna gitmedim. Durumu nasıl ele aldığımı ve görüşümü nasıl ortaya koyduğumu açıklamak için, Bakanlar Kurulunun 25 Mayıs 1923 günündeki toplantısından sonra, İsmet Paşa’ya yapılan bildirileri olduğu gibi bilginize sunacağım.
İsmet Paşa’ya iki kapalı tel yazıldı. Biri, Bakanlar Kurulu karan olarak, Rauf Bey’in imzası ile çekildi. Bu teli ben, Kazım Paşa’ya söyleyip yazdırdım. Öbürünü ben yazdım ve kendi imzamla gönderdim. Rauf Bey’in imzasıyla çekilen tel şudur:
25.5.1923
İsmet Pasa Hazretlerine
24 Mayıs, 141-144 sayılı telyazılarınız üzerine Gazi Paşa Hazretleri başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun kararı aşağıda sunulur:
Barışa engel olan önemli ve askıda kalmış sorunlar bizce bir bütün sayılmaktadır. Bu sorunlardan herhangi biri belirli bir biçim aldığı zaman, ödün vermemiz önerilir ve ödün vermeyi zorunlu görecek olursak, geri kalan sorunların da gene böylece bize dokuncalı olarak çözümlenmesine yol açılabileceğini kuvvetle kestiriyoruz.
Yunan onarımı konusunda ödün verilecek olursa, bu ödün, hiç olmazsa daha askıda bulunan ve bizim isteğimize uygun bir biçimde çözümlenmesi çok gerekli olan sorunları sonuçlandırarak barışın yapılmasına yardımcı olmalıdır.
Bundan dolayı, genel borçların üremleri, düşman elindeki yerlerimizin kısa zamanda boşaltılması, adalet işlerinin çözüm yöntemi ve ortaklıklar dokunca ödentisi sorunlarının, Yunan onarım sorunu ile birlikte ele alınmasına ve yararımıza çözümlenmesine söz ve güvence verilirse, ancak bunların karşılığında ödün verme yoluna gidilmesi uygun olabilir.
Bu biçimde, en çok çıkar sağlayacak olan bir barış elde edilebileceği, bunun dışında uzun görüşmelerin iyi bir barış getirmeyeceği kanısında olan Bakanlar Kurulu, Konferansa son ve kesin öneride bulunarak yanıtını beklemenizi rica etmektedir.
Hüseyin Rauf
Benim yazdığım tel de şudur:
İsmet Paşa Hazretlerine
24 mayıs ve 141-144 sayılı telyazılarınız Bakanlar Kurulunda birlikte incelendi ve üzerinde görüşüldü. Bakanlar Kurulunca alınan karar, size, Bakanlar Kurulu Başkanlığından bildirildi. Benim düşündüklerim:
1- Üzerinde durup direnmeyi gerektiren sorun, Yunan onarımı İşinde, Türkiye’nin vereceği ödün değildir. Belki, ödün vermeye yanaşmak istenilmemesi, barışın yapılmasına engel olan temeldeki ve önemli sorunların daha çözümlenmemiş ve umulduğu gibi çözümlenebileceği inancını verecek kanıtların bulunmamış olmasındandır.
Gerçekte çözümlendiği ya da çözümlenebileceği sanılan tutumsal sorunlar, Ankara’da toplanmakta olan ortaklıklarla yapacağımız görüşmelerin sonucuna bağlıdır. Bu ortaklıkların ise, aşırı isteklerde bulundukları şimdiden anlaşılmıştır.
2- Tutumsal ve akçalı sorunlar, İtilaf devletlerinin isteklerine uygun olarak, yani bizim dokuncamıza, çözümleninceye dek İstanbul’un boşaltılmasını geciktirmede direnmelerinden kaygımız büyüktür ve önemlidir. Dahası, bu gecikmenin, Musul işinin İngiltere yararına çözümlenmesine değin sürüp gitmesi de büyük bir olasılıktır.
3- Borçlarımızın hangi çeşit para ile ödeneceği sorununun da, Muharrem Kararnamesinin yürürlükte olduğunu belirten bir bildiri yayımlanması isteğinde direnildikçe, bizim yararımıza çözümlenemeyeceği görülüyor.
4- Adalet işlerinin çözüm yöntemi, İtilaf devletinin önerisi üzerine kabul edilmiş olmasına karşın, sonradan vazgeçmeleri ve bunda direnmeleri dikkate değer.
5- Bundan dolayı, Yunan onarımı konusunda, bizi ödün vermeye zorlamaya kalkışmalarının nedenini şöyle düşünüyorum: Yunanlılar, uzun süre ordularını silah altında tutmak ve yıpratmak istemiyorlar. Türkiye ile aralarında çözümlenmesi gereken onarım sorununu, kendi istedikleri gibi çözümleterek güvenli ve kaygısız bir duruma geçmek istiyorlar. İtilaf devletleri ise, bizim ölüm-dirim işi saydığımız sorunları bize yararlı olarak çözümlemeyi düşünmüyorlar; elden geldiğince görüşmeleri uzatarak ve her sorun üzerinde biri yıpratarak en sonunda bizi, kendi yararlarına ödünde bulunmaya zorlamak istiyorlar. Yunanlıların savaşla ereğe ulaşma1arını da onaylamadıklarından, sorunu bize baskı yaparak çözümlemek ve Yunanlıları kuşkudan kurtarmak ve kıvandırmak istiyorlar. Bu üsteleme karşısında ödünde bulunmakla, barışı sağlamaya yardım etmiş olacağımızı sanmıyorum. Tersine, yine zaman geçecek ve barışın sağlanması için sonuna dek ödünde bulunmak zorunda bırakılacağız. İzmir’in geri alınışından bugüne değin dokuz ay geçti. Böylelikle dokuz ay daha geçebilir.
Önemle göz önünde tutmak gerektir ki, belirsiz bir süre beklemeyi kabul edemeyiz.
6- Dokuncamıza olan sorunlarda ödün vermek ve yararımıza çözümlenmesi zorunlu olan sorunları öbürleriyle bir1ikte çözümlememek, bizi dayanaksız bırakır ve güç duruma sokar. Bunun için, barışla ilgili ana sorunların hepsini bir bütün olarak dikkate almak ve bunu açık ve kesin olarak Konferansın gözü önüne serip kabulünü üsteleyerek istemek; bu konuda inanca almadıkça ödünde bulunmayı gerektiren sorunların kesin çözümünü kabul etmekten büsbütün kaçınmak zamanı gelmiştir.
7- 24 Mayıs, 144 sayılı telyazınızla bildirilen kararınızı uygulamakta ivedi göstermemenizi rica ederim. Meclisin görüşüne dayanılarak verilen yönergedeki akçalı, tutumsal, tüzel ve yönetimsel alanlarda bağımsızlığımız ve yaşama hakkımız gibi önemli noktalar daha tam ve güvenli olarak elde edilemediğine göre ödünde bulunmak konusunda direnmeyiniz.
8- İtilaf devletleri, yaşama ve bağımsız1ığımızla ilgili sorunlarda, ne yapıp yapıp, bize karşı ağır koşullar kabul ettirmeye karar vermedikçe, onarım konusunda takınacağımız sert tutum yüzünden Yunan ordusunun savaşa başlamasına izin veremezler; dolayısıyla, kendilerinin de edimli olarak savaşa katılmalarını uygun göremezler. Eğer olumsuz görüşü tutmaktaki kararları kesin ise, Yunan onarımı sorununda olmasa bile, İstanbul’un boşaltılması, borçları ödemede kullanılacak para çeşidi, ya da adalet işlerinin çözüm yöntemi gibi bütün dünyayı ilgilendiren sorunlarda daha elverişli bir ortam içinde, bize karşı çıkabilirler. Ama böyle olursa, biz daha güçsüz bir duruma düşeriz.
9- Yunanlıların, cumartesi günü Konferanstan çekilmelerini önleyebilmek için, isteklerini kabul etmek yararımıza değildir. Böyle bir çekilişin, İtilaf devletleri de katılmadıkça hiçbir anlamı ve etkisi olamaz. Eğer Konferanstan çekileceklerini bildirmenin anlamı, edimli olarak savaşa başlayacaklarını duyurmak ise, bu konuda İtilaf devletlerinden haklı olarak sorulacak noktalar vardır.
10- Kısacası, böyle çabuk ve ansızdan verilen gözdağı karşısında başlı başına bir konuda ödünde bulunacağımızı söylemek, barışı uzaklaştırmak niteliğinde sayılabilir. Bir kez daha bildiriyorum:
İtilaf devletlerini, ana sorunları çözümlemeye çağırınız efendim.
Mustafa Kemal
Bunlardan başka, İsmet Paşa’ya, kişiye özel olarak ayrıca şu kısa kapalı teli de çektim:
Kapalı tel