Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

Nutuk2 (10.Bölüm)

Yeni Sayfa 1

UYGULAMAK İÇİN SIRASINI BEKLEDİĞİM TASARI

Ben, Mecliste gizli ve karşıcıl bir grup bulunduğunu sezdikten, Meclis çalışmalarında duyguların etkin olduğunu gördükten ve Bakanlar Kurulu çalışmalarının her gün temelsiz birtakım nedenlerle çığırından çıkarıldığı kanısına vardıktan sonra, uygulamak için sırasını beklediğim bir tasarının uygulanma zamanının geldiği yargısına varmıştım. Bunu açıkça söylemeliyim. Buna göre, şimdi vereceğim bilgileri ve yapacağım açıklamaları anlamak daha kolay olacaktır.

Efendiler, Halk Partisinin Rauf Bey’i, toplantıda bulunmadığı bir sırada, Meclis İkinci Başkanlığına, Sabit Bey’i de İçişleri Bakanlığına aday seçtiği gün, 25 Ekim 1923 perşembe günüdür. O gün ve ertesi cuma günü Bakanlar Kurulu Çankaya’da benim yanımda toplandı.

Gerek Bakanlar Kurulu Başkanı Fethi Bey’in ve gerek öbür bakanların çekilmeleri zamanının geldiğini ve bunun gerekli olduğunu ileri sürdüm. “Yeni Bakanlar Kurulu seçiminde, şimdiki bakanlar yeniden seçilirlerse; bunlar, yine bakanlıktan çekilecekler ve Bakanlar Kuruluna girmeyeceklerdir.” ilkesini de kabul ettik. Yalnız, o zamanlar, bakanlar gibi seçilen ve Bakanlar Kurulunun bir üyesi olan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa bu karar dışında bırakıldı. Çünkü, ordu yönetim ve komutasının rasgele bir kimseye verilmesi doğru görülmedi.

Efendiler, bu davranışın ve alınan kararın içyüzü incelenirse şu sonuç çıkar: Tutkularına kapılan grubu hükümet kurmakta büsbütün serbest bırakıyoruz. Şimdiki kurulda bulunan bakanlardan hiçbiri katılmaksızın, hepsi de istedikleri kişilerden olmak üzere, bunların diledikleri gibi bir Bakanlar Kurulu kurarak ülkenin alınyazısına el koymalarında bir sakınca görmüyoruz. Ama, hükümet kurmaya ve kursalar bile, ülkeyi yönetmeye güçleri yetebileceğine inanmıyoruz.

Meclisi aldatmaya çalışan tutkulu grup, şu ya da bu yolda bir hükümet kurmayı başarabilirse, bu hükümetin yönetim biçimini ve yönetimdeki becerisini bir süre izlemenin ve dahası, ona yardım etmenin uygun olacağı kanısına vardık. Ama, böylece kurulacak hükümet ülkeyi yönetmede ve yeni ülkülerimize doğru iIerlemede güçsüzlük ve sapma gösterirse, bunu, Mecliste belirterek, Meclisi aydınlatmayı yeğ gördük. Hükümet kurmayı başaramazlarsa ortaya çıkacak düzensizlik, doğallıkla Meclisi uyarmaya yarayacaktı. Bunalımın ve düzensizliğin sürdürülmesi uygun görülemeyeceğinden, işte o zaman, işe el koyarak tasarladığım şeyi ortaya atıp sorunu kökünden çözümleyebileceğimi düşünmüştüm.

FETHİ BEY’İN BAŞKANLIĞINDAKİ BAKANLAR

KURULU ÇEKİLİYOR

Bakanlar kurulu ile Çankaya’da yaptığımız toplantı sonunda, yazıp birlikte imzalayarak bana verdikleri çekilme yazısı şu idi:

Yüksek Başkanlığa

Türkiye Devletinin karşısında bulunduğu güç ve önemli iç ve dış işlerini kolaylıkla sonuçlandırabilmesi için çok güçlü ve Meclisin tam güvenini kazanmış bir bakanlar kuruluna kesin gerekseme bulunduğu kanısındayız. Bunun için, yüksek Meclisin her bakımdan güvenine ve yardımına dayanan bir bakanlar kurulunun kurulmasına hizmet etmek amacıyla çekildiğimizi, üstün saygılarla bilginize sunarız efendim.

Efendiler, bu çekilme yazısı, 27 Ekim 1923 cumartesi günü öğleden sonra saat birde başkanlığında toplanan Parti Genel Kuruluna bildirilmiş ve saat beşe doğru açılan Mecliste okunmuştur.

Bakanlar Kurulunun çekildiği belli olur olmaz Meclis üyeleri, Meclis odalarında, evlerinde grup grup toplanarak, yeni bakanlar kurulu listeleri düzenlemeye başladılar. Bu durum, ekim ayının 28’inci günü geç vakte dek sürdü. Hiçbir grup bütün Meclisçe kabul olunabilecek ve kamuoyunca iyi karşılanacak adları içine alan bir aday listesi saptayamıyordu. Özellikle, bakanlıklara aday düşünülürken, o denli çok istekli çıkıyordu ki herhangi birini öbürlerine yeğleyerek saptanaeak listeyi kabul ettirmekteki güçlük, liste düzenlemeye uğraşanları umutsuzluğa ve kaygıya düşürdü. Bu sırada, İstanbul’da çıkan kimi gazeteler, kimi kişilerin resimlerini basarak Bakanlık Kurulu Başkanlığına seçileceği umulan “sayın kişi”ler anımsatmasıyla dikkati çekmekten geri kalmadı. Kimi hızlı gazeteciler de 28 Ekim günü erkenden: “İstanbul’un yüzünü örten sabah sisinin ördüğü tül yeni yeni sıyrılırken; deniz, gökten, kıyılardan yansıyan renklerle boyanmış, kıpırtısız duruyorken”, Marmara’nın durgun sularını yararak ilerleyen Deniz Yolları vapuruyla Kalamış iskelesine çıkıyor... Yolda Rauf Bey’e rastlıyor. Ondan sonra: “Büyük bir bahçenin içinde, güzel Kalamış Köşkünün çok güzel döşenmiş süslü salonuna” giriyor ve köşkte oturan kişinin çeşitli sorunlarla ilgili düşüncesini alıyor; özellikle: “Ulusal egemenliğimizi her şeye ve her şeye (!) karşı koruyalım...” öğüdünü yayımlayarak kamuoyunu aydınlatma görevinde üşengenlik göstermiyordu. Ama, bu uyarma ve aydınlatmalar Ankara’ya etki yapamıyordu.

ULUSAL EGEMENLİĞİMİZİ HER ŞEYE VE HER ŞEYE

KARŞI KORUYALIM

Efendiler, her şeye ve her şeye (!) karşı ulusal egemenliğin korunmasını öğütleyen kişi, Halifenin okşayıcı sözlerini “Tanrı kayrası” sayan kişidir!

Kimi gazetelerin, Konya’ya, Ordu Müfettişliğine atanan Fuat Paşa’nın 28 Ekimde İstanbul’a varışında onun, Rauf Bey, Refet Paşa, Adnan Bey ve daha birçok kişilerce karşılandığını bildiren tel haberleri ile Rauf Bey’le Kazım Karabekir Paşa’nın resimlerini basarak Mondros Ateşkes Anlaşmasını ve Kars’ın kurtarılışını anımsatmak için yazdıkları yazılar da yeterince dikkati çekmeye yaramadı.

PARTİ YÖNETİM KURULU DA, KESİN BİR BAKANLAR

KURULU LİSTESİ ÇIKARAMADI

28 Ekim günü akşam üzeri toplantı halinde bulunan Parti Yönetim Kurulu beni çağırdı. Parti Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey’di. Fethi Bey, Parti adına Yönetim Kurulunca, bir aday listesi düzenlendiğinden ve Parti Genel Başkanı olduğum için bu konuda benim de düşüncemin öğrenilmesi uygun görüldüğünden, toplantılarına çağırdıklarım bildirdi. Düzenlenen listeye göz gezdirdim. Bence uygun olduğunu, ama bu listede adları bulunan kişilerin de düşüncelerinin ve kabul edip etmeyecekleririn sorulması gerektiğini söyledim. Bu önerim uygun görüldü. Örneğin, Dışişleri Bakanlığına aday gösterilen Yusuf Kemal Bey’i çağırdık. Yusuf Kemal Bey, bu listeye girmeyeceğini bildirdi. Bundan ve buna benzer başka durumlardan anladım ki, Parti Yönetim Kurulu da kabul edilebilecek kesin bir aday listesi düzenleyememektedir. Yönetim Kurulu üyelerine, gerekenlerle daha çok görüşerek kesin bir liste yapmalarını öğütledikten sonra yanlarından ayrıldım. Gece olmuştu. Çankaya’ya gitmek üzere Meclisten ayrılırken, koridorlarda beni beklemekte olan Kemalettin Sami ve Halit Paşalara rastladım. Ali Fuat Paşa, Ankara’dan ayrılırken bunların Ankara’ya geldiklerini o günkü gazetede “bir uğurlama ve bir karşılama” başlığı altında okumuştum. Daha kendileriyle görüşmemiştim. Benimle görüşmek için o zamana değin orada beklediklerini anlayınca, akşam yemeğine gelmelerini Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa’ya söylettim. İsmet Paşa ile Kazım Paşa’ya ve Fethi Bey’e de Çankaya’ya benimle birlikte gelmelerini söyledim. Çankaya’ya varınca, orada beni görmek üzere gelmiş olan Rize milletvekili Fuat, Afyonkarahisar milletvekili Ruşen Eşref Beylere rastladım. Onları da yemeğe alıkoydum.

CUMHURİYETİN KURULACAĞINI KİMLER BİLİYORDU

Yemek yenirken:“Yarın cumhuriyet ilan edeceğiz!” dedim. Orada bulunan arkadaşlar, hemen düşüncemi benimsediler. Yemeği bıraktık. Hemen o dakikada, yapılacak işler için kısa bir izlence düzenledim ve arkadaşları görevlendirdim.

Düzenlediğim izlencenin ve verdiğim yönergenin uygulanışını göreceksiniz.

Efendiler, görüyorsunuz ki cumhuriyet ilanına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı çağırmayı ve onlarla görüşüp tartışmayı hiç de gerekli görmedim. Çünkü, onların öteden beri ve doğal olarak bu konuda benim gibi düşündüklerinden kuşkum yoktu. Oysa, o sırada Ankara’da bulunmayan kimi kişiler hiçbir yetkileri yokken, kendilerine bilgi verilmeden, düşünceleri ve uygun görüp görmedikleri sorulmadan cumhuriyetin ilan edilmiş olmasını, gücenme ve ayrılma nedeni saydılar.

CUMHURİYETİN KURULUŞUNA İLİŞKİN YASA TASARISINI

İSMET PAŞA İLE HAZIRLADIK

O gece birlikte bulunduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa Çankaya’da konuk idi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir yasa tasarısı hazırladık. Bu tasarıda 20 Ocak 1921 günlü Anayasanın devlet biçimini saptayan maddelerini şöylece değiştirmiştim:

Birinci maddenin sonuna: “Türkiye Devletinin hükümet biçimi cumhuriyettir.” tümcesini ekledim.

Üçüncü maddeyi şöyle değiştirdim: “Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisince yönetilir. Meclis, hükümetin yönetim kollarını bakanlar aracılığı ile yönetir.”

Bundan başka, Anayasanın temel maddelerinden olan 8’inci ve 9’uncu maddeleri de değiştirilerek ve açıklığa kavuşturularak şu maddeler yazıldı:

“Madde- Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Başkanlık görevi, yeni Cumhurbaşkanının seçilmesine değin sürer. Eski başkan yeniden seçilebilir.”

“Madde- Türkiye Cumhurbaşkanı, Devletin Başkanıdır. Bu kimliği ile, gerekli gördükçe Meclise ve Bakanlar Kuruluna başkanlık eder.”

“Madde- Cumhurbaşkanı, başbakanı Meclis üyeleri arasından seçer. Öbür bakanları da başbakan, yine Meclis üyeleri arasından seçer; sonra hepsini Cumhurbaşkanı Meclisin onayına sunar. Meclis toplantı halinde değilse, onaylama Meclisin toplantısına bırakılır.”

Bu maddelere yarkurulda ve Mecliste, din ve dille ilgili, bildiğiniz bir madde de eklenmiştir.

29 EKİM 1923 GÜNÜ HALK PARTİSİ GRUBUNDA YAPILAN

GÖRÜŞMELER

Sayın efendiler, şimdi, isterseniz yüksek kurulunuza 29 Ekim 1923 pazartesi günü Ankara’da geçen olayı, kısaca anlatmaya çalışacağım.

Pazartesi günü öğleden önce saat onda, Halk Partisi Grubu, Grup Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. Bakanlar Kurulu seçimi görüşmelerine başlandı.

Başkan: “Yönetim Kurulu, Genel Kurula sunulmak üzere, hazırlık niteliğinde, bir bakanlar kurulu listesi düzenledi. Yönetim Kurulu kesin bir şey saptamış değildir. Karar sayın kurulunuzundur. Kabul ederseniz okunsun.” diyerek Genel Kurula, Fuat Paşa’nın Bakanlar Kurulu Başkanı olarak gösterildiği bir aday listesi sunmuş. Okunan bu listede İktisat Bakanlığına aday gösterilen Celal Bey (İzmir) söz alarak, Bakanlar Kurulunun önemini belirtmiş ve kendisinin seçilmemesini önermiş. Özellikle: “Bu listede adları görülen kişiler, çekilenlerden daha güçlü değildir. Bizden gönenç ve yenilik isteyen ulus vardır. Ne olursa olsun, yerliler eskilerden güçlü olmalıdır. Seçimde ivedi göstermeyelim. Özellikle Bakanlar Kurulu Başkanı için, düşünelim.” demiş. Bundan sonra şöyle konuşmalar olmuş:

Saip Bey (Kozan) –Meclis Başkanlığına Fethi Bey, Bakanlar Kurulu Başkanlığına İsmet Paşa seçilmelidir.

Ekrem Bey (Rize) –Yeni kurul, eski kurulun boşluğunu doldurabilecek mi? Bu konudaki düşüncelerini Başkan Paşa Hazretleri, uygun görülürse, bildirsinler aydınlanalım (Ben, o sırada Mecliste bulunmuyordum).

Zülfü Bey (Diyarbakır) –Yetki, Parti Meclisindir. Bu hak, Grup Yönetim Kurulunun değildir. Parti Meclisi toplansın.

Mehmet Efendi (Bolu) –Seçilecek Bakanlar Kurulu ancak bir ay çalışabilir. Seçimlerin böyle sık sık yenilenmesi ülkeyi ve ulusu kötü ve güç bir duruma sürükler. Bakanlar Kurulu, çekilme nedenini açıkça anlatmazsa herhangi bir Bakanlar Kurulu seçimine katılmam. Nedeni anlayalım, sonra seçelim.

Faik Bey (Tekirdağ) –Listede gösterilen kişiler öncekilerden güçlü değildir. Parti Meclisi toplanıp bu sorunu çözümlesin.

Vasıf Bey (Manisa) –(İsmet Paşa’nın hizmetlerinden söz ettikten sonra) Ülkeyi, ulusu ne için bırakıyor? Önderlerimiz bizi aydınlatmamıştır. Sayın Başkanımız (beni söylemek istemiş olacak) bizi niçin aydınlatmıyor (demiş ve uzun bir konuşma yapmış).

Necati Bey (İzmir) –Ülkenin güvendiği kişilerin bizi bırakıp ayrılmalarını kabul edemeyiz. Sayın Başkanımız bizi aydınlatsın ve uyarsın. İçeriye ve dışarıya karşı güçlü bir Bakanlar Kuruluna kesin gerekseme vardır.

Başkan Fethi Bey -–Yönetim Kurulunun yaptığı bu liste, ne Paşa’nın ve ne de Yönetim Kurulunundur (diye bir açıklama yapmayı gerekli görmüş).

Doktor Fikret Bcy (Bilecik) –Vasıf ve Necati Beylerin görüşlerine katılıyorum. Ülke, sütliman değildir, gelişigüzel yapılacak bir seçime bırakmak olmaz. Güçlü kişileri içine alan bir kurul seçilmelidir.

Recep Bey (Kütahya) –Arkadaşlar sözlerini bitirsinler. Sonra Gazi Paşa Hazretleri söylesinler (henüz toplantıda değildim).

İlyas Sami Bey (Muş) –Sayın Başkanımız Gazi Paşa Hazretleri düşüncelerini söylesinler. Bunalımın, ortaya çıktığı gün giderilmesi daha yararlıdır. Savsaklama, bunalımın artmasına yol açar. Bir Bakanlar Kurulu Başkanı seçelim. Yirmi dört saatlik bir süre verelim, arkadaşlarım bulsun. Güçlü bir hükümet kurulsun.

Abdurrahman Şeref Bey (Rahmetli İstanbul Milletvekili) –Kimi arkadaşlar boşuna kaygıya kapılıyorlar. Bu, her ülkede olagelen bir şeydir. Hepimizin amacı yurdun mutluluğudur. Bir makine kurup tıkır tıkır işletmiyoruz. Bu da doğru. Güçlü bir hükümet nasıl bulmalı, hastalığı nasıl bulmalı? Anayasamızı göz önünde tutalım. Hükümetin görevini belli edelim. Mecliste görüşler belirsin. Ondan sonra Başkan Paşamız da görüşlerini bildirsinler. Bir sonuç çıkaralım. Herkes bir işe yarar. Herkesi yaradığı işte kullanmalı. Kişilerden söz etmeyelim. Yüksek amaçlarda birliğiz. Başkan Paşa Hazretleri görüşlerini bildirsinler.

Eyüp Sabri Efendi (Konya) –Ne olursa olsun bir seçim karşısındayız. Eski Bakanlar Kurulunun, yeniden seçilse bile kabul etmemeye karar verdiklerini işitiyoruz. Bu kararı Yüksek Meclis bozmalıdır.

Recep Bey (Kütahya) –Üç ana noktadan söz edeceğim. Birincisi biçim, ikincisi çalışma eksikliği, üçüncüsü duygusal birliğimizde beliren çatlaktır. Biçimlerde eksiklik olsa iyi sonuç vermez. Elde bulunan listedeki değerli arkadaşlar, hangi zamanda, hangi koşullar altında çalışacaklardır? Belli değil. Güçlü bir kimsenin kendi arkadaşlarını bularak güçlü bir hükümet kurması gerekir.

(Recep Bey, özellikle bu son düşünce üzerinde uzun, bir konuşmada bulunmuş).

Talat Bey (Artvin) –Recep ve Abdurrahman Şeref Beyler pek güzel açıkladılar. Bakanlar Kurulu Başkanının görevi nedir? Görev ve sorumluluk yasasını bugüne değin çıkarmadık. Gazi Paşa Hazretleri bizi aydınlatsınlar.

BEN GENEL BAŞKAN OLARAK SORUNUN ÇÖZÜMLENMESİYLE

GÖREVLENDİRİLDİM

Başkan, bundan sonra görüşmenin yeterliğini oya koymuş. Görüşme yeter görüldükten sonra birtakım önergeler okunmuş. Bu önergelerden Kemalettin Sami Paşa’nın önergesi kabul olunmuştur. Bu önergeye göre ben, Genel Başkan olarak sorunu çözümlemek için Genel Kurulca görevlendiriliyordum.

Görüşmeler sırasında Çankaya’da, konutumda bulunuyordum. Kemalettin Sami Paşa’nın önergesinin kabul edilmesi üzerine toplantıya çağrıldım. Toplantı salonuna girer girmez doğru kürsüye çıktım, kısaca şu görüşü ve öneriyi ileri sürdüm:

“Efendiler”, dedim, “Bakanlar Kurulu seçiminde görüş ayrılığına düşüldüğü anlaşılmıştır. Bana bir saat kadar izin verin. Bulacağım çözüm yolunu bilginize sunarım.”

Başkan Fethi Bey, öneriyi oya koydu, kabul olundu.

Efendiler, bu bir saat içinde gereken kişileri Meclisteki odama çağırarak onlara 28/29 Ekim gecesi hazırladığım yasa tasarısını gösterdim ve kendileriyle görüştüm.

28-29 EKİM GECESİ HAZIRLADIĞIM YASA

TASARISINI ÖNERDİM

Öğleden sonra saat bir buçukta Parti Genel Kurulu yeniden Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. İlk söz bende idi. Kürsüye çıktım ve şu konuşmayı yaptım:

“Sayın arkadaşlar, çözümlenmesinde güçlüğe uğradığımız sorunun nedeninin ve etmeninin, bütün arkadaşlarca anlaşılmış olduğu kanısındayım. Eksiklik ve kötülük, uygulamakta olduğumuz yöntem ve biçimdedir. Gerçekten, yürürlükteki Anayasamız gereğince bir Bakanlar Kurulu kurmaya giriştiğimiz zaman, bütün arkadaşların her biri bakanları ve bakanlar kurulunu seçmek zorunda bulunuyor. Hepinizin birden bakanlar kurulu seçmek zorunda bulunmanızdan doğan güçlüğün giderilmesi zamanı gelmişir. Geçen dönemde de, böyle güçlüklerle karşılaşılıyordu. Görülüyor ki bu yöntem kimi zaman birçok karışıklıklara yol açıyor. Yüce Kurulunuz, bu sorunun çözümlenmesi için beni görevlendirdi. Ben de bilginize sunduğum bu görüşten esinlenerek düşündüğüm biçimi saptadım. Onu önereceğim. Önerim kabul olunursa güçlü ve tutarlı bir hükümet kurulabilecektir. Devletimizin biçimini ve niteliğini saptayan ve hepimiz için kutsal olan Anayasamızın kimi yerlerini açıklığa kavuşturmak gereklidir. Öneri şudur dedikten sonra, bilinen tasarıyı okutmak üzere yazmanlardan birine uzatarak kürsüden ayrıldım.

Önerimin niteliği anlaşıldıktan sonra tartışmalar başladı:

Sabit Bey (Erzincan) –Böylece hükümet kurma yöntemini benimsiyorum. Ancak, Anayasanın değiştirilmesi önerisi ile bugünkü bunalım giderilemez. Biz şimdi bir bakanlar kurulu başkanı seçelim. Anayasanın değiştirilmesini sonra düşünürüz.

Hazım Bey (Niğde) –Anayasayı biz yapabilir miyiz? Sanırım yapamayız. Yetkimiz varsa bu, partide olmaz. Partide görüşüldükten sonra açık oturumda kimse söz söyleyemiyor. Ulusun varlığı ile ilgili yasalara burada kesin bir biçim verilmesinden yana değilim. Bu gibi yasalar açık oturumda ve serbestçe görüşülmeli. Her şeyden önce hükümet bunalımını çözümleyelim.

Yunus Nadi Bey –(Hazım Bey’i yanıtlayarak). Her ülke ilk kez Anayasa yaparken bu iş için bir Kurucu Meclis kurmuştur. Bizde ise bu gibi işlerde ayrıca kurucu meclis kurulacağı açıkça belirtilmemiştir. Bizde her zaman bu gibi değişiklikler olmuştur. Bizden önceki Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu yolda yürümüştür. Buna yetkimiz vardır. Duraksamayalım. Şimdi biz, hükümet bunalımının giderilmesini Başkan Paşa Hazretlerine bıraktık. O da bize, bu öneriyi getirdi. Bu öneride gösterilen yöntemi, bütün arkadaşlar ayrı ayrı düşünmüştür. Şimdi bunu saptamak gereklidir. Önerilen biçim şimdi de yürürlüktedir. Bunu açıklayıp daha belirli olarak saptayacağız.

Vehbi Bey (Balıkesir) -–Şimdiye değin görüşüldüğünü duyduğumuz Anayasadan bizim bir bilgimiz yoktur. Gerçekte gazetelerde gördük. Bu yeter mi? Onun için, biz önce bunu, bir bütün olarak görüşmek üzere sonraya bırakıp bunalımı giderelim.

Halil Bey –Anayasayı değiştirmeye ve yeniden yapmaya yetkimiz vardır. Ama, bu değişiklikler gerçekten yurdumuzun ve ulusumuzun mutluluğunu sağlar mı? Bunu söylemek gerekir. Bunu, hukukçu, hukuk bilgini olan arkadaşlarımız gelsinler, açıklasınlar. Açıklama yapılmadıkça bunun, hemen çözümlenmesinden yana değilim.

Üyelerden biri –Anayasa öyle bir çırpıda değiştirilemez.

Hamdullah Suphi Bey (İstanbul) -–Dört yıl önce, ayrı ayrı seçimlerin kötülüğünü söylemiştim. Bugün de yine o zamanki durum ortaya çıktı. Gazi Paşa’nın önerisine gelince, bu yeni değildir. Dört yıl önce yapılan bir yasaya daha açık bir biçim verilmektedir. Durum da bu olduğuna göre, buna karşı söz söyleyecekler gelsin, düşüncelerini söylesinler. Ama, uzun uzadıya beklemeye zamanımız yoktur.

Ragıp Bey (Kütahya) –Yasaların en iyisi olaylardan ve gereksemeden doğanıdır. Gerekseme ise ortadadır. Anayasa tamamlanmalıdır, açıklığa kavuşturulmalıdır. Önerinin hemen görüşülmesine geçelim.

Adalet Bakanı Rahmetli Seyit Bey –Önerilen tasarı yeni bir şey değildir. Yürürlükteki Anayasanın açıklanıp saptanmasıdır. Yasaları gerekseme yapar, kuramlar yapmaz. Zaman ve olaylar her şeye etkendir. Gelişim kuralı, değişmez, kesin bir kuraldır. Önerilen tasarıda bir yenilik yoktur. Anayasayı daha belirli ve açık bir duruma getirirsek, kuşkusuz ulusumuzun ve yurdumuzun yararına daha uygun iş görmüş oluruz.

HÜKÜMETİMİZİN BİÇİMİ KESİNLİKLE CUMHURİYET

OLACAKTIR

Abidin Bey (Manisa) –(Rahmetli Sey’it Bey’in görüşüne yanıt olarak) Önce hükümet bunalımını giderelim.

Eyüp Sabri Efendi (Konya) –Biz Gazi Paşa Hazretlerini yargıcı yaptık. “Bizim, Anayasayı değiştirmeye yetkimiz yok.” demek, türeye aykırı bir Meclis olduğumuzu kabul etmek demektir. Meclisin Anayasayı değiştirme yetkisi apaçaktır. Hükümetimizin biçimi kesinlikle cumhuriyet olacaktır.

Bundan sonra İsmet Paşa söz alarak şu yolda bir konuşma yaptı:

“Parti Başkanının önerisini kabule kesin gerekseme vardır. Bütün dünya bizim, bir hükümet biçimi görüştüğümüzü biliyor. Bu görüşmelerimizi bir sonuca bağlamamak, güçsüzlüğü ve düzensizliği sürdürmekten başka bir şey değildir. Daha önce geçen bir olayı anlatayım. Avrupa siyasa adamları bu konuda beni uyardılar: Devletinizin başkanı yoktur. Şimdiki başkanınız, Meclis başkanıdır. Demek ki siz, ayrı bir başkan bekliyorsunuz.” dediler. Avrupa düşüncesi işte budur. Oysa biz böyle düşünmüyoruz. Ulus, egemenliğine ve yazgısına kendisi el koymuştur. Öyle ise, bunu yasa ile belirtmekten neye çekiniyoruz? Cumhurbaşkanı olmadan, başbakan seçme önerisi yasa dışı olur. Bunda kuşkuya yer yoktur. Başbakanı yasal olarak seçebilmek için Gazi Paşa Hazretlerinin önerisinin yasalaşması gerekir. Genel güçsüzlüğün sürdürülmesi doğru değildir. Partinin, bütün ulusa karşı yüklendiği sorumluluğun gereklerine göre iş yapması zorunludur.”

İsmet Paşa’dan sonra, rahmetli Abdurrahman Şeref Bey yaptığı konuşma arasında şu sözleri de söyledi

“Hükümet biçimlerini birer birer saymak gereksizdir. Egemenlik sınırsız ve koşulsuz ulusundur.” dedikten sonra, “Kime sorarsanız sorunuz, bu, cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır. Ama, bu ad kimilerine hoş gelmezmiş, varsın gelmesin!”

Bundan sonra Yusuf Kemal Bey, öneriyi kabul etmenin gerekli olduğunu belirten uzun bilgiler verdi, görüşlerini açıkladı. Sonra: “Bunun hemen yasalaşması için gerekli işlemin yapılmasını öneririm.” dedi.

ÖNERİM PARTİ GRUBUNDA VE HEMEN ARKASINDAN

MECLİSTE GÖRÜŞÜLEREK “YAŞASIN CUMHURİYET”

SESLERİ ARASINDA KABUL OLUNDU

Abdullah Azmi Efendi’nin: “Bu iş çok önemlidir. Bu konu yeterince görüşülmedi, daha görüşülsün!” diye bağırmasına karşın, görüşmenin yeterliği kabul olundu. Ondan sonra önerinin tümü ve arkasından maddeleri birer birer okunarak görüşülüp kabul edildi.

Efendiler, Parti toplantısına son verildi ve hemen Meclis toplantısı açıldı Saat öğleden sonra altı idi. Tasan Anayasa Yarkurulunca, yöntem gereği incelenerek, tutanağı hazırlanırken, Meclis başka işlerle uğraştı. En sonu, başkanlık yerinde bulunan Başkan Vekili İsmet Bey, Meclise bu bilgiyi verdi: “Anayasa Yarkurulu, Anayasanın değiştirilmesi ile ilgili tasarının ivedilikle ve öncelikle görüşülmesini öneriyor.” “Kabul!” sesleri üzerine, tutanak okundu. Önerildiği üzere, ivedilikle görüşüldü. Sonunda yasa, birçok milletvekillerinin “Yaşasın Cumhuriyet!” diye alkışlanan sözleriyle kabul edildi.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ BAŞKANLIĞINA, TÜRKİYE

BÜYÜK MİLLET MECLİSİ OYBİRLİĞİYLE BENİ SEÇTİ

Ondan sonra, cumhurbaşkanı seçilmesi için Meclisin oyuna başvuruldu. Toplanan oyların sonucunu, başkanlık yerinde bulunan İsmet Bey, Meclise şöylece bildirdi:

“Türkiye Cumhuriyeti Başkanlığı seçimi için yapılan oylamaya yüz elli sekiz kişi katılmış ve cumhurbaşkanlığına, yüz elli sekiz üye, oybirliği ile Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerini seçmişlerdir.”

Efendiler, seçimden hemen sonra Mecliste yaptığım konuşmayı Tutanak Dergisi’nde okumuşsunuzdur. Ancak, tarihsel bir anıyı canlandırmak için izin verirseniz, o konuşmamı burada da olduğu gibi bilginize sunayım:

Sayın arkadaşlarım, önemli ve dünya çapındaki olağanüstü olaylar karşısında saygıdeğer ulusumuzun gerçek uyanıklığına ve tetikliğine değerli bir belge olan Anayasamızın kimi maddelerini açıklamak için özel yarkurulca yüksek kurulunuza önerilen yasa tasarısının kabulü dolayısıyla, Türkiye Devletinin öteden beri dünyaca bilinen, bilinmesi gereken niteliği, uluslararası belli adıyla adlandırıldı. Bunun doğal gereği olmak üzere, bu güne değin doğrudan doğruya Meclisin Başkanlığında bulundurduğunuz arkadaşınıza yaptırdığınız görevi, Cumhurbaşkanı sanıyla yine bu arkadaşınıza, bana verdiniz. Bu seçim dolayısıyla şimdiye dek benim için gösterdiğiniz sevgiyi, yakınlığı ve güveni bir kez daha göstermekle yüksek değerbilirliğinizi tanıtlamış oluyorsunuz. Bundan dolayı yüce Kurulunuza gönlümün bütün içtenliğiyle teşekkürlerimi sunarım.

Efendiler, yüzyıllardan beri doğuda kıyım ve haksızlığa uğrayan ulusumuz, Türk ulusu, gerçekte yaratılışında bulunan erdemlerden yoksun sayılıyordu.

Son yıllarda ulusumuzun gösterdiği yetenek, anlayış; kendisi için kötü sanıda bulunanların ne denli aymaz ve ne denli gerçeği görmekten uzak, dış görünüşe önem veren kimseler olduğunu pek güzel kanıtladı. Ulusumuz, kendisinde bulunan nitelikleri ve değeri, hükümetin yeni adıyla, uygarlık dünyasına çok daha kolay gösterebilecektir. Türkiye Cumburiyeti, dünya devletleri arasındaki yerine yaraşır olduğunu, başaracağı işlerle kanıtlayacaktır.

Arkadaşlar, bu yüce kuruluşu yaratan Türk Ulusunun son dört yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç kat olmak üzere görülecektir. Bana gösterdiğiniz bu güven ve inana yaraşır işler görebilmek için pek önemli saydığım bir noktadaki gereksemeyi bildirmek zorundadayım. Bu da, Yüce Kurulunuzun bana karşı olan sevgisini, güvenini ve yardımını sürdürmesidir. Ancak böylelikle ve Tanrı’nın yardımıyla bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri iyi bir biçimde yapabileceğimi umarım.

Her zaman arkadaşlarımın ellerine çok içtenlikle ve sıkıca yapışarak, onların varlıklarının bana ne denli gerekli olduğunu bir an bile unutmayarak çalışacağım. Her zaman, ulusun sevgisine dayanarak hep birlikte ileriye gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mutlu, başırılı ve zaferli olacaktır.

Efendiler, Meclisçe Cumhuriyeti kabul karan 29/30 Ekim 1923 gecesi saat 8.30’da verildi. Onbeş dakika sonra, yani 8.45’te cumhurbaşkanı seçimi yapıldı. Durum o gece bütün ülkeye bildirildi ve her yerde, gece yarısından sonra, yüz bir kez top atılarak halka duyuruldu.

İlk hükümeti İsmet Paşa’nın kurduğunu ve Meclis Başkanlığına Fethi Bey’in seçildiğini bilirsiniz.

*

CUMHURİYETİN KURULUŞU ÜZERİNE ULUSUN DUYDUĞU

GENEL VE İÇTEN SEVİNCE KATILMAKTAN ÇEKİNENLER

Efendiler, Cumhuriyetin kuruluşu bütün ulusu sevindirdi. Her yerde parlak sevinç gösterileri yapıldı. Yalnız İstanbul’da çıkan iki üç gazete ile İstanbul’da toplanan birtakım kişiler ulusun genel ve içten gelen sevincine katılmaktan çekindi, kaygıya düştü; Cumhuriyetin kuruluşunda ön ayak olanları eleştirmeye başladı. Söz konusu gazetelerin ve kişilerin, Cumhuriyetin kuruluşunu nasıl karşıladıklarını anlamak için, yalnız o günlerdeki yayınları gözden geçirmek yeter.

Örneğin, “Yaşasın Cumhuriyet” başlığı altındaki yazılar bile cumhuriyetin yadsınacak bir biçimde kurulup halka duyurulduğunu; bunda, “sıkboğaza getirilmiş gibi bir durum” sezildiğini yayıyordu, Bu yazıları yazan şu düşünceleri ileri sürüyordu: “... Şöyle olacağı, böyle olacağı söylenip dururken, öte yandan birdenbire, birkaç saat içinde, Anayasa değişikliği yapılıvermesi en yumuşak deyimiyle olağandışı bir davranıştır.”

Bizim yaptığımız iş, “uygarlık dünyasını anlamış, okumuş, incelemiş, devlet yönetiminde yeterlik kazanmış kafalardan çıkacak düşünce sonucu” değilmiş...

Cumhuriyetin ilanını Meclisin alkışlarla kabul etmesi, ulusun, toplarla kutlaması eleştiriliyor; deniliyordu ki: “Cumhuriyet alkış ile, dua ile, şenlik ve bayram yapmakla yaşamaz. Cumhuriyet bir büyülü değnek değildir. Millet Meclisinde bir büyü yapıldı. Bundan sonra her iş kendiliğinden düzelecek, her derdin çaresi kendiliğinden bulunacak değildir.”

“Ben cumhuriyetçiyim.” diyenlerin, cumhuriyetin kurulduğu gün, kalemlerinden çıkacak sözler bunlar mı olmalıydı? En iyi hükümet biçiminin cumhuriyetten başka bir şey olamayacağına inandığı savında bulunanların: “Cumhuriyet sözcüğüne bir put gibi tapmam.” demelerindeki anlam ve amaç ne idi?

Meclis toplantı halinde bulunmadığı zaman, onun güvenoyu verdiği bir hükümetin düşürüleceği gibi bir kuruntuyu kamuoyunda canlandırıp: “Böyle bir hak padişahlara bile verilmemişti. Şimdi o hak Cumhurbaşkanına mı veriliyor?” sorusu kime ve hangi amaçla yönelti1iyordu?

Bu yazıları yazanın amacı, cumhuriyeti halka sevdirmek mi, yoksa bunun put gibi tapılacak bir şey olmadığını anlatmak mı idi? “Cumhuriyet, bize yönetim biçiminin değişmesiyle birlikte kafa değişikliği de getiriyor mu? Bakanlar Kuruluna girecek kişilere birer devlet adamı kafası armağan ediyor mu?” sözleriyle daha ilk ağızda cumhuriyetin değerini, önemini azaltmaya kalkışmak, cumhuriyetçiyim diyenlerden beklenebilir miydi?

En küçük bir esintiden bile korunması gereken yavruyu, onu bakıp büyüttüğünü söyleyenlerin böyle hırpalaması doğru muydu?

Bu düşünceleri kapsayan gazetenin başka bir sayfasında “Türkiye Cumhuriyetinin İlanı” başlığı altında yer alan birçok sözler arasında: “... bu yeni evreye ulaşan Türk Ulusu, burada uzunca bir süre dirlik içinde dinlenebilecek; burası onun için bir canlılık ve güç, bir erinç ve mutluluk kaynağı olabilecek mi? Bu evrede, toplumsal yapısını bozmadan onu kucaklayabilecek bir çerçeve niteliği var mıdır? Cumhuriyet, olayların zorlaması üzerine Türk Ulusunun çaresizlikten kaçıp sığındığı bir saçak altı mı olacak?..” gibi kaygı ve umutsuzluk veren sözlerin zarnanı mıydı?

Cumhuriyetin umut, huzur ve mutluluk getireceğinde kuşkusu ve kaygısı olan kişi; umut, huzur ve mutluluğu nereden, hangi kaynaktan bekliyordu? Cumhuriyetin, ulusumuzun toplumsal yapısını bozabileceği düşüncesi, cumhuriyeti benimseyen kişilerin kafasında nasıl yer bulabiliyordu?

Başka bir gazetecide: “Efendiler, ivedi gösteriyorsunuz!” diye bağırmaya başladı.

Bu gazeteci bay, ulusu şu sözlerle kışkırtıyordu: “...bunalım, basbayağı yeni bir bakanlar kurulu seçmekle giderilecek yerde, tersine son günlerin bütün gürültülerine karşın, yine kimsenin yakında kurulacağını düşünmediği cumhuriyetin, pek olumlu, pek kesin ve pek ivedi olarak ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Cumhuriyetin yakın bir zamanda kurulacağını düşünmeyen, yalnız kamuoyu değildi; belki Ankara’da en önemli ve en yetkili katlarda bulunan kimi kişiler de böyle bir olasılığı akıllarına bile getirmiyorlardı.”

Bu sözlerle açıkça ortaya konulmaktadır ki, son günlerin bütün gürültüleri, cumhuriyetin ilanına engel olmak içinmiş. Bu amacı güdenlerin, “karar almakta ivedilik” görmeleri doğaldı. Ama, “Kamuoyunun da bu görüşte kendileriyle birlik olduğunu” sanmaları yanlıştı.

Gazetesini: “Balonu uçurdular; ama görünüşe bakılırsa ucunu kaçırıyorlar!” ve: “Sular azınca dolaplar döndüler, ama... ne yönde?” gibi çirkin, bayağı sözlerle dolduran gazeteci bay şu yolda sesleniyor ve paylamasını sürdürüyordu: “Efendiler, devletin adını taktınız, işleri de düzeltebilecek misiniz?”

Bu seslenişle başlayan yazılar, şu satırlarla son buluyordu: “Biricik dilek... yurda ve ulusa yararlı işlere başlanılmasıdır. Eğer dün ilan edilen cumhuriyetin ileri gelenleri ve cumhuriyetçiler bunu yapabileceklerine güveniyorlarsa biz de kendilerine, öyle ise ‘cumhuriyetiniz kutlu olsun efendiler!’ deriz.”

Bizi alay edercesine kutlayan bu son tümce ile yazar, cumhuriyeti benimsemediğini, onunla ilgisi olmadığını bildiriyor.

Başka bir gazeteci yazar da, cumhuriyetin ilanı dolayısıyla yaptığı yorum ve eleştiride: “Bizi üzen nokta, Ulusal Önderimizin kişiliğiyle ilgilidir. En büyük ruhlu adamlar bile, kişisel iktidar kazanmanın çekiciliğine karşı koyamamışlardır.” diyor ve bu görüşünü benim söylevlerimden aldığı sözlerle destekledikten sonra, Amerika’nın bağımsızlığını sağlayan Vaşington’un nasıl çiftliğine çekildiğini ve meclisin, hiçbir kişiyi düşünmeyip yalnız kamu yararını düşünerek, altı yılda anayasayı düzenlediğini ve ondan sonra nasıl Vaşington’a başkanlık verildiğini anlatıyor ve Anayasamızın bu yolla değiştirilmesinde, benim ön ayak oluşumu hoş görmüyor.

Bu yazarın ve benzerlerinin, cumhuriyeti kurmak kararının alınışında ve cumhuriyetin kuruluşu ile ilgili yasada gördükleri yanlışlık ve eksiklikleri eleştirmelerini içtenlikli saymak için çok bön olmak gerekir. Eğer bu yazarlar, cumhuriyetin ilanı günü yaygaralı saldırılara başlamayıp, önce cumhuriyet ilanını iyi gözle görseler, içtenlikle karşılasalardı; kamuoyunu kuşkuya ve düzensizliğe sürükleyecek yerde, cumhuriyetin iyi ve onun ilanının pek yerinde olduğunu kamuoyuna aşılayacak yazılar yazsalardı, ondan sonra yapacakları her türlü eleştirinin içtenliğini ileri sürmekte haklı olabilirlerdi. Ama gördüğümüz davranış biçimi böyle olmamıştır.

RAUF BEY’İN CUMHURİYETİN İLANI ÜZERİNE

GAZETECİLERLE KONUŞMASI

Efendiler, Rauf Bey de, Cumhuriyetin ilanı dolayısıyla, gazetecilerle bir konuşma yapmıştı, Rauf Bey’in Cumhuriyet üzerine düşüncesini ve ulusal egemenlikten ne anladığını belirten konuşmasını, 1 Kasım 1923 günlü Vatan gazetesinde okumuştum.

Vatan ve Tevhit gazetelerinin yazarları ve başyazarları ile Rauf Bey’in başbaşa vererek düzenledikleri sorulardan ve yanıtlardan birkaçını yeniden, birlikte gözden geçirelim.

Cumhuriyet konusunda, kamuoyunda, beklenmedik bir olay karşısında kalmış olma duygusu varmış. Şimdiye dek yüksek devlet katlarında bulunmuş bir kişi olarak ve İstanbul milletvekili olarak Rauf Bey’in ne düşündüğünü seçmenlerinin sorup öğrenmek hakları imiş.

Efendiler, bu soruyu düzenleyenlere biz de bir soru soralım:

Birincisi, kamuoyunun düşüncesini hangi yolla öğrenmişler? İkincisi, İstanbul seçmenleri yalnızca iki gazeteci mi idi, yoksa bütün seçmenler iki gazeteciyi kendi milletvekillerinin düşüncesini sormak için vekil mi etmişlerdi? Yoksa bu, Rauf Bey’in “seçmenlerin bu hakkını büyük bir saygı ile kabul edenlerden olduğunu ve kendisini seçerken gösterdikleri yüksek güven için teşekkür borcu olduğunu ve bu güvene yaraşır kişi olmaya çalışacağını; kendisine verilen milletvekilliği görevini her zaman ve her yerde en iyi bir biçimde yapmak için güç ve yeteneğinin son kertesine dek çalışacağına inanabileceklerini” söylemesine yol açmak için mi idi? Gerçi bir milletvekilinin, seçmenleri için bu yolda konuşması pek uygundur; ancak, yerinde, zamanında ve içtenlikli olursa! Yoksa, cumhuriyet ilanında kamuoyunun beklenmedik bir olay karşısında bırakılmış olduğu gibi düzme bir soruya karşı, “Seçmenlerin verdikleri milletvekilliği görevini her zaman ve her yerde en iyi bir biçimde yapacağı” yolunda güvence vermeye kalkışmanın anlamı nedir?

Oysa Efendiler, 29/30 Ekim gecesi İstanbul’da geçmiş olan bir olayı açıklarsam, bütün ulus gibi İstanbul halkının da gerçek duygularının ne olduğunu kolaylıkla anlarsınız. Cumhuriyetin ilan edildiği gece, İstanbul Komutanı Şükrü Naili Paşa’yı İstanbul halkının temsilcileri, Fatih Belediyesinde düzenlenen bir şölene çağırmışlardı. Paşa, yemekte iken, Ankara’dan bir buyruk aldı ve onu uygulamadan önce, saygıdeğer İstanbul halkının sayın temsilcilerine okudu. Buyruk şu idi: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Cumhuriyet ilanını kararlaştırdı. Bunu yüz bir kez top atımı ile halka duyurunuz!”

İSTANBUL CUMHURİYETİN İLANINI NASIL KARŞILADI

İstanbul halkının temsilcileri, bu müjdeli haberi büyük sevinçlerle ve alkışlarla karşıladılar ve hemen bütün İstanbul halkı adına Komutan Paşa’yı ve birbirlerini kutladılar. Bu duruma göre, İstanbul’un saygıdeğer halkı adına, İstanbul’un gerçek duygularını başka türlü göstererek demeç vermenin ve gösteri yapmanın ne denli saygısızca bir davranış olduğu apaçıktır.

Rauf Bey: “Bence, sorunu cumhuriyet sözcüğü üzerinde incelemek doğru değildir.” diyerek cumhuriyetten söz etmek bile istemiyor.

Rauf Bey’in görüşü: “...ulusumuzun gönenç ve bağımsızlığının dokunulmazlığını ve sevgili yurdumuzun bütünlüğünü sağlayan hükümet biçiminin en uygun biçim olacağı” yolundadır.

Efendiler, bu sözler, düzenledikleri sorunun yanıtı mıdır? Rauf Bey’e sorulan: “Hangi hükümet biçimi en uygundur?” sorusu mudur? Soru, dediğim gibi olsaydı, o zaman Rauf Bey’in bu sözü uygun bir yanıt olabilirdi. Ama, ondan sonra da Rauf Bey’e şöyle bir soru yöneltmek gerekirdi: Tasarladığımız hükümet biçiminin adı yok mudur? Cumhuriyet, yönetimi, ulusun gönenç ve bağımsızlığını, yurdun bütünlüğünü sağlayan en uygun yönetim biçimi değil midir? Eğer öyle ise uzun sözleri bir yana bırakarak: “En uygun yönetim biçiminin cumhuriyet olduğu kanısındayım.” deyiver de yanıltmacadan kurtulalım, çünkü, söz konusu edilen Millet Meclisince kabul ve ilan olunan cumhuriyettir. Amacınız, bu ilan olunandan daha uygun bir hükümet biçimi olduğunu sezdirmek ve göstermek ise, onu da söyleyiniz! O yeğlediğiniz yönetim biçimi ne olabilir?

Rauf Bey, görüşünü açıkça söylemekten çekiniyor, bilinen birtakım kuramlardan söz ederek: “Hükümetlerin birbirinden ayrılan yalnız iki ilkeye göre iş gördüklerine inanıyorum. Bu iki ilkeden biri saltçılıktır.” diyor ve şöyle bir uslamlama yapıyor: Sözde, padişah ve krallar hak ve yetkilerini Tanrı’dan alırlar ve bu türelliğe dayanarak egemenliklerini yürütürlermiş. Bu yönetim biçiminin sakıncaları görüldüğünden, uluslar ayaklanarak padişah ve kralların yetkilerini sınırlandırıp koşullara bağlamışlar. Son yıllarda ulusumuz da, meşrutiyet için yaptığı uğraşlarla işe başlayıp, kendi işini, kendi bilerek, kendi görerek, kendi karar vererek başarmak ereğine doğru yürümüş. İttihat ve Terakki, Meclis dağıtma hakkını verdirmiş. Vahdettin bu haktan yararlanarak Meclisi dağıtmış ve bilinen yıkımlar olmuş. Bundan dolayı, saltçılığı ve tek kişi egemenliğini tutmak doğru değilmiş.

Rauf Bey: “Ulus, yazgısını kendinden başka bir kimseye bırakmayı küçüklük saydı.” dedikten sonra: “Ulusun, ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürüten Büyük Millet Meclisini, kurucu meclis gibi seçtiği ve yönetim biçiminin söz konusu edilen biçimlerden ikincisi ve en sağlamı, en doğrusu olduğu” kanısında bulunduğunu söylüyor... Daha sonra Rauf Bey, şu düşünceleri ileri sürüyor:

“Ad değişikliğinin amacı ve ereği değiştireceğini sanmıyorum. Bundan başka, önceki bir hükümet biçiminin yerini alan yeni biçimin beğenilip benimsenebilmesi ancak bir koşula bağlıdır. O koşul da, gideni arattırmayacak biçimde, halkın büyük çoğunluğunun isteklerine uygun davranıldığının ve saygınlığının güven altına alındığını göstermek ve tanıtlamaktır. Yoksa, ad değiştirmekle, ya da üstyapıda biçim değiştirmekle gerçek gereksemelerin karşılanmış olacağını sanmak, özellikle en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı deneylerden sonra, çok büyük bir yanılgı olur.”

Efendiler, Rauf Bey’in düşünce ve görüşlerini açıklayıp saptayan bu sözler üzerinde biraz durmak isterim. Rauf Bey, yetkileri sınırsız ve koşulsuz olan, Millet Meclisini de dağıtabilen tek kişi egemenliğinden yana değildir. Rauf Bey, öyle bir hükümet biçimi istiyor ki, Millet Meclisi kurucu meclis niteliğinde olsun ve ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürütsün. Bu hükümet biçimini biraz daha açalım. Rauf Bey demek istiyor ki: “Cumhuriyet ilanından önceki biçim, en uygun hükümet biçimidir.” Gerçekten, Rauf Bey’in uzun sözlerle anlatmaya çalıştığı 20 Ocak 1921 günlü Anayasanın üçüncü maddesi kapsamıdır. O madde şudur: “Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisince yönetilir ve hükümeti, Büyük Millet Meclisi Hükümeti adını taşır.”

CUMHURİYETİN İLANIYLA BOŞA ÇIKAN UMUTLAR

Bilirsiniz ki bu Anayasaya göre Meclis Başkanı, Meclis adına imza atmaya, Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkilidir ve Bakanlar Kurulunun doğal başkanıdır; ama, devletin başkanı olduğunu belirtir açık bir söz ve yasa buyruğu yoktur. Bu Anayasanın saptandığı günlerdeki genel koşullar ve görüşler düşünülürse, önemli ve köklü bir noktanın yasada boş bırakılmış olmasındaki zorunluk kendiliğinden anlaşılır. Bu belirsizlik, Meclis ve Meclis Hükümeti bulunmakla birlikte devlet başkanlığının, padişahlık kaldırıldıktan sonra, halifelik katında belirdiği düşünce ve inancında bulunanları, cumhuriyetin ilanı gününe değin umut içinde yaşattı. Buna göre Rauf Bey’in, en doğru olduğunu ileri sürdüğü hükümet biçiminde, halifeyi devlet başkanı olarak da gördüğü kuşku götürmez. İşte cumhuriyetin ilanı üzerine, Rauf Bey’i ve kendisi gibi düşünenleri kaygıya ve çırpınmaya sürükleyen gerçek neden, devlet başkanlığı katına cumhurbaşkanının getirilmiş olmasıdır. Gerçekten: “Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır.” denildikten sonra, halifeye verilecek kimliği ve yetkiyi sağlamak için uğraşan ve onun okşayıcı sözlerini Tanrı kayrası sayarak kıvananların umut kırıklığına uğramalarını ve üzülüp kaygılanmalarını olağan görmek gerekir.

Rauf Bey’in, cumhuriyete karşı olduğunu açık söylememekle birlikte, cumhuriyetin ilan edildiği bir günde, onun beğenilip kalımlı olabilmesi için, birtakım koşulların gerçekleştiğini tanıtlamak gereğinden söz etmesi, cumhuriyet yönetimi ile ulusun mutluluğunun sağlanacağına güveni olmadığını açıkça göstermiyor mu?

Rauf Bey, yapılan işin yalnız bir ad değiştirmekten ve üstyapıda biçim değiştirmekten başka bir şey olmadığını söyleyerek cumhuriyeti ilan etmenin, çocukça ve ivedili bir davranış olduğunu anlatmaya çalışmakta ve: “Cumhuriyet yönetimiyle gerçek gereksemelerin karşılanmış olacağını sanmak... çok büyük bir yanılgı olur.” demekle, cumhuriyet yönetimine en denli ilgisiz ve ondan ne denli uzak olduğunu tanıtlamıyor mu? Rauf Bey, son kanısı pekiştirmek için “en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı deneyler”i anımsatıyor. Efendiler, bu anımsatma ile kamuoyuna ne anlatılmak isteniyor? Ulus neden sakındırılmak isteniyor? Bunu anlamak güç değildir sanırım. Rauf Bey, aklınca, devlet başkanlığı katına halifenin oturması sağlanıncaya dek bu kata başka bir sanla, başka birinin oturmamasını güven altına almak istiyor; Bu kata başka biri oturmuş olduğuna göre de, bu işten dönülmesini sağlamak için kamuoyunu gericiliğe özendiriyor. Cumhuriyetin kabulünde, çok büyük yanılgı olabileceğini ileri süren kişiye göre, yanılgının neresinden dönülürse kazanç sayılmalıdır. Rauf Bey, cumhuriyetin kabul ve ilan edilmesi noktasına değindiği zaman şöyle diyor: “... Görüşleri dağıttılar. Sonra, cumhuriyetin bir günde kararlaştırılıp ilan edilmesi üzerine halkta, sorumsuz kişilerce düzenlenen bir yönetim biçiminin bir oldubittiye getirildiği düşünce ve kaygısı uyandı. Bu kaygı, pek doğal görülmeli ve bundan, halkımızın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak kıvanç duyulmalıdır. Ben kişisel olarak kıvanç duyuyorum.”

Efendiler, cumhuriyeti bir günde kabul ve ilan eden, Rauf Bey’in de pek güzel tanımlayıp nitelediği üzere: “Kurtuluş Savaşımızın biricik temel taşı olan ve ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürütmekte yüksek güç ve yetenek gösterip savaşı olumlu sonuca ulaştıran, Büyük Millet Meclisi” idi. Söz konusu ettiği sorumsuz kişilerden amacı, eğer Meclis kamuoyunu cumhuriyet ilanına yönelten ve Meclise bu konuda öneride bulunan kişi ise, o ben idim. Onun ben olduğumu, herkesten daha iyi Rauf Bey’in anlayabileceğini kabul etmekte yanlışlık yoktur. Eğer bunda yanlışlık varsa, “yıllardan beri aramızda sürüp giden arkadaşlık ve kardeşlik duygularından başka, karşılıklı güven de bulunduğunu ve bana karşı yüksek saygı beslediğini” söyleyen Rauf Bey’in, beni hiç tanımamış olduğu yargısına varmak gerekir.

Benim girişimlerimi ve yaptığım işleri, halkta kaygı uyandırıcı nitelikte saymak; sevinç gösterilerinde bulunan halk adına, gereksiz olarak, tersini söylemek, halka bu kaygıları yapay olarak aşılamaya kalkışmaktır. “Halkın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak kıvanç duyulmalıdır. Ben kişisel olarak kıvanç duyuyorum.” diyen Rauf Bey’e bundan yararlanarak bir nokta anımsatılabilir. Halkta uyanıklık ve tetiklik duygularını geliştirmeye ömrünü adamış bir kişiye karşı böyle konuşulmazdı; halkta, bu duyguların uyandığını görmekle kendisinin benden çok kıvanç duyduğunu söylemeye ne hakkı ve ne de yetkisi vardı. Rauf Bey, düşmanların bütün yurda girmesine yol açabilecek Mondoros Ateşkes Anlaşmasının ordu güdümü ile ilgili maddesini oldubitti biçiminde kabul ettiği zaman, ulusun ne denli içten yaralandığını ve kaygılandığını anladı mı? Son zamana değin, cumhuriyetin ilanının ertesi günü bile, resminin altına, kendisini tutanlarca “Mondoros Ateşkes Anlaşmasını imzalayan ama Lozan Antlaşmasıyla da öcünü alan Rauf Bey” basmakalıp sözleri yazılarak boyuna propagandası yapılan bu kişi, Türk Ulusunun gerçek isteklerini, içten gelen duygularını bizden daha çok anladığını, o istekler ve duygularla bizden daha çok ilgilendiğini savlayacak ölçüde ileri gitmemelidir.

Rauf Bey, demecinin bir yerinde diyor ki: “Sorumlu devlet adamları, bu gerçekler (yani cumhuriyet ilanının gerekçesi) üzerinde en yetkili görüşme ve karar yeri olan Yüksek Meclis aracılığı ile ulusu aydınlatacak ve gönüllerdeki kaygıyı giderecektir; çünkü bunu bilmek kamunun doğal bir hakkıdır.”

Efendiler, bu sözler akla yatkın değildir. Bir kez, Rauf Bey de demiyor mu ki: “Ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürüten Meclistir.” Öyleyse hangi sorumlu devlet adamları, Millet Meclisini, töreye tam uygun ve yüksek bir karar alıp onu gerekçesiyle birlikte yayımlamış olmasından dolayı sorguya çekecektir? Bir ülkede, bir toplumda, bir devrim yapıldığı zaman kuşkusuz onun gerekçesi vardır. Ancak o devrimi yapanlar, inanmak istemeyen direngen karşıcıllarını inandırmak zorunda mıdır? Kuşkusuz cumhuriyetten yana olanlar da cumhuriyete karşı olanlar da vardır. Yana olanlar, niçin ve ne gibi inançlara ve düşüncelere dayanarak cumhuriyeti kurduklarını, karşı olanlara anlatarak inançlarının ve yaptıkları işlerin yerin deliğini tanıtlamak isteseler de, onları, bile bile yaptıkları bu direnmeden vazgeçirebilecekleri kabul olunur mu? Doğallıkla cumhuriyetçiler, ellerinden gelirse ülkülerini herhangi bir yolla; ayaklanma ile, devrimle ya da kamuca beğenilecek başka yollarla gerçekleştirirler. Bu, ülke devrimcilerinin ödevidir. Buna karşı, direnmeler, yaygaralar ve geriletici girişimler de, karşıcılların yapmaktan geri durmayacakları davranışlardır: Cumhuriyet yönetimimizin ilanında, Rauf Bey ve benzerlerinin yaptıkları gibi.

CUMHURİYETİN İLANI ÜZERİNE HALİFEYE VERİLMEK

İSTENEN ROL

Efendiler, o günlerde İstanbul’da bulunan Ordu Müfettişlerimiz de, gazetelere demeç vererek, çeşitli nedenlerle düzenlenen şölenlerde söylevler çekerek duygularını belirtiyorlardı. Cumhuriyetin ilanı üzerine İstanbul’da kimi kişiler ve kimi gazeteciler, Halifeye de bir rol vermek istediğine kapıldılar. Halifenin görevden çekildiği ya da çekileceği üzerine gazetelerde söylentiler, yalanlamalar yayımlandı.

Sonra dedi ki: “Öğrendiğimize göre, sorun, bir söylenti niteliğinde olmadığı gibi, bir yalanlama ile çözümlenecek ölçüde önemsiz de değildir. Gerçek olan bir yön vardır ki, o da cumhuriyet ilanının yeniden bir halifelik sorunu ortaya çıkarmış olmasıdır.”

“Halife, yazı masalarının başına oturup (!), Vatan gazetesi yazarına demeç vermiştir.” denilerek; Halifenin bütün Müslümanlarca sevgi gördüğü, Asya’nın en uzak köşelerine varıncaya dek Müslüman ülkelerinden binlerce mektup ve telyazısı aldığı; birçok yerlerden kendisini görmeye kurullar geldiği yolunda sözlerle halifelik katının kolay kolay sarsılır bir kat olmadığı anlatılmaya çalışıldıktan sonra, bütün Müslümanlar, “istemeyiz” demedikçe Halifenin görevinden çekilmeyeceği ilan olunuyordu. Ayrıca, “Hükümet birçok içişlerini düzenlemekle uğraştığından, şimdiye değin halifelik görevlerini saptayamamıştır. Hükümetin iç sorunlara çok dalmış olduğunu Müslümanlık dünyası da kuşkusuz bilir ve şimdiye değin halifelik görevlerinin saptanamamasını olağan sayar.” tümceleriyle biz, halifelik görevlerini saptamaya çağrılıyorduk ve şimdiye değin bunu yapmadığımızı hoş gören Müslümanlık dünyasının bundan sonra hoş görmeyeceği de bildirilerek, bize bir çeşit gözdağı veriliyordu. Bir yandan da, bu konuda bize etki yapması için Müslümanlık dünyasının dikkati çekilmek isteniyordu. 9 Kasım 1923 günlü Vatan gazetesinde okuduğumuz bu yazıları 10 Kasım 1923 günlü Tanin gazetesinde, Halifeye yazılan bir açık mektup izledi. Lütfi Fikri Bey’in yazdığı bu mektupta, Halifenin görevden çekildiği söylentilerinden ulusun ne denli üzüntü ve acı duyduğunu tanıtlamak için bur vapur öyküsü uydurulmuştu. Vapurda oturanların, Halifenin görevden çekildiğini duyunca yüzlerine üzüntü ve kaygı çökmüş. Birbirlerini tanımayanlar içtenlikle görüşmeye ve çok görüşmeye başlamışlar. Ortak kaygıları bunları bir dakikada dost etmiş...

Lütfi Fikri Bey: “Gönül istiyor ki bu çekilme sözü sonsuza değin gömülsün kalsın.” diyor; çünkü: “Dünya için karayazı olur”muş.

Lütfi Fikri Bey, ulusa şunu da aşılıyordu: “Şaşarak ve üzülerek görülüyor ki, bugün şu kutsal hazineye (yani halifeliğe) saldırmak isteyenler, dışardan kimseler, Türkü çekemeyen Müslüman uluslar değildir; biz, Türkler kendimiz, kendi elimizle bu hazinenin elimizden temelli çıkarılmasıyla sonuçlanabilecek girişimlerde bulunuyoruz!”

Efendiler, yabancılar, halifeliğe saldırıda bulunmuyorlardı; ama, Türk Ulusu saldırıdan kurtulmuyordu. Halifeliğe saldıranlar, Türkü çekemeyen Müslüman uluslar değildi. Ama, Çanakkale’de, Suriye’de, Irak’ta İngiliz ve Fransız bayrakları altında Türklerle vuruşan Müslüman uluslardı. Bunların, Türk Ulusuna kolaylıkla saldırmak için, ayakta kalması yeğ görülen halifeliğin ortadan kaldırılmasını: “Türklük için kendi kendini öldürmektir.” diye nitelemeleri ve cumhuriyetin amacını: “Halifeliği ortadan kaldırmak için, biz Türkler girişimlerde bulunuyoruz.” sözleriyle açıklayıp ilan etmeleri, kuşku yok ki, etkisiz kalmadı.

Lütfi Fikri Bey’in Tanin’de yayımlanan açık mektubundaki görüşünü, ertesi gün Tanin başyazarı destekledi. 11 Kasım 1923 günlü Tanin’in “Şimdi de Halifelik Sorunu” adlı başyazısı okununca, cumhuriyetin kuruluşuna kaldırılmasını önleyebilmek için çaba göstermeye ve çalışmaya başladıkları anlaşılır. Tanin’in bu yazısında, padişah oğullarının mektupları yayımlanarak, padişah soyundan olan kişiler halka sevdirilmeye çalışılıyor. Ayrıca, padişah soyundan olanların haklarına karşı çirkin saldırılar yapıldığı ve bunu yapanın, partimizin en seçkin takımından olduğu belirtildikten ve Cumhuriyet Hükümetini ulus gözünde kötü göstermek için ne söylemek gerekli ise onlar da yazıldıktan sonra, Halifenin çekileceği söylentisine değinilerek: “Arkadan arkaya verilmiş bir karar karşısındayız.” deniliyor. Sonra da “Millet Meclisinin bu denli özgürlükten yoksun kaldığını, dışarıda verilen kararları yasalaştırmak durumuna düşürüldüğünü görmek gerçekten acı oluyor” sözleriyle Meclis, bize karşı kışkırtılıyor; cumhuriyetin ilanını kabul eden Meclisin hiç olmazsa halifeliğin kaldırılmasını, oldubitti biçiminde kabul etmemesinin sağlanmasına çalışılıyordu.

Tanin başyazarı, halifelik konusundaki görüş ve düşüncesini şu satırlarla saptıyordu: “Halifelik bizden giderse, beş on milyonluk Türkiye Devletinin Müslümanlık dünyası içinde hiç önemi kalmayacağını, Avrupa siyasası karşısında da küçücük ve değersiz bir hükümet durumuna düşeceğimizi anlayabilmek için büyük bir yetenek gerekmez. Ulusseverlik bu mudur? Gönlünde gerçek ulusçuluk duygusu olan her Türk, halifeliğe dört elle sarılmak zorundadır.”

Efendiler, halifelik konusundaki düşüncelerimi bundan önce açıkladığım için bu sözleri burada yorumlamaya gerek görmüyorum. Ancak, halifeliğe dört elle sarılmak zorunda bulunan bir yönetim biçiminin cumhuriyet olamayacağını anlayabilmek için de büyük bir yetenek gerekmediğini söylemekle yetineceğim.

Tanin’in incelemekte olduğumuz başyazısının daha bir iki yerine dikkatinizi çekeceğim.

Osmanoğulları soyunca kabul edilmiş ve bundan dolayı sonsuzluğa dek Türkiye’de kalması güven altına girmiş olan halifeliği elden kaçırmak tehlikesini yaratmak, akıl ve yurtseverlik ile, ulusçuluk duygusu ile hiç bağdaşamazmış (!)

Tanin başyazarı, kendisinin cumhuriyetçi olduğunu ilan etmişti. Ama öyle bir cumhuriyetçi ki, onun istediği cumhuriyetin başında halife sanıyla Osmanoğullarından bir kişi bulunacaktır. Yoksa yapılan iş, akıl ve yurtseverlik ile, ulusçuluk duygusu ile hiç bağdaşamazmış. Halifeliği, elimizden hiç alınamayacak biçimde korumakla görevli imişiz. Bu konuda gizlice alınan karar, sonuçsuz kalmalı imiş.

Efendiler, bu yazıların anlamı ve bu düşüncelerin amacı bugün kolaylıkla anlaşılmaktadır. Yarın daha açık olarak anlaşılacaktır. Gelecek kuşakların, Türkiye’de cumhuriyetin ilan edildiği gün ona hiç acımadan saldıranların başında, “cumhuriyetçiyim” diyenlerin yer aldığını gördükleri zaman şaşacaklarını hiç sanmayınız! Tersine, Türkiye’nin aydın ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların gerçek inanışlarını irdeleyip saptamakta hiç de güçlük çekmeyeceklerdir.

Onlar kolaylıkla anlayacaklardır ki, başında çürümüş bir padişah soyunun, halife sanıyla, yerleşip kalmasını zorunlu kılan bir devlette, cumhuriyet ilan olunsa bile, onu yaşatma olanağı yoktur.

Efendiler, o günlerde yapılan yayınlarda daha iki nokta vardı: Biri, benim hasta oluşum; öbürü de, rahmetli Enver Paşa’nın Türkistan’daki çalışmaları ve sağ oluşu, Enver Paşa, yurt dışında kaldığı zaman, İslam birliği için çalışıyormuş ve “Halife Damadı” sanını kullanırmış. Dahası, Türkistan’da kazdırdığı bir mührün bir yanına bu sanını da kazdırmış.

Bu iki noktadan da boyuna söz etmek kuşkusuz boşuna değildi.

Efendiler, değindiğim bu yayınlar ve birtakım kişilerin durum ve davranışları özet olarak şöyle anlatılabilir: “Temel olan, ulusal egemenliktir. Ulusal egemenlik cumhuriyetin gelişmiş bir biçimidir. Türk Ulusu, ulusal egemenliği elde etti; cumhuriyetin ilanı gereksizdir, yanlıştır. Türkiye’de en doğru yönetim, ulusal egemenlik ilkesinden ayrılmaksızın, cumhuriyet ilan etmeyip, devlet başkanlığında halife sanıyla Osmanoğulları soyundan birini bulunduran meşrutiyet yönetimidir. Nasıl ki, İngiltere’de hem ulusal egemenlik vardır, hem de devlet başkanı bir kraldır ve o kral, Hindistan’ın da imparatorudur.”

Efendiler, böyle bir ilke üzerinde birleşmiş olan kişiler, sözleriyle, durumlarıyla, yazılarıyla kendilerini göstermiş gibi idiler. Bu grubun başına Rauf Bey’in seçildiği yargısına varılabilirdi. Çeşitli soy ve inançta olan kişilerin meydana getirdiği grup, Rauf Bey’i amaçlarını açıklayıp savunacak en uygun bir adam olarak görmüşlerdi. Ondan çok büyük şeyler umulabileceği sanısına düşmüşlerdi. Bundan sonradır ki Rauf Bey Ankara’ya geldi Vatan gazetesinin yazdığına göre, büyük bir kalabalık Rauf Bey’i Ankara’ya uğurlamak için toplanmış, Kazım Karabekir Paşa, Refet Paşa, Ali Fuat Paşa, Adnan Bey bu kalabalığın başında gösteriliyordu. Vatan gazetesi bu uğurlamadan söz ederken, Rauf Bey’in Ankara’da, Mecliste izleyeceği siyasayı da ulusa bildiriyordu. Ayrıca gazetede, Rauf Bey’in Meclisteki çalışmalarının yıkıcı ve kişisel olmayacağı, Rauf Bey’in çalışmalarının, yurdun iyiliğini ve esenliğini, yasaların egemenliğini sağlamaya yönelmiş bir çalışma olacağı; Rauf Bey’in Büyük Millet Meclisinde bir esenlik ve düzenlik etmeni olacağı ve yararlı ilkeleri savunacağı açıklanıyordu.

Vatan gazetesi iyesinin, kendiliğinden bu açıklamaları yapmaya ve güvence vermeye yetkili olduğu kuşkusuz kabul edilemezdi. Oysa Rauf Bey, partimiz adına milletvekili olmuştu. Partimiz izlencesine uyacaktı. Partiden çıkmaksızın bağımsız bir siyasa izlememesi gerekirdi. Rauf Bey, daha partiden ayrıldığını bildirmemişti. Bu düşüncede olmadığını, daha sonra partiden ayrılmamakta direnmesiyle de doğrulamıştı. Bunun için, hem partide kalmak ve hem de parti düzen bağını bozmak demek olan kendine özgü bir siyasayı bağımsız olarak gütmek anlaşılır bir şey değildir.

Efendiler, bu tutumla varılmak istenilen sonucu anlamak geç ve güç olmadı. İsterseniz bu noktanın aydınlanmasına yarayacak birtakım bilgiler vereyim.

RAUF BEY’İN ANKARA’YA GELEREK PARTİ ÜYELERİNİ

BİZE KARŞI KIŞKIRTMAYA KOYULMASI

Rauf Bey Ankara’ya geldikten sonra, Parti üyeleriyle yakından ve arkadaşça görüşmelere başladı. Ama, bütün görüşme ve konuşmalarda bir erek güttüğü anlaşılıyordu.

Rauf Bey: “Cumhuriyetin ilanında ivedi gösterilmiştir. Bu ivediyi gösterenler sorumsuz kimselerdir. Bu yolda davranışın içyüzünü anlamak gerekir. Meclis, ulusal egemenliği gereği gibi kullanabilmelidir. Gizli amaçlarla yönetilmeye ses çıkarılmazsa nereye varılacağı bilinemez. Cumhuriyetin ilanını zorunlu kılan etmen ne imiş? Cumhuriyetin gerçekten, bizim için yararlı ve gerekli olduğu tanıtlanmalıdır” gibi birtakım propagandalarla, arkadaşlarımızı ve partiyi bize karşı kışkırtmaya koyuldu.

Rauf Bey, İstanbul’daki demecinin sonunda demişti ki: “Meclis ve Hükümet, bu ivedinin akla yatkın ve türeye uygun bir nedeni bulunduğunu ulusa gösterip tanıtlamalıdır ve tanıtlayacaktır.”

Böylece pek güzel anlaşılıyor ki Rauf Bey’in, geceli gündüzlü sürdürdüğü görüşme ve konuşmalardan amacı, Parti ve Meclis üyelerine bu görünüşü benimsetmekti. Bunu başardıktan sonra, cumhuriyetin kuruluşu sorununu yeniden Mecliste söz konusu ettirmek istiyordu. Bununla güttüğü amaç da, Meclis ve Hükümeti, cumhuriyeti ivedilikle ilanda akla yatkın ve türeye uygun bir neden olmadığını tanıtlama zorunda bırakmaktı. Kendi aklınca ve kendisini tutanların inanışına göre, akla yatkın ve türeye uygun bir neden gösterip tanıtlamak güçtü. Akla yatkın ve türeye uygun bir nedene dayanmaksızın cumhuriyetin ilanında ivedilik gösterildiği ve yanılgıya düşüldüğü ortaya çıkacak ve sözde, yanlışlık düzeltilecek!

RAUF BEY’İN OYNATMAK İSTEDİĞİ OYUN

Efendiler, Rauf Bey’in ne yapmak istediğini ve çalışmalarının amacını anlamak için bir haftalık bir süre yetti. Doğallıkla, kim yaparsa yapsın, cumhuriyetçiler bu yolda bir çalışmaya daha çok göz yumamazlardı. Rauf Bey’in oynatmak istediği oyunu anlayanlar, bir parti toplantısında Rauf Bey’i sınava çekmeye karar verdiler. Bu toplantıyı anımsarsınız. Bu toplantıda yapılan görüşmeler de, olduğu gibi yayımlanmıştı. Onu da okumuşsunuzdur. Ben burada o toplantının ayrıntılarına girecek değilim. Yalnız, o görüşmelerin sonucunu gerçek anlamıyla bildirmeye yarayacak birtakım yorumlar yapmayı, kamuoyunun aydınlanması için gerekli ve yararlı görüyorum.

Önce şunu apaçık söylemeliyim ki Rauf Bey, saldırıya geçmek için daha hazırlığını bitirmeye uğraşırken, saldırıya uğramıştır. Gerçi, birtakım gazetelerle yapılan yıkıcı yayınlar, Halifeye ve bir padişah oğluna aldırılan durumlar; Rauf ve Adnan Beyler’le kimi komutanların Halifeyi görmeye gidişleri; Halife ve padişah oğlu için söz söyleyenlere, yazı yazanlara karşı kimi yerlerden yaptırılan onur kırıcı saldırılar, yurt içinde kuşku ve kamuoyunda karışıklık uyandırmaktan geri kalmamıştı. Ama, Mecliste saldırıya geçmek için bunun yeter bulunmadığı; Ankara’da Meclis üyeleri üzerinde de çalışmanın gerekli görüldüğü anlaşılıyordu. İşte bu son hazırlıklar yapılırken, Rauf Bey’den önce davranılıp kendisi sorguya çekilmiştir.

Parti Grubu Başkanlığına bir önerge verdirildi. Parti Grubu Başkanı İsmet Paşa idi. Bu önergede: “Rauf Bey’in İstanbul gazetelerinde çıkan, cumhuriyetin ilanını uygun görmediği yolundaki demecinin cumhuriyeti sarsıntıya uğrattığı ve kendisinin çevresinde karşıcıl bir parti kurulduğu kanısının belirdiği” belirtilerek, durumun Parti Grubunda görüşülmesi önerilmişti.

Partinin toplandığı 22 Kasım 1923 günü ben de, toplantıdan önce, toplantı salonuna bitişik odada bulunuyordum. Rauf Bey yanıma geldi. Benden, görüşmelere karışmamaklığımı rica etti. Çünkü, bana karşı söz söyleyemeyeceğini bildirdi.

Görüşmelere hiç karışmayacağımı ve hiçbir söz söylemek istemediğimi; ancak, Parti Başkanı olarak görüşmelerin gidişini görmek üzere toplantı salonuna gireceğimi bildirdim. Toplantı salonunda da bulunmamaklığımı rica etti. Bunu kabul etmedim.

Rauf Bey’in, benim görüşmelere karışmamı ve toplantıda bulunmamı istemeyişindeki gerçek amaç ne idi? Benim yanımda, ya da benim karşımda konuşmasına ve savlarda bulunmasına engel olan, gerçekten bana olan saygısı mı idi? Buna inanmak doğru olamaz. Benim anladığıma göre Rauf Bey, karşısına İsmet Paşa’yı almak istiyordu. Ben toplantıda bulunmazsam, parti üyeleri arasından kendisini tutanlar çıkabileceğini sanıyordu.

Parti Grubu, İsmet Paşa’nın başkanlığında toplandı. İsmet Paşa, başkan olarak görüşme konusunu açıklayıp önemini belirttikten sonra: “Bugünkü toplantıda benim de söz almam gerekebilir” diyerek başkanlığı başkasına bıraktı.

Önergeyi verenin açıklamasından sonra söz alan Rauf Bey, uzun bir konuşma yaptı.

Rauf Bey, İstanbul’daki demeci dolayısıyla bir yanlış anlama olduğunu ve bunu düzeltmek için arkadaşlarla konuştuğunu söyledikten sonra: “Bizim eğer eleştirmek istediğimiz bir nokta varsa o da yapılan iştir.” dedi.

“Çok iyi dilekle başlanıp uğrunda canlar verilmiş olan çok sağlam ilkelerin, uygulanmasında yapılan yanlışlıklar yüzünden sakatlandığını da, sanırım ki hiçbirimiz düşünüp taşınmadan bir çırpıda yadsıyamayız” sözlerini de, olduğu gibi aktarıyorum.

Şimdi bu iki tümce üzerinde biraz duralım. Rauf Bey’in eleştirmek istediği iş, hangi iştir? Cumhuriyet mi, yoksa cumhuriyetin ilan ediliş biçimi mi? Yapılan iş cumhuriyetin kuruluşudur; ilan biçimi şöyle, ya da böyle olabilir.

Rauf Bey’in “sağlam ilke” dediği cumhuriyet ilkesi midir, yoksa uygulanmasında yapılan yanlışlık yüzünden sakatlanmasından korktuğu cumhuriyet midir?

Efendiler, söz konusu olan, cumhuriyetin kendisi ve onun yurtta ilanıdır.

Daha cumhuriyet yönetimini uygulama evrelerinin yanlış olduğunu ileri sürecek kadar zaman geçmemişti. Rauf Bey’in kaygısı cumhuriyet ilanının ertesi günü başlıyor ve iki üç gün geçmeden demek veriyor.

KAZIM PAŞA’YA: “CUMHURİYETİN İLANINI ÖNLEYEBİLİRSEN

YURT İÇİN BÜYÜK İŞLER YAPMIŞ OLURSUN.” DİYEN RAUF BEY

HİÇBİR ZAMAN CUMHURİYETÇİ OLAMAZ

Rauf Bey, demecinin anlamını ve kapsadığı düşünceleri birer yolla çevirip yorumlayarak dedi ki: “Duygularım, cumhuriyet yönetiminden başka hiçbir yönetimi benimsemediğim yolundadır.” Rauf Bey’in, duygularını böylece açığa vuruşu parti üyelerinin sevinmelerine yol açtı ve “Yaşa” sesleriyle karşılandı.

Rauf Bey’in “yüce duygularım, kutsal duygularım” diye söylediği bu sözler, içtenlikle söylenmiş mi idi ve doğru mu idi? Ben, hiç çekinmeden “hayır!” diyorum, efendiler. Çünkü, Ankara’dan ayrılışında, kendisine cumhuriyetten söz açan Kazım Paşa’ya (Meclis Başkanı): “Bunu önleyebilirsen yurt için büyük işler yapmış olursun!” diyenin Rauf Bey olduğunu biliyorum.

Rauf Bey, “cumhuriyeti düzenleyip ilan eden sorumsuzlar” sözüyle birtakım danışman ve uzmanları söz konusu etmek istediğini de bildirerek bunda da yanlış anlama olduğunu anlamak istedi ve: “Böyle olunca benim kullandığım sözlerden, şu ya da bu kişi sorumsuzdur, anlamı çıkarılmasın; bunu benden beklemek doğru değildir” dedi.

Rauf Bey, bu söz çevirme ile de gösteriyordu ki, o günkü parti toplantısında, parti içinde kötü adam durumuna düşmeden, isteklerini söyleyebilmek için gereken noktalarda gerileme ve sözü çevirme yolunu tutmuştu; ama gerçek görüşünden vazgeçmiş değildi. Örneğin, şu sözlere dikkat buyurunuz:

“Türkiye hükümetinin biçimi nedir?” diye sorulan sorulara karşı, anımsarsınız ki, Büyük Başkanımız bu kürsüden olumlu bir yanıt olarak şöyle söylediler:

– Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçimidir.

– Hangi yönetime benziyor? Dediler.

– Bize benziyor; çünkü biz, bize benzeriz. Bize özgü yönetimdir, buyurdular.

“Bu, beni içten inandıran en yüksek bir sözdü; buna karşı çıkmak çok güçtür. Buna, dışta ve içte, haktanırlıkla karşı çıkacak adam bulunacağını sanmam. Bu inandırıcı ve büyük sözlerden sonra, böyle bir hükümet bunalımı yüzünden bunu yürütülemez bir hükümet biçimi olarak gösterip de ad değişikliğinden başka bir şey olmayan cumhuriyet sözcüğünün konulmasını ve eskisine bu denli güvendiğimiz, halkın da güvendiği bir hükümet biçiminin işe yaramaz olduğunun bir bunalım zamanında anlaşıldığı ileri sürülerek yeni bir yönetim biçimi getirilmesini doğru bulmuyoruz. Bu duygunun etkisi altında bulunanların gerici olduklarını sanmayacağınıza inanarak söylüyorum: Ya bu da eksik görülürse bunu tamamlayacak bir biçim var mıdır diye duraksayan ve kaygıya düşenler var.”

“... Bir halk ki cumhuriyeti istiyor; bir halk ki ulusal egemenlik sınırsız ve koşulsuz ulusta oldukça yönetimin cumhuriyetten başka bir şey olmadığını biliyor ve bunu istiyor; ama, iyi uygulayamaz da başka bir yönetim biçimine döndürülür, diye üzüntü ve kaygı duyarsa... üzülmek mi gerekir, kıvanmak mı gerekir?”

PADİŞAHLIKTAN CUMHURİYETE GEÇİŞ

Efendiler, padişahlıktan cumhuriyete geçebilmek için, herkesin bildiği üzere, bir geçiş dönemi yaşadık. Bu dönemde iki düşünce ve görüş birbiriyle durmadan çarpıştı. O düşüncelerden biri, padişahlığın sürdürülmesi idi. Bu düşünceyi benimseyenler belli idi. Öbür düşünce, padişahlığa son vererek cumhuriyeti kurmaktı. Bu, bizim düşüncemizdi. Biz düşüncemizi açıkça söylemekte ilk zamanlar sakınca görüyorduk. Ancak, düşüncemizi saklı tutup elverişli bir zamanda uygulayabilmek için, padişahlığı tutanların düşüncelerini yavaş yavaş uygulama alanından uzaklaştırmak zorunda idi. Yeni yasalar yapıldıkça, özellikle Anayasa yapılırken, padişahçılar, padişah ve halifenin hak ve yetkilerinin açıkça belirtilmesi için üsteliyorlardı. Biz, bunun zamanı gelmediğini, ya da gereği olmadığını söyleyerek o yanı kapalı bırakmayı yararlı görüyorduk.

Devletin yönetimini, cumhuriyetten söz etmeksizin, ulusal egemenlik ilkelerine uygun olarak her an cumhuriyete doğru yürüyen bir biçimde derleyip toparlamaya çalışıyorduk.

Büyük Millet Meclisinden daha büyük kat olmadığını, durmadan aşılayarak padişahlık ve halifelik katları olmaksızın da devletin yönetilebileceğini tanıtlamak gerekli idi.

Devlet Başkanlığından söz etmeksizin, onun görevini edimli olarak Meclis Başkanına gördürüyorduk. Meclis Başkanlığı görevini yapan ise, İkinci Başkan idi. Hükümet vardı, ama “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” sanını taşıyordu. Hükümeti kuralına göre kurmaktan çekiniyorduk; çünkü padişahçılar, hemen padişahın, yetkisini kullanması gerektiğini ortaya atacaklardı.

İşte, geçiş döneminin bu uğraşına evrelerinde bizim kabul ettirmek zorunda bulunduğumuz orta biçimi, yani Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçimin haklı olarak eksik bulan ve meşrutiyet biçiminin açıkça belirtilmesini sağlamaya çalışan padişahçılar, bize karşı çıkıyorlar ve diyorlardı ki: “Bu yapmak istediğiniz hükümet biçimi neye, hangi yönetime benzer?” Amacımızı ve ereğimizi söyletmek için yönetilen bu çeşit sorulara biz de, zamanın gereğine göre yanıtlar vererek padişahçıları susturmak zorunda idik. Böylece verdiğimiz bir yanıtı, Rauf Bey, içten, inandırıcı, yadsınamaz ve karşı çıkılmaz bulduğunu söyleyerek bütün savını ve görüşünü benim o sözlerimle destekliyor. Rauf Bey, “bu inandırıcı ve büyük sözlerden sonra” Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçiminin elverişsiz olacağını kabul etmek istemiyor. Bu elverişsiz ise, bu elverişsiz biçimi daha önce kabul ettirenlerin, bu kez kabul ettirdikleri cumhuriyet biçimini de, bir gün eksik görüp başka bir yönetim biçimini ortaya atmalarından kaygılanmak gerekeceği yolunda bir uslamlama yapıyor. Bu uslamlamanın ne denli çürük ve boş sözler olduğu apaçıktır. “Kutsal duyguları, cumhuriyet yönetiminden başka hiçbir yönetimi benimsemediği yolunda” olan bir kişinin, geçiş dönemi için zorunlu olduğunu pek iyi bildiği Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçimine saplanıp kalarak, cumhuriyet biçiminin de eksik görüleceği ve başka bir yönetim biçimi araştırılacağı kaygısına düşmesi doğru mudur? Rauf Bey’in burada, cumhuriyetten sonra, başka bir yönetim biçimi derken neyi söylemek istediği bellidir. Rauf Bey demek istiyor ki, cumhuriyeti ilan edenler, böylece Osmanoğullarını devletin başından uzaklaştırdıktan sonra acaba, cumhuriyetten, yine padişahlığa dönerek, kendileri padişah olmayacaklar mı? Bunun tarihte benzerleri yok mu diyenler duraksadılar ve kaygıya düştüler.

Rauf Bey, olduğu gibi bilginize sunduğumuz sözlerinin sonunda, halkın cumhuriyeti istediğimi söylerken: “İstiyor ama, iyi uygulanamaz da...” yolundaki şaşılacak sözleriyle, benim belirttiğim noktayı pek güzel açıklamaktadır.

İSMET PAŞA’NIN MECLİSTE RAUF BEY’E VERDİĞİ YANITLAR

Efendiler, Rauf Bey’e karşı söz alan ve değerli görüşler ileri süren milletvekilleri çoktu. Bu arada İsmet Paşa da, uzun ve değerli bir konuşma yaptı. İsmet Paşa’nın her zaman okunması yararlı olan kimi sözlerini de bilginize sunacağım.

İsmet Paşa: “Köklü bir devlet biçimi söz konusu olduğu zaman düşüncelerimiz ve duygularımız gizli kalmaz. Gözetleyen bütün bir dünya vardır” dedikten biraz sonra: “Cumhuriyet ilanı, bir ulusun kutsal bir ülküsü, bir ateşi gibi ortalığı sarar. Cumhuriyet ilan olunduğu zaman, cumhuriyete kavuşan ulusun bütün ateşini gösteren her türlü belirtiler ortaya çıkar. Eğer bir ülkede cumhuriyetin ilan olunduğu günlerin üçüncüsünde, beşincisinde, egemenlik hakları kaldırılmış bir padişahoğlu ortaya çıkar da karşı durum alırsa... Dünya ve dünya düşünürleri bu cumhuriyetin gücünden kuşku duyar.” Sözleriyle başlayarak, cumhuriyetin ilanı üzerine İstanbul’da alınan durumun