Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

Nutuk2 (11.Bölüm)

Yeni Sayfa 1

KOMPLOYA KARŞI ALDIĞIMIZ ÖNLEMLER

Hoca Esat Efendi’nin soru önergesi 27 Ekim’de, yani Karabekir Paşa’nın müfettişlikten çekilişinin ertesi günü gensoruya çevrilmişti. Fuat Paşa’nın çekilme yazısının tarihi olan 30 Ekim günü Mecliste gensoru görüşmeleri başlamıştı.

O günün akşamı, yemeğe beklediğim Fuat Paşa gelmedi. Ama, Başbakan İsmet Paşa ile Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa geldi.

Çok kısa bir görüşme sonunda komploya karşı tutulacak yol kararlaştırıldı.

Hemen, milletvekili de olan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretlerinden, milletvekilliğinden çekildiğini Meclis Başkanlığına bildirmesini telefonla rica ettim. Milletvekilliğinden çekilmek istediğini daha önce Milli Savunma Bakanına bildirdiğini öğrendiğim Paşa, ricamı hemen yerine getirdi. Milletvekili olan komutanlara da şu kapalı teli çektim: 

Kapalı tel, makine başındadır.

30.10.1924

Üçüncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa Hazretlerine

Birinci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa Hazretlerine

İkinci Kolordu Komutanı Ali Hikmet Paşa Hazretlerine

Üçüncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa Hazretlerine

Beşinci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa Hazretlerine

Yedinci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretlerine

1- Bana olan güven ve sevginize dayanarak, gördüğüm önemli gerekseme üzerine hemen milletvekilliğinden çekilmenizi, telle Meclis Başkanlığına bildirmenizi öneririm. Gerekçe olarak, önemli gördüğünüz askerlik görevine bütün varlığınızla bağlanmak istediğinizi belirtmeniz yerinde olur.

2- Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri de, görülen gereksemeye dayanarak, önerim üzerine çekilme yazısını Meclis Başkanlığına vermiştir.

3- Üçüncü Ordu Müfettişi Cevat, Birinci Kolordu Komutanı İzzettin, İkinci Kolordu Komutanı Ali Hikmet, Üçüncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili, Beşinci Kolordu Komutanı Fahrettin, Yedinci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşalara yazılmıştır.

4- Makine başında, durumu bildirmenizi bekliyorum.

Cumhurbaşkanı

Gazi M. Kemal

Efendiler, 30/31 Ekim sabahına değin, Birinci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa’dan, İzmir’den; İkinci Kolordu Komutanı Ali Hikmet Paşa’dan, Balıkesir’den; Üçüncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa’dan, Pangaltı’dan; Beşinci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa’dan, Adana’dan makine başında aldığım yanıtlarda, önerimin olduğu gibi ve hemen uygulandığı bildirildi.

Efendiler, bu seçkin komutanların önerim dolayısıyla da, bana karşı gösterdikleri büyük inan ve güvene burada teşekkür etmeyi bir ödev sayarım.

Üçüncü Ordu Müfettişi ile Yedinci Kolordu Komutanının Diyarbakır’dan verdikleri yanıtlar şunlardı:

Müfettiş Paşa’nın yanıtı:

Diyarbakır, 30.10.1924

Ankara’da Cumhurbaşkanı Gazi Paşa Hazretlerine

Yüksek kişiliğinize karşı olan güvenime ve sevgime inanmanızı saygı ile dilerim. Ancak, böyle bir yurt görevinden ivedilikle çekilerek ulusa ve seçim bölgem halkına karşı sorumlu ve suçlu duruma düşmemekliğim için çekilmemi gerektiren nedenlerin açıklanmasına yüksek buyruklarınızı saygıyla rica ederim.

Üçüncü Ordu Müfettişi

Cevat

 Kolordu Komutanının yanıtı: 

Diyarbakır, 30.10.1924

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

1- Siz yüce Cumhurbaşkanına karşı beslediğim saygı ve sevgiye güvenilmesini rica ederim.

2- Bu dakikada, seçim bölgem halkı ile hiç görüşmeden yüksek önerinizi kabul etmekliğim, beni ulus gözünde sorumlu duruma düşürebilir.

3- Yurdun ve ulusun çıkarları, milletvekilliğinden hemen çekilmemi gerektiriyorsa, kesin karar verebilmekliğim için durumun aydınlatılmasını saygı ile dilerim efendim.

Yedinci Kolordu Komutanı

Cafer Tayyar

Her iki telyazısında, bana karşı olan sevgi ve güven üzerine inanca verildikten sonra, seçim bölgeleri halkına karşı olan durumlarından söz edilmekte ve önerimin nedeni sorulmaktadır.

Verdiğim yanıtı olduğu gibi bilginize sunayım: 

Makine başında, kapalı tel:                                                            31.10.1924

Üçüncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa Hazretlerine

Yedinci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretlerine

Komutanların milletvekili de olmalarının, orduda ve komuta işlerinde beklenilen düzenbağı ile bağdaşamadığı kanısına varılmıştır. Birinci ve İkinci Ordu Müfettişlerinin görevlerinden çekilip Meclise dönerek orduları, elverişsiz bir zamanda başsız bırakmış olmaları bu görüşü pekiştirmiştir. Seçim bölgeniz halkı, ordu düzenbağının esenliği için vereceğinizi karardan kuşkusuz kıvanç duyar. Daha önce yazıldığı üzere kararınızın bildirilmesini rica ederim.

Cumhurbaşkanı

Gazi M. Kemal

Bu telime Cevat Paşa’nın verdiği yanıt şudur:

 

Makine başında                                                               Diyarbakır, 31.10.1924

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Komuta işlerinde beklenilen düzenbağı ile bağdaşamayacağı için Komutanların milletvekili olmamaları yolundaki yüksek görüşlerine bütün gönlümle katılır ve seçim sırasında bu görevden bağışlanmamı yüksek kişiliğinizden dilemekliğimin de bu inançtan ileri geldiğini bildiririm. Ancak, bugün yüksek katınızdan verilen bir buyrukla milletvekilliğinden çekilmenin, sizlerin de kestirebileceğiniz üzere, ulusça ve seçim bölgem halkınca iyi görülmeyeceğine inanıyorum. Bu inançla, hiç de elverişli görmediğim şu önemli zamanda ordudan ayrılmak zorunda kalacağımı düşünerek üzüntü duyduğumu bilgilerinize sunarım.

Üçüncü Ordu Müfettişi

Cevat

Cevat Paşa, Ankara’ya geldikten sonra durumu anlamış ve önerimin uygulanması gerektiğine inanarak, hemen milletvekilliğinden çekilmiştir. Paşa’nın bu düzenlerle hiçbir ilişkisi olmadığı bizce de anlaşılmıştır. Gerçi Kazım Karabekir Paşa, müfettişlikten çekildiğini filan gün ve filan saatta gibi açıklamalarla birçok komutanlara ve bu arada Cevat Paşa’ya bildirmiş ise de, bu bildiriş, Diyarbakır’da bulunduğu sırada, önerimin gerçek nedenini anlamakta Paşa’yı duraksatmış başkaca bir etki yapmamıştır.

Cafer Tayyar Paşa’nın verdiği yanıt da şudur: 

Makine başında                                                              Diyarbakır, 31.10.1924

Ankara’da Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal

Paşa Hazretlerine

Milletvekilliği, ya da komutanlık görevlerinin birinden çekilmemiz gerekiyorsa ulusal görevlerin en önemlisi saydığım milletvekilliğini yeğlemekte olduğumu saygılarımla bilginize sunarım efendim.

Yedinci Kolordu Komutanı Tuğgeneral

Cafer Tayyar

KOMPLO DÜZENLEYENLERİN MECLİSE VE KAMUOYUNA

KARŞI ORDU İLE YAPMAK İSTEDİKLERİ GÖSTERİ

Efendiler, milletvekili olan Genelkurmay Başkanı ve komutanlar, siyasetle uğraşan kimselerin orduda bulunmasındaki sakıncayı anlayıp bu yoldaki önerimi iyi karşıladıktan ve bana karşı güvenlerini gösterdikten sonra, Cevat ve Cafer Tayyar Paşaların müfettişlik ve komutanlıkta kalmaları uygun görülemezdi. Bunun için, hemen askerlik görevlerine son verildi. Yerlerine gerekenler atandı ve durum Milli Savunma Bakanlığınca bütün orduya bildirildi.

Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşalara Milli Savunma Bakanlığınca bir buyruk verilerek yerlerine atanan kişilere müfettişlik görevlerini, yöntemine göre teslim edip sonucunu bildirdikten sonra, Meclise girebilecekleri ve yasama görevlerine başlayabilecekleri bildirildi. Bu durum, Başbakanlıkça Meclis Başkanlığına da resmi olarak bildirildi.

Meclise girmiş olan Kazım Karabekir ve Fuat Paşalar Meclisten çıkarıldı. Fuat Paşa, askerlik görevini sona erdirmek üzere yeniden Konya’ya gitti. Kazım Karabekir Paşa, yerine atanan Sarıkamış’tan gelecek olan komutanın göreve başlayışına değin Meclis dışında kalmak zorunda bırakıldı. Milletvekilliğinde kalmak isteyen iki komutanın ordu ile ilgisi kesildi. Böylece, komplo düzenleyenlerin Meclise ve kamuoyuna karşı ordu ile yapmak istedikleri gösteri meydana çıkarıldı.

Efendiler, 1 Kasım 1924 günü Meclisin ikinci yıldönümü olması dolayısıyla oturumu ben açtım. Yöntem gereğince söylevimi verdim. Ben, başkanlık kürsüsünden ayrıldıktan sonra, Fevzi, Fahrettin, İzzettin, Ali Hikmet, Şükrü Naili Paşaların milletvekilliğinden çekilme yazıları ve Başbakan İsmet Paşa’nın ordudaki komuta değişikliği ile ilgili 31.10.1924 günlü yazısı sıra ile okundu. Meclisin, 5 Kasım günü toplanacağı bildirilerek oturuma son verildi.

Efendiler, Kazım Karabekir Paşa, 1 Kasım 1924 günlü bir yazı ile Meclis Başkanlığına başvurarak, Milli Savunma Bakanlığınca kendisinin Meclise katılmasının yasaklandığından yakındı. 5 Kasım günü Mecliste okunan bu yazıda, Kazım Karabekir Paşa diyordu ki: “Çekilme yazısını verişimden beş gün sonra (30.10.1924 Cuma günü geceleyin) Milli Savunma Bakanının, yerime atanan komutanının Sarıkamış’tan gelmesine değin beni Meclise katılmaktan alıkoymak isteyen bir yazısını aldım.” Yazı şu tümce ile sona eriyordu: “Bununla birlikte bu konuda yetkili olan Yüksek Meclisin kararını beklediğimi saygı ile bildiririm.”

Kazım Karabekir Paşa, o gün Milli Savunma Bakanlığına da yazdığı bir yazıda: “Görevi teslim gibi uydurma bir nedenle belirsiz bir süre yasama görevime başlamamaklığım bildiriliyor. Çekildiğim gün, yerime atanan komutanı beklemek, söz konusu edilmemişti. Beş gün sonra, bilmem niçin böyle bir uydurma neden ortaya çıkarıldı? Meclise katıldıktan sonra, geçici de olsa, yeniden bir görevi kabul etmek, hem kendi isteğime hem de Büyük Millet Meclisinin kararına bağlı olduğundan durumu Meclis Başkanlığına yazdığımı bilginize sunarım...” diyordu.

Efendiler, “ordumuzun yükselmesi ve güçlendirilmesi için” tasarılar sunduğundan söz eden ve onlar dikkate alınmadığı için “üzüntüm ve kaygım çok büyüktür” diyen eski Müfettiş Paşa, yurdun üçte birini kaplayan koskoca bir orduyu, gönlünün istediği anda, beş satırlık bir yazı yazarak başsız bırakmanın ne denli yeğni ve ordunun yükseltilip güçlendirilmesi bakımından temel olan düzenbağını ne kertede bozucu bir davranış olduğunu kavramış görünmüyor. Dikkate alınmadığını savladığı rapor ve tasarılarıyla yapamadığı işi; devletin kesin süreli bir nota aldığı ve bundan dolayı olağanüstü toplantıya çağırdığı Mecliste yapmaya kalkıştığını ileri süren Müfettiş Paşa, kendisi gibi davranan arkadaşlarıyla birlikte, pek elverişsiz bir zamanda, orduya ne kötü bir kargaşa örneği gösterdiğini analmak istemiyor.

Ordumuzun yükselmesi için ileri sürdüğü düşünce ve görüşlerinin ilgi görmemesine gücenen kişi, askerlik görevini teslim etmenin yasal bir görev olduğunu; ordu yönetiminin ve düzenbağının esenliği için bunu yapmak zorunda olduğunu bilmez gibi görünüyor...

Üzerindeki askerlik görevinin sona erdiğini Meclise resmi olarak bildirecek katın, ona bu görevi veren kat olması gerektiğini dikkate almıyor.

Efendiler, Kazım Karabekir Paşa’nın Meclis Başkanlığına sunduğu yazıdan sonra Başbakanın bir yazısı ile iki eki de okundu.

Başbakan Paşa, Karabekir Paşa’nın Milli Savunma Bakanlığına yazdığı yazıyı ve Bakanlığın bu yazıya verdiği yanıtı, olduğu gibi Meclise sunuyordu.

Milli Savunma Bakanı, Kazım Karabekir Paşa’nın ileri sürdüğü düşünce ve savların doğru olmadığını açıkladıktan sonra ona: “Ordu Müfettişliği ile ilgili görevleri ve gizli belgeleri”, yerine atanan komutana kendisinin teslim etmesi ve sonucunu bildirmesi buyruğunu yineliyordu.

Acaba bu son uyarmadan sonra, eski Müfettiş paşa anlamış mıdır ki, yurdun savunması için ordusuyla ilgili önemli görevi ve gizli belgeleri, devlet onun kendisine güvenip teslim etmiştir. Onları, devlete karşı sorumlu olacak komutan gösterilmeden, kendiliğinden, istediğine teslim etmesi büyük bir suçtur; ağır yasa hükümleri uygulanmasını gerektirir. Bunları anlamış mıdır?

KAZIM KARABEKİR PAŞA’NIN MECLİSE BİR AN ÖNCE

KATILMASINI İSTEYENLER YAPTIĞIMIZ İŞLEMİ

BOZMAYA ÇALIŞIYORLARDI

Efendiler, Kazım Karabekir Paşa’nın Meclise bir an önce katılması için ivedilik gösterenler, yaptığımız işlemi bozmaya çalışmaktan geri kalmadılar. Feridun Fikri Bey (Tunceli Milletvekili), ilk olarak ortaya atıldı. Vehbi Bey (Balıkesir Milletvekili): “Meclise katılan bir arkadaşı, bir üyeyi görüşmelere katılmaktan herhangi bir kuvvet alıkoyabilir mi? Böyle şey olur mu?” diye yaygaraya başladı.

Sayın milletvekili, fikir arkadaşını bir an önce Mecliste çalışmaya başlatabilme çabasıyla yasa gücünü, onun ezici gücünü ve o gücü ve iktidarı kullanmak için yüksek Meclisten ve ulustan yetki ve güven almış kişilerin direnç ve kararlarında ne denli kesin olduklarını unutmuş gibi görünüyordu.

İsmet Paşa’nın konuşması, bu yaygaraları susturdu. Bu konu üzerindeki görüşme kapandı. Paşalara verilen buyruklar, eksiksiz uygulatıldı.

HÜKÜMET AÇIKTAN VE KARŞI KARŞIYA SAVAŞMAYI

KABUL ETTİ

Meclis, genel görüşmeye geçti. Görüşülecek sorun, “Mübadele, İmar ve İskân Bakanlığı” ile ilgili gensoru idi.

Başbakan İsmet Paşa kürsüye çıkarak şu öneride bulundu: “Birçok milletvekillerinin, onarım ve yerleştirme işleri üzerinde konuşmaktan daha çok, türlü ilişkilerle, çeşitli bakanlıkların işlerine değindiklerini gördüm. Dahası, kimi milletvekilleri, Başbakanın devletin iç ve dış siyasası üzerine enine boyuna ayrıntılı bilgi vermesini istemişlerdir. Bu isteklerin hepsini seve seve benimsiyorum. Mübadele Bakanı, yüksek Meclisçe uygun görülerek Başkan Vekilliğine seçilmiştir. Ama bundan dolayı, gensorunun önem ve kapsamının hiçbir bakımdan kısılmamasını öneririm. Ben, iyi biçimlenmiş işleri severim.”

Böylece hükümetsahnenin perdesini kaldırdı ve oyun hazırlığı yapanların oyunlarını oynamalarını çabuklaştırdı. Hükümet, açıktan ve karşı karşıya savaşmayı kabul etmiş bulunuyordu.

Efendiler, hükümetten yana ve karşıcıl olmak üzere, otuza yakın milletvekili söz aldı. Adalet ve Milli Eğitim Bakanları da konuştular. Tartışma bir sonuç alınmaksızın beş saat sürdü. Gensoru görüşmesi ertesi güne bırakıldı.

Ertesi günü, öğleden sonra saat 2.30’da görüşmelere başlandı. İlk sözü alan, İçişleri Bakanı ve Mübadele, İmar ve İskân Bakanı Vekili Recep Bey oldu. Uzun bir açıklama yaptı. Karşıcıllar, oturdukları yerlerden, Recep Bey’e kısa sözlerle sataşıyorlardı.

Recep Bey, konuşmasının bir yerinde dedi ki: “Kimi gazeteler ve kimi kişiler diyorlar ki, Ankara’da bir hükümet varmış; Meclisin dinlenme döneminde, ülkeyi, ne kadar yasa dışı, kural dışı yöntemler varsa, hep bunlarla yönetmiş. Söylentiye göre, kimi arkadaşların birtakım gizli defterleri de varmış; orada bakanların yaptıkları yasaya aykırı işler yazılı imiş. Bir gün gelecekmiş; Meclis toplanacak ve orada hükümeti sorguya çekeceklermiş. O zaman, o gizli defterlerde yazılı olan şeyler, ulusun önünde hükümetten sorulacakmış. İşte o gün gelmiştir! O defterlerde yazılı olan şeyleri ulusun gözü önüne döksünler!”

Feridun Fikri Bey, arkadaşları adına çoğul takısı kullanarak yanıt verdi: “Sırasında dökeceğiz!” dedi.

Recep Bey karşılık verdi: “Dökünüz efendim, bekliyoruz. Hükümet, ulusun önünde, her zaman, sorumluluk bağrını açarak, karşınızdadır.” dedi ve şu sözleri ekledi: “Ülke, gizliliğe, kapalılığa, belirsizliğe, kararsızlığa dayanamayacak bir durumdadır. Açıktan açığa eleştiri görevi yapılmaksızın birtakım kuşku bulutlarının çevrende her gün dolaştığını fısıldayarak, Türkiye Cumhuriyetinde, bu körpe varlığın yapısında dokuncalı karışıklıklar varmış gibi göstermek, bu ülkeye hayınlıktır. Köşede bucakta, koridorlarla kamuoyuna bulundurmaktansa, her milletvekilinin, kendilerine eşitlikle açık olan ulus kürsüsüne çıkıp gerçeği söylemesi gerekir. Gerçek söylenmez ve yine bu köksüz söylentiler sürdürülürse, bunu yapanların, bu ülkenin geleceği ile içten ve sağlam bir ilişkileri bulunmadığı yargısına varacağım. Ben kendim bu yargıya varacağım ve sanırım ki ulus da böyle bir yargıya varacaktır. Bu kürsüye çağırıyorum... Gelin konuşun! Konuşun ki, gerçek ne yandadır; sanı, kuruntu, lekeleme, suçlama ne yandadır? Ulus bilsin!”

Recep Bey’den sonra, karşıcıl olarak konuşan birtakım kişiler dinlenildi. Onlara da Ticaret Bakanı Hasan Bey (Trabzon Milletvekili) ve Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa yanıt verdiler.

Karşıcıl konuşmak isteyenler arasında Rauf Bey de vardı. Ona da söz sırası geldi.

Rauf Bey, İmar ve İskan Bakanlığı ile ilgili soru ve gensorunun, bütün hükümeti kapsayacak biçimde genişletilmesini uygun bulmamakla birlikte, Başbakan Paşa’nın bu davranışını yiğitçe buldu ve sözlerinin başında: “Meclis, bir art düşünce karşısında bulunan hükümete saldırıya geçmiştir.” dedi.

Yunus Nadi Bey: “Anlamadık!” dedi.

Rauf Bey açıkladı, dedi ki: “Eleştiriciler hükümete karşı konuşurken, bir art düşünceyle hazırlanmışlar ve ona saldırıyorlar gibi görüyorum.”

Rauf Bey, konuşanların ağır sözler kullanmamaları; hükümeti küçük düşürecek biçimde konuşulmaması gibi öğüt verircesine ılımlı bir tutum takındıktan sonra, Feridun Fikri Bey’in önerisine değindi ve onu savundu. Tunceli Milletvekilinin önerisi, bir “Meclis soruşturması” açılması idi. Bir “Meclis soruşturması” kurulu kurulması için ivedilikle karar alınması isteniyordu. Feridun Fikri Bey’in bununla ilgili bir önergesi ve bu önergenin ad okunarak oya konulması için de Feridun Fikri Bey’le birlikte daha on altı arkadaşının başka bir önergesi vardı.

Rauf Bey: “İnceleme Kurulu diye anladığım bir kuruldan söz edildi.” (söyleyen Feridun Fikri Bey’dir.) dedikten sonra şunları ekledi: “... Bakanlar böyle bir kurulun kabulünü, şimdiye değin saygın olan ulusal ve yurtsal duygulara karşı bir leke ve bir aşağılama saydılar.”

Yunus Nadi Bey, Rauf Bey’in sözünü kesti: “Biraz öyle.” dedi. Rauf Bey de: konuşmasını “Hepimizin yanılmaz olmadığımızı kabul ederek söylüyorum ve bunun gerekli olduğunu, (...) ben de ilgili olduğum için herkesten önce, ben istiyorum.” diye sürdürdü.

“CUMHURİYET” SÖZÜNÜ SÖYLEMEYE RAUF BEY’İN

DİLİ VARMIYORDU

 Rauf Bey, söz söylerken, Meclise karşı çok saygılı olduğunu göstermek için de ilişki aramaya önem veriyordu. Bir yerini getirerek dedi ki: “Bu yüksek Meclisin koyduğu yasalara kimi adlar takılmıştır; “koridor yasaları denilmiştir.”

Rauf Bey, yüksek Meclise saygı gösterilmesini istiyordu.

Rauf Bey, yüksek Meclisin cumhuriyeti kuran yasası karşısında, takındığı saygısız durumun unutulduğunu sanmış olacak!

Mazhar Müfit Bey (Denizli Milletvekili): “Onu ilk önce, sayın arkadaşımız Muhtar Beyefendi söylemiştir.” dedi. Bu söz, Rauf Bey’e, konuşma yönünü değiştirtti ise de, Muhtar Bey alındı.

Saip Bey (Kozan) söze karıştı. En sonu, başkanlığın işe karışması ve uyarması ile Rauf Bey’in konuşmasını sürdürmesi sağlandı.

Rauf Bey, döndü dolaştı, en sonu “ilke” sorununa dayandı: “Tutumumuz, yolumuz, sınırsız ve koşulsuz ulusal egemenlik ilkesidir” dedi.

Yunus Nadi Bey’in sesi işitildi: “Cumhuriyet!”

Rauf Bey karşılık vermedi. Başladığı tümceyi şöylece bitirdi: “Ulusal egemenliğin belirdiği biricik yer, Büyük Millet Meclisidir.”

“Cumhuriyet!” sesleri bütün Meclis salonunu doldurdu.

Ali Saip Bey (Kozan): “Cumhuriyet!” dedi.

Rauf Bey, Ali Saip Bey’le konuşmaya başladı. İhsan Bey işe karıştı: “Sözleriniz açık değildir, Rauf Beyefendi!” dedi.

Rauf Bey: “Açıktır, çok rica ederim, İhsan Beyefendi.” dedi İhsan Bey de: “Pek açık değildir. Uzun süreden beri sizinle anlaşamadık!” dedi. Rauf Bey, İhsan Bey’in yüksek adalet duygusu bulunduğundan, yargıçlık etmiş olduğundan söz ederek dedi ki: “Suçsuzluk temel ilkedir. Tersi tanıtlanamadıkça, yanlardan birini sanık gibi görmek ve onu sanık diye adlandırmak doğru değildir.” İhsan Bey yanıt verdi: “Gerçeği söylemeyen sanıktan kuşkulanmakta yargıç haklıdır.” dedi.

Rauf Bey’le İhsan Bey arasındaki karşılıklı konuşma biraz uzadı. Başkan işe karıştı. Rauf Bey yine konuşmaya başladı: “Bakanların görev ve yetkileri ile ilgili bir yasa yapılması Anayasa buyruğu idi. Bu yapıldı mı? Bunu soruyorum.” dedi.

Efendiler, yasaları Meclis yaptığına göre, Rauf Bey bu soruyu, hükümete değil, kendisinin de üye olarak içinde bulunduğu Meclise soruyordu.

Rauf Bey, Danıştay kuruluşuna değindikten sonra: “Haydutluğun ortadan kaldırılması ile ilgili yasa uygulanmış mıdır? Köy yasası uygulanmış mıdır?” diye İçişleri Bakanından başlayarak, Bayındırlık, Ticaret Tarım, Milli Savunma, Adalet, Milli Eğitim Bakanlarına çeşitli sorular sordu. Bütün bu sorularla Rauf Bey’in, ulusun ve ordunun dikkatini çekmek istediği anlaşılıyordu. Örneğin, Karadere ormanları ile ilgili bir işlem olduğunu basında görmüş; “O iş nasıl olmuş?” dedi. “Özverili ve yiğit ordumuzun, Kurtuluş Savaşından sonra, savaştan barışa geçişinde, büyük bir düzen ve olgunluk gösterdiğini işittik, göğsümüz kabardı. Ama, ondan sonraki yedirip giydirme ve barındırma işlerinde, durumun yine öyle düzenli olduğunu düşünüp kabul edebilir miyiz? Bu yönden bizi aydınlatmalarını rica ederiz” dedi.

Rauf Bey’in bu sorusunun ortak bir soru olduğu kendi sözünden anlaşılıyor. “Rica ederiz.” diyor. Gerçekte bu sorunun, o güne değin orduların başında bulunan iki ordu müfettişinin de katılmasıyla düzenlenmiş olduğu yargısına varmamak elden gelmez.

Rauf Bey, adalet örgütündeki değişiklik dolayısıyla, yapılan uygulamanın adaleti sağlamak için en uygun yöntem ve biçim olup olmadığını öğrenmek istiyordu.

Milli Eğitim Bakanından da, ilköğretim süresinin yasaya aykırı olarak niçin azaltıldığını açıklanmasını istedi.

Rauf Bey, İstanbul Valisinin gece manevrasından, İstanbul’un “Eminlik”le yönetilmesinin, halkın haklarına saldırı olduğundan da söz ettikten sonra; Milli Eğitim Bakanı Vasıf Bey’le basın arasında çıkan bir olaydan ve bu ilişki ile öğretmenlerden söz açarak dedi ki: “Öğretmen ordusunun, aydın ordunun, şu ya da bu yanı tutar ve destekler biçimde yayın yapmaları doğru mudur?”

Rauf Bey bunun doğru olmadığını söyleyerek sözlerini şu tümce ile bitirdi: “Tanrı yurdumu, ulusumu ve hepimizi korusun.”

Bu tümcenin alkışlarla karşılanmasından sonra, İçişleri Bakanı kürsüye çıktı. Gümüşhane Milletvekili Zeki Bey, daha önce kendisinin söz aldığı savında bulundu. Vehbi Bey: “Efendim, bu iş bakanların Meclisi sorguya çekmesi biçimine girdi” dedi. Başkanlık, bakanların söz hakkı ile ilgili iç tüzüğü anımsattı. Recep Bey de, çok geniş bir gensoru karşısında bulunan bakanların, tüzük ile sağlanmış söz haklarını kullanmalarına izin verilmezse, gerçeğin beliremeyeceğini söyledikten sonra, yönetilen sorulardan kendisi ile ilgili bulunanlara birer birer yanıt verdi. Konuşması sırasında, Rauf Bey’in kürsüye bir öğütçü gibi çıktığını söyleyerek: “Bu Meclis, tam bir sessizlik içinde çalışmak zorunda olan ne bir okuldur, ne de bir bilim akademisidir” dedi. Rauf Bey’in kürsüde bugün bile açık konuşmadığına: “soruşturma” sözünü söylemeyerek Feridun Fikri Bey’in, üç bakanlığın bir yıllık çalışmalarına ilişkin yersiz, haksız, mantıksız, yasa dışı ve hükümet dengesini bozan “Meclis soruşturması” önerisini desteklemekte olduğuna Meclisin dikkatini çekti. Feridun Fikri Bey, oturduğu yerden, Recep Bey’in “mantıksızdır” dediğine karşı çıktı. Bu sözü geri almasını istedi. Recep Bey: “Geri almıyorum efendim, mantıksızdır; gerçek, olduğu gibi söylenir.” dedi. Feridun Fikri Bey’in: “Mantıksız sözünü kabul etmiyorum” demesi üzerine Recep Bey yanıt verdi: “Feridun Fikri Bey, dedi, siz daha ağır şeyleri kabul etmeye alışkınsınız...” (daha ağır şeyleri, Adalet Bakanı Necati Bey söylemiş). Feridun Fikri Bey: “Adalet Bakanı sözlerini geri aldılar.” dedi. Necati Bey, yerinden fırlayarak: “Sözlerimi geri almadım.” dedi. Biraz gürültü oldu. En sonu Başkan: “Rica ederim, gürültüyü keselim!” dedi. Recep Bey, konuşmasını sürdürerek: “... Birçok kişilerde defterler varmış, demiştim. Şimdi Rauf Bey’in sözlerine göre, hazırlanmış sorulardan on, on beş tanesinin silinmesi fırsatını bulacağız. İşte efendiler, dedi, defterlerin yavaş yavaş ucu görünüyor.”

Recep Bey, Rauf Bey’in kaçamaklı konuşmalarına dikkati çekerek dedi ki: “Rauf Bey hem bütün bu soruları soruyorlar hem de: “Hiçbir zaman bakanları suçlamak, ya da hükümeti düşürmek gibi bir amaç gütmüyorum.” diyorlar. Bir gensoru günü ulus kürsüsüne çıkan kişi, ya hükümetten yana ya da hükümete karşıdır. Hükümetten yana ise hükümetin tutulmasını ister; hükümete karşı ise düşürülmesini ister ve bunu apaçık söylemek gerekir. Yoksa, Rauf Beyefendinin söyledikleri boş sözlerden başka bir şey değildir.”

Recep Bey’in bu sözü, Rauf Bey’le aralarında karşılıklı kısa bir konuşmaya yol açtı:

- Ama saldırıyorsunuz.

- Siz de sözlerimi kesiyorsunuz... gibi karşılıklı konuşmalar oldu.

En sonu Recep Bey dedi ki: “Sayın efendiler, birtakım sorular soruyorlar: Ahmet gelmiş midir, yasa uygulanmış mıdır... gibi. Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsü böyle gensoru görüşülürken, bir amaç güdülmeksizin sorulacak ve söylenecek şeylerin yeri değildir. Buraya çıkıyorlar; söylüyorlar, söylüyorlar; sonunda: ‘Söylüyorum, söylüyorum ama bir şey yoktur.’ diyorlar. Böyle olunca, söylenenler boş sözlerdir, amaçsızdır. Durumun tanımı budur”. Recep Bey sözlerini şöyle sürdürdü: “Çok dikkat ettim; Rauf Bey buraya çıktılar; sırası geldi, gerekti, başka bir tanım yaptılar; ‘cumhuriyet’ sözcüğünü söyleyemediler. Sayın arkadaşlar, şaka değil; büyük bir devrimden çıktık, aydınlık bir geleceğe gidiyoruz. Bütün gerekleriyle, bütün koşullarıyla, bütün açıklığı ile bir amaca yürüyoruz. Nedir Rauf Bey’in bu küskünlüğü ki sırası gelmiş ve dolayısıyla arkadaşlar fırsat vermişken, bu kutsal adı söylememekte dayatıp direnmişlerdir. Ama, şurası dikkate değer: Bu kişi İstanbul’da cumhuriyete karşı demediğini bırakmadı. Elinden gelen her şeyi yaptı. Karşınıza çıktığı zaman da, bütün yaptıklarından döndü ve ant içerek dedi ki: ‘Ben cumhuriyetçiyim.’ Bugün kendisinden kuşku ediyorum. Bu kuşkunun yanlış olduğuna beni inandırmayı, kendileri için, gerekli görüyorlarsa çıksınlar; kürsüden, ya da başka bir yerden söylesinler ki, böyle bir kuşkuya yer yoktur. Böyle yapmazsa, Rauf Bey’in cumhuriyete olan bağlılığından kuşkum vardır ve bu kuşkum sürecektir. Gerçek budur.”

Recep Bey, açıklamasını bitirirken: “Sayın arkadaşlar, dedi, boğazımıza dek kan içinde yoğrularak bugüne değin yürüttüğümüz bu işi, bu kutsal yurdun yükselişini kesinlikle sağlayacak olan bu işi, şimdiki aşamasına getirdik. Bugünden sonra en büyük yanılgı, duraksamalar, kuşkular, kararsızlıklardır. Bunların nereye varacağını kimse bilemez.”

Recep Bey kürsüden inerken Başkanlıkça, isteği üzerine, kendini savunmak için Rauf Bey’e söz verildi.

Rauf Bey: “Sizin her zaman ve her kuşku ettiğiniz yerde, ben yeniden ant içmek zorunda mıyım?” dedi. “Ant içmek zorundasın!” sesleri yükseldi. Rauf Bey bu sesleri: “Hayır efendiler, kimsenin kimseden kuşku etmeye hakkı yoktur” diye yanıtladı.

Buna, Afyonkarahisar Milletvekili Ali Bey, oturduğu yerden karşılık vererek: “Sen de o zaman, bu toprakta oturamazsın! Atalarının, babanın ve dedenin geldiği yere gidersin! Bu toprak bunu istiyor! dedi.

Bunun üzerine Rauf Bey karşıcıl olduğu noktayı açıklama yollu bir konuşma yaparak dedi ki: “Sınırsız ve koşulusz ulusal egemenlik ilkesine dayanan bir yönetimi, ‘demokrasi’ denilen halk yönetimi ilkelerini kökleştirmek için, bu ilkelere dayanarak ulustan milletvekilliği görevini aldık. Birtakım arkadaşlarımız, şu ya da bu kata, Meclisi kapatmak ve yasaları geri çevirmek gibi yetkiler tanıyarak ulusun egemenlik hakkını Meclisten alıp başka katlara vermek anlayış ve eğilimini gösterdiler. İşte ben buna karşıyım.”

Recep Bey, bu sözlere yanıt vererek dedi ki: “Rauf Bey karşıcıl durum takındığı zaman daha Anayasa değişikliği ve böyle birtakım hakların kimseye verilmesi ya da verilmemesi söz konusu bile değildi. Bu sorunlar ancak aylarca sonra ele alındı. Efendiler, bu yanıltmacadır.”

Rauf Bey, karşıcıl oluşunun nedenini iyi anlatabilmek için, şöyle bir açıklama yapmayı gerekli gördü. Dedi ki: “Efendiler, halifeden, padişahtan yana olmak şöyle dursun, bunun haklarını alabilecek herhangi bir kata karşıyım.”

Rauf Bey, halifeci ve padişahcı olmadığını söylerken cumhurbaşkanlığı katına, cumhurbaşkanına karşı olduğunu açıklayıp ortaya koyuyordu. Daha önce, yeri gelip söylediğim üzere Rauf Bey, “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti” biçiminde direniyordu. Yani ad değişse de, cumhuriyet adı verilse de, örgütün o niteliğinin korunmasını sağlamak istiyordu.

Niçin? Çünkü, cumhurbaşkanlığı, halifelik ve padişahlık katının haklarını alabilirmiş.

Efendiler, kişisel görüş diye ortaya atılan bu sözler, Recep Bey’in dediği gibi “boş sözler” değil de nedir? Bu gibi sözlerle kurulan mantık “yanıltmaca” değil de nedir?

Bu kişisel görüşün ve bu mantığın anlamını ve özünü, Rauf Bey’in bugünkü çalışma ve çabaları pek güzel göstermektedir. Ama biz bunu anlamak için, bugünlere değin beklemek aymazlığında kalamazdık. Bundan dolayı bizi bağışlasınlar.

MECLİSTEKİ GÖRÜŞMELERİN KARŞICIL BASINDA YANKILARI

Efendiler, o gün de gensoru sonuçlanmadı. Görüşme ertesi güne bırakıldı. Sözü, 8 Kasım günü yapılan görüşmelere getirmeden önce biraz da o günlerin kimi yayınlarını gözden geçirelim.

5 Kasım 1924 günlü Vatan gazetesindeki başyazıda, hükümeti eleştirenler ve karşıcıl duruma geçenler övülmekte, hükümeti tutanlar, ise, kınanmaktadır. Başyazar: “Daha ağzını açmayan eleştirici adaylarına karşı her gün kulaktan kulağa yeni bir saldırgan söz fısıldanıyor. Hükümetçi gruptan kime rastlarsanız, o gün verilen gizli buyruktaki sözleri, olduğu gibi işitirsiniz.” dedikten sonra sözlerini doğrulamak için birtakım örnekler sayıyor ve: “Buyruğa körü körüne uymayan, gerçeği gören ve söylemek isteyen kişileri, başlangıçta susturmak için her araca başvuruyorlar. Kişisel buyrum, doğal ve kararlı durumun üstünde bir etmen niteliğini sürdürüp gidecektir.” diyor.

Efendiler, yazar, “gizli buyruk” ve “kişisel buyrum” sözleriyle ulusa neyi bildirmek istiyordu? Gizli buyruklar veren, kişisel buyrumunu etmen kılan kimdi? Bu kapalı sözleri kullanan yazar, en sonu bize: “İki yanı, yan tutmadan, bir yargıcı gibi çağırıp dinlemek, cumhurbaşkanlığının en ince ve önemli görevidir.” öğüdünü veriyor; bu görevin hemen yapılmasını istiyor ve: “Çünkü yarın, pek geç olabilir!” diye gözdağı veriyor.

Bir gün sonra, benim yılbaşı söylevimden söz eden bu yazar: “Eleştiri eğilimi gösteren en özgür düşünceli yurttaşları, zaman zaman susturmaya çalışan tekelci bir siyasal yöntem, gelişme ve ilerleme için ezici bir tamu durumundadır.” tümcesiyle, tuttuğumuz yöntem için pek haksız ve acımasız bir karalamada bulunuyor ve: “Uğursuz gidişin belirli bir noktada durdurulması, yeni bir çığır açılması gerekir.” diyerek, bize yeniden görevimizi anımsatıyordu.

Vatan yazarı, bir gün sonra yazdığı “Sokaktaki Adam” başlıklı başyazısını: “İnşallah iyi olur, demekten başka yapacak şey kalmamış gibi görünüyor.” tümcesiyle bitiriyordu.

8 Kasım 1924 günlü Vatan gazetesinde yayımlanan bir Ankara telyazısında: “Meclis, yüksek katlarda bulunanlar uygun görmedikçe hükümeti düşüremeyecektir.” biçiminde büyük harflerle dizilmiş izlenimler ve: “Rauf Bey’in, dünkü konuşmasında gensoru dışında önemsiz şeylerden söz etmekle, gensoru isteyenlerin durumunu sarstığı ve gensorunun etkisini azalttığı söylenmektedir.” gibi haberler vardır.

Vatan gazetesinin gensoru görüşmelerini izlemek için özel olarak gönderdiği haberci, izlenimlerinde olayları pek iyi yansıtamıyorsa da gensorunun etkisinin azalışı nedenleri üzerinde verdiği haberde aldanmış görünmüyordu.

Efendiler, Tevhid-i Efkar’ın başyazarı da bir sürü başyazılarla karşıcılları destekleyip yüreklendiriyor; hükümetin ve hükümeti tutan milletvekillerinin ise, kendilerini savunmalarını ve söz söylemelerini bile istemiyordu. Bu başyazar diyordu ki: “Mecliste hükümeti tutuan milletvekilleri, böyle her önemli işi gürültüye boğmak eğlencesini sürdürerek eleştiricileri susturdukça, İsmet Paşa hükümeti hiç kuşkusuz güvenoyu alacaktır. Ama bu güvenoyunun gerçek niteliği, en sonu, bir küçük sandığın içine çok sayıda ak kağıt atılmış olmasından öteye geçemez.”

Bu boş sözler üzerinde durmayı gerekli görmüyorum. Biraz da Tanin gazetesine bakalım. Tanin’in “Siyasal Mayalanmalar” başlıklı bir başyazısında “Kurtuluş Savaşında büyük yararlıklarıyla tanınmış saygıdeğer ve güvenilir kimi kişiler arasında bir işbirliği yapılmakta olduğu” haber alındığından: “Halk Partisini ve Hükümeti içtenlikle tutan basının bu haberleri pek kötü karşılayıp yorumladıklarından; bunların kurulmakta olan yeni partiyi daha şimdiden gözden düşürecek nitelikte düşünceler ileri sürmeye” kalkıştıklarından söz edilmektedir. Yazıda izlence konusuna değinilirken, Halk Partisinin izlencesi olmadığına dikkat çekildikten sonra: “Biz Halk Partisini hiç beğenmiyoruz. Ama, Halk Partisinin ilkeleri adına söylenen ve görülen şeyleri tümüyle benimsiyoruz.” deniliyor ve Halk Partisi ilkelerinden ne anlaşıldığı açıklanarak: “Ama, acbaa gerçekte de böyle midir?” sorusu ortaya atılıyor. Yazar, bu soruya olumsuz yanıt veriyor ve: “Gönlümüz, karşısında böyle bir yenileştirme ve düzeltme partisi görmeyi istediği için, Halk Partisini bu dediğimiz biçimde düşlemekteyiz” diyor. Ondan sonra, yazar şunları söylüyor: “Halk Partisinin izlencesi ve sözleri başkadır, tuttuğu yol başkadır. Halk Partisinin halkçılığı dudaklarındadır.”

Bu düşünceleri ileri süren, birinci tümcesiyle: “Halk Partisi cumhuriyet kuracağını, halifeliği kaldıracağını izlencesine yazıp ilan etmedi ve söylemedi; ama, edimli olarak yaptı.” demek istiyorsa doğrudur. Ancak, ikinci tümce ile Halk Partisi için söyledikleri doğru değildir.

Yazar, karşıcıl kişilerin iş başına gelmek istemelerinin türeye uygunluğunu tanıtlamak için söylediği birçok sözlere şunu da ekliyor: “Yurt yararına çalışmak, Tanrı’nın, yalnız bugün iş başında bulunan kişilere özgü olarak, bağışladığı bir erdem midir?”

Tanin başyazarı, 4 Kasım 1924 günü yazdığı “Ordu ve Siyasa” başlıklı bir başyazıda şu düşünceleri ileri sürüyor: “Hükümet biçimi cumhuriyettir. Ama, hükümetin yalnız adını değiştirmek hiçbir yarar sağlamaz. Asıl değiştirilmesi gereken nokta işin özüdür. İlkeleridir. Bugün, Amerika Birleşik Devletleri dışında, Amerika’da yirmiye yakın ülke vardır ki hepsinin adı da cumhuriyettir. Dahası, yalnızca zencilerden meydana gelen Haiti bile bir cumhuriyettir. Ama, buralarda cumhuriyet, salçılıktan pek az ayrılmaktadır. Soydan gelen bir devlet başkanı yerine, zorla cumhurbaşkanlığına çıkmış bir zorba görürüz. İşte bu kadar! Cumhurbaşkanı sanını taşıyan zorba, egemenliğini istediği gibi yürütür. Saltçı bir egemen gibi kendi istek ve dileğinden başka bir yasa tanımaz.”

Tanin başyazarı, söz konusu ettiği Amerika Cumhuriyetlerinden Şili’yi bir yana bırakarak ötekiler için diyor ki: “Hiçbirisi bugün gerçek cumhuriyet adını taşıyacak nitelikte değildir. Çünkü demokrasiye... dayanmıyorlar. Cumhuriyet adı altında saltçı hükümetlerin egemenlik sürmesi başkanların asker olması yüzündendir.”

Burada biraz durmak isterim. Efendiler, bu yazı, milletvekili olan komutanların milletvekilliğinden çekilmeleri üzerine ve o ilişki ile yazılıyor. Ama, öyle bir zamanda yazılıyor ki, ordularımızın müfettişleri orduları bırakıp Hükümeti düşürmek için Meclise gelmişlerdir. bu yazar da, onların iş başına geçmek istemelerinin türeye uygunluğunu tanıtlamak için, daha bir gün önce, sütunlarca yazı yazmıştır. Cumhuriyetin saltçılıktan ayrımsız olabileceğine örnekler gösteren ve bunun nedeninin halkçılığa dayanmamak olduğunu söyleyen yazar: “Hükümet Partisinin halkçılığı dudaklarındadır.” diyen kişidir. “Bunun böyle oluşu başkanların asker olması yüzündendir.” diyen kişi, Türkiye Cumhurbaşkanının da bir asker olduğunu bilen kişidir. Bu kişidir ki, birer asker olan filan ve filanları, bir asker olan Türk Cumhurbaşkanı ve yine bir asker olan Türk Başbakanı ile karşı karşıya getirmek için büyük bir çabayla çalışıyor ve sonra sevmediği yanın yıkılmasını, ulusa gerekli gösterebilmek için, sözde dikkate değer ve ders alınacak örnekler veriyor ve: “Hangi general, başına daha çok ayaklanıcı toplayabilirse, cumhurbaşkanlığına o geçer.”; “Ordu komutanları, haydut elebaşıları, birbiriyle çarpışarak cumhurbaşkanlığı katını zorla ele geçiriyorlar.” diyor.

Efendiler, bu ve buna benzer sözlerin hangi amaçla ve hangi duygu ile yazıldığını sezmemek ve bu gibi yayınların Meclis üyelerinde ve kamuoyunda bırakacağı kötü ve dokuncalı etkileri anlamamak olanak dışıydı. Gerçekten bu kötü etkiler, ne yazık ki edimli olarak yankılarını göstermiştir.

Refet, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşaların, Milli Savunma Yarkuluna seçilmemiş olduklarından üzülen o cumhuriyetçi yazar, bu kez de, ordu komutanlarının ordulara etki yapabilecek bir kurula seçilmeyişlerini iyi bulmuyor. Bu düşünceleri anlatan tümceleri hep birlikte inceleyelim:

“Siyasa” başlığı altında yazılmış yazılar arasında: “Milli Savunma Yarkurulu, Millet Meclisinin hemen hemen en az siyasa ile uğraşan, dahası, siyasa işleriyle hiç ilgisi bulunmayan bir çalışma alanıdır.” tümcesi vardı. Yazar, bu tümceyle: “Meclise giren ordu müfettişlerinin siyasa ile ilgisi bulunmayan bir alanda çalışmalarına neden ve niçin meydan verilmedi?” demek istiyor. Buna şu yolda yanıt verilebilir: Çünkü Milli Savunma Yarkurulu siyasa işleriyle ilgilenmemesi gereken bir yarkurul olduğuna göre bu yarkurula, yalnız siyasa işleriyle uğraşmak üzere Meclise gelmiş olan kişileri seçmekte sakınca vardır!

Yazar, daha sonra diyor ki: “Burada, yurdun namusunu ve bağımsızlığını savunacak orduyu, yönetmeye, düzenlemeye, daha iyi ve daha ileri bir duruma getirmeye yarayacak yasalar yapılacaktır. Siyasa tutkusuna kendilerini kaptırmayıp da, yalnız yurdu düşünenler, bu görevin ordu ileri gelenlerinden en yeterli kişilere verilmesini bir yurtseverlik borcu bilirler.”

Bu tümceler üzerinde de biraz duracağım.

Ordunun yönetimi, düzenlenmesi, daha iyi ve daha ileri bir duruma getirilmesi sorunu çok önemlidir. Bu işle görevli bulunan ve uğraşan kat, “Genelkurmay”dır. Bu katta, yazarın da dediği gibi, en seçkin komutanlarımız bulunmaktadır. Ordunun yönetimi, düzenlenmesi ve iyi bir duruma getirilmesi işlerini üzerine alan bu büyük Genelkurmay, bu konularda, gerektikçe Hükümete önerilerde bulunur.

Genelkurmayın ve hükümetin bir kolu olan Milli Savunma Bakanlığının enine boyuna düşünüp saptadıkları sorunlar, her yıl toplanan “Yüksek Askeri Şûra”ca incelenir ve görüşülür. Yüksek Askeri Şûra, Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma ve Denizişleri Bakanları ile ordu müfettişlerinden kurulur. Yüksek Askeri Şûrının incelemesinden geçen ve uygulanması kabul edilen işlerden, gerekenler hükümete önerilir. Bu önerilerden yasalaştırılması gerekenler varsa, işte onlar Meclise sunulur. Mecliste, yöntem gereği Milli Savunma Yarkulundan ve ilişkisi olursa başka yarkurullardan da geçtikten sonra, Meclis genel kurulunda görüşülür ve yasalaştırılır.

Milli Savunma Yarkurulundaki üyelerin askerlikten anlaması gereklidir. Ama, yalnız askerlikten anlaması yetmez. Devletin para işlerinden, siyasasından ve daha birçok şeylerden de anlaması gereklidir. Yalnız askerlikten anlamak, orduya ilişkin yasa tasarıları yapmak için yetseydi, bu tasarıların, Genelkurmayca saptanıp Yüksek Askeri Şûraca onandıktan sonra, ayrıca bir yarkurulda, ya da yarkurullarda incelenmesi gerekmezdi. Çünkü; siyasa ile uğraşan kişiler, askerlikten gelmiş olsalar bile; yaşam boyunca bilim ve teknik ile, askerlik alanındaki ilerlemeleri günü gününe izleyip uygulamakla uğraşan kişilerden daha uzman ve daha yetkili olamazlar.

Ordunun yönetimi, düzenlenmesi ve iyi bir duruma getirilmesi için en uygun düşünceleri ve pek çok bilgi ve görgüleri olduğunu sanan ve Yüksek Askeri Şûrada yasa gereğince üye bulunan ordu müfettişleri için en uygun çalışma alanı, orduların başındaki ve Yüksek Askeri Şûra içindeki yerleri idi. Ağırbaşlılık isteyen bu yerin değer ve önemini anlamayıp; Hükümeti, Milli Savunma Bakanlığını, Genelkurmayı beğenmeyip; onları kendilerinin askerlikle ilgili düşünce ve tasarılarını değerlendirmekten uzak görerek; siyasa alanında çalışmayı yeğleyen komutanların, Milli Savunma Yarkuruluna seçilmesini sağlamaya çalışmak; onların, hükümetten gelen, orduya ilişkin, her çeşit önerilerinin sonuçlandırılmasını engelleme ve bunlardan yararlanarak hükümeti düşürme ve Genelkurmay Başkanını değiştirme gibi kötü dileklerini gerçekleştirmek için olabilir.

Tanin başyazarının da bundan başka bir şey için çalıştığını sanmak akla yatkın değildir.

Amacının, gerçekleşmemesinden “kaygılı ve üzüntülü” olan yazar: “Eski Atina Cumhuriyetinde halkçılık ilkelerine o denli bağlı idiler ki, yönetim kollarının hiçbirinde, bilgi ve uzmanlık yönündün olsun, bir sivrilme kuralı kabul edememişlerdi. Halkçılıktaki bu aşırılığa karşın, Atina demokrasisinde generallere bu kural uygulanmıyordu.” Diyor.

Halkçılığın, Halk Partisinin dudaklarında olduğunu ve kurulan cumhuriyetin saltçılıktan ayrımsız olduğunu ulusa anlatmaya çalışan bir adamın, bu saçma düşüncelerinin daha gazetesinde okunduğu günlerde, iş başına geçirmek çabasında bulunduğu generallerin, seçilmeseler bile, Milli Savunma Yarkuruluna üye olabilecekleri görüşünü ileri sürmesi, sanırım, özü sözü doğru kimselerin yapabilecekleri işlerden değildir.

Efendiler, siyasal tutku ve öç alma duygusu bir adamın kafasını ve gönlünü kararttığı zaman, o adam nasıl konuşur, buna bir örnek ister misiniz?

İşte buyurunuz, yine bu yazarın şu sözlerini dinleyiniz: “Halk Partisinin ve İsmet Paşa Hükümetinin ülkeye gösterdiği çirkin yüz! Kişisel tutkularına bu denli kapılmış olan önderler, ulusal bir parti kurmak, ulusu temsil etmek savında bulunamazlar!”

“Gelecek günlere bağladıkları umutla kaynayıp coşan gençler, taze ve temiz canlarını seve seve verdiler: ülkeyi kurtarmak için! Ülkeyi, kendilerinden ve tutkularından başka bir şey düşünmeyen siyasetçiler elinde oyuncak yapmak için değil!”

Gerçeğin tam karşıtını, yanıltmacalı ve saçma sapan sözlerle söyleyen bu adam, bizim kurduğumuz partiyi ve bizim hükümet kurmakla görevlendirdiğimiz İsmet Paşa’nın ve hükümetinin yüzünü çirkin görüyor ve gösteriyor.

Efendiler, bizim yüzümüz her zaman ak ve temizdi, her zaman da ak ve temiz kalacaktır. Yüzü çirkin ve gönlü çirkinliklerle dolu olanlar, bizim yurtseverce, insanca ve namusluca davranışlarımızı, bayağı ve çirkin tutkuları yüzünden, çirkin göstermeye kalkışanlardır.

MECLİSTE GENSORUNUN SON GÜNÜ

Efendiler, 8 Kasım günü Mecliste, yine gensoru görüşmeleri yapıldı. Feridun Fikri Bey’in, “Meclis soruşturması”nın kabul edilmesi için yaptığı uzun konuşma, birçok milletvekillerinin sözleriyle kesilerek epeyce sürdü. Ondan sonra Yunus Nadi Bey kürsüye çıkarak: “Efendiler” dedi. “ülkenin yönetim biçimi söz konusudur. Cumhuriyet yönetimi söz konusudur. Her şeyden önce bu işi görüşmek gerikir.” Yunus Nadi Bey, Rauf Bey’in bir gün önceki sözlerine değinerek, “Cumhuriyet gelişerek mi, ulusal egemenlik doğmuştur, yoksa ulusal egemenlik gelişerek mi Cumhuriyet doğmuştur?” gibi bir kuramın tartışılmasının yersiz olduğunu açıkladı.

Rauf Bey’in; “Halifeden, padişahtan yana olmak şöyle dursun, bunun haklarını alabilecek herhangi bir kata karşıyım.” Yolundaki sözlerini Yunus Nadi Bey şöyle açıkladı: “Rauf Bey’e göre, bu katın hakları vardır; anlatış açıktır, saklı hakları vardır. Sakın kimse almasın, Günün birinde belki kullanılacaktır. Oysa, Anayasa çıkmıştır. Bütün katlar saptanmıştır. Bütün durumlar yasa ile belirtilmiştir. Ama, yine de boş öyküler anlatıyor, boş sözler söylüyor.”

Bundan sonra, Yunus Nadi Bey şu sözleri söyledi: “...Cumhuriyeti beğenmeyen adamlar vardır. Açıkça söyleyemedikleri şeyi içlerinde besleyen yaratıklar vardır ve aramızdadırlar. Böyle adamların kafası ezilir, efendiler!”

Yunus Nadi Bey, Rauf Bey ve arkadaşlarının gösterici durum takınmalarından, müfettiş paşaların çekilmelerinden ve Meclisin içinde oyun oynatılamayacağından söz ettikten sonra dedi ki: “Özel ve gizli düzenlerle birtakım amaçlara ulaşırız kuruntusunda bulunmak ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin köşesinde oturarak bunları yapmak, saygısızlıktır; kabul edemeyiz efendim!”

Yunus Nadi Bey, Refet Paşa’ya ilişerek şunları söyledi: “Refet Paşa Hazretleri, bildiğiniz üzere, altı yedi ay önce gösterişli ve yersiz, kimi yayınlar ve demeçlerle milletvekilliğinden çekilmişlerdir. Şaşılacak bir olaydır. Gerekçe olarak bildirmişlerdi ki, milletvekilliğinden çekilmesinin nedeni, karanlık odada, yakın arkadaşlar arasında ulusa ant mı ne, bir şey varmış. Orada toplanan arkadaşları iş başına getirecekmiş. Efendim, çok ilgi duydum bu işe.”

Afyonkarahisar Milletvekili Ali Bey, oturduğu yerden söze karıştı ve “Yani generaller hükümeti” dedi. Yunus Nadi Bey: “Çok ilgi duydum bu işe” diyerek konuşmasını şöylece sürdürdü: “... Anayasa vardır. Cumhuriyet kurulmuştur. Hükümet nasıl kurulacaktır, orada yazılıdır. Bütün bunları yöneten bir Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır. Hayır, bunlar yetmez. İstenir ki, Refet Paşa milletvekilliğinden çekilsin ve gitsin hükümet kursun. Yakın arkadaşlar toplasın. Ne inançtır bu?”

“... Efendim, dağ başında mıyız? Demirci Efe’yi alarak, gelip de hükümeti mi kuracaktı? Meclis yok mudur? Anayasa yok mudur? Bu, ne mantıksızca iştir?”

Refet Paşa, Yunus Nadi Bey’e yanıt vermek üzere kürsüye çıktı. Kendini savunmaya çalışırken, Rauf Bey’le aralarındaki görüş birliğinden ve Rauf Bey’in söylediği her şeyin onun adına da yazılması gerektiğinden söz ettikten sonra: “İki asker milletvekilinin Meclise dönmesini istemişsem, acaba Çin’de olduğu gibi bir cumhuriyet mi yapmak istemiş olurum?” dedi. Rauf Paşa’nın sözlerine, birçok milletvekilleri, oturdukları yerden kısa yanıtlar vermeye başladılar. Karşılıklı tartışmalar oldu. En sonu, kürsü başka bir karşıcıl milletvekiline bırakıldı. Ondan sonra kürsüye çıkan Mahmut Esat Bey (İzmir): “... Günlerden beri sürmekte olan tartışmalara ve daha sonu gelmeyen görüşmelere, ne devrim ve ne de ulus dayanabilir.” dedikten sonra durumun “yalnızca devrim adına, devrimleri ileri götürmek adına hükümeti düşürmek” olmadığını açıkladı.

Mahmut Esat Bey, her şeyden önce gidilecek yolları belirtmek gerektiğini, o zaman daha içtenlikle ve daha kesin yürünülebileceğini söyledi ve Rauf Bey’in görüşüne değinerek, şu irdelemelerde bulundu: “Ulusal egemenlik başka bir sorundur; cumhuriyet, meşrutiyet, saltçılık, zorbalık da başka birer sorundur. Kimisi hükümet biçimidir. Kimisi de ulusal buyrumun yürütülmesi ve uygulanmasıdır. Bu dört yöntem içinde, değişik biçimde, ulusal egemenliğin uygulandığını görmekteyiz; dahası, saltçılıkta bile bir parça uygulanmaktadır. Meşrutiyette biraz daha çok, cumhuriyette daha çok. Öyleyse bu bakımdan bu iki şeyi karıştırmamak gereklidir. Ulusal egemenlik cumhuriyetin gelişimi demek değildir. Çünkü, ulusal egemenlik biçim değildir, öz ve ilke işidir.”

Mahmut Esat Bey, Rauf Bey’in kişisel görüş diye ortaya attığı sözler üzerinde gerektiği ölçüde durduktan sonra: “Türk devrimi yükseliyor. Ancak bu devrimi, amacına, ulusça beklenilen amacına çarçabuk ulaştırmak için, gerçek durumun hemen açıklığa kavuşması gereklidir. Türk ulusu, ortada, demokrasi adına çekilmiş bir kılıç gibi bunu beklemektedir.” Sözleriyle konuşmasını bitirdi.

Bundan sonra Adalet Bakanı Necati ve Milli Eğitim Bakanı Vasıf Beyler, karşıcıl milletvekillerinin sorularına uzun konuşmalarla karşılık verdiler.

RIZA NUR BEY’İN ARNAVUTLARI TÜRKLERE KARŞI

AYAKLANDIRMAYA ÇALIŞMASI

Maliye Bakanı Mustafa Abdülhalik Bey, konuşmasına başlamadan önce, Rıza Nur Bey’den, tutanaktaki sözlerinden kimisini açıklamasını istedi. Rıza Nur Bey, Yanyalıların Türklüğünü kuşkulu gösterecek biçimde sözler söylemişti. Abdülhalik Bey, Rıza Nur Bey’in yanlış sanısını şöyle düzeltti: “Doktor Bey, altı yüz yıl önce, Arnavutluğun bir parçası olan Yanya’ya giden atalarımızın orada bıraktıkları torunlarını başka bir soydanmış gibi gösteriyor. Hem kim? Üzülerek söylüyorum, öyle saygıdeğer bir arkadaşım ki, altı yıldan beri bağnaz bir ulusçu olmuştur. Daha önce değildi. Kendileri daha iyi bilirler. Ben, o Yanyalı dedikleri adam, Türklük için silahla savaşırken, kendileri tersine, Arnavutları Türklüğe karşı ayaklanmaya kışkırtmıştır.”

Gerçekten Rıza Nur Bey’in siyasal yaşamında birçok savaşlara katıldığı biliniyordu. Bu durumu, ulusçu olarak, Büyük Millet Meclisi zamanında kendisine türlü görevler verilmesine engel sayılmamıştı. Ama, Türklerin Rumeli’den çıkarılması gibi, her Türkün yüreğinde sonsuz ve onulmaz bir acı yaratan büyük yıkım zamanında, aşırı ulusçu Rıza Nur Bey’in Arnavut ayaklanmacılarla birlikte, Türklere karşı çalıştığını bilmiyorduk. Bu anlaşılınca Büyük Millet Meclisini gerçek bir şaşkınlık kapladı.

Bundan sonra Maliye Bakanı öbür konulara geçti. Daha sonra Tarım Bakanı Şükrü Kaya Bey konuştu. Şükrü Kaya Bey, özellikle Tarım Bakanlığını eleştiren bir milletvekiline yanıt verdi ve tarım işlerinin güzel tümceler, güzel sözler, güzel mantıklarla gizlenecek bir şey olmadığını açıkladıktan sonra: “Bu, toprağa yazılan bir yapıttır. Onun sayfaları açık ve herkesçe okunmaktadır.” dedi ve ekledi: “Kalkıp da Büyük Millet Meclisin önünde, şöyle yapıldı, böyle yapıldı gibi yanıltmacalar ileri sürülebilir mi? Bu ne kendini bilmezliktir?”

Ticaret Bakanı Hasan Bey’den ve Bayındırlık Bakanı rahmetli Süleyman Sırrı Bey’den sonra konuşma sırası Dışişleri Bakanlığına ve Başbakanlığa geldi.

Efendiler, Başbakan İsmet Paşa, gensorunun genel olmasını önerdiği günden sonra görüşmelere katılamayacak kadar hastalanmış, yatıyordu.

Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa, İsmet Paşa adına kürsüye çıkarak gereken açıklamaları yaptı.

Artık gensoru görüşmelerine son vermek zamanı gelmişti. Görüşme yeterliği kabul edildikten sonra, Feridun Fikri Bey’in “Meclis soruşturması” önergesi oylandı, kabul edilmedi.

BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN İSMET PAŞA HÜKÜMETİNE

GÜVENOYU VERMESİ ÜZERİNE MUHALİF GAZETELERİN

YAZDIKLARI

19 oya karşı 148 oy ile İsmet Paşa Hükümetine güven bildirildi. Bir kişi de çekimser kalmıştı.

Efendiler, Mecliste yenilenlerin gazeteci arkadaşları, bu sonucu doğallıkla hiç beğenmediler. Daha küskün ve direngen bir biçimde saldırıya geçtiler.

9 Kasım günlü Vatan gazetesinin başyazarı: “Bugünkü yönetim biçimi, sözde, ulusal egemenliğin en yüksek aşaması olmuştur. Ama, hükümetçilerin anlayışı, biraz deşilse, hemen hiç değişmemiş olduğu görülür.” “Bugün, gerici sözü yeniden çokça kullanılır olmuştur.” Gibi yergilerle doludur.

10 Kasım günlü Vatan’ın “Meydan Savaşının Sonucu” başlıklı başyazısı, Timur’un fil öyküsünü anlattıktan sonra, hükümeti düşürmeye çalışanların işi iyi yürütmediklerinden yakınan şu düşünceleri kapsıyordu: “Ankara’da ilk gensoru başladığı zaman, ortada eleştirici, dirençli bir çoğunluk vardı. Eleştirenler işi iyi yürütemediler, Örgütleşmemiş kişiler olarak, teker teker eleştirilerde bulundular. Teker teker yapılan eleştiriler bile sağlam bir biçimde sürdürülemedi. Gensoru genelleşince, dinlenme günlerindeki not defterlerini açan olmadı. En keskin eleştiriciler bile, dillerinin altındakini söylemekten çekindiler.”

Yazar, duruma siyaset açısından bakarak diyor ki: “Hükümetçilerin çok iyi bir yönetimle ve başından sonuna dek düşünülmüş bir planla çalıştıkları görülür.”

Burada insanın bu yazara şöyle bir soru soracağı geliyor: Ulusun alınyazısına ilişkin sorumluluğu üzerine almalarını istediğiniz kişiler, aylarca ve aylarca hazırlandıktan ve İstanbul’daki arkadaşlarıyla da uzun boylu görüştükten sonra, sizin de açıkladığınız gibi, dillerinin altındakini söylemekten çekinecek kertede kendilerine güvenemezlerse; topu topu on dokuz buçuk kişinin Meclisteki çalışmalarını birleştirmeye güçleri yetmezse, bu kişilerin devletin başına geçmek yeterliğinde oldukları varsayılabilir mi?

Efendiler, Tanin’in “Mirsad-ı İbret” sütunundan da birkaç tümce okuyacağım. Bu sütunu dolduran yazar, bütün ülkeye Meclisin genel görünüşünü gösteriyor ve: “Eyvah! Bu da ötekiler gibi çıktı” dedirtiyor.

Pusuya yatan bu yazar, kulağına şu sözlerin fısıldandığını da işitiyor: “.. Eski yıkıntılarla yapılan bir yapıdan ne umarsın ki!”

Acaba bu yazıları yazmış olan kişi, gerçekten o gün böyle mi düşünüyordu; yoksa, bu boş sözleri, ulusu bize karşı kışkırtmak amacıyla bilerek mi yazıyordu? İster öyle ister böyle olsun, her ikisi de doğru değildi. Bu çeşit yazarlar cumhuriyete kötülük etmişlerdir.

Efendiler, Tevhid-i Efkar’ın da, alışkanlığı üzere: “Yararsız ve değersiz bir zafer” diye yazdığı yararsız ve değersiz yazılar sürüp gidiyordu.

TERAKKİPERVER CUMHURİYET PARTİSİ VE EN HAİN

KAFALARIN ÜRÜNÜ OLAN YAPTIKLARI

Sayın efendiler, “komplo” konusunu açıklarken ve komplonun Meclis içindeki evresini anlatırken, önemsiz sanılabilecek kimi ayrıntılara dokundum. Bunda beni haklı görenceğinizi umarım.

Diyebilirsiniz ki, her hükümet, her zaman gensoruya çekilebilir. Bir gensoruya bu denli önem vermek doğru mudur? Şunu bilginize sunmalıyım ki, söz konusu olan gensoru, olağan bir gensoru değildi. Hazırlanan komplonun özel bir evresi idi. Bu gensoru oyunundan sonradır ki, muhalifler, maskelerini atmak zorunda bırakıldılar. Bilindiği üzere, “Terakkiperver Cumhuriyet Partisi” diye bir parti kurdular. Gizli ellerin düzenlediği parti programını de ortaya attılar.

“Cumhuriyet” sözcüğünü söylemekten bile çekinenlerin; cumhuriyeti, daha doğduğu gün boğmak isteyenlerin kurdukları partiye “Cumhuriyet”, hem de “İlerici Cumhuriyet” adını vermeleri, içten gelme ve inanılır bir davranış sayılabilir mi?

Rauf Bey ve arkadaşlarının kurdukları parti, “tutucu” diye nitelendirilseydi, belki bir anlamı olurdu. Ama, bizden daha çok cumhuriyetçi ve bizden daha çok ilerici olduklarını savunmaları kalkışmaları kuşkusuz doğru değildi.

“Parti, dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır.” Sözlerini ilke edinip bayrak gibi kullanan kişilerden, umut beklenebilir mi idi? Bu bayrak, yüzyıllardan beri, bilisizleri, bağnazları ve boş inanlara saplanmış olanları aldatarak özel çıkarlar sağlamaya kalkışmış kimselerin taşıdıkları bayrak değil mi idi? Türk ulusu yüzyıllardan beri, sonu gelmeyen yıkımlara, içinden çıkabilmek için büyük özveriler isteyen pis bataklıklara, hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş mi idi?

Cumhuriyetçi ve ilerici oldukları sanısını vermek isteyenlerin, yine bu bayrakla ortaya atılmaları; dinsel bağnazlığı coşturarak, ulusu, cumhuriyete, ilerlemeye ve yenileşmeye karşı kışkırtmak değil miydi? Yeni parti, dinsel düşünce ve inançlara saygı perdesi altında: “Biz halifeliğin yeniden kurulmasını isteriz. Biz yeni yasalar istemeyiz. Bize din yasaları yeterlidir. Medreseler, tekkeler, bilgisiz softalar, şeyhler, müritler, biz sizi koruyacağız; bizimle birlikte olunuz! Çünkü, Mustafa Kemal’in partisi halifeliği kaldırdı. Müslümanlığı zedeliyor. Sizi gavur yapacak, size şapka giydirecek!” diye bağırmıyor muydu? Yeni partinin ilke edindiği sözler, bu gerici haykırışlarla dolu değildir denebilir mi?

Bu ilkeye bağlı olanlardan birinin, çok zaman önce, yani 10 Mart 1923 günü asılan Cebranlı kürt Halit Bey’e yazdığı mektuptaki şu tümcelere bakınız efendiler: “Müslümanlık dünyasının kalımlı olmasını sağlayan ilkelere saldırıyorlar. Bu konudaki açımlamalarınızı arkadaşlara da okudum. Hepsinin kıskançlık duygularını kabarttı. Batılılaşmak, tarihimizi, uygarlığımızı yitirmeyi zorunlu kılar... Halifeliği yıkmak, din işlerine karışmayan bir hükümet kurmayı düşünmek; bunlar Müslümanlığın geleceğini tehlikeye atacak etmenleri yaratmaktan başka bir sonuç veremez.”

Efendiler, olaylar ve olgular da gösterdi ve tanıtladı ki Terakkiperver Cumhuriyet Partisi izlencesi, en hayın kafaların ürünüdür. Bu parti, yurtta cana kıyıcıların, gericilerin sığınağı ve dayanağı oldu; dış düşmanların yeni Türk Devletini, körpe Türk Cumhuriyetini yıkmayı öngören planlarının kolaylıkla uygulanmasına yardım etmeye çalıştı. Tarih; gizli amaçlarla düzenlenmiş, genel ve gerici doğu ayaklanmasının nedenlerini inceleyip araştırdığı zaman, onun önemli ve belirli nedenleri arasında Terakkiperver Cumhuriyet Partisinin dinsel konularda verdiği sözleri ve doğuya gönderdiği sorumlu yazmanın kurduğu örgütleri ve yaptığı kışkırtmaları bulacaktır.

Günlüğünü, nafile ve gece namazlarının sevabını anlatan hadislerle doldurmuş olan bu sorumlu yazman, doğu illerimizde dinsel kışkırtmalarda bulunurken, kendi partisinin izlencesini uygulamıyor muydu? Suçsuz halka, beş vakit namazdan başka, geceleri de çokça namaz kılmayı söyleyip öğütleyen adam belki de yaşamı boyunca hiç namaz kılmamış olan bir siyasacı olursa, bu davranışın ereği anlaşılmaz olur mu?

Efendiler, yaptığımız devrimin genişliği ve büyüklüğü karşısında eski kurumların ve boş inançların birer birer yıkılışını gören bağnaz ve gerici kimseler, “dinsel düşünce ve inançlara saygılı” olduğunu bildiren bir partiye ve özellikle bu partinin içindeki tanınmış kişilere dört elle sarılmaz mı? Yeni parti kuran kişiler bu gerçeği anlamış değil midirler? Öyle ise, ellerine aldıkları din bayrağı ile, ulusu ve ülkeyi nereye götürmek istiyorlardı? Böyle bir soruya verilmesi gereken yanıtta, “uzdilek, aymazlık, umursamazlık” gibi sözler, yurdu ilerleteceğim diye ortaya atılan bir partinin ileri gelenleri için özür sayılamaz.

Efendiler, yeni parti, adındaki “İleri” ve “Cumhuriyet” sözcüklerinin karşıt anlamlarıyla gelişmiştir. Bu partinin ileri gelenleri, gerçekten gericilere umut ve güç vermiştir. Buna örnek öreyim: Ergani’de, ayaklanıcıların valiliğini kubal eden ve sonradan asılan Kadri, Şeyh Sait’e yazdığı bir mektupta: “Millet Meclisinde, Kazım Karabekir Paşa’nın partisi, din kurallarına saygılı ve dinseverdir. Bize yardım edeceklerine kuşkum yoktur. Dahası, Şeyh Eyüb’ün yanında bulunan parti sorumlu yazmanı, partinin tüzüğünü getirmiştir...” diyor. Şeyh Eyüb de, yargılanması sırasında: “Dini kurtaracak biricik partinin, Kazım Karabekir Paşa’nın kurduğu parti olduğunu; din kurallarına uygulacağının, parti tüzüğünde bildirildiğini” söylemiştir.

Efendiler, “İlerici” ve “Cumhuriyet” sözcüklerini kullanarak, bizden ve ulus aydınlarından din bayrağını gizlemeye çalışanların, ülkede genel bir gerilemeye ve ayaklanmaya yol açmak ve başkaldırmak için içerde ve dışarda, türlü düzenlerle ve kışkırtmalarla uğraşanların varlığını bilmedikleri düşünülebilir mi? Yeni partiye girenlerin tümü değilse bile, dinsel konularda verilen sözleri başarı için, çok etkili bir etmen sayan ve bununla ilgili hükmü tüzüklerine koyan kimselerin, yurda karşı, bize karşı hazırlanan cana kıyıcı düzenlerden habersiz oldukları kabul edilemez!

Tutalım ki, bunlar, ayaklanmanın başlamasından aylarca önce, yurdun şurasında burasında yapılan gizli toplantılardan; “Gizli İslam Derneği” örgütünden; İstanbul’da Nakşibendi şeyhlerinin yaptığı toplantıda, hazırlanacak ayaklanmaya yardım için verilen sözden; son olarak, ulusal sınırlarımızın dışında bulunup doğu ayaklanmasını kışkırtanların bildirilerinde Kazım Karabekir Paşa’nın partisine umut bağlandığının belirtilmesinden haberli değillerdir. Ama bunların, Fethi Bey Hükümeti zamanında, partilerinin, ayaklanmaya ve geriliğe kışkırtıcı durum ve nitelikte olduğunu ve yurda dokunca verdiğini Fethi Bey’in kendilerine bildirmesinden sonra olsun, gerçeği görüp anlamaları gerekmez miydi? Hükümetin ve benim, çok temiz yürekle yaptığımız bu uyarmalardan sonra olsun, gerçeği anlamaları ve ona göre davranmaları gerekirdi. Onlar, tersine, bu kez de: “Dinsel düşünce ve inançlara saygılız” sözlerini büsbütün karşıt anlamda yorumlamaya kalkıştılar. Sanki bu sözlerle, her dinin ve türlü dinden olan kişilerin düşünce ve inançlarına saygılı olduklarını söylemek; geniş ölçüde özgürlüksever olduklarını anlatmak istiyorlarmış... Efendiler, böyle bir tutuma, doğru ve içtenlikli denemez!

Siyasa alanında birçok oyunlar görülür. Ama, kutsal bir ülkünün belirtisi olan cumhuriyet yönetimine karşı, çağdaşlaşmaya karşı, bilisizlik, bağnazlık ve her türlü düşmanlık ayağa kalktığı zaman; özellikle ilerici ve cumhuriyetçi olanların yeri, gerçek ilerici ve cumhuriyetçi olanların yanıdır; yoksa gericilerin umut ve çalışma kaynağı olan yer değil...

Ne oldu efendiler? Hükümet ve Meclis, olağanüstü önlemler almayı gerekli gördü. Takriri Sükun Yasasını çıkardı. İstiklal Mahkemelerini kurdu. Ordunun savaşa hazır sekiz, dokuz tümenini, ayaklanmaları yola getirmek için, uzun süre görevlendirdi. “Terakkiperver Cumhuriyet Partisi” denilen dokuncalı siyasal kuruluşu kapattı.

CUMHURİYET DÜŞMANLARININ SON ALÇAKÇA GİRİŞİMLERİ

Sonunda, doğallıkla cumhuriyet başarı kazandı. Ayaklananlar yok edildi. Ama cumhuriyet düşmanları, büyük komplonun bittiğini kabul etmediler. Alçakça, son bir girişim yaptılar. Bu da, İzmir’de düzenlenen cana kıyma girişimidir. Cumhuriyet mahkemelerinin ezici eli, bu kez de, cumhuriyeti, cana kıyıcıların elinden kurtarmayı başardı.

YURTTA DİRLİK VE DÜZENLİK KURMAK İÇİN UYGULANAN

OLAĞANÜSTÜ ÖNLEMLERİN OLUMLU SONUÇLARI

Sayın efendiler, durumun ağırlaşması üzerine hükümetçe olağanüstü önlemler alınması gerektiği yolundaki görüşümüzü ilk belirttiğimiz zaman, bunu iyi karşılamayanlar vardı.

Takriri Sükûn Yasasını ve İstiklal Mahkemelerini, zorbalık aracı olarak kullanacağımız düşüncesini ortaya atanlar ve bu düşünceyi aşılamaya çalışanlar oldu. Kuşkusuz, zaman ve olaylar, bu tiksinti verici düşünceyi aşılamaya çalışanları, utanacak duruma düşürmüştür. Biz, alınan olağanüstü, ama yasaya uygun önlemleri, hiçbir zaman ve hiçbir biçimde, yasa dışına çıkmak için araç olarak kullanmadık, tersine, yurtta dirlik ve düzenliği kurmak için uyguladık; devletin yaşamasını ve bağımsızlığını sağlamak için kullandık. Biz, o önlemleri, ulusun uygarlaşmasına ve toplumsal gelişmesine yararlı kıldık.

Efendiler, aldığımız olağanüstü önlemlerin uygulanmasına gerekseme kalmadığı görüldükçe, onların uygulanmasından vazgeçilmekte duraksanmamıştır. Nitekim İstiklal Mahkemeleri, iş bitince kaldırıldığı gibi, Takriri Sükûn Yasası da, yürürlük süresi sonunda yeniden Büyük Millet Meclisinin incelemesine sunuldu. Meclis, yasanın bir süre daha yürürlükte kalmasını gerekli görmüş ise, kuşkusuz bu, ulusun ve cumhuriyetin yüksek yararları içindir. Yüksek Meclisin, bize zorbalık aracı vermek için bu kararı aldığı düşünülebilir mi?

Efendiler, Takriri Sükûn Yasasının yürürlükte ve İstiklal Mahkemelerinin çalışmakta bulunduğu süre içinde yapılan işleri göz önüne getirecek olursanız, Meclisin ve ulusun güven ve inancının tam yerinde kullanıldığı kendiliğinden anlaşılır.

Yurtta yapılan büyük ayaklanma ve cana kıyma düzenleri ortadan kaldırılarak sağlanan dirlik ve düzenlik, kuşkusuz, kamuyu sevindirmiştir.

Efendiler, ulusumuzun, giymekte bulunduğu ve bilisizliğin, aymazlığın, bağnazlığın, yenilik ve uygarlık düşmanlığının simgesi gibi görülen “fes”i atarak, onun yerine, bütün uygar ülkeler halkının kullandığı şapkayı giymesi ve böylece, Türk ulusunun uygar toplumlardan anlayış yönünden de hiçbir ayrılığı olmadığını göstermesi gerekiyordu. Bunu, Takriri Sükûn Yasasının yürürlükte bulunduğu sırada yaptık. Bu yasa yürürlükte olmasaydı yine yapacaktık. Ama, buna, yasanın yürürlükte oluşu da kolaylık sağladı denirse bu, çok doğrudur. Gerçekten, Takriri Sükûn Yasasının yürürlükte bulunuşu, kimi gericilerin kamuoyunu geniş ölçüde ağılamasına meydan bırakmamıştır. Gerçi bir Bursa milletvekili, bütün yasama görevi boyunca hiçbir zaman kürsüye çıkmamış ve hiçbir zaman Mecliste, ulus ve cumhuriyet yararlarını savunmak için bir tek sözcük bile söylememiş olan Bursa milletvekili Nurettin Paşa, yalnız şapka giyilmesine karşı uzun bir önerge vermiş ve bunu savunmak için kürsüye çıkmıştır. Şapka giyilmesinin, “temel haklara, ulusal egemenliğe ve kişi dokunulmazlığına aykırı işlem” olduğunu savlamış ve bunun, “halka uygulanmamasını sağlamaya” çalışmıştır. Ama, Nurettin Paşa’nın, ulus kürsüsünden alevlendirebildiği bağnazlık ve gericilik duyguları; en sonu birkaç yerde ve yalnız birkaç gericinin, İstiklal Mahkemelerinde hesap vermeleriyle söndü.

Efendiler, tekke ve zaviyelerle türbelerin kapatılması ve bütün tarikatlarla, şeyhlik, dervişlik, müritlik, çelebilik, falcılık, büyücülük, türbe bekçiliği vb. gibi birtakım sanların kaldırılması ve yasak edilmesi de Takriri Sükûn Yasası yürürlükte iken yapılmış işlerdir. Bunlarla ilgili yürütüm ve uygulamaların, halkımızın, boş inanlara bağlı, ilkel bir topluluk olmadığını göstermesi bakımından, ne denli gerekli olduğunu çok iyi bilirsiniz.

Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen ve alınyazılarını ve canlarını, falcıların, büyücülerin, üfürükçülerin, muskacıların ellerine bırakan insanlardan meydana gelmiş bir topluluğa, uygar bir ulus gözüyle bakılabilir mi? Ulusumuzun gerçek niteliğini, yanlış bir yolda gösterebilen ve yüzyıllarca göstermiş olan bu gibi adamların ve kurumların, Yeni Türkiye Devletinde, Türk Cumhuriyetinde daha da çalışmalarına göz yumulmalı mıydı? Buna önem vermemek, ilerleme ve yenileşme adına, en büyük ve düzeltilemez bir yanılgı olmaz mıydı? İşte biz, Takriri Sükûn Yasasının yürürlükte oluşundan yararlandıksa, bu tarihsel yanılgıyı işlememek için; ulusumuzun alnını, olduğu gibi açık ve temiz göstermek için; ulusumuzun bağnaz ve ortaçağ anlayışlı olmadığını tanıtlamak için yararlandık.