Bölüm 1
Yeni Sayfa 1Alevi gelenekleri çoğu insanın sorgulayan bir yaklaşımla karşıladığı “Alevi doğulur, Bektaşi olunur” sözünü ulaştırır bizlere!
Düz mantıkla bakıldığında hiçbir geçerli açıklaması olmayan bir söylemdir sanki bu!! Alevilik de, Bektaşilik de aynı kaynaktan çıkan aynı evrensel öğretinin farklı adları olduğuna göre neden “Alevi doğulur da, Bektaşi olunur?”
Bir diğer söylem şekli de, “Alevilik belden gelir, (doğum yolu ile) Bektaşilik yoldan gelir” olan bu inancın Alevi/Bektaşi toplumu içinde yarattığı gereksiz tartışmaları ortadan kaldırmak için hakikatde ne demek istediğini ortaya koymak sanırım yararlı olacaktır. Dünya bilinci ile baktığımızda, ister Alevi, ister Bektaşi olsun, her iki koşulda da, aynı evrensel kültürü temsil eden, aynı bilinç frekansını yansıtan farklı isimlere sahip aynı toplumdan bahsediyorsak neden “Alevi doğulur da, Bektaşi olunur?”
Bu söz gerçekte, söz konusu bilinç yapısının, yani Aleviliğin gizli ifadelerinden biridir.
Her iki söylem içindeki en önemli nokta, açıktır ki, Alevi kelimesi ile ifade edilen ayrıcalıktır. İyi de, Bektaşilik de aynı felsefeyi temsil eden, aynı Hz. Ali, 12 imamlar ve Hacı Bektaş Veli’ye inanan bir ifade ise Alevi olmanın bu ayrıcalığı nedendir?!
Neden Alevilik gibi muhteşem bir Kozmik felsefenin içine Alevi olarak doğanlar ‘sorgusuz sualsiz’ kabul edilirken, Bektaşi olarak doğanlar “yol sürmek” zorundadırlar.?!?
Kaldı ki, Bektaşilikteki tüm ritüeller, ibadet şekilleri ve kurallar da bire bir aynıdır neredeyse Alevilikle; adeta “tek yumurta ikizleri” gibidir onlar! (Çok küçük ayrıntılarda bazı farklar olduğu herkes tarafından bilindiği için (cemlerde Aleviler bağlama çalıp duazimam veya deyiş okurken, Bektaşi canlar bağlama kullanmaz ve nefes söylerler) bunlara girmeyeceğim.)
Bu her iki söylemin de altında yatan sır, her fırsatta söylediğim gibi, Aleviliğin bugüne kadar kapalı kalmış batıni değerleri içinde yatar.
Alevi felsefesi diğer tüm söylemlerinde olduğu gibi burada da, sahip olduğu Kozmik bilincin, evrensel öğretinin ipuçlarından birini vermektedir.
Aleviliğin belden, Bektaşiliğin yoldan gelmesinin nedeni, “Kozmik Bir Senfoni-Alevilik” adlı kitabımızda da açıkladığımız gibi, Alevi kelimesinin bir ŞİFRE kelime olmasından ve bu şifre kelimenin, yani Aleviliğin, kendi başına evrensel bir sırrı ifade etmesindendir.
“Alevi doğmak” sözü, Alevi toplumunun içine doğmak anlamında kesinlikle kullanılmamıştır. (Her ne kadar bu da bir şans ve ayrıcalık ise de!) Kozmik anlamda, “belden gelen Alevi olma” ayrıcalığı, kesinlikle o toplumun bir üyesi olma anlamında değildir ve olamaz da!!
Alevi olarak anılan toplumun bilinç yapısı ile, Bektaşi olarak anılan toplumun bilinç yapısı arasında neredeyse, bir toz taneciği kadar bile fark yokken, Bektaşi toplumuna yapılan bu haksızlığın nedenini açıklamak, düz görüş ile, neredeyse olanaksızdır.
Alevi doğmanın ırksal anlamda da bir şey ifade ettiğini söylemek mümkün değildir çünkü böyle bir ırk ayrımına ve üstünlüğüne karşı çıkacak toplumların ve inanç sistemlerinin en başında “72 millete bir nazar ile bakma” düsturuna sahip Alevilik/Bektaşilik inancı gelir!! Dolayısıyla, Aleviliğin bir ırki ayrıcalık (ne demekse?) olması da hiçbir şekilde mümkün değildir! Kaldı ki Aleviler içinde kendini Kürt olarak kabul edenler de vardır Türk olarak da!! Ve bir çok antropolog yüzlerce yıl süren göç dönemleri içinde Alevileşen sunni Kürtlerden de bahseder, Sünnileşen Alevi Türklerden de.
Öyleyse bu ayrıcalık neren gelmektedir? Alevi olanlar nasıl olur da daha ana rahminde iken böyle bir ayrıcalığa hak kazanırlar?!
Bu noktada, hemen tüm insanların yaptığı bir ortak hatadan bahsetmek istiyorum. Bu hata, tek tek bireylere bakarak o bireylerin sahip oldukları bilgi ve bilinçten yola çıkarak, belli bir inancı ve felsefeyi sadece o bireylerin yansıttığı şekliyle kabul etmektir.
Müslümanlık dininin ana kaynağı olan Kur’an hangi bireyin kişisel anlayışına göre “tek doğru” olarak şekillendirilebilir ki?! Bırakın fertleri, farklı kültür kökenine sahip farklı toplumlarda bile olağan üstü değişiklikler ile ifade edilen bu inanç sistemi, kimin ifade ettiği ile hakikati yansıtır caba?!
Hıristiyan, Musevi veya Budist olan bir can, Müslümanlığı hangi topluma bakarak anlayacaktır? Suudi Arabistana’mı, Türkiye’ye mi, İran’a mı Yoksa Yunus’a ıu? Müslüman olmayan biri için gerçek müslümanlık kime veya hangi devlete göre şekillenir?
Kimin “UYGULADIĞI” müslümanlık doğru olandır? Afganistan’da kadınları burkalara sokan o acımasız şeriat anlayışı mı, İran’daki “saçın biraz görünebileceği” baş örtülü ama tesettürlü Şii anlayış mı yoksa Türkiye’deki laik anlayış mı?
Açıktır ki, devletlerden ailelere, ailelerden bireylere kadar uzanan bu yapı içinde her kurum, yapı veya ferdin inanç anlayışı, kendi aktarımlı bilinci doğrultusunda oluşacaktır. Yani, o güne taşınmış tüm geçmiş bilinçlerin oluşturduğu birikimin meydana getireceği toplumsal veya bireysel bir anlayış.
Aynen “ALEVİLİK”ile Alevi/Bektaşi toplumuna ait, bireysel bir bilinç ifadesi olan tek tek tüm Alevi olan canlar arasındaki bağlantı gibi.
Hatay yöresinde yaşayan Alevi canların “Ali Allah’tır” inancını ödünsüz sürdürdükleri bu zamanda, bu bilinç ifadesini batıda doğmuş büyümüş 20’li yaşlardaki bir Alevi/Bektaşi gencine anlatmak mümkün müdür?
Bu satırların yazarı, “Kozmik Bir Senfoni-Alevilik” adlı kitabında birçok sevgili canımızın kabul edemeyeceği veya kabul etmeye daha hazır olmadığı ve bugüne kadar hiç ele alınmamış birçok bilgiyi ele alırken bunlara gelecek tepkilerin farklı olacağını biliyordu; ve düşündüğü gibi de oldu. Bilgileri almaya hazır bilinçler için adeta bir şölen olan bu karşılaşma, bilgileri almaya hazır olmayanlarda “neler zırvalamış bu herif” tepkisi yarattı; ve bu son derece doğaldı. Çünkü biz biliyorduk ki “sen ne söylersen söyle, karşındakinin anladığı kendi bildiği kadardır” (Mevlana).
Sonuç olarak, yukarıda açıklamaya çalıştığın nedenlerden dolayı Alevi/Bektaşi olan canların BİREYSEL BİLİNÇ İFADELERİ sadece kendilerini bağlar (ki buna ben de dahilim). Bu hiçbir zaman Aleviliğin, tek doğru anlatımı olamaz; ne kadar mükemmel olsa da!!
Olamaz çünkü bireysel bilinç ifadeleri, sadece ve sadece o bilincin belli bir inanç sistemiyle ilgili kişisel algılamaları ve o bireye ait kişisel tekamül yansımalarıdır!! İster bu kişi Mevlana olsun, ister Sokrates, isterse Budha. (3 ışık varlığın, Hacı Bektaş, Mevlana ve Yunus’un el ele yaşadığı aynı günlerde, aynı Tanrısal/İlahi hakikatlerle ilgili, insanları aydınlatma yolunda bıraktıkları farklı eserlere bakarsanız ne dediğimi çok daha iyi anlarsınız).
Bu gerçeği bir adım daha ileri götürüp şöyle de söyleyebiliriz; Evrensel/Kozmik bilincin frekanslarını Dünya ortamında yaymanın yolu kimi üstadlar için (Eflatun veya Pir Sultan Abdal gibi) yazmak iken, kimi için müzik (Mozart, Aşık Veysel), kimi için de yeni keşifler ve renklerdir (Leonarda da Vinci). Önemli olan o kozmik bilincin frekanslarını insanlara ulaştırabilmektir. Tüm insanlığın sizi anlayamayacağı kesindir ama bu sizin sorununuz değildir. Siz yapmanız gereken Kozmik görevi yapıp sonuçlandırmakla yükümlüsünüz sadece; bedeli ve sonuçları ne olursa olsun!!! (Pir Hacı Bektaş’ın öğretilerinin, bir çok Alevi/Bektaşi’nin canına mal olması, Nesimi’nin, “En-el Hak” dediği için derisinin yüzülmesi gibi.)
Dolayısıyla, inanç sistemlerinin sıradan bireylerde ifade bulmuş şekline bakarak, tüm inanç sistemini buna göre yargılamak veya anlamaya çalışmak kabul edilemez bir hata olur.
İşte bu gerçek bizi tekrar asıl konumuza geri götürür; “Alevilik belden gelir, Bektaşilik yoldan gelir”.
“Kozmik Bir Senfoni-Alevilik” adlı kitabımızın 155 inci sayfasında şunları yazmışız: “Eğer bugün elimizde yeterli teknolojik donanım olsaydı ve evrenin frekansını ölçebilseydik, onun La frekansında olduğunu hayretle görebilecektik... Ve eğer aynı La’yı bir şifre kelime olarak ters yönden yazsaydık o zaman Al olacaktı! Ve bu da, kendilerine bu frekansı mesken tutmuş Kızılbaşlara mekan olacaktı; Al-evi La-evilik’tir. Yani evrensel frekansta olmaktır. Bilinci ile bu frekansa ulaşmak ve orada yaşamaktır.”
Belden gelen (doğum yolu ile) Alevi’nin sırrı işte burada yatar; yani, bu varlığın daha önceki enkarnasyonlarında tekamülünü evrensel boyutlara ulaştırdığı ve bu Kozmik bilinci kendisi ile HAZIR GETİRDİĞİ gerçeğinde!!! Onun artık yol sürmeye gereksinimi yoktur!! O ZATEN HAKİKÂT ERENLERİNDEN BİRİDİR. Çünkü o AL EVİ yani LA-EVİ yani Evrensel frekansa doğum öncesinde zaten sahiptir ve bu ayrıcalıkla doğmuştur. O bu dünya’ya ders almak için değil, ders vermek için gelmiş, sahip olduğu bilinç ışığı ile karanlıkta olanlara yol göstermek için bedenlenmiş bir ulu varlıktır. Alevilik, ifade etmeye çalıştığı sırlarıyla, ulular aleminin dünya boyutuna hediye ettiği bir yüce bilinci anlatır ve KESİNLİKLE GENELLEŞTİRİLEMEZ!!! Ve açıktır ki, La-evi’nde (La frekansı ile) doğmayan tüm diğer canlar ise (ister Alevi ister Bektaşi olsun) ancak yol sürüp eğitim alarak bu noktaya ulaşmaya çalışacaklardır.
Bunun yanında Aleviliğin tapınmacı değil ama kutsamacı bir felsefeye sahip olduğunun söylenmesi de birçok canın aklını karıştırmış gibi görünüyor. Peki ama tam olarak ne demek istiyoruz bu söz ile?
Toplum (ezoterik/batınî) bilincinin ürünü olan, toplumun inanç yapısını yansıtan bir çok söz maalesef öylesine sıradanlaştırılmıştır ki, bu sözlerin içinde yatan ve toplumun tam olarak sorgulayıp ortaya koymadığı bir çok bilgi, gözden kaçmakta veya gözardı edilmektedir.
Buna verebileceğimiz en iyi örnek “okunacak en büyük kitap insandır” sözüdür. İlk bakışta insana verilen evrensel bir değerin güzel bir yansıması gibi görünen bu cümle daha derinlemesine ele alındığında şunu da ifade etmez mi? Madem ki okunacak en büyük kitap insandır, o zaman Tanrı kelamı olan din kitaplarını nasıl değerlendireceğiz?!! Öyle ya, insanda var olduğu ifade edilen bu bilgiler, Tanrı kelamının ötesinde veya üstünde olabilir mi?!! “Okunacak en büyük kitap insandır” derken, bizler Tanrı kelamı kitaplar olan Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an’ı “ikincil değerler olarak” kendi varlığımızın arkasına attığımızın farkında mıyız?!!? Demek ki, eğer bizler insan denilen bu kutsal varlığı okumayı (anlamayı) doğru olarak başarabilirsek Tanrı kelamı olan dinler ve onun kitapları bile bunun yanında önemli değildirler!!! (Bir sözün bizi nereye getirdiğini gördünüz mü?!!?)
“Sevgi bizim dinimizdir, başka dine inanmayız” diyen de gene Alevi felsefesi, inancı değil midir? Bu evrenler güzeli sözü afişlere, pankartlara yazıp asan Alevi toplumu, sıra bunu gerçek bir bilinç ifadesi olarak yüksek sesle söylemeye geldiğinde nedense imtina eder ve hakikat’de kendine ait olan sıradışı bir bilgiye de inançsızlığını gösterir!!!Bu, Dünya üzerinde hiçbir topluma nasip olmayan olağanüstü bilinç ifadesine, evrensel mutlak bir değere yapılabilecek en büyük ihanettir!!!
“Sevgi bizim dinimizdir; başka dine inanmayız” derken açıktır ki Alevi felsefesi Dünya bilinci ile ifade bulmuş, özünden ve aslından (batini, ezoterik değerlerden) koparılmış dinlerden bahsetmektedir!!! Bu söz, Alevi toplumunun inanç anlayışının ne Müslümanlık, ne Hıristiyanlık ne de Musevilik olmadığının en açık, en net ve en mutlak ifadesidir!!! Sıradan, klişe bir cümle gibi rasgele sağa sola yazılan ama Hakikat’de tam olarak ne ifade ettiği gözden kaçan böylesine olağan üstü bir bilgi, nasıl olur da Alevi toplumunun bilinç yapısını uyarmaz?!?
Bu sözü söyleyen bir felsefenin takipçileri nasıl olur da kendilerinin hala Müslüman olduğunu iddia edebilirler?!? Kendilerine miras kalmış evrensel bir öğretinin bu muhteşem ifadesi, binlerce yıllık Dünya yaşamı sürecinde Alevi inancı içinde yaşayan insanların bile bilincini terk ediyorsa eğer?! Pes bu Dünya yaşamına. Alevi inancı ve felsefesi dünyasal değildir ki onlar kendilerine Müslümanlık içinde bir yer bulmaya çalışsınlar!! Daha önceleri de söylediğim gibi, uygulanan Müslümanlık da, Hıristiyanlık da, Musevilik de dünyasal öğretilerdir ve kendileri dışındaki bir güce tapınma anlayışına sahiptirler!! Onlar için ödül, ceza, cennet, cehennem ve korkulması gerekilen bir Allah vardır!!! Korkulması gerekilen Allah?!??!
Ya Aleviler? “Yaradan’ı severim yaratılandan dolayı” diyen ve yaradılmışı öne koyan o değil midir?! Ve eğer yaradılan önce geliyorsa, ve “Ne arar isen kendinde ara” diyorsa bu Kızılbaşlar, nasıl olur da Alevilik, kendi dışında bir gücü kabul eden tapınmacı bir inanç sistemi olabilir?! Kesinlikle ve mutlak olarak bu doğru değildir ve Alevilik tüm bu yukarıda saydığım kendisinin ifade ve kabul ettiği değerlerinden dolayı kutsayan bir inanç sistemidir ve bunu en açık şekilde, cemlerde canlara öğreti olarak Verilen Edip Harabi’nin şu sözleri ile ifade eder:
“Daha Allah ile cihan yok iken
Biz onu var edip ilan eyledik.
Kendisine layık bir mekan yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik”
Allah denilen gücü de, cihanı da yaratan insanın kendisi olduğunu söyleyen, bu ulu gücü kendi hanesine alıp O’nu mekan ile donatanın da gene bizler olduğunu açıklayan bu dizeler, Alevilik felsefesinin en açık, en net bilinç ifadeleridir; ifadeleridir ama ne yazık ki sıradan bir şiir gibi dinlenirler ve hakikat’de ne demek istendiği hiçbir zaman sorgulanmaz.
“Bizim abdestimiz alınmış, namazımız kılınmıştır” diyen de gene bu yüce felsefe değil midir?! Abdest ile, namaz ile, Hac ile işi olmadığını açıkça ifade ettiği halde, tamamen dünyasal bir öğreti olan Müslümanlık dininin emrettiği hiçbir ibadet anlayışını, uygulamayı yerine getirmeyen Aleviler nasıl olur da Müslümanız diyebilirler?!
Yukarıda ele aldığımız, “Abdestimiz alınmış, namazımız kılınmıştır” sözünün altında yatan bir diğer inanılmaz bilginin acaba farkındalar mı?!
Gelin bu bilgiyi Alevi dedelerin cemlerde verdikleri bir diğer bilgi ile birleştirelim ve ne elde edeceğimizi görelim.
Alevi dedeleri der ki;
“Ali Zebur’da Papa’dır,
Tevrat’da Burya’dır,
İncil’de İlya’dır
Kur’an’da ise Hayder-i Kerrer, Şah-ı Merdan Ali birdir”.
Evrensel bilincin içinde olmanın olmazsa olmaz kurallarından biridir reenkarnasyonun kabulü. Yaşamın içinde beden bulma şansının bir kez ile sınırlı olmadığı gerçeğini kabul etmek, insanları bambaşka bir hayat felsefesi ile donatabilir.
İlahi adaletin gerçekleşebilmesi için gerekli olan olmazsa olmaz mekanizmadır tekrar doğum (reenkarnasyon). Bir tek yaşam şansı olduğunu kabul eden, yani reenkarnasyona inanmayan sevgili dostların, yaşamın içinde var olan bu olağanüstü adaletsiz yapıyı nasıl açıklayacaklarını merak ederim!!
Bu canların ortak dayanağı olan; “Allah herkese akıl ve mantık vermiş. Neden onlarda bunu kullanmıyorlar?” deyip, muhtaç olan insanların da aslında çalışıp akıllarını kullanarak iyi koşullara sahip olanlar gibi olabileceklerini söylemeleri doğrusu hiç de sağlam bir temele dayanmıyor.
Bir tarafta Dünya’nın en güzel erkeklerinden veya kadınlarından biri olarak doğan bir varlık tüm bu ayrıcalıklı nimetlere sahipken, diğer tarafta tarif edilemez yapısal bozukluklara sahip bir can tüm bu olumsuzluk ile hayat boyu yaşamak zorundadır.
Bir tarafta, Avrupa’nın en büyük metropollerinden birinde yaşayıp müzik, astroloji, fen, mimari veya uzay teknolojisi gibi bilgi ve kültür kaynaklarından en üst derecede yararlanabilen insanlar; diğer tarafta Bitlis’in, Erzincan’ın veya Hakkari’nin ücra köylerinden birinde hayatını tamamlamak zorunda kalan yarı-köle hayatı yaşayan kadınlar...
Bir tarafta, çöplükte yaşayan bir kadının tecavüz sonucu doğurduğu ve onunla beraber çöplük hayatına mahkum olan bir can, diğer tarafta, Dünya’nın en zengin insanlarından birinin evladı olarak doğan ve her türlü olanağın elinin altında olduğu katlar, yatlar ve uçaklarla dolu bir yaşam!!
Hangi mantık veya akıl sahibi bir insan bir kez bedenlenme şansına sahip olduğumuzu iddia ettikleri böyle bir yaşamda herkesin Kozmik bilince ulaşma yolunda eşit koşullara sahip olduğunu söyleyebilir?!?
Doğunun unutulmuş bir köyünde erkek egemenliği altında kendi 9 çocuğu ile beraber kocasına, onun anne ve babasına da bakmak zorunda olup, aynı zamanda bütün gün tarlada çalışmak durumunda olan bir canın bu anlamda bilinçlenme şansı ne olabilir ki?!?
İşte dünya hayatında bir kez bedenlenme şansının var olduğunu kabul etmenin yaratacağı tüm bu adaletsizliği yok etmenin ve ilahi adaletin çalışmasını ve herkese eşit şans tanınmasını sağlamanın en temel yolu, insanların reenkarnasyon yolu ile tüm bu farklı koşulları farklı bedenlerde deneyimlemeleri ve bütün bunlardan ders alarak bir sonraki yaşamına bunların kazanımlarını aktarmalarıdır.
Ve işte bu noktada, geçmiş hayatların kazanımları ile ilgili bilgiyi ele alırken tekrar Aleviliğe dönüp “Bizim abdestimiz alınmış, namazımız kılınmıştır” sözünü hatırlayalım ve bunun reenkarnasyon denilen evrensel yasa ile ne ilgisi olduğunu ortaya koymaya çalışalım.
Ve bunu yaparken de, her şeyden önce Alevi ile Aleviliğin aynı şeyler olmadığını açıkça ve cesurca belirtelim. Belirtelim çünkü aşikardır ki, milyonlarca Alevi canın söz konusu olduğu böyle bir toplumun homojen bir yapı sergilemesi mümkün değildir.
Ehl-i Beyt Vakfı başkanı sayın Fermani Ergun’un götürüp Şii’liğe yamamaya çalıştığı Alevilik bilinci ile, Hacı Bektaş Veli ile şekillendirilmiş ve “Ne ararsan kendinde ara” diyen Alevilik anlayışı hiç bir olabilir mi?! Ama “Alevi misiniz?” diye sorulduğunda her iki düşünceyi ortaya koyan can da size “evet” diyecektir!!
Diğer tarafta Alevi olduğunu söyleyip “ama ben ateistim” diyen bir kişiye de rastlayabilirsiniz ve onun tüm bu ateistliğinin yanında Aleviliği inanılmaz bir tutkuyla savunduğunu da görebilirsiniz.
İşte bütün bu “kişiye göre farklılıklar gösteren Alevilik” anlayışı doğal olarak her Alevi’de bu frekansın ne kadarını özümsediğine bağlı olarak farklı tezahür edecek, Alevilik, felsefenin bütününü, tamamını ifade ederken, Alevi olan bireyin Alevilikten ne kadar nasiplendiği, ortaya koyacağı bilinç yapısı ile şekillenecektir; ve mutlak olan şey ise, Alevi toplumunun homojen bir yapıyı ifade edemeyeceğidir.
Kendi içine dönük, tüm dış kültürlere kapalı olarak geçen yüzlerce yıl boyunca Alevi toplumu, yaşadığı köy ortamlarında, dedelerin tuttukları cemlerde, yaşlıların anlattıkları öykülerle bilinçlenmiş ve homojen yapıya çok daha yakın bir yapı içinde olmuşlardır.
Şehirleşmenin getirdiği kaçınılmaz ilişkiler yumağı Alevileri farklı kültürlerin bilgi bombardımanı ile karşı karşıya bırakmış, kendi ceminden, dedelerinden ayrı düşmek bir yana, (ki Alevi felsefesi doğa ile ortak bir yaşam alanı yaratan, tüm ritüellerinde ona saygıda kusur etmeyen, ibadetini bile doğanın uykuya yatıp onun ile ortak çalışma ve üretim alanı bulamadığı kış ayları içinde yapan bir felsefedir) kültürünün tüm sır söylemleri ile olan bağını neredeyse tamamen koparmıştır.
Dedelerin, ezoterik/batini semboller ile dolu, sır söylemleri olan Miraç ve Ali Allah’tır sözü, günümüzün 50 yaş altı şehirleşmiş hemen tüm Alevileri için “saçma öyküler’den başka bir şey değildir. Daha da acısı, dedelerin anlattıkları bu “saçma sapan öyküler (!!!)” birçok gencin cemlere itibar etmeyişlerinin en temel nedenidir de!!!
Öylesine acıdır ki, varoluşun en temel ve en olağanüstü sırlarının” gizli” olarak verildiği bu öyküler ve bilgiler, zamane gençleri için dinlenilmesi bile “külfet” olan birer “saçmalık” olarak kabul edilmeye başlanmıştır.
Peki tek kusur gençlerde midir? Tabi ki hayır! Gerçektir ki tüm bu bilgileri, binlerce yıllık zulüm, eziyet ve baskı dolu yıllara rağmen günümüze kadar getirebilen sevgili dedelerdir ve sadece bu hizmet için bile elleri sevgi ve saygıyla öpülmelidir. Ancak bu sevgili dedeler de tüm bu sır söylemler içinde hakikati kaybetmiş, bilgiyi taşımış ama bilgi hiçbir zaman onun olmamış ve gerçekte onun ne ifade ettiğini kendileri de bilmemiştir.
Ve gelin görün ki buna örnek teşkil eden en ilginç, en inanılmaz yapı da dedelerin kendi gerçekliği ile ilgili sırdır!!!
Aleviliğin ve onun tarihçesinin bağımsız çeşitli yetkin kişi ve kurumlar tarafından yapılan araştırmaları, düne kadar gizli kalmış veya yanlış bilgilerle dolu bir çok şeyi gün ışığına çıkarmıştır. Bunlardan biri de Alevi toplumunu oluşturan canların ırksal kökenlerinin Orta Asya’ya dayandığı, her ne kadar yüzlerce yıl süren macera dolu göçler sırasında farklı ırk ve kültürlerle alış verişte bulunmuş olsa da temelde bu insanların öz Türkler olduğudur.