Bölüm 4
NİZAMIN DİLİDİRNİZAMIN DİLİDİR
REENKARNASYONUN YÜCE MAKAMDAN TOPLUM BİLİNCİNE AÇIKLANIŞIDIR
Dostlarımız,
İleri planların yüce alemlerinde reenkarnasyon yoktur. Ancak planın tatbiki sisteminde reenkarnasyon olayı geçerlidir. Sizin bildiğiniz reenkarnasyon, yani yeniden bedenleniş, çok ileri makamların özel emrine ve Evrimine tabi bir olgudur. Buralara kadar uzanabilen RUHİ Tekamül Elçileri, sizlere her zaman yardımcıdır. Bütün alemin nizamını teşkil eden, İlahi planın ileri makamlarındaki elçileri, buradan dünyanıza görevli olarak gelirler. Taşıdıkları beden türünün bir melek şekli olması lüzumlu değildir. Bir insan bedeni görünümünde de tecelli edebilirler. Yani bir melek de insan olarak dünyaya gelebilir. Bunun için her Ruh, her zaman, istediği makama layık oluncaya kadar bir merkeze bağlı olarak, enkarnasyona tabidir. Bundan sonra melekül ortamına geçerek kendi isteği ile Dünyasına gelebilir. Ancak dünyaya bu dönüşleri, çok ileri Tekamüller yapmaktadır. Çünkü onlar, Hakikat zırhını kuşanmışlardır. Bu yüzden hemcinslerine hakikat ışığını yansıtıcı bir fener vazifesi görmek üzere dünyaya dönerler.
Dönen varlık artık bir bütündür. Ruh bütününün içindeki Hakiki Bedenini alarak,yani ışık bedeninin tüm gücünü alarak Dünya’da bedenlenir. O kendisini bilir. Ancak kimseye söyleme yetkisi yoktur. Çünkü dönüş yaparken Yüce Makam’a bu sözü vererek gelir, asla konuşmaz. Ama hakikat bu değildir. Reenkarnasyon vardır, yani yeniden bedenlenme vardır. İleri boyutlara Hakiki bilinciniz ve şu anki hakiki kisveniz ile geçiş vardır. Bütün bu işlemler, sizin bu son sınır bilincine ulaşabilmeniz için göstereceğiniz çabalardır. Artık bundan sonra size söylenen her söz doğrudur. Dünyanızda kendini tanımak sizi daha mutlu kılar. Bu yüzden hatıra defteriniz sadece sizin hafızanızdan silinir. Ancak Yüce Makam’dan verilen öneriler doğrultusunda kasalarda saklanır. Her bilinç geçmişini kaldıramaz. Bu yüzden çok güçlü bilinçler geçmişini hatırlar. Bu kasalar sizin EZEL-EBED sandıklarınızdır. Ve her sandık size ait bilgiler ile doludur. O sandığın kilidini sizden başka kimse açamaz. Çünkü onun anahtarı sizin hafıza şifrenizde saklıdır.
Ruh sizi yaşatan bir enerjidir. O aslında bölünmez bir bütündür. Tekamüle ihtiyacı yoktur. Ancak siz o bütünün içinden çektiğiniz Ruh ipliğiniz ile yaşamınızı idame ettirirsiniz, Siz varoluştan son sınır ortamınıza kadar yaşanan geliş gidişler ile elde ettiğiniz bilgileri, size ait olan ruh ipliğinden ruh sandığınıza aktarırsınız. Ve her dönemde kilidi siz açar, siz size akarsınız o sizin çeyiz sandığınızdır. Yani ruhsal enerjiniz ile her yaşam döneminizde sadece siz temasa geçebilirsiniz. Ancak şöyle bir husus da vardır. Sizin anteninizin aurasının birleşik alanına giren başka kanal enerjileri buradan aldıkları yansımaları alarak daha önce dünyayı terk etmiş bir varlıktan haber aldığını zanneder. Aynı bilinç düzeyinde, aynı eşdeğer ruh frekansında olanlar, bu yansımaları çok çabuk alabilirler. Halbuki beden olmadan size ait sandık hiçbir zaman açılmaz.
O Sizin Bilinç Sandığınızdır. Herkesin Bilinci kendine aittir. Bazı antenler sizin evrensel enerji içinde bulunan eski repliklerinizi bilgi olarak alabilirler. Ancak sizin bilincinize hiç kimse giremez. Sonra bazı düşük enerjiler, bazı yüce frekansların ismini kullanıp kanalınıza girebilirler. Burada çok dikkatli olmak gerekir. Her şeye hemen inanmak abestir. Ancak sizi size bağlı olan bir üst frekans denetler. O sizin hami dostunuzdur. O sizi yetiştirir, bir üst frekansa bağlar. O da yetiştirir, bir üst frekansa bağlar. Normal bağlantılar böyle olur. Bir isme takılıp kalmayı kaydı ihtiyatla karşılamalıdır. Bu bağlantılardan sonra sizi direkt merkez denetime alır.
Beden olmadan size ait sandık hiçbir zaman açılmaz demiştik. O sandığı ancak Dünya bedeninde, beyin sinyallerine verilen Bilgilerde, akımlarla kazanılan potansiyelle bilincinizin içindeki şifre Anahtarı kilidinizi açar. Bilinç olmazsa, öze akılmaz. Öze akılmazsa hakikat de hiçbir zaman akla takılmaz. Mesele bu kadar basittir. Bilinç idrak yaratır, idrak ise hakikat. Sebep-netice bir hakikat zinciridir. Daha fazla yorulmayın, söylenen her söze de kanmayın, inandığınız yoldan şaşmayın, bilmediğiniz her eşikten de aşmayın. Sevenlerin diyarından, ışıkların otağından dünyaya dönen yüceler, yüce bilinçlerini kendi sandıklarından aşağıya çekerek, beyin sinyalleri ile bilgiler verirler. Ancak dünyanızda sizin bu hızlı aşamanıza yardımcı olan ilahi plan dostları ile mekanik boyuttur.
Her iki boyut, yani yüce alem ve mekanik boyut, ezel ebed yolunda daim beraber çalışmışlardır. Beden mekanik boyuttan, ruhsal enerji yüce makamdan temin edilir ve bu şekilde sizin insan şeklindeki dünyevi görünümünüz tecelli eder. Tekamül sınırını aşıncaya kadar (Dünyevi Tekamül), tekrar tekrar gelinir. Dünya gözü ile siz sizi göremezsiniz. Ancak bizler sizi görürüz. Bu yüzden de birçok bilinçler enkarnasyon çelişkisine düşerek, yeniden doğuş yok derler. Herkesin hakkı nasibi kadardır. Bir Yunus gibi olasınız. Mevlana gibi yanasınız. O zaman kendinizi bulasınız.
REENKARNASYONUN EVRİMSEL NİZAMDAN AÇIKLANIŞI
Dostlarımız,
Daha önce de bahsettik. Ruhun tekamüle ihtiyacı yoktur. Evrim, düşünce, bilinç hücresel potansiyel için şarttır. Bu evrim sizlere yüceliş nizamına göre ruhsal katmanlardaki makamı hazırlar. Bu bir denge kanunu olarak ele alınmıştır. Ruhsal plandaki potansiyeliniz ile somut alemdeki potansiyeliniz eşdeğer oluncaya kadar reenkarnasyon sistemine tabi tutulursunuz. Ondan sonra daha değişik realitelere ve enerji bölümlerine hazırlanırsınız. Artık siz bir bütünsünüz. Ruhsal plandaki enerjinize sahip çıkarak hür bir ruh, hür bir şuur olarak yaşam şeklinizi kendiniz tayin edersiniz. Bir bütünde birleşmek budur.
İnsanları insanlardan ayıran farklılıklar, üç ile yedi arasındaki farklılıklardır (3 planetinizin boyutu, 7 insanlığı son tecelli sınırı). Üçüncü boyutta bulunan planetinize ilk transfer olan Enerji, ruhsal plandan büyük, rabsal plandan küçük bir varlıktır. RUHSAL PLAN-RABSAL PLAN ile birleşir. EVRİMSEL NİZAM sizi yani o enerjiyi denetime alır. ENKARNASYON zinciriniz bu şekilde devreye girer. Planetinize her transfer oluşunuzda bir önceki evriminiz göz önünde tutularak sizden beklenilen vazifelere göre yönlendirilirsiniz. Bu arada yaşanan hadiseler ile hakikate varırsınız. Siz buna KADER diyorsunuz.
Her dönemde kazanılan bilinç daima bir sonrakine ışık tutmaktadır. Tedriç Nizamına göre bulunduğunuz ortam bilincine paralel hazırlanarak bir sonrakini almaya hak kazanırsınız. Evrim halkanızı tamamlayıncaya kadar kapalı bir şuur olarak yaşamaya mahkumsunuz. Ancak Ruhsal plandaki enerjinize sahip çıktıktan sonra şuurunuz açılır ve sonsuz şuura dalarsınız. Burası son sınırdır. Ve yedinci boyuttur. Tecellisi insandır. (Buradaki insanın tecellisi hakiki insandır. Yani rabsal ve ruhsal enerjisi eşdeğer olandır). Bu, mikro kozmodan makro kozmoya geçiştir.
Yedinci boyuttan sonra diğer boyutlara şuursal olarak geçebilirsiniz. Ama bedensel olarak geçemezsiniz. İşte bu etapta TEKNOLOJİK DÜZEN devreye girer, sizinle dostça, bedensel ve zihinsel irtibatlarda bulunur. Ruhsal ortamınıza hiçbir zaman müdahale edemez. Çünkü o artık size aittir. Bu teknolojik boyut sizi istediğiniz yerlere gerek ışık beden, gerekse somut beden olarak rahatlıkla ulaştırabilir. Bedensel olarak yaşanan değişik sistemlere, galaktik boyutlara götürebilir. Orada robotlar mekanizması devreye girer. Ve ruhsal potansiyeline sahip insanlara hizmet, onların görevidir. Bu boyutlarda bütün hücreleriniz beyinsel bir enerjiye dönüşür. Beyinsel enerjiniz ışık yıllarını denetime aldığı zaman Evrenler bile yaratabilirsiniz. Ve kurduğunuz düzenin RABBİ olabilirsiniz. Fakat daima ilahi planın denetiminde hizmet vermeye mecbursunuz.
İlahi plan, KADİR-İ MUTLAK boyutundan sizden önce devreye giren rabsal enerjilerin bir hiyerarşik düzenidir. Ruhsal potansiyelinizi kazanınca, yaşamınız artık size aittir. İster ölümsüzlük boyutundan varoluş boyutuna geçersiniz, ister göksel araçlarla başka sistemlere geçersiniz; İster Karena kapısından tekrar geçerek, kendi arzunuzla doğum yolu ile dünyanızda yeniden bedenlenirsiniz. Bu artık tamamen sizin inisiyatifinize kalmış bir şeydir. Ya dünyanızı rahat yaşamak istersiniz ya da plan ile işbirliği yaparak insanlığa yardımcı olmaya çalışırsınız. İşte uzaylı diye korktuğunuz kişiler ile sizler aynısınız. Ne var ki bizler sizin büyük ağabeyleriniziz.
Planetinizde görevli olarak bulunan sizler, bulunduğunuz ortama gelinceye kadar, her boyuta ait enerjinizi teker teker bırakarak dönmeniz icap ettiğinden ne kadar açık şuur olursanız olunuz, planın yardımı olmadan bu boyuttaki enerjileriniz ile temasa geçemezsiniz. Ve bizlere merhaba diyemezsiniz. Beraberlikleri önce kozmik yansımalarla temin ederiz. Ondan sonra merhabalaşırız.
NİZAMIN DİLİDİR.
ÖZET BİLGİDİR.
RABSAL, RUHSAL, EVRİMSEL NİZAM Müşterek çalışır. Ruhun tekamüle ihtiyacı yoktur. O çok güçlü bir potansiyeldir. Ancak bu potansiyel güç de ruhsal planın denetiminde birçok farklıklar arz eder. Bu farklılıklar bilinç, frekans, evrim nizamına göre hazırlanmıştır. Her varlık bu ruhsal bütünün içindeki kendi enerji boyutuna bağlı olarak evrimini tamamlar. O varlık yaşam gücünü bu enerji bölümünden alır. Bilinç, evrensel potansiyelden alınır. Evrim, planetinizin evrimine eşdeğer olarak planın çizmiş olduğu çizelgeye kadardır.”
(Bilgi Kitabı’nın reenkarnasyonla ilgili verdiği bilgiler diğer fasiküllerin sayfalarında da mevcuttur. Ancak biz kitabımıza sadece fasikül 26’daki bu bilgileri aldık. S.D.)
Alevilik felsefesi içinde reenkarnasyon anlayışı gerçekte o kadar açık ve net olarak verilmiştir ki görmemek mümkün değildir.
Bilgi Kitabı’nın da yapılandırılmasında direk rol alan Cebrail (ki Alevilik’te ALİ ve Hıristiyanlık’ta da İsa peygamberin kendisidir aynı zamanda!!!) ALİ sıfatına erinceye kadar bakın nasıl enkarnasyonlar geçirmiştir Hak-i Kat boyutunda var olmaya hak kazanabilmek için!!!:
“Zebur’un başında Papa Ali’dir
Tevrat’ın başında Burya Ali’dir
İncil’in başında İlya Ali’dir.
Kur’an’da Hayder-i Kerrer, Şah-ı Merdan Ali birdir.
diyen erenler bunu daha açık nasıl ifade edebilirlerdi ki?!? Dedeler, Haydar-i Kerrer, Şah-ı Merdan Ali derken neyi anlatmaya çalışıyorlar acaba? Tabiki reenkarnasyonu!!! Nasıl mı? Dedeler bu bilgiyi bize verirken gerçekte başka ifadeler ile de bunu desteklerler:
“Şeriat’da Ali Arslandır.
Tarikat’de Ali Şah-ı Merdandır.
Mağrifet’de Ali büyücüdür.
Hak-i Kat’de Ali’den başka Allah yoktur.”
diyen dedeler, çok açıktır ki, Ali’nin Allah ile özdeşleşebilmesi için, onun TEKRAR TEKRAR GELEREK (re-enkarnasyonlar yolu ile) BU MERTEBEYE HAK KAZANMASININ kaçınılmaz olduğunu söylemektedirler!!! Çünkü Ali, Allah olmadan önce;
Şeriat’de Arslandır,
Tarikat’de Şah-ı Merdandır,
Mağrifet’de Büyücüdür.
ve bütün bu sınavları verdikten sonra, yani bu kapıları geçiş Hak-i Kat kapısına ulaştıktan sonra ancak Ali Allah olur!!!
Doğaldır ki “Allah boyutunun” bilincine erebilmek her varlığın kaldırabileceği bir yük (frekans) değildir!! Tanrı ile göz göze gelip O’ndaki Ali’yi görmek (Mirac’daki Muhammed gibi), her can’ın arzusu olabilir ama nasibi olamaz!!!
Dolayısıyla, Ali’nin Allah oluşu, Hak-i Kat bilincine ulaşmış, 4 kapı 40 makamdan geçerek İnsan-ı Kamil olmuş, işleğini 72’den 73’e geçirerek Arş-ı Ala’ya açılmış her can için geçerli olan Allah Bilincinde olma, oraya ulaşma ve orada kalma ile mümkündür.
Ali, ki bu her can için var olan bir şans ve fırsattır, 1 (Bir) beden içinde var olmuş Allah olarak kabul edilebilir mi hiç? Tabi ki edilemez!! Var olan her şeyi Tanrı’yı ifade eden değerler olarak kabul eden Alevilik, nasıl olur da Allah’ı bir tek kişinin bedeninde tazahür eden bir varlık olarak görebilir?!
Kaldı ki bunun böyle olmadığını dedeler bize zaten ulaştırmışlardır sır söylemleriyle!!!
“Uhud (beden) sahrasında bir ağaç gördüm,
7 Budağı var, 12 dalı
Can meyvesi deyip aslını sordum,
Baharı Muhammet, meyvesi Ali imiş.”
diyen erenler bunu daha açık nasıl söyleyebilirlerdi ki?!
Ali olgunlaşan meyvedir. Ali adem olarak beden bulmuş her canın, ağacın meyve vermesi gibi ve meyvenin çekirdeği sayesinde soyunu (bilincini) devam ettirebilmesi gibi, Hak-i Kat (Allah) bilincine ulaşıp, varoluşun idari mekanizmasında görev almaya hak kazanan Kozmik Bilinç ifadesidir.
Ali için ağlayan ve gözyaşı döken canlar, gerçekte kendileri olan o “diğer” yarıları için ağladıklarını bilirler mi acaba? İkiliğe (dualiteye) mahkum olmuş insan bilincinin, “ikilik” yaratabilmek için bunun, “kendileri tarafından” meydana getirilen bir yapı olduğunu bilirler mi acaba?
Neyse, konuyu çok dağıtmadan tekrar ele almaya çalıştığımız asıl bilgiye geri dönelim.
İşte Alevilik, “bizim abdestimiz alınmış, namazımız kılınmıştır” sözünü söylerken, yukarıda bahsettiğimiz bilgisayar oyununda olduğu gibi; Dünyasal bilinç ile ilkokul, orta okul, lise ve üniversite olarak şekillendirdiğimiz şeriat, tarikat, mağrifet ve Hak-i Kat kapılarının ilk ikisinin ifadelerinden olan abdest, namaz, oruç, ve bilinenin emir, onaylanmayanın yasak olması gibi, tamamen Dünyasal olan bu bilinç sınavını eski enkarnasyonlarında (yaşamlarında) çoktan verdiğini ifade etmekte ve bunun ile reenkarnasyon denilen yeniden bedenlenmeyle ilgili inancını ve anlayışını açıkça ortaya koymaktadır!!!
Alevilik, “Abdestimiz alınmış, namazımız kılınmıştır” derken, geçmiş yaşamlarında (enkarnasyonlarında) dinsel doyuma ulaştığını, dolayısıyla zaten diplomalarına sahip olduğu ilk ve orta okulu (şeriat ve tarikat) yeniden okumasının ne kadar gereksiz ve yersiz olduğunu açıkça ifade etmektedir. Onun yolu mağrifet kapısının yolu ve ötesidir!
Ve artık bilir ki Alevilik’teki Ali kesinlikle ve mutlak olarak ALLAH bilincine ulaşabilen ve orada kalabilen her canın içindeki gizli güçtür!!
Daha önce de söylediğim gibi, Anadolu Aleviliğindeki ne Ali bugüne kadar bilindiği gibi Arabistan’daki 4 ncü Halife Ali, ne Muhammed bilinen Muhammed ve ne de Allah bilinen ve kabul edilen Allah’tır. Dedeler, bizlere kadar taşıdıkları tüm sır söylemleri ile bu bilgileri bizlere satır aralarında hep veregelmişler, ama hazır olmayan bilinçler doğal olarak bunları görememişlerdir.
Görememelerinin en temel nedeni de, her zaman söylediğim gibi, Aleviliğin sahip olduğu hemen tüm değerlerin batıni/ezoterik değerler olmasındandır!!
Ki, buna en güzel örneklerden biri de, İsa mesih ile Aleviliğin olağanüstü ilişkisi olduğunu bir not olarak düşüp bunu daha sonra ele alacağımızı söylediğim bilgidir.
Anadolu Aleviliğindeki Ali figürü ile, Hıristiyanlıktaki İsa Mesih figürü, hemen hemen aynı değerleri ifade eden anlayış sergilerler. İsa Mesih Hıristiyanlar için ne kadar Lord (Tanrı) ise, Ali de en az o kadar Allah’tır Aleviler için (Hak-i Kat’de).
Hak-Muhammet-Ali üçlemesi ezoterik değer olarak ne ifade ediyorsa Alevilik’te, Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi de aynı değerleri ifade eder Hıristiyanlık’ta. Her ne kadar, İsa da, Ali de zahiri olarak yanlış değerlendirilmelerse de (işte bunun için diğer kültürler onların Tanrı’nın bedenlenmiş hali olduğunu hiçbir zaman kabul etmeyeceklerdir) ezoterik temelde her iki fügürün de inanılmaz bazı ortak değerleri vardır. (Diğer kültürlerin, bu figürlerin ait oldukları topluma ifade ettikleri değerleri kabul etmemelerinin en temel nedeni, Tanrı veya Allah olarak sıfatlandırılan bu varlıkların bu gücü sadece kendi bedenlerinde toplamış olmalarından kaynaklanmaktadır ki bu da aslında hem Hıristiyanlığın hem de Aleviliğin takipçilerinin kendi yanlış yorumundan doğmuştur. Çünkü, hem İsa’nın, hem de Ali’nin geleneksel kabul görmüş şekli, varolan her şeyden kopuk ayrı bir Tanrı veya Allah anlayışıdır ki bu hiçbir zaman ezoterik/batini öğretinin kabul edebileceği bir şey değildir!!!)
İsa da, Ali de gerçekte her can’da var olan Tanrısal gücün ifadelerinden başka bir şey değildir. Onlar, evrensel/ kozmik bilince kapanmış düşünce yapılarını tekrar harekete geçirmek, gerçeği unutmuş insanlara tekrar bu gerçeği hatırlatmak için var olmuş, görev yapmış iki sevgili candır. İsa Hıristiyan canlar için ne ifade ediyorsa, Ali de Alevi canlar için aynı değerleri ifade eder!!
Ama, maalesef, zahiri bilinç ile ele alındığı için yanlış değerlerdir bu ifadeler.
Ve bu iki can’ın ortak değerlerinden bir diğeri de, önceki kitabımızda ele aldığımız ama, okurlardan aldığımız tepkilerden anladığımız kadarıyla, tam olarak anlaşlamayan Ali’nin meşhur çifte uçlu Zülfikâr’ıdır.
Alevilik öğretisinin bir diğer sırrı olan Zülfikâr gerçekte Hıristiyanlık’ta Tanrı olarak kabul edilen İsa Mesih ile, Alevilik’te Allah olarak kabul edilen (Hak-i Kat boyutunda) Ali’nin de ortak değerleridir!?!? Bakın bu konuda “Kozmik Bir Senfoni-ALEVİLİK” adlı eserimizde neler söylemişiz: (s.154)
“Bakın Papus, inisiyeler için Astroloji Adlı kitabında, bir çok eski kültürde doğanın uyanışı, hayatın yeniden canlanışı olarak kabul edilen 21 Mart tarihinin karşıtı olan Astrolojik değer için –yani Koç burcu için- neler söylüyor:
“Kabalistik olarak, Koç burcu, kozmosun, büyük (bilge) adamının başını ve beynini (sinir sistemini) temsil eder. Bu, bazen güdü bazen de zeka olarak adlandırılan, doğa’nın eylemci, düşünen ilkesidir. Ezoterik planisferde, bu burcun yerine Benjamin geçer ve Yakup (Jakop) on iki oğluna hayır dua ederken... (Ezoterik planisferde, 21 Mart doğumlu bu enerjinin yerine geçen Musevi isimlerine ve Yakup’un on iki oğlu oluşuna dikkat. S.D.)
Entelektüel düzlemde, Koç, .... bedende başı yönetir (Buraya lütfen çok dikkat edin. S.D.): “Ağzından çifte uçlu bir kılıç çıktı” (S.73).
Israrla ve sürekli olarak yinelediğim, Aleviliğin tamamen ezoterik/batıni bir öğreti olduğu gerçeği kendini burada bir kez daha çok net ve açık olarak gösterir.
Hz. Ali’nin doğum günü kabul edilen 21 Mart tarihi Astrolojik olarak Koç burcuna denk gelir. O Koç burcu ki kozmosun büyük bilge adamının başını (Alevilik’teki Arş-ı Alâ, 7 Kat evren) ve beynini (sinir sistemini) temsil eder!!! Ve bu aynı zamanda “doğanın düşünen ilkesidir.” (Dedelerin “insan akıl ve mantık ile donatılmış ademdir” sözünü hatırlayın ve ademin sıradan bir beden, insana kulluk eden bir araç olduğunu unutmayın!?! (“Kula kulluk etme”nin gerçek anlamı işte burada yatar!!!)
Ve bakın tüm bu özelliklere sahip olan, astrolojide koç burcu ile temsil edilen ve kozmosun büyük bilge adamının başının (Arş-ı Alâ’nın, 7 kat evren sırrına ulaşmış varlığın) ifadesi olan Ali’nin bir diğer sırrı nedir:
“Koç (Ali, Arş-ı Alâ’ya ulaşabilmiş her can) bedende başı yönetir. “Ağzından çifte uçlu bir kılıç çıktı” (Papus-S:73)
Hak-i Kat boyutuna, Allah bilincine ulaşmış her canın kaçınılmaz olarak sahip olacağı bu çifte uçlu keskin kılıç (kelâm) Tanrı’nın da gerçekte kendini ifade edişinin en temel aracılığını yapar; çünkü “her şey kelâm ile başlar” (Bu konuyla ilgili Alevilik’teki ve Mevlevilikteki ortak bir sırrı daha sonra ele alacağız)
Nefes dediğimiz ve Tanrı’nın, “Ben size nefesim ile can verdim” dediği bu güç, sahip olduğumuz büyük ve küçük diller olmasa, (yani Zülfikar) hiçbir zaman “akıl ve mantık ile donatılmış adem olan” bu insan dediğimiz varlığın düşünce gücünü kelama çeviremezdi!!! Ve “her şey kelâm ile başlar “denilen bu sonsuz var oluşun mekanizmaları da sonsuza dek suskun kalırdı!?!
İşte bu “çifte uçlu keskin kılıç”, yani Zülfikâr (çünkü Hak-i Kat’in dili keskindir), ne kadar Ali Allah’tır inancındaki Ali’ye aitse Alevilik’te, bir o kadar da Mesih olarak kabul edilen ve Tanrı’nın bedenlenmiş hali olduğuna inanılan İsa’nın da sahip olduğu en güçlü silahtır?!? (Çünkü İsa da Hak-i Kat’in dili ile konuşmuştu!!).:
İncil-Yuhanna’nın Vahiy Kitabı:
Bab 1/16: Ve sağ elinde 7 yıldız vardı. Ağzından çifte uçlu bir kılıç çıkıyordu. Yüzü bütün gücüyle parlayan güneş gibiydi.
Bab 1/17: Ve onu gördüğümde ölü gibi ayaklarına serildim. Ve o, sağ elini üzerime koyarak şöyle dedi: Korkma, Ben ilk ve sonum;
(“İlk ve sonum” ifadesi İsa’nın kendisi ile ilgili kullandığı “Alfa ve Omega’yım” tanımlamasının farklı şeklidir ve biz buradan anlıyoruz ki yukarıdaki sözler Mesih İsa’nın sözleridir.)
Bab 2/12: Bergama’daki kilisenin meleğine şöyle yaz; Bunları, iki ağızlı keskin kılıcı olan söyler:
Bab 2/16: Tövbe et; yoksa ben sana geleceğim ve ağzımın kılıcıyla onlara karşı savaşacağım.
Bab 2/18: Tiyatiro’daki kilisenin meleğin şöyle yaz: Bunları, gözleri ateşin alevi gibi ve ayakları saf pirinç gibi olan Tanrı’nın oğlu söyler:
Bab 2/18: ‘deki son cümleden bir kez daha anlıyoruz ki “ağzının çifte uçlu kılıcı” ile savaşmaya gelen insanoğlu/Mesih İsa’dan başkası değildir!!, O çifte uçlu Hak-i Kat boyutunun keskin kılıcıdır ki aynı zamanda Hak-i Kat’de kendinden başka Allah olmayan Ali’nin de sahip olduğu en önemli güçtür.
İsa Mesih’in “ağzımın kılıcı ile savaşacağım” dediği bu gücü Alevi bilgeleri Ali’nin hemen tüm öykülerinde onun en büyük gücü olarak betimlemiş, Zülfikâr, Ali’nin hemen tüm savaşları kazanmasındaki en temel güç olmuştur. (Ezoterik olarak anlatılan ve gerçekte tamamen semboller ile ifade bulmuş bu değer, zahiri bir bilinç ile dinlendiğinde, doğal olarak, bu günün gençleri tarafından son derece saçma bulunup hiç düşünülmeden red edilmiştir. Ve bu tür sır bilgiler maalesef yanlış anlaşıldığı için yeni kuşak, bu öykülere hep kuşkuyla yaklaşmış ve sonunda öğretiden uzak kalmıştır. Öyle ya; nasıl olur da Ali’nin Zülfikâr’ı, dedelerin anlattıklarına göre, 70 arşın uzayıp tüm düşmanlarını bir defada yok edebilirdi ki?!??)
İşte Tanrısal bilincin bu en keskin kılıcı, (nefesi kelâma dönüştüren dil) yani çifte uçlu Zülfikâr, yani “nefes ile can bulan” ademin, akıl ve mantık ile donatılmasıyla insanoğlu, Mesih, Ali bilincine erişmesi aslında dedelerin başka bir” sır söyleminde” çoktan ifade bulmuştu bile;
“B’nin altındaki nokta benim”(!!!)
Arap alfabesindeki B harfini ( • ) kast ederek söylenmiş bu sır sözler, aslında bu konu ile ilgili şu ana kadar söylediğimiz hemen her şeyin tasdikçisi ve ispatıdır adeta. Arapça’daki B harfi (• ) altındaki nokta olmadan ifade bulamaz (yani sağırdır); Aynen Tanrı’nın nefesimiz ile kelamda ifade bulması gibi!!!
Kozmik bilinç, yani Tanrı, varoluş içinde ifade bulabilmek için akıl ve mantık ile donatılmış Adem’e muhtaçtır. Adem tanrısal nefesi taşıyan ve bunu bilinç ve idrak ile kelama dönüştüren Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak ayrı düştüğü/düşürüldüğü sonsuz bilincin özlemi içinde hep ona kavuşma arzusu ile doludur.
Sevgili Mevlana bunu dizelerinde bakın nasıl olağan üstü şiirsel bir ifade ile anlatmış. (Tahir-ül Mevlevi’nin tercüme ve açıklaması ile-Şerh-i Mesnevi-S.53):
“(Nefistan): Kamışlık demektir ki, ney’in yetiştiği ve ter ü taze durduğu yerdir. Ney yapılacak kamışı oradan çıkarırlar. Kafi derecede kuruyunca, ölçüsüne göre iki ucundan keserler. Boğazını ayıklayıp göğsüne ve arkasına kızgın demirle yedi dene delik açarlar. Başına (Başpâre), ayağına (Parazavra) takarlar. Boğumlarına tel sararlar ve üflemeğe başlarlar. Hâl-aşine olanlar, ondan çıkan müessir sesten, ayrılık şevkâsı ve teellüm sadâsı duyarlar. Nefs ü hevâ esiri bulunanlar bile, o müessir sedâdan az çok müteessir olurlar.
İnsan-ı kâmil de, menşe-i feyzi olan ayan-ı sabite aleminden ayrılıp şu beşeriyyet sahasına geldiği ve firketin acıklı ıstırabını çektiği için, yüreğinden fışkıran tesirli sözler, kim olursa olsun dinleyenleri, kabiliyyetleri derecesine göre müteessir eder. Fakat, teessürden teessüre fark vardır. Onun için; Ney yahud firkate uğramış insan-ı kâmil der ki:
“İştiyak derdini şerhedebilmem için, ayrılık acılarıyla şerha şerha olmuş bir kalp isterim”
Ney, yani adem, nefes ile ihya edilmedikçe içi boş, anlamsız, sıradan bir varlıktır. Yuvasından (kamışlıktan) koparılmış, özünden uzaklaştırılmış ve türlü işlemlerden sonra ney olup nefes ile can bulmuş ve bu nefesin gücüyle her notasında ayrılık acısını onu dinleyenlere aktarabilmiştir.
Aynen, özünden koparılıp sıradan bir beşer olarak adem kalıbına mahkum edilen ve Hak-i Kat’e tekrar kavuşabilmek için insan-ı kamil olma yolunda onun aşkı ile yanan ve bunu, eğer onu anlayabilen varsa, kelâm ile beyan eden varlıklar gibi. Ve işte;
“Sır-rı Hak-i Kat için aşk ile yanmak gerekmiş önce”
deyişimizin nedeni budur. Çünkü, ilahi aşkdan gözü kör olmamış hiç kimse Hak-i Kat’in sırrı ile yüzleşmeye hazır değildir daha!!!
İlahi aşka düşen ve “Hak-i Kat’de Ali’den başka Allah yoktur” bilincinin eşiğine gelen her bilinç, varoluşun gizemli ilişkilerini yavaş yavaş kavrayacak ve şunu görecektir: Eğer bugün elimizde yeterli teknolojik donanım olsaydı ve evrenin frekansını ölçebilseydik, onun La frekansında olduğunu hayretle görebilecektik. (İşte İslam olmak ile Müslüman olmak arasındaki fark budur. İsLAmiyet içinde evrensel La frekansını taşıyan bir şifredir, değerdir. Müslümanlık ise belli şekilsek kalıplar içine sıkıştırılmış bir dünyasal öğretidir, terbiye ediştir. Ve bunun içindir ki tüm kutsal kitaplar ve öğretiler, batıni değerleri ile İSLAM’dırlar; yani evrensel bir öğretinin, evrensel bir yap-bozu tamamlayan değişik parçalardırlar!!!)
Ve eğer aynı La’yı bir şifre kelime olarak ter yönden yazsaydık o zaman Al olacaktı! Ve bu da, kendilerine bu frekansı mesken tutmuş Kızılbaşlara mekan olacaktı; Al-evi!!! Alevilik La-eviliktir, Yani evrensel frekansta olmaktır. Bilinci ile bu frekansa ulaşmak ve orada yaşamaktır.
İl sözcüğü tüm semitik dillerde Tanrı anlamına gelir. Al ise evrenin frekansıdır. Her ikisini birlikte bir şifre olarak kullanırsak karşımıza ALİ çıkar! “(Soldan ters LA, sağdan da ters İL) Bu aynı zamanda LA (AL+İ) frekansındaki insandır da (insanın İ’si). Bu Tanrı’nın kozmik frekansı ile evrensel insanın birlikteliğinin de gizemli bir şifresidir!!!
ALİ, tüm semitik alfabelerde, sayısal karşılık olarak 41’dir. A=1, LAM=30, İ=10=41. İşte bunun içindir ki biz insanlar “41 kere maşallah” deriz ve bilmeden Ali’yi kutsarız!!! Unutmayın ki Alevilikte Muhammed Mim idi ve Mim de sayısal karşılık olarak 40’tır. Ali ise 41 dir. 40 tamamlanma sayısıdır. 41 ise Aliyi verir bize. Yani İl ile Tanrı ve LA ile evrensel frekansa ulaşmış olan insanı (İ)!!!
Varlık alanına çıkmış yaradılışın, ışığın değişik yoğunluktaki frekanslarından oluştuğunu daha önce görmüştük. Bu kavrama Arapça’da Sudur teorisi dendiğini, aynı bilginin Alevi dedeleri tarafından Kehf ile Nun, (+) ve (-) olarak dizelerinde bizlere verildiğini de görmüştük. (Maddeyi oluşturan Kehf (+) ile Nun (-) birlikte okunduğunda ne olur biliyor musunuz?!; Khun!!. Khun sözcüğü “ol” anlamına gelir!!! Yani, varlık alanına çıkmış yaratılışın oluşması için Allah’ın verdiği ilk komut!!!)
Dolayısıyla, varlık alanına çıkmış yaradılışın frekansının hem (+) için hem de (-) için farklı ifade edilmesi gerekmez mi?!? Tabi ki gerekir!!! Öyleyse nasıl olacaktır?
Üstad Bentov, yaptığı olağanüstü kozmik bilinç yolculuğunda varlık alanına çıkmış yaradılışın birçok değişik evreler halinde gerçekleştiğine şahit olur! Bizim evrenimiz ve içinde bulunduğu Elif’in altında 49 evrenden oluşan Kozmos, yüzbinlerce Kozmosları içinde barındıran Süper Kozmos, oluşmakta olan süper Kozmoslar, nirvana, süper nirvana (bu benim deyimimdir) dır. (Nirvana, o makama ulaşan varlıkların enerjiyi varlıkları içinde değiştirmeden (nötr olarak) geçiren kişilerin ulaştığı makamdır. Bu adeta, dünyanın en saklı köşesine çekilip inziva hayatı yaşayarak bunu gerçekleştirmek isteyenlere ayrılmış kutsal bir mekandır. Süper nirvana ise biraz farklıdır. Buraya ulaşmak isteyen canların inzivaya çekilme hakları yoktur. Onlar okyanusun ortasına 10 metre yukarıdan suya bırakılan ve arkalarında, “hey ıslanmak yok yalnız ona göre” diye bağırılan, topluma hizmet için kendi varlıklarını her türlü tehlikeye atan yücelerdir!!!)
Bentov, bu makâmın da son olmadığını, bundan öte başka bir şeyler olduğunu hisseder. (Beden denilen bu duvar aradan kalktığında, insan olarak 20 saate alacağımız bilgi toplamını kozmosta düşünce yoluyla birkaç saniyede elde ederiz!!) Sonsuz boşlukta uzaklarda muhteşem parlaklıkta bir ışık görür ve oraya yönlenir. Ve işte oradadır. (Kozmosta, zaman da mekan da sizin bilincinizin tekamülü nispetinde yok olur. Her yerde ve her zaman aynı anda var olabilirsiniz!!!)
Fakat o da ne! İnanılmaz bir şey gerçekleşir!!! Bentov’un karşısındaki bu şey “Varlık alanına çıkmış yaradılışın tümünü kontrol eden, yaratan, varlığı ile onu besleyen Bentov’un kendisinden başka biri değildir!!!!!! Tüm bu eğlencenin patronu, kendi “Yüksek Benliğinden başka bir güç değildir”
Bentov, şaşkınlıkla, bu inanılmaz parlaklıktaki yüksek benliğine yaklaşır ve onunla tek vücut olacak şekilde iç içe geçer ve inanılmaz bir şey olur. Bentov’un yüksek benliği ile “BİR”leşmenin sonucu, “sonsuz bir BOŞLUKTUR” Evet.
“BİR”LİK ALANI HİÇ’LİKTEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR!!!!?
İnanılmaz! Sadece sonsuz bir boşluk; hiçbir sesin, ışığın, rengin olmadığı bir sonsuz boşluk.
İyi, ama bunu bize yüzlerce yıldır (İslamiyetin başından beri) zaten söylemiyorlar mıydı?! Tabi ki söylüyorlardı da (daha doğrusu söyletiyorlardı) biz bilmiyorduk!!! Nasıl mı?
Ne demiştik? “Varlık alanına çıkmış yaradılışın frekansının hem (+) hem de (-) için farklı ifade edilmesi gerekir!!! Doğru ya, Alevi dedeler kehf ile nun’dan oluştuğunu söylediklerine göre bu varoluşun, o zaman iki farklı güç için iki farklı sembol gerekir.
Peki, La frekansındaki evrenimizin iki gücün etkileşiminden olduğunu biliyorsak ne yapmamız gerekir? Tabi ki La ile onun zıddı olan bir sembolü etkileşime sokmak!! (Çünkü evrenimiz bir taraftan varlıkları yaratırken, diğer taraftan kara delikler aracılığıyla yaşam süresinin sonuna gelenleri tekrar yaratmak üzere içine çeker!! Küçük bir oyun daha! Bilin bakalım, evrenin bu özelliği, yani ak delik-kara delik gerçeği, bir evren olan insanda hangi şekilde vardır???)
Evet ne demiştik, La ile onun zıddı olan bir sembolü etkileşime sokarsak “hepliği” yani varlık alanına çıkmış yaradılışın tamamını sembolize edecek şifreye, sırra ulaşabiliriz!!!
Öyleyse yapalım bakalım, ortaya ne çıkacak? LA düz ise tersi (zıddı) da AL olmaz mı? Evet olur, biz böylece “hepliğe” ulaşamaz mıyız? Ulaşırız! Yani AL+LA sembolik olarak bize “HEPLİĞİ” verir!! Geriye ne kaldı? Bizim dedelerin söylediği ve Bentov’un da deneyimleyip anlattığı “HİÇLİK”! Bunun da baş harfini yani “H” harfini sona eklersek ne olur? (Unutmayın, Alevi dedeleri Allah’ın iki adı olduğunu, birinin zahiri (açık) birinin de batıni (gizli) olduğunu söylerler ve açık olana “Rahman ve Rahim”, gizli olana ise “Hû” derler. Peki hû ne anlam ifade eder? Hû, Arapça 3. tekil şahıs zamiridir ve ona sınır konamaz!! Bir yüce varlığa isim vererek onu sınırlamak istenilmiyorsa o zaman Hû kullanılır! Hû, ondan kim ne anlarsa o’dur!!! Ona anlam olarak hiçbir sınır konamaz!!!
Evet, hiçliği simgeleyen “H” harfini, hepliği simgeleyen bu kelimenin sonuna eklersek ne olur?
AL+LA+H!!!
Evet. Allah! İnanılması zor ama, İslamiyetin ilk gününden beri bize şifre olarak verilmiş, yüzlerce yıldır söylediğimiz bu Tanrı’nın en büyük ismi aslında başından veri bize mutlak gerçekliği anlatıyormuş da haberimiz yokmuş. Kendi içinde şifrelediği “Heplik ve Hiçlik” boyutu ile bizim bilinçaltlarımızı sürekli zorlayan bu şifre, geçmişte ve günümüzde sadece belli üstadlara kendini açmıştır; o da farklı sembollerle!
Aleviler mi? Merak etmeyin, onlar, başından beri gerçeği biliyorlardı!!!
“Daha Allah ile cihan yok iken
Biz onu var edip ilan eyledik.
Kendisine layık bir mekân yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik.”
diyen Edip Harabi gibi erenler; “O’nu kendi bedenlerinde misafir ettiklerini” söyleyecek kadar bunun bilincindeydiler!!! (Kozmik Bir Senfoni-ALEVİLİK kitabından.)
Peki ama, madem ki Allah dediğimiz ve sahip olduğumuz bilinç ile ona belli bir anlam ve ifade yüklediğimiz bir güç (ki bilinç sadece ve sadece deneyimlediği şeyleri tarif etme ve ifade etme gücüne sahiptir. Bizler hiçbir zaman deneyimlemediğimiz bir şeyi düşünemeyiz ve de tarif edemeyiz.) bizim kavrayabildiğimiz ve sırrına erebildiğimiz bir güçse, o zaman GERÇEK SIR NEDİR?!?
Fransız mistik araştırmacı, ve okultüst Papus (Dr. Gerard Encausse 1865-1918) “İnisiyeler İçin Astroloji-Ege Meta Yayınları” adlı kitabında bakın bizimle hangi bilgileri paylaşıyor:
“O halde ara-lüstral gün, pozitif olarak ele alındığında, yani kısmen önceki kısmen sonraki yıla aitmiş gibi düşünüldüğünde, kaçınılmaz olarak bu iki yılı birleştirir ve iki 365’er günlük yılı 731 günlük bir yıl çiftine dönüştürür.” (Bu rakkamın (731) olağanüstü önemini biraz sonra anlayacağız!)
Papus’un “ara-lüstral gün” olarak tanımladığı bu zaman dilimi, Dünya’nın Güneş’in etrafında bir yıllık turunun 365 günden artan süreleridir.
Fransız mistik, kendisinden yaklaşık 50-60 yıl sonra doğmuş olan bir başka olağanüstü araştırmacı ve adeta çağdaş bir evliya olan sevgili Bertov’un çalışmalarına ulaşma şansına sahip olsaydı elde ettiği bu sayının (731) çok farklı bir boyutunu da görebilecekti belki.
Bentov, yaptığı Kozmik yolculuk sırasında varoluşun birçok sırrına ulaşırken bunların içinde Kozmosların yapıları da vardır. Bu konuyla ilgili, “Kozmik bir Senfoni-Alevilik” adlı kitabımızda şunları yazmışız:
“... Bizim evrenimizden başka var olan sonsuz sayıda evren mevcuttur. Hepsi belli bir bütünlüğe bağlı olan, belli oluşumlar sergileyen yapılardır. Örneğin, bizim evrenimizin içinde bulunduğu ve yöneticisinin Elif olduğu yapı bütünlüğü, ileride de anlatacağımız gibi, 7 kattan oluşan ve her katında 7 evren bulunan bir spiral yapıdır. Bu yapının adı Kozmos’tur!! Eğer bilincinizi biraz daha genişleterek daha büyük bir bütünlüğe bakarsanız, bu kozmoslardan 7 tanesinin, adetâ balık yumurtaları gibi; biri göbekte, diğerleri onun etrafında olmak üzere neredeyse birbirine yapışmış halde bulunduğunu görürsünüz.