Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

Bölüm 1

Binlerce yıldır

Binlerce yıldır, adem bilincinin sorduğu sorular hep aynı; “neden varız, nereden geldik ve nereye gidiyoruz?”

Adına din dediğimiz o evrensel öğretilerin verdiği bilgilere göre 120 sene ile sınırlı olan (Tevrat- Tekvin 6-3: “Ve Rab Allah dedi; Ruhum adem ile ebediyyen çekişmeyecektir, çünkü o da ettir; bunun için onun günleri yüz yirmi yıl olacaktır”) bir yaşam sürecinin, sonsuzluk ile ifade edilen bu varoluş içindeki değeri ne olabilir?!

Afrika’nın Zulu kabilesi içinde beden bulan bir can, uygarlığın tüm nimetlerinden uzak yaşayıp ortalama 40 sene içinde bu yaşamdan göçüyorsa, bunun kime ne faydası olabilir? Tanrı dediğimiz oMutlak Güç neden böyle bir şeye gereksinim duysun ki? Zulu kabilesinin 40 yaşında ölen insanlarına Tanrı’nın ne ihtiyacı var?

Tanrı’nın 6 yaşında tecavüz edildikten sonra başı ezilerek öldürülen zavallı kızın bu ıstırabına, yaşadığı o korkunç zulüme ve acıya, ana babasının çektiği kedere ne ihtiyacı var?!

Ne ihtiyacı var Tanrı’nın savaşta ayakları kopan, yüzleri parçalanan ve ölen yüzbinlerce, milyonlarca insanın çığlıklarına?

“Tanrı gerçekten bu kadar mı zalim, bu kadar mı acımasız ve bu kadar mı umursamaz ki tüm bu yaşananlara bir son vermiyor ve kötülüğün hükümranlığı hala devam ediyor?!

Tanrı bu kadar çaresiz mi ki bu korkunç kaos hala devam ediyor ve “O” bunu durduracak hiçbir şey yap(a)mıyor?!!?

Benim sevgili İtzhak Bentov’um (Yaradılışın Mekaniği Üzerine-Kozmik Kitap’ın yazarı- Dharma Yayınları)

“Sevgi Kozmik Yasadır”.

derken bir Tanrısal gerçekliğin de altını çiziyordu; varlık alanına çıkmış tüm yaradılış, herşey sevgi denen o ilahi kudret ile yaratılmıştır ve herşey ama herşey sevgi üzerine inşa edilmiştir.

Sevgi, tüm alemlerin sonsuz varlığının en temel yapı taşıdır. Sevgi, bu sonsuz varoluşu besleyen ana enerji kaynağıdır.

“Sevgi herşeydir”

Ve tüm bu hakikate rağmen Dünya hala kaosa mahkum durumdadır. Neden?

Bir 3. boyut varlığı olan bu sevgili gezegen, nam-ı diğer Lady Gia, tüm varoluştaki yegane “inci tanesidir”!! Dünya, madde alemine mahkum olan (acaba?!) evrensel bilincin, özgür seçim hakkına sahip olduğu yegane  yaşam alanıdır!!!

Bundan önceki çalışmalarımızda bir evrensel yasayı size sürekli hatırlatmıştım ve demiştim ki, eğer bu yasayı gerçekten anlarsak varoluşun hemen tüm sırlarını görünene bakarak çözebiliriz. Çözebiliriz çünkü;

“Görünen, görünmeyenin tezahürüdür”.

Adem formundaki insan, bu boyuttaki fiziksel varoluşunu devam ettirebilmek için dişi (-) ve erkek (+) enerjilerin birleşmesine muhtaçtır. (Aynen, hiçlik aleminden sudur edip heplik alemini oluşturan ışıkta olduğu gibi. Unutmayın ki ışık da (+) ve (-) kutupların etkileşimi ile meydana gelir).

Ana rahmine düşen tohum, cenin olarak varlığını sürdürebilmek için sevgiye, ilgiye ve beslenmeye muhtaçtır. Muhtaç olduğu bu değerleri, göbek bağı ile bağlı olduğu anasından çeker. Ve tüm yaradanlar dişidir; yani dişi enerjidir; aynen  hemen bütün Türk Tasavvuf erenlerin dizelerinde mistik bir şekilde andığı ve kimsenin tam olarak bununla ne demeye çalıştıklarını anlamadığı Elif’in de dişi bir enerji olması gibi. (Bkz. Kozmik Bir Senfoni-Alevilik)

Ceninin anaya göbek bağı ile bağlı olmasının nedeni de gene aynıdır; Çünki,

“Yukarıda nasılsa, aşağıda öyledir.”

Cenin, bir Kozmik yapının mikro ifadesi olarak aslında bize bilgiler sergiler. Doğacak varlık, ki bu durumda bu bir insan formudur, ihtiyaçlarını ana enerjisinden, göbek bağının bulunduğu yerdeki SİNİR AĞI ÇAKRASI’ndan yani 3 ncü çakradan alır; aynen astral bedenin astral aleme gümüş bir kordon ile aynı noktadan yani göbek bağı noktasından bağlı olması gibi!!

Buradaki en önemli noktalardan biri, ceninin, bir evren olan (“her insan bir evrendir”) ana’nın hissettiği tüm korkuları, sevinci, özlemi ve acıyı onunla beraber hissediyor olabilmesidir!!

Bilim adamları, hamile annelerin deneyimledikleri tüm duyguları bire bir bebeklerine aktardıklarını ve bebeklerin tüm bu olaylardan etkilenmiş olarak doğduklarını söylerler!

Aynen, bizim gümüş kordon ile bağlı olduğumuz astral alemin olaylarının bizi etkilemesi ve bunun sonucunda oluşan fizik bedende ki duygusal değişimler gibi. (Ve hatta bedensel değişimler!!).

Ege Meta Yayınları tarafından basılan “Okultizm- Tarih Boyunca Gizli Bilimler” adlı kitabın 68. sayfasında yazar astral alem ile içinde bulunduğumuz madde aleminin ilişkisini çok güzel bir örnek ile şöyle açıklar:

“Astral planda oluşan formların, ruh varlığının şuurlu etkileri ile astral plan maddesi üzerinde meydana getirdiği kalıplardan yaratıldığını görmüştük. Bu noktada zihnimize şu soru takılmaktadır: Astral planda, bu kalıbı oluşturan etken nedir? Bu nasıl bir maddedir?”

Daha önce verdiğimiz bir örnekte,astralde oluşturulan kalıbı bir fotograf negatifine; fizik planda gerçekleşmesi mukedder olan olan prensibin, kendisinden pek çok örneğini üretebileceği bir negatifine benzetmiştik. Bir fotografın çekilmesini analiz edecek olursak şu aşamaları görürüz:

1. Fotoğrafı çekilen manzaranın bir negatifinin elde edilmesi.

2. Elde ettiğimiz negatifin pozitif resim haline dönüştürülmesi.

Benzetmelerimizin nelerden kaynaklandığına tekrar bir göz atalım. Fotografı çekilecek manzaradan kasıt, İlahi Alemden sudur eden Prensip’tir; negatif klişe, burada bu Prensibin astraldeki yansımasıdır ve elde edilen fotoğrafta, bu Prensibin fizik planda gerçekleştirilmesini sembolize etmektedir.

Fotoğrafını çekeceğimiz manzaranın karşımızda ve filmimizin de hazır olduğunu farz edelim. Makinemizin deklanşörüne bastığımız anda karşımızdaki objenin negatif bir kalıbı filme yansıyacaktır. Ama ancak bir şartla. Bu işlemin gerçekleşebilmesi için resmi çekilecek obje ile fotograf filmi arasında aracılık yapacak seyyal bir unsur gerekmektedir ki, o da “ışık”tır.

Bu ışık sayesinde objektifin gördüğü kadar bir manzara, filmin hassas tabakası üzerine ulaşacaktır. Bu imaj o haliyle mevcuttur, ancak henüz belirmemiş bir durumdadır. Meydana çıkması için gereken işlemde artık ışığın yeri yoktur. Karanlık oda dediğimiz mekanda, filmimizi bir takım kimyasal akışkanların etkisine sokmak suretiyle, fotografını çektiğimiz manzaranın negatifinin belirlenmesini sağlarız. Bir kere meydana çıktıktan sonra, artık ışığın ona bir zararı dokunamaz. Astral kalıbımız tamamen oluşmuş durumdadır.

Şimdi tekrardan ilk baştaki seyyaleye ışığa başvurmak zorundayız. Astralde gayet zararlı olan ışık, bu aşamada, negatifimizdeki manzaranın fizik plana, yani fotograf kartı üzerine, ilk haline uygun şekilde, yani pozitif olarak yansıtılmasını sağlayan etken rolü oynayacaktır. Ve bu imaj da bazı kimyasal akışkanların etkisiyle belirgin hale dönüşecektir.

Özetleyecek olursak iki tür işlem vardır: Işıkta yapılan işlemler ve ışık olmadan yapılan işlemler.” (Unutmayın ki, Heplik alanına çıkmış olan herşey ama herşey, zıt güçler dengesi anlayışı ile var olur. Tüm madde aleminin yegane kaynağı olan ışık bile (-) ve (+) ile ifade edilen zıt güçlerin etkileşimi ile meydana gelir. Bu hakikat öyle boyutlara ulaşır ki, Kozmosun yöneticisi durumunda olan Elif bile, karanlık ve aydınlık olmak üzere 2 zıt ifadenin ortak ürünüdür. Ve hiç şüpheniz olmasın ki, gezegenler ve güneş de aynı yasa doğrultusunda, kendi astral bedenlerine sahiptirler.. S.D).

Işıkla yapılan işlemlerde etken, bu seyyaledir; ancak elde edilen imajlar ya görünmez ya da geçici olurlar. Fakat laboratuarda, bu ışığın haricinde bir takım akışkan maddeler devreye girip etkide bulunduklarında, görünmez halde mevcut bulunan imaj, önce negatif olarak belirginleşir ve daha sonraki işlemde de fotoğraf kartının üzerinde sabitleşmesi ve belirmesi sağlanarak kalıcı bir duruma geçer.

Eğer okultizmin yaptığı bu benzetmelerde biraz doğruluk payı varsa varlıklar ve fizik objeler İlahi Alemin seyyalelerinden (ışıkta yapılan işlemler) ve astral alemin seyyalelerinden (laboratuvarda ki ışıksız işlemler) geçmek suretiyle yaratılmaktadırlar. Ayrıca, İlahi Alemin seyyalelerinin yaratıcı, astral aleminkilerin ise sabitleyici ve muhafaza edici tabiatta olduğu yine bu örnekten çıkarılabilir.

Çalışmasından alıntılar yaptığım sayın M. Reşat Güner, yukarıdaki bilgileri bize ulaştırırken, son paragrafın başında, “eğer okultizmin yaptığı bu benzetmelerde biraz doğruluk payı varsa” diyerek, bana göre okultizme haksızlık etmektedir!!

Haksızlık etmektedir çünkü derlediği kitaptan buraya aktardığım bu bilgiler “Yukarıda nasılsa, aşağıda öyledir” evrensel bilgisini öylesine güzel anlatıyor ki, bence bu gereğinden fazla tedbirli ifade aktarılan bilgilerle ilgili sebepsiz bir soru işareti yaratıyor.

Verilen örneğin ifade ettiği bilinç frekansına, aynı evrensel yasanın doğrultusunda, şunu da eklememiz mümkün: Her ne kadar sistem, madde alemine yansıyan tezahür olarak kabul edilse de, buna ek olarak şunu da söyleyebiliriz ki, istisnasız olarak “her şey ama herşey, kozmik bilincin Dünya ortamında ifade şansı bulduğu prensipler üzerine kurulmuştur”.

Ki bu prensiplerin en temel değerlerinden biri Denge dir!!.

Hemen her fırsatta hatırlattığım “Zıt Güçler Dengesi” kavramı bu prensibin bütün din/kozmik kitaplardaki en açık şeklidir.

Tasavvuftaki “Her şey zıddı ile tekamül eder” anlayışı da gene bu evrensel denge yasasının bir ifadesidir; soğuk sıcak ile, uzun kısa ile, iyi kötü ile ve cennet cehennem ile dengelenmiştir.

Gündüz gece ile, görünen de görünmeyen ile dengelenmiş ve Elif, Kozmos’un yaratıcı gücü, kendi doğasında var olan iki farklı yapıyı, ışığı ve karanlığı, bu anlayış ile ifade etmiştir; ışık ile iyiliği ve sevgiyi, karanlık ile de kötülüğü ve nefreti. Yani Elif’in kendisi bile mahkumdur bu ikiliğe!!! (Dengeye)

Bir tarafı aydınlık, diğer tarafı karanlık olan bu yapının aydınlık yüzünden İbrani alfabesini oluşturan 22 harf düzenli bir yapı içinde sonsuzluğa uzanırken, aynı harfler karanlık yüzünden kaotik bir şekilde sonsuzluğa dağılmaktadır. (Elif’ten yayılan harflerin İbrani alfabesinin harfleri olması, sadece ve sadece Bentov’un kendi bilincinin eseridir; başka hiçbir şey değil!! Eğer aynı bilinç noktasına yani Elif’e, bir Türk ulaşsa idi, onun deneyimleyeceği de Türk alfabesi olacaktı. Bundan hiç şüpheniz olmasın!!)

İşte Elif’ten sonsuzluğa yayılan bu iki farklı yapı bize aynı zamanda şunu da gösterir;

Kozmik Bilinç’de kaos sadece heplik aleminde ifade bulan bir yapıdır. Kosmosların yöneticisi durumunda olan Elif ve onun bölünmesi ile 3 kavramsal odak noktası ya da bir üçlü oluşturacak şekilde 3 çakra meydana getiren bu yapı, Kozmik Bir Senfoni- ALEVİLİK adlı kitabımızın 128 nci sayfasında da belirttiğimiz gibi, Elif tepede olmak üzere solda sevgi çakrası, sağda irade çakrası ve en altta da yaratıcılık çakrası oluşturacak şekilde aşağıdaki gibidir;