Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

Bölüm 2(Dedelik Kurumu)

BÖLÜM 2

BÖLÜM 2

DEDELİK KURUMU

 

 

2.1. DEDELİK KURUMUNUN  KÖKENİNE İLİŞKİN TARİHSEL, GELENEKSEL VERİLER

Alevilik, ortaya çıktığı toplumsal yapının gereksinmeleri doğrultusunda kimi kurumlar geliştirmiş ve bu kurumlar yüzyıllardır çok önemli toplumsal işlevler yüklenmişlerdir. Aleviliğin toplumsal örgütlenmesi bakımından temelini oluşturan Dedelik kurumu bu kurumların en önemlilerindendir. İçerisinde bulunduğu toplumsal yapının gereklerine göre şekillenmiş ve bu bakımdan bazı yöresel farklılıklar da gösteren Dedelik kurumu, Anadolu’da Aleviliğin inanç ve kültür esaslarının günümüze ulaşmasında birinci derecede rol sahibidir.

 

2.1.1. Dede Sözcüğü ve Kullanımı

“Dede” sözcüğü Oğuzca kökenlidir ve edebi Türkçe’de “baba, dede, ced, ihtiyar, amca ve dayı” anlamlarında kullanılmıştır. Dede sözcüğünün, Orta Asya’da yaşayan Türk topluluklarında halka yol gösteren tecrübeli ve bilgili kişiler için kullanılan “ata” ve “baba” sözcükleriyle aynı anlamda fakat daha sonraki dönemlerde;  Anadolu’da ise ilk zamanlardan itibaren kullanıldığı söylenebilir. (Bu konuda Bkz.: Mansuroğlu, 1993: 506; Taeschner, 1965: 199) Köprülü’ye göre:

“... Oğuz an’anesinde, Korkut Ata, İrkıl Ata v.s. gibi, bir takım menkıbevî şahsiyetlerden bahsedilir; bunlar, halk arasında büyük bir hürmet, hatta kutsiyet kazanmış halk bilginleri, şâirleri ve hakimleri, yani büyük kamlar (şamanlar)dır...” (Köprülü, 1993: 711)

Hoca Ahmed Yesevi’nin çağından başlamak üzere Anadolu’ya gelmeleri öncesinde ve sonrasında Türklerin arasında, Arslan Baba, Hakim Ata, Mansur Ata, Çoban Ata, Dede Korkut, Ürgeç Dede, Baba Maçin, Baba Tahir, Baba Merendi, Barak Baba, Dede Balı, Dede Garkın gibi tanınmış şahsiyetlerin varlığı, bu ünvanların yaygınlığını göstermektedir. (A. Yaman, 1996: 41-42) “Dede” ünvanı da tıpkı “ata” ve “baba” ünvanları gibi saygı ifadesi olarak yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Demek ki “dede” sözcüğü zamanla Anadolu’da “ata” ve “baba” sözcükleri gibi ulusal efsane kahramanları ve din uluları için kullanılır hale gelmiş ve yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Bu konuda Barkan’ın “Kolonizatör Türk Dervişleri” adlı çalışmasında verdiği Defter-i Hakani kayıtlarında, Çiçek Dede, Hüsam Dede, Kasım Dede ve Söğüt Dede gibi birçok “dede” ünvanlı kişiye rastlanmaktadır. Yine Defter-i Hakani kayıtlarından anlaşıldığı üzere, Anadolu ve Balkanlar’daki kolonizatör derviş ailelerinin adlarının yanı sıra “ahi, baba, dede, şeyh, hoca, hacı, pîr, abdal, gazi, derviş” ünvanlarının yoğun olarak yer yer kullanıldığını görüyoruz. Barkan’ın verdiği kayıtlar ağırlıklı olarak hicri 900-1000 yılları arasındaki yıllara aittir. (Barkan, 1942) Ayrıca Başbakanlık Arşivi belgelerindeki “Dede, Dede Arslanlı, Dedeler, Dedeli” gibi cemaat adları ve yerleşim birimlerinin (Türkay, 1979: 313), yine Dahiliye Vekaleti Mahalli İdareler Umum Müdürlüğünce yayınlanan Köylerimiz adlı kitapta yeralan “Dede, Dededüzü, Dede Köy, Dedeler, Dedem Oğlu, Dedem Mezrası, Dede Viran vb.” (Köylerimiz, 1933: 196-197)  gibi köy adları “dede” sözcüğünün yaygınlığını göstermektedir. İngiliz araştırmacı F. W. Hasluck’a göre ise yukarıda sayılan ünvanları taşıyan Türkmen âşiret önderleri bu âşiretlerin hem siyasal, hem dinsel önderleri konumundaydılar. Hasluck bu âşiret önderlerinin aynı zamanda dinsel önder olduklarını, ancak toplumsal yapının karmaşıklaşmasının ardından dinsel ve diğer toplumsal görevlerin ayrıştığını belirtiyor. Bu şekilde Hasluck, “pîr, dede, baba, şeyh” gibi kavramların zamanla salt dinsel bir renge büründüklerini de vurguluyor ki (Hasluck, 1929: 338) bu görüş oldukça yerindedir. Buna göre Sarı Saltuk, Dede Garkın, Hacı Bektaş, Abdal Musa gibi şahsiyetler hem siyasal, hem dinsel önder konumundaydılar. Soylarından gelenlerce oluşturulan ve bugün hala yaşayan ocakzâde aileler zaman içerisinde daha çok dinsel alanda etkin olmuşlardır. (A. Yaman, 1998c: 45-47) 

Anadolu Alevileri yüzyıllardır inanç önderlerini “Dede” olarak adlandırmışlardır. Alevi köylerinde toplumun özellikle dinsel alandaki lideri Dedelerdir. Dedelerin işlevlerini anlatırken daha da ayrıntılarıyla belirteceğimiz üzere Dedelerin sahip olduğu işlevler ve güçleri onları Alevilik’te çok özel bir konuma getirmektedir. Geçmişte toplumsal düzeni sağlayan kurum ve kuralların oluşumu ve uygulanmasında onların çok önemli bir yere sahip olduklarını söyleyebiliriz. Dedelerin sahip oldukları yetkiler ve yaptırım güçleri cemaatin sosyal düzenini sağlayan çok etkili bir güç olmuş ve bu şekilde farklı bölgelerde yaşayan  Alevi topluluklar, aynı gücün yani Dedelerin sıkı kontrolü altında yaşamışlardır.

Dede ünvanı Bektaşilik ve Mevlevilik tarikatlarında da kullanılmaktadır. Mevlevilikte dervişliğe ikrar verip dergahta çeşitli hizmetler görerek bin bir gün çile çıkarmış dervişler “Dede” ünvanını alırken (Gölpınarlı, 1993a: 171), Bektaşilikte Nevşehir’de bulunan Hacı Bektaş-ı Veli Dergahı’nda pir postunda oturan Bektaşi Babası “Dedebaba” ünvanıyla anılırdı. (Noyan, 1987: 44-46)  

 

 

2.1.2. Dedelik Kurumu Ve Oluşumu

Dedelik kurumu soy esasına dayanan bir yapılanmaya sahiptir. Bu yapılanmaya göre Alevi Dedeleri, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde bulunan “Ocak”lara bağlıdırlar. Bundan dolayı kendilerine Ocakzade de denilir. Bu Ocaklar Anadolu’nun her yanına dağılmış olup, zaman zaman hem gezici olarak hem de bulundukları yerlerde işlevlerini sürdürürlerdi. İşte bu şekilde farklı bölgelerde yaşayan Alevi topluluklar, aynı gücün yani Dedelerin sıkı kontrolü altındadır. Ocakzade Dedelerin Peygamber soyundan geldikleri yani “Evlad-ı resul” oldukları kabul edilir ve bu nedenle “seyyid” adı ile de anılırlar. Bilindiği üzere Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fatıma Hz. Ali’nin eşidir ve Dedeler de soylarını Hz. Ali’ye dolayısıyla Hz. Muhammed’e ulaştırırlar. Dede ailelerinin birçoğunda bir ocak ailesinden veya peygamber soyundan geldiklerini gösteren belli dergahların veya Nakibül Eşrafların onaylarını taşıyan belgeler yani şecereler bulunur. Dedeler belli zamanlarda kendilerine bağlı yerlerdeki taliplerini ziyaret ederek, dinsel törenler düzenler, topluluğu bilgilendirir, anlaşmazlıkları giderirler ve hatta sağlık sorunlarından dolayı da kendilerine başvurulur. İleride daha ayrıntılı ele alacağımız üzere tezimiz çerçevesinde ele aldığımız ocakzade Dedeler arasında  “El ele el Hakka” şeklinde ifade edilebilen, Mürşid-Pir-Rehber şeklinde bir bağlantı ve görev paylaşımı bulunmaktadır.

Eskiden Alevilerce, Dedelerin evlerini ziyaretine büyük önem verilir, Dedelerin evlerine uğramamasını uğursuzluk ve kötü kabul ederlerdi. Dedelere en değerli eşyalarını vermekten çekinmezler, bununla hem maddi hem manevi her türlü iyiliğe ve beklentilerine ulaşacaklarına inanırlardı.

Aleviler arasında dedelik görevini görenlerin oranı konusunda ise bugün gelinen noktada ne yazık ki sağlıklı verilere sahip bulunulmamaktadır. Bu konuda mesela İngiliz antropolog Shankland “...Tam olarak kestirmek güç ama, nüfusun % 10’u nun dede soyundan geldiği kabul edilir...” (Shankland, 1997: 27) derken, Üzüm “...Bugün Anadolu’da on iki imam soyundan geldikleri kabul edilen 100 dolayında dede bulunduğu belirtilmektedir...” şeklinde bir iddia ortaya atmaktadır. (Üzüm, 1997: 194) Ocakzade dedelere bağlı Alevi topluluklar arasında dedelerin oranını belirlemenin pek de kolay olmadığı kanısındayız. Bunun için hem bu Alevi topluluklara yönelik hem de onların sosyal organizasyonuna yönelik istatistiksel verilerin elimizde bulunması şarttır. Aksi taktirde bu konuda temkinli konuşmanın daha bilimsel bir yaklaşım olacağı kanısındayız. Bu konuyla ilintili olarak şu noktaya da açıklık getirmek gerekir ki, dedesoylu olmakla, aynı zamanda dedeliğe ilişkin görevleri yapıyor olmak, cem vb. ritüelleri yapıyor olmak birbirinden farklıdır. Ocakzade olup da dedelik yapmayan Dede aileleri de bulunmaktadır.><1>> Zaten genel bir kural olarak Dede çocuklarından tümü de dedelik yapamaz, genellikle çocuklardan biri, Dedelerin deyişiyle “hakkından gelen” babasından sonra onun yerine geçerek dedelik görevini yapabilirdi.      

Aleviler, zaman zaman “Dede” sözcüğünün yerine  “mürşid”, “pir”,  “sercem” ve “seyyid/seyit” sözcüklerini de kullanmaktadırlar. Dedelik kurumu ile ilgili olarak, mürebbi, rehber, musahip, talip sözcüklerinin de bilinmesi gerekir. Şimdi kısaca bunları açıklayalım:

Mürebbi: Zaman zaman “Dede” sözcüğü yerine kullanılsa da, mürebbi ocakzade dede bulunmadığı zamanlarda Alevilerin dinsel hizmetlerini görmek üzere ocakzade dede tarafından tayin edilmiş kişidir, yani dede vekilidir. (Gölpınarlı, 1946: 48) Ayrıca dikme dede de denir. Mürebbi, eğitici anlamında da kullanılmaktadır. Doğu Anadolu Alevileri arasında yaptığım araştırmalarda mürebbi deyiminin kullanıldığına pek rastlayamadım. Bu deyim Buyruk kitaplarında yeralan (Aytekin, 1958: 122; M. Yaman, 2000: 46, 84) ve daha çok halihazırda Tahtacı Alevi gruplarda kullanılan bir deyimdir.><2>>

Rehber: Rehber sözcüğü iki değişik durum için kullanılmaktadır. Bunlardan ilki ocakzade olan ve rehberlik hizmeti gören ocakzade dedesoyluyu niteler. Burada rehber de mutlaka dedesoylu olmalıdır. (Bumke, 1991: 18)  İkinci durumda ise rehber  cemlerde belli görevleri olan ve talibi, mürşide (Dedeye) götüren bir hizmet sahibidir. Bir ocak ailesine mensup olmasa da Alevi yol ve erkânını bilen herhangi bir kişi bu görevi yapabilir.

Musahip: Alevilikte ergenlik çağına girmiş iki kişinin aynı zamanda bir törenle Aleviliğe girmesine musahip olma denir, musahip olan kişiler kardeş sayılırlardı. Bu bir tür aynı aileden gelmekle doğan kan bağı dışında oluşturulan bir akrabalıktır,  Musahibi olmayan cem törenlerine katılamazdı. Musahiplik cemleri, dedelerin önemli işlevlerindendi ve toplumsal önemi büyüktü. Dedeler musahiplerini seçerken yine dedesoylu bir Alevi ile musahip olurlardı. Bu konuda daha önce ayrıntılı bilgi verilmişti.

Talip: Ocakzade olmayan, yani Dedelerin ailelerinin dışındaki bütün Aleviler için kullanılan bir sözcüktür ve “mürit” sözcüğü de talipler için kullanılır. Her talip ocakzade bir dedeye bağlıdır. Dede-talip bağlantısı yüzyıllar içerisinde ortaya çıkmış ve nesiller boyu  süregelmiş bir yapılanma içerir. Kimin dedesi nerede kimin talibi nerede bellidir. Bu bağlantı taraflara karşılıklı hak ve yükümlülükler yükler. Bir veya bir çok talip ailesi aynı dede ocağına/ailesine veya o aileyi temsil eden Dedeye bağlı olabilir.

Geleneksel görüşe göre, ocaklar ve dergahlar şeklinde örgütlenen Alevilik’te, bu ocak ve dergah kurucularının ve dolayısıyla onların soylarından gelenlerin evlad-ı resul yani seyyid olduğu kabul edilirdi. Aleviler arasında genel kabul görmüş bu geleneksel görüş Aleviliğin esaslarının yazılı olduğu “Buyruk” kitaplarında vurgulanmaktadır. İmam Cafer Buyruğu, Şeyh Safi Buyruğu, gibi Alevi köylerinde bulunan bu kitaplarda (Aytekin, 1958; M. Yaman, 2000) da bu görüş hakimdir. Dedelik Kurumu esas olarak üçlü bir hiyerarşiye dayanmaktadır.

  1. Mürşid
  2. Pir
  3. Rehber

Kimi bölgelerde bu hiyerarşi Pir ve Mürşid’in sıralamada yer değiştirmesi şeklinde de olabilmektedir. Yani -1. Pir, 2. Mürşid, 3. Rehber-  şeklindedir. Şüphesiz bu üçü de dedesoylu olan kişi için varolan bu sıralama sadece işlevseldir. Bu inancın gereği bir görev paylaşımıdır. Bu hiyerarşideki unsurların biri olmadan diğeri anlamsızlaşır. Alevi inancının “El ele el Hakka” ilkesinin bir sonucudur bu hiyerarşi. Tümü de ocakzade olan yani dedesoylu olan Dede aileleri bu görevleri aralarında paylaşmışlardır. Bu hiyerarşik görev bölüşümü aynı ocak içinde olabileceği gibi, pir mürşid ve rehber farklı ocaklardan da olabilmektedir. Taliplerin hizmetlerini görmek üzere Aleviliğin ilkelerine de uygun olarak böyle bir iç hiyerarşik düzen oluşturmuşlardır. Burada Rehber, Pir’e, Pir de Mürşide bağlıdır. Dairesel bir bağlantı vardır bu üç görev sahibinin arasında. Bu, hem manevi anlamda yola bağlılık, hem de Buyruklar gibi yazılı kutsal metinlere bağlılık şeklinde ortaya çıkar.

Esas olarak bizim incelediğimiz Dedeler bağlamında Dedelik Kurumu’nu oluşturan Alevi Dedelerini ><3>> üç kategoriye ayırabiliriz:

1. “Bağımsız” Ocakzade Dedeler,

2. Hacı Bektaş Çelebilerine bağlı Dedeler/Babalar/Vekiller,

3. Ocakzade dedelerce görevlendirilen dikme Dedeler/Babalar,

Şimdi sırasıyla bu üç yapılanmayı da tek tek ele alalım:

1. “Bağımsız” Ocakzade dedeler: Daha çok Sivas, Erzincan, Elazığ, Malatya ve Tunceli yörelerinde bulunan ve  Çelebilere bağımlı olmadıklarından bağımsız olarak nitelendirdiğimiz Ocakzade Dedeler Hünkâr Hacı Bektaş Veli’yi serçeşme “pir” kabul etmekle birlikte, Hacı Bektaş çelebilerinden icazetname, hüccet veya izin almaksızın dedelik görevlerini sürdürürlerdi. Safevilerin Anadolu’daki Aleviler üzerindeki nüfuzunun azalmasına kadar bu ocaklar büyük ölçüde Şah’ın halifeleri ve “Buyruk” kitapları doğrultusunda Dedelik hizmetlerini yürütmüşler ve Hacı Bektaş Dergahındaki Çelebiler ile bağları istisnalar dışında asgari düzeyde olmuştur düşüncesindeyiz. Hacı Bektaş Veli serçeşme olarak kabul edilmekle birlikte Baba Mansur, Hubyar Sultan, Üryan Hızır, Hıdır Abdal gibi yerel ocak önderlerinin ağırlıkları daha fazlaydı. Ancak zamanla Safevi nüfuzunun zayıflamasının bu ocakzade ailelerinin Hacı Bektaş Dergahı’ndaki Çelebilerle ilişkilerinde ilerlemeye yolaçtığı söylenebilir. Bu durum özellikle bu ailenin en aktif ve tanınmışlarından olan Cemalettin Çelebi (Doğ. 1862 - Ölm. 1921) zamanında yoğunlaşmıştır. Anadolu’daki bağımsız ocakzadeler üzerinde etkisini arttırmayı amaçlayan Cemalettin Çelebi “Anadolu’nun en uzak yerlerine kadar adamlar göndererek Hacı Bektaş Ocağı’nın ser-çeşme olduğunu, o ocağa görülmeden talip gören dedelerin yolsuz bulunduklarını...” yaymış ve I. Dünya Savaşı sırasında asker toplamak için Tunceli’ye kadar giderek bazı ocakzadeleri Çelebilere bağlamayı başarmıştır. (Gölpınarlı, 1993: 794-795) Bu süreç sonucunda kimi ocakzade Dede ailelerinin Hacı Bektaş Çelebilerinden etkilenmek suretiyle cem işleyişinde kimi değişikliklere gittikleri de görülmüştür. Bazı ocaklar arasındaki pençe ve erkân  ayrılığında bu etkilenmenin de rolü olduğu kanısındayız.

2. Hacı Bektaş Çelebilerine bağlı Dedeler/Babalar/Vekiller: Dede, Baba ve Vekil adlarıyla anılan bu grup Dedeler, belli aralıklarla genellikle de yılda bir kez Hacı Bektaş Çelebilerinden onay almak ve Hacı Bektaş dergahına “karakazan hakkı” olarak adlandırılan parasal bir ödemede bulunmak suretiyle dedelik hizmetini görürlerdi. Ulusoy ailesi yani Çelebiler, onlara bağlı Dedeler  ve topluluklarca “efendi” olarak da adlandırılmaktadırlar. Bu onayı içeren belgeler “icazet, icazetname, ziyaretname, hüccet, izin kağıdı ve  izinname” olarak adlandırılmaktadır ki bu belge örnekleri ekler bölümünde sunulacaktır. (Yetişen, 1986: 116; Çıblak, 2000; A. Yaman, 2001b: 44) Bu hizmet de babadan oğula geçmekle birlikte diğer bağımsız ocakzade Dedelerde olduğu gibi Evlad-ı resul yani seyyid olmak şart değildi. Bunlar da soy yoluyla kurumlaştığından ocak olarak anılırlar.  Çelebilerden icazetname alarak hizmet gören Dedeler arasında kendilerini evlad-ı resul sayanlar olduğu gibi, bu payeyi keramet veya hizmet yoluyla aldıklarına inanan Dede aileleri de bulunmaktadır. Bu şekilde Çelebilere vekaleten Dedelik hizmetleri Çelebilerin gidemediği yerlerde de yerine getirilmiş olmaktadır. (Yusuf Fahir Baba, 1951: 1080)

3. Ocakzade Dedelerce görevlendirilen dikme Dedeler/Babalar: Dikme Dedeler ise ocakzade Dedelerce görevlendirilirler, bir ocak ailesi soyundan gelmezler ancak ocakzade Dedenin yokluğunda taliplerin hizmetlerini görürler. Bazı bölgelerde dikme Dedelere mürebbi de denilir. Dikme Dedelik uygulaması sosyal koşulların doğal bir sonucu olarak görülebilir. Büyük ölçüde Ocakzade Dedelerle Talipleri arasındaki coğrafi uzaklıktan kaynaklanan bu uygulama, uzun vadede ocakzade Dede-Talip ilişkilerinin kopmasına ve sonuçta yeni ocakların doğmasına da yol açmıştır. Bu şekilde aslında dikme Dede aileleri ocak halini almışlar, ocakzade Dedelere bağlı dikme Dedelik kurumu ocakzadeliğe dönüşebilmiştir.><4>> Biz burada Dedelerin değişik kategorilerini sunmakla birlikte tez konumuz çerçevesinde daha çok ocakzade Dedeler üzerinde duracağız. Bu ocakzadeler arasında Çelebilere bağlı olanlar da bulunmaktadır.   

Dedelik kurumu köken olarak nereye dayanmaktadır? sorusunun yanıtı birçok araştırmacı tarafından tartışılmış ve Dedelerin,  Anadolu’ya gelmeden önce “şaman, kam ve baksı” gibi adlarla anılan ve Türkler arasında varolan din adamlarının Anadolu’daki bir devamları olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Anadolu’ya göçler öncesinde Orta Asya’da yaşayan Türk topluluklarının inanç sistemlerinin doğa güçlerine inanma, atalar kültü, Gök Tanrı inancı, ve şamanizm/kamlık gibi unsurlardan oluştuğu bilinmektedir. Yeni bir dini benimseyen her topluluk gibi Türkler de bu yeni dine eski inançlarıyla ilgili birçok inanç, gelenek ve ayini sokmuşlar, ve zamanla da bunlar adeta islami bir uygulama gibi benimsenmişlerdir. (İnan, 1986: 205) Köprülü de şamanlıktan kalma inanç ve geleneklerin ilk izlerinin en eski Türk sufî tarikati olan Yesevilikte aranması gerektiği ve Türklerin İslam ülkelerindeki batıya doğru göçlerinin X. Yüzyıldan XIV. Yüzyıla kadar sürdüğünü ve bu şekilde şamanist etkilerin Türk boyları arasında yaşamayı sürdürdüğünü, sürekli yenilendiğini belirtmektedir.(Köprülü, 1972: 142-145) İslamlaşma ile birlikte şaman, kam, baksı gibi adlarla anılan ve göçebe Türklerin dinsel hizmetlerini gören zümreler eski inançlarını yeni dinle uyumlu bir şekilde sürdürmüşlerdir. İbadette müzik ve dinsel dans İslamlaştıktan sonra da yaşatılmıştır. Süreç içerisinde şamanlar, kamlar ve baksılar, İslamlaşma ile Dede, Baba lakaplı din adamlarına dönüşmüşlerdir.

Eski Türk din adamları ile Dedeler arasında birçok benzerlikler bulunmaktadır. Bilindiği üzere dede olabilmenin en temel koşulu, dede soyundan gelmektir. Bu eski Türkler’de benzeri toplumsal işlevleri yerine getiren kam (şaman, baksı)larda da böyleydi. Yani kam olabilmek için yine bir kamın soyundan gelmek gerekirdi. Demek ki, eski Türklerdeki kamlık gibi dedelik de sonradan öğrenilerek yapılamazdı; Dedeler de kamlar gibi, soy esasına dayanırdı.(İnan, 1986: 76)  Dedeler de tıpkı eski şamanlar gibi ağızdan ağıza dolaşan çok zengin halk şiirini ve sözlü halk geleneğini yaşatan, nesilden nesile aktaran çok önemli bir işleve sahiptiler. (Melikoff, 1993: 126) Eski Türkler arasında yüzyıllarca dinsel ve kültürel motifleri yaşatan şaman (kam)ın yerini, Anadolu’da Dedeler, Babalar ve Aşık (ozan)lar almıştı. Böylece çeşitli dinsel ve kültürel motiflerle bezenmiş menkıbeler, destanlar ve halk hikayeleri Alevi Dedelerinin de büyük katkılarıyla günümüze ulaşmıştır. Şamanlar gibi Dedelerin de hastalıkları iyileştirdiğine inanılırdı. (Boyle, 1974: 6941 vd.; İnan, 1986: 72, 76) Dedelerin taliplerin sırtlarına elleriyle veya tarîk ile dokunarak “Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Ali” diyerek çeşitli dualar etmesinin hastalıklarını iyileştireceğine inanırlardı. Şamanlar gibi Dedelerin de olağanüstü güçlere sahip olduklarına inanılır, çocukları olmayanlar dedeleri ve Alevi ulularının mezarlarını/türbelerini ziyaret ederlerdi. Ayrıca keramet unsurunu da unutmamak gerekir. Dedelerin keramet sahibi olduklarına da inanılırdı. Menakıbnamelerde bunlara sık sık rastlanır. Bizim de sık sık duyduğumuz dedelerin olağanüstü güçlerini gösterir ilginç bir örnek de, Dedenin kaynar kazana elini sokup karıştırmasıydı.

Varolan bu benzerliklerden dolayı birçok araştırmacı Dedelik Kurumu’nun eski Türk toplumunda varolan din adamları ve ozanlar sınıfının Anadolu’daki versiyonları olduğunu ifade etmektedirler. Benekay’ın ifadesiyle:

“...Şaman dininde, bugünün  Dedeleri gibi soydan gelme din adamları olan Şaman’lar vardı. Kurban törenlerini ve birçok dini merasimleri bu Şamanlar idare ederlerdi...Aleviliği kabul eden Türkmenlerin din büyüklerine “Dede” ve “Seyit Dede” denilmeğe başlandı...” (Benekay, 1967: 50-51)

derken, Gökçen bunu:

 “halkın diline uygun öz Türkçe şiirlerini (Nefes) yanık bestelerle okuyarak dolaşan dervişler, dedeler Türk aşiret ve kabileleri nazarında yabancı bir unsur değil bilakis eski devirlerde ellerinde kopuzlarıyle dolaşan saz şairlerinden, Şamanlardan farksız idiler...” (Gökçen, 1951: 346)

şeklinde ifade etmektedir. (Bu konuda ayrıca Bkz.: Köprülü, 1981: 165; İnan, 1986; Melikoff, 1993; Eröz, 1966a) Alevi Dedelerinin özellikleri ve işlevleri bilindiğinde biçimsel-işlevsel bakımdan, eski Türk din adamlarının bir devamı oldukları rahatlıkla söylenebilir. Burada özetlenen bu konulardaki araştırmalar incelendiğinde görülecek tarihsel ve sosyolojik veriler bu görüşümüzü doğrular niteliktedir.  

Sonuç olarak Dedelik kurumu, Baba Mansur, Dede Garkın, Sarı Saltuk gibi  Oniki İmamlar soyundan geldikleri kabul edilen özellikle manevi alanda nüfuz sahibi erenlerin efsanevi şahsiyetleri sonucu doğmuş, soylarından gelenler, Alevilerce büyük saygı gösterilen Dedeler halini almışlardır.  Dede ailelerinden oluşan bu ocak sisteminin en önemli yanlarından biri de Alevi topluluklarının dışa kapalı ve dışlanan toplumsal organizasyonunu düzenleyen ve 1950’lerden itibaren yaşanan kentlere göç sürecine kadar onu koruyan bir sosyal organizasyon şeklinde işlemiş olmasıdır.

 

2.1.3. Ocak Sistemi ve İşleyişi

Bu bölümde Dedelik Kurumunun ve bu kurumun belkemiğini oluşturan “Ocak” sisteminin oluşumu üzerinde duracağız. Daha önce de belirttiğimiz üzere bu kurum ve ocak sistemine ilişkin bizim sunacağımız veriler alanda yapılmış en son araştırmalara ve bu konuyu ele alan yerli/yabancı araştırmacıların çalışmalarına dayanmaktadır. İleride Osmanlı arşivlerinde ve dedesoylu ailelerde bulunan bilgi ve belgelerden sağlanabilecek yeni veriler ışığında daha doyurucu bilgilere ulaşılması söz konusu olacaktır kanısındayız. Alevilik konusunun genel özelliğine uygun olarak Dedelik Kurumunun kökeni ve oluşumuna ilişkin konularda da bir sis perdesi hakimdir. Bu durumun birçok nedenlere dayandığı söylenebilir. Öncelikle Alevilerin kapalı toplumsal yapısı ve hala büyük ölçüde sözlü geleneğe dayalı bir toplum oluşu, yazılı ve standartlaşmış veriler edinmemizi zorlaştırmaktadır. Varolan yazılı kaynakların da elde edilmelerinde ve değerlendirilmelerindeki zorluklara, farklı bölgelerde yaşayan Alevi toplulukların farklılıkları da eklenince durum araştırmacılar bakımından oldukça karmaşık bir yapıya bürünmektedir. Biz burada öncelikle Dedelik Kurumu’nun oluşumuna ilişkin yazılı ve geleneksel kaynaklarda ileri sürülen tezlere değineceğiz ardından bu kuruma yönelik bizim kendi analizimizi sunacağız. Bu konuda farklı Alevi grupların, kendi mensup oldukları gelenek doğrultusunda tezleri savunageldikleri bilinmektedir. Dedebabalar, Çelebiler, ocakzade Dedeler, Babalar ve dikme Dedeler farklı görüşler ileri sürmektedirler. Bu görüşleri şu şekilde özetlemek olanaklıdır:

1-    Alevi Ocakları, Hz. Muhammed ve Hz. Ali’den sonra soylarından gelenlerce oluşturuldu. Bilindiği gibi İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in soyu kızı Hz. Fatıma ile evlenen amcası oğlu Hz. Ali’den devam etti. Peygamberin ev halkı  yani ehlibeyti mensup oldukları soy nedeniyle kutsaldır ve diğer insanların imamları yani önderleridir. Bu önderlik özelliği sadece dinsel değil dünyevi önderlik niteliğini de içerir niteliklidir. Oniki İmamların soylarından gelen aileler ocaklardır, Dede aileleridir. Bütün Dedeler bu yolla Oniki İmamlara dayanmaktadır.  

2-    Alevi Ocakları, Hünkâr Hacı Bektaş Veli zamanında ortaya çıktı. Burada ikili bir durum söz konusudur. Birinci görüşe göre Hacı Bektaş Veli, Karaca Ahmet, Sarı Saltuk, Derviş Cemal gibi tanınmış erenlerin tümü Peygamber soyuna dayanmaktadırlar ve Hacı Bektaş bu erenleri Anadolu’nun farklı yerlerinde talipleri aydınlatmakla görevlendirmiştir. İkinci görüşe göre bugün ocakların en ulusu olan Hacı Bektaş Veli soyca Oniki İmamlara dayanmakla birlikte Sarı Saltık, Derviş Cemal, Güvenç Abdal gibi büyük erenlerin tümü o soya mensup değildir. Bunlar Hacı Bektaş Dergahı’nda eğitim almış, hizmet etmiş bunun sonucunda Hünkâr Hacı Bektaş Veli tarafından görevlendirilmişlerdir. Bir bölümü hizmetleriyle, bir bölümü de kerametleriyle  Dedelik payesi almışlardır. Karaca Ahmet, Derviş Cemal, Sarı Saltık, Ağuiçen, Hubyar Sultan, Hıdır Abdal, Onar Baba vd. erenlerin hizmet ve kerametlerini anlatan menkıbeler yüzyıllardır anlatılagelmektedir.

3-     Alevi Ocakları Şah İsmail zamanında ortaya çıktı. Şah İsmail dedelik kurumunu organize etti ve onlara soylarına ilişkin belgelerin yanısıra “Buyrukolarak adlandırılan Aleviliğin inanç esaslarının yazılı olduğu kitapları verdi. Safevi Devleti’nin Kızılbaş Türkmen oymaklarınca kurulması (Sümer, 1976),  Alevi Ozanlarının Deyişlerinde ve “Buyruk” kitaplarında varolan bilgilerden, örneğin Şah Tahmasp’a övgü, Şah İsmail’in Nesebnamesi ve Nasihatnamesi (M. Yaman, 2000: 57, 173 vd.) ve zaman zaman Osmanlı idaresiyle Anadolu’daki Kızılbaşlar arasındaki sorunlar, Anadolu’daki Kızılbaşların Şah İsmail’e ve Safevi Devleti’ne sevgilerini açıkca göstermektedir. Bu konuda Yörükan şu bilgileri veriyor:

“Şah İsmail, hükümet başına geçip sır ve mahremi bir yol olması bünyesi iktizasından bulunan Aleviliği resmiyete (şiiliğe) çevirince Anadolu’da kalan Şah taraftarı Türkmenler, Erdebil ocağının erkânını efsaneleştirdiler. Bu suretle Anadolu’da muhtelif zümreler ve müteaddit pir ocakları husüle geldi...” (Bayrak, 1994 : 304)  

4-    Anadolu’ya gelen kabilelerin dinsel/siyasal lideri Türkmen Babaları Ocakzade Dede ailelerini oluşturdular. Anadolu’ya göçen ve islamın Alevilik yorumunu benimseyen Türkmenlerin dinsel/siyasal liderleri olan “baba, abdal, dede” ünvanlı şahıslar zaman içerisinde Alevi Dedeleri haline dönüştüler.

Yukarıda belirtilen noktaları karma olarak benimseyen görüşlere de rastlanmaktadır. Bugün Dedelik Kurumu’nu oluşturan ocakların başka bir deyişle dede ailelerinin kökeni ve tarihsel süreç içerisindeki gelişimini anlamak gerçekten pek de kolay değildir. Bu konuyu bütün yönleriyle aydınlatabilmek için Osmanlı Devleti dönemine ilişkin belgelerin ve Dede kökenli ailelerde bulunan bütün belgelerin araştırmacılarca değerlendirilmesi gerekmektedir. Aksi taktirde bu konuda söylenenler varsayımlar olmaktan öteye gidemeyeceklerdir. Ancak biz burada bazı varsayımlarda bulunabiliriz. Bu varsayımlarımızı yaptığımız en son alan araştırmaları ve bu konularda yazılmış kaynaklarda varolan verilerden yola çıkarak hazırladık.

Her Alevi Dedesinin bir ocağa bağlı olduğunu yani bir ocak soyundan geldiğini ifade etmiştik. O zaman bu ocak kurucularının kimlikleri ve soylarını anlayabilmemiz, bunların soyundan gelmiş dedelerin de soylarına ilişkin soruyu yanıtlamamızı kolaylaştıracaktır. Dedeler ve Talipler arasında ve yine Dedelerle Dedeler arasında manevi anlamda hiyerarşik bir bağ vardır. Yani bir Talip, bir Dede’ye bağlı iken, bir Dede de başka bir Dede’ye bağlı ve onun talibidir. Bu bağ hem manevi anlamda, hem de Dedeler bakımından soyca Hz. Muhammed ve Hz. Ali’ye  kadar uzanır.

Yüzyıllardır dilden dile dolaşan menkıbeler ve şecerelere göre Ağuiçen, Sarı Saltık, Hıdır Abdal, Şah İbrahim Veli gibi Dede ocaklarına adlarını veren şahsiyetlerin bu konumlarını belirleyen üç unsur bulunmaktadır: 1. Soy, 2. Keramet, 3. Hizmet. Şimdi sırasıyla bunları açıklayalım:

1-     Soy: Ocak Ulularının bazıları gerçekten soy yoluyla Hz. Ali’ye bağlanmaktadır. Şecerelere her ne kadar ihtiyatla yaklaşmak gerekse de bunların tümünün düzmece olduğunu iddia  etmek de doğru değildir. Demek ki bazı ocak uluları gerçekten Hz. Ali soyundan gelen ocakzade bir soya mensupturlar.

2-     Keramet: Yine sözlü geleneğe ve şecerelerde yazılanlara göre bazı ocak uluları da olağanüstü güçlere sahip olmaları ve keramet göstermeleri nedeniyle ocak   kurucusu olmuşlardır ki bazı Dedeler de onların soylarından gelmektedirler. Bu kerametler arasında ateşe hükmetme, zehir içme, duvarı yürütmek gibi kerametler sayılabilir. Bu tür olaylar Alevi erenlerine ilişkin menkıbe kitaplarında ele alınmaktadır.  

3-     Hizmet: Bazı ocak uluları da Hacı Bektaş Veli Dergahı’nda yaptıkları hizmetleri karşılığında Alevileri özellikle inanç ve ibadet konularında eğitmek üzere görevlendirmişlerdir. Menkıbelere göre Hacı Bektaş Veli, Hüseyin Abdal, Güvenç Abdal gibi bazı ocak ulularını Anadolu’ya Alevi Taliplere Dedelik yapmak üzere yollamıştır. Bazı Alevi Dedeleri de işte bu ocak ulularının soyundan gelmektedir.

V. Gordlevski’nin belirttiği gibi daha Türklerin Anadolu’ya göç etmeğe başladığı ilk zamanlardan bu yana,

“Seyitler, daima, yüksek konumlarda bulunuyorlardı. Gerçek yada sahte, Muhammed’in soyundan gelme özelliğini kullanan açıkgöz seyitler, kalabalıklar halinde, Küçük Asya’ya geliyorlardı. Küçük Asya’da, örneğin, Seyidabad gibi (bugünkü Seydişehir) seyid merkezleri yaratılmış gibiydi. Olasıdır ki, buralarda, kendisine ait toprak parçasının bulunduğu yere, parlak adını veren, yalnızca, bir seyid yerleşmiştir. Seyidler birlik oluşturmuşlardı; Vakayiname’de, seyitlerin beyi anlamında “melikü’s sâdât” anılmaktadır. İbni Batûta zamanında, Sivas’ta medreseye benzeyen bir bina, “seyidlik ocağı” (darü’s seyade) vardı. Burada, özellikle Muhammed’in sonraki kuşağından olanlar konaklıyorlar, onların ortak başkanı da (nakib) burada yaşıyordu; kaldıkları sürece, kendilerine, yatak, yiyecek, ışık, vb. sağlanıyor, ayrılırken de, yol için yiyecek gereksinmeleri karşılanıyordu. ” (Gordlevski,  1988: 318)

Hz. Ali ve onun soyuna yönelik sevgiyi esas alan Anadolu Alevilerinin de onun soyundan gelen şahsiyetlere bağlanmaları ve zamanla bu bağlılığın kurumsalllaşarak Ocak sistemi şeklinde “Dedelik Kurumu”na dönüşmesi doğal karşılanmalıdır. Bize göre Dedelik kurumunun oluşumu, daha önce değindiğimiz Anadolu’ya göçler sonrasında dede, baba, ata lakaplı şeyh ve dervişlerin öncülüğünde gerçekleşen kolonizasyon hareketiyle yakından ilişkilidir. Her ne kadar Dedelik kurumunun oluşumunu ortaya koyan tarihsel veriler sınırlı ise de, bugün halâ yaşayan Alevi ocaklarında yaşamakta olan bu dervişlerin adları, bu ilişkiyi büyük ölçüde doğrulamaktadır. Alevi Ocakları’nın adlarında bu yarı-savaşçı, kolonizatör dervişlerin adları yüzyıllardır yaşamaktadır. Bu ocak uluları sözlü geleneğin ifade ettiği gibi ister soy, ister keramet veya hizmet yoluyla bu güçlerini kazanmış olurlarsa olsunlar, kendilerine bağlı oymaklarla Anadolu’nun çeşitli yerlerine yerleşmişler, zaviyeler kurmuşlar, nüfus ve ekonomik bakımlardan buraları zenginleştirerek hem maddi, hem manevi büyük nüfuza sahip olmuşlardır. (Barkan, 1942) Bu nüfuz gerek onların soylarından kaynaklanabileceği gibi soyun dışında etkenlerden de doğmuş olabilir. Bu dervişlerin adlarını taşıyan Alevi Ocakları, onların kutsal kimlikleri çerçevesinde ortaya çıkmış ve soylarından gelenlerce de bu ocak geleceği sürdürülerek bugüne kadar gelmiştir. Bütün ocak ailelerinin seyyidlik (Evlad-ı Resul olma) iddiaları ise Safevilerin Anadolu’da etkinliklerini artırması sonrasında giderek yaygınlaşmış olabilir. Anadolu’da bulunan farklı ocak ailelerinin Nakib’ül Eşraflardan, Kerbela’dan ve Hacı Bektaş Dergahı’ndan evladı resul olduklarını ispat eden belgeler aldıkları bugün varolan belgelerde açıkça görülmektedir. (Bu konuda Bkz.: Ekler Bölümü)

Her dönemde olduğu gibi asil bir soydan gelmek ortaçağda da çeşitli imtiyazları da beraberinde getirmekteydi. Özellikle ortaçağda hem siyasal, hem dinsel bakımdan ön plana geçmek isteyenlerin kendilerini ya padişah ya da peygamber soyuna mensup göstermeleri zorunlu idi. Safevi ailesinin Anadolu Alevileri arasında sağladığı büyük nüfuzda, şüphesiz onların Hz. Ali soyundan geldikleri inancı da önemli katkı sağlamıştır. Bu konuda Vergin’in de ifade ettiği ve genel kabul görmüş:

“...Aleviliğe bağlı olan göçebelerin Şah İsmail zamanında Osmanlı devletinden çok daha bariz Türk kültürel özellikleri taşıyan Safevi devletine karşı yakınlık duymaları ve hatta birleşik hareket etme eğiliminde olmaları hiç şaşırtıcı olmamalı....” (Vergin, 1991: 17-18)

tespiti akıldan çıkarılmamalıdır. Yoğun Safevi nüfuz ve faaliyetiyle Anadolu’da Alevilik daha organize bir görünüm almış Dedelik kurumu da, Şah İsmail'in halifelerinin beraberlerinde getirdikleri, yazılı eserler (Buyruklar) sayesinde örgütlenmiş, şii motiflerin de yer aldığı resmiyet dışı bir halk İslamı, Anadolu ve Balkanlar’ın en uzak köşesine kadar bu şekilde ulaşmıştır. Böylece Şah İsmail’in halifeleri, yazılı eserler yoluyla yaydıkları belirli bilgilerle Aleviliğin daha organize bir yapı arzetmesini sağlamışlardır. Safeviler, daha önceleri siyasal yararlar sağlamak üzere kullandıkları seyyidlik konusunu Anadolu’daki Aleviler üzerindeki nüfuzlarını sağlamlaştırmak ve sürekli kılmak için de kullanmışlardır.

Ocak sistemi çerçevesinde Alevi Ocakları arasında kökeni hala tam olarak açıklığa kavuşmamış bir hiyerarşik yapılanma söz konusudur. Ocakların bir bölümü, başka ocaklara bağlıdır. Bağlı olunan ocak mürşid ocağı, bağlı olan ocak ise pir ocağı olarak adlandırılır. Daha önceki bir çalışmamızda bu hiyerarşik yapılanmanın kökenine dair şu varsayımları ileri sürmüştük (A. Yaman, 1996: 59-60):

1- Bu durum bazı ocakların eski oluşlarıyla ilgilidir.                                         

2- Bazı ocakların nüfuzlu oluşuyla, nüfuz bölgeleri ve taliplerinin fazla oluşuyla ilgilidir.

3- Özellikle XVI.yüzyıldan itibaren heterodoks Alevi zümrelerin zaman zaman merkezi idare ile yaşadıkları sürtüşmeler sonucunda gerçekleşen göçler ve sürgünlerle ilgilidir. (Barkan, 1953: 228) Bu göçler ve sürgünler sonucunda kimi ocaklara mensup Dede ailelerinin göçmeleri ve gittikleri yerde başka adlar altında ocakların ortaya çıkması, ancak önceki ocaklarına kendilerini bağlı saymaları kuvvetle muhtemeldir. Mürşid ocağı, pir ocağı gibi kavramlar bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Ocak sistemi konusunda Kehl-Bodrogi şu bilgileri vermektedir:

“...Sünnilik Osmanlı devletinde güçlendikçe, eski inançlarına ve geleneklerine sadık kalanlar sosyal, siyasal ve dinsel açıdan da merkezi Osmanlı toplumundan giderek daha fazla soyutlandılar. Aynı zamanda o döneme kadar bağlı oldukları Safevilerin resmi Şia’ya dönüşünü icra etmeyen - daha sonraki zamanlarda Alevi diye adlandıran - bu insanların Safevilerle olan ilişkisi de sona erdi. Sünni ve Şia ulema tarafından aynı şekilde dışlanılan ve rafızi olarak değerlendirilen Aleviler 17. yüzyıldan itibaren böylece yalnız bölgesel olarak değil, sosyal ve dinsel bakımdan da marjinal ve izole durumda idiler. Biz Aleviliğin - inanç özelliklerinin yanında- sosyal karakteristikler ile tayin edilen , dışa kapalı bir topluluk olarak şekil almasını bu marjinal duruma bağlıyoruz. Alevilerin bu şekilde yerel ve sosyal olarak dışarıda oluşları, onları dış dünyadan, bağımsızlaştıran bir sosyal-dinsel yöntemini geliştirmelerini sağladı... Farklı sosyal gurupların (sülale, aşiret gibi) aynı kutsal ailelere (ocaklara) bağlı olduğu Alevi topluluğun birarada tutulması da güvence altına alınıyordu. Dede ve Pir gibi dini önderlerinin kadı ve uzlaştırıcı rollerini de üzerlerine almaları hukuksal sorunlarını görüp içinde çözmelerini sağlıyordu. Böylece ocak sistemi Alevilerin bütün dışlanmaya karşı yüzyıllarca dış dünyadan bağımsız olarak varlığını sürdürmesini sağlıyordu. (Kehl-Bodrogi, 1991: 23)

Demek ki Dedelik kurumu Türklerin eski yurdu olan topraklardan Anadolu’ya doğru yaşanan tarihsel sürecin ve sosyal gereksinimlerinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmış ve onları  Alevi toplulukların yaşadığı yörelerde hem dışarıdan gelebilecek koruyucu kabuk işlevi görmüş ve hem de iç yapıda varolan sosyal gereksinimleri ve sorunları çözmeyi becerebilmiştir.

Sonuç olarak Alevi Dedeleri Anadolu’nun farklı bölgelerinde bulunan Ocaklara bağlıdırlar ve bu Ocak sistemi nesiller boyu devam ederek bugüne gelmiştir. Yaptığımız araştırmalara göre tespit ettiğimiz Alevi Ocakları’nın kapsamlı bir  listesi “Ekler Bölümü”nde sunulacaktır.

Bu listeyle ilgili dikkat edilmesi gereken buradaki isimlerin bazıları aynı ocağı niteleyen benzeri isimler olabileceği gibi, bir ana ocağa bağlı alt kollar da olabilmektedir. Ayrıca görüşülen deneklerden elde edilen alan verilerine dayandığı için de doğrulukları sınanmamıştır. 1996’da İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyasi Tarih Anabilim Dalı’nda hazırladığımız yüksek lisans tezimizde yer alan iki listenin (A. Yaman, 1996: 63-64) son alan araştırmalarımızca aldığı şekil budur.

 

2.2. DEDELİK KURUMU VE GELENEKSEL İŞLEVLERİ

Dedelik Kurumu bugün kentleşme sonrasında önemli yapısal değişikliklere uğramıştır. Bu süreç içerisinde bu kurum özellikle işlevsel açıdan farklılaşmıştır. Bugün Aleviler bakımından Dedelik kurumunun konumu ile geçmişte bu kurumun konumu arasında büyük farklılıklar oluşmuştur.

Bugün bu kurumun durumunu ve yaşadığı dönüşümü anlayabilmek için geçmişteki rol ve işlevlerini çok iyi anlamak gerekmektedir. Bu bölümde Dedelik kurumunun geçmişteki konumunu anlamak üzere Dedelerin nitelikleri ve geleneksel işlevleri üzerinde durulacaktır.  

 

2.2.1. Dedelerin Nitelikleri

Aleviliğin temel ilkelerinin yazılı olduğu “Buyruk” kitaplarından, diğer yazılı kaynaklardan ve yaptığımız alan araştırmalarından elde ettiğimiz verilere göre Alevi Dedeleri  şu niteliklere sahip bulunmaktaydılar:

1- Bir ocaktan (ocakzade) gelmek, yani Evlad-ı Resul olmaları veya hizmet veya keramet yoluyla mürşitlik payesi kazanmış bir erenin soyundan gelen ocakzade bir aileye mensup olmak,

2- Bilgili, eğitici ve terbiye edici (mürebbi) olmak,

3- Adaletli, ahlaklı ve örnek insani özelliklere sahip (mürşid-i kâmil) olmak,

4- Temel inanç esaslarını ve uygulamayı gösteren “Buyruk” kitaplarında yazılı esaslara ve yerleşmiş geleneksel Alevilik esaslarına uyuyor olmak.

Şimdi kısaca bunlara değinelim.

Hem Aleviler arasındaki yaygın inanca ve hem de “Buyruk” kitaplarındaki bilgilere dayanarak denilebilir ki Dede, Dede soyundan yani ocakzade olmalıdır. Ocakzade olan Dedelerin Evlad-ı Resul yani peygamber soyundan geldikleri kabul edilirler. Seyyid olmaları da Evlad-ı Resul olmalarından kaynaklanmaktadır. Bunun önemi Buyruk”ta  yer alan şu ifadelerle açıkça belirtiliyor:

“Tâlib olan kişiye lazım olan şudur ki erenlerin edebini gözleye, velilerin izini izleye, namahrem kimselerden sakına, erenlerin sırrını açığa çıkarmaya, el verip etek tuttuğu kimsenin aslının doğruca Ehl-i Beyt’e çıktığını bile, ona göre biat ve inabe kıla (bağlana). Eğer bir kişi boş etek tutsa, mahremini bilmese, o tâlibden Allah ve melekleri, bütün evliyâ ve peygamberler bizar olur... İMAM CÂFER-İ SÂDIK buyurur ki:  Bir kişi Hakk’a tâlib olsa, Evlâd-ı Resul’den başkasına kendini teslim eylese yani bilmediği yerden biat ve inabe kılsa (el etek tutsa) onun meşrebi ve tuttuğu eteğin silsilesi Evlâd-ı Resul’e ve Muhammed-Ali hazretlerine çıkmasa, o kişinin şeyhi şeytan olur. Mahşer gününde erenler katarından ve Hak didarından mahrum kalır. Hz. Peygamber buyurdu ki: “Benim evladımdan başkalarını pir edinenlerin piri şeytandır” (M. Yaman, 1994: 67) 

Sonuç olarak denilebilir ki, genel eğilim dedelerin Evladı Resul yani seyyid olmaları, bir ocak soyundan gelmeleri yönündeydi. Ancak “Buyruk”larda bulunan bu seyyid olma koşuluna karşın, keramet veya hizmet yoluyla mürşidlik payesi kazanmış bir Alevi ulusunun soyundan gelen ocakzadeler de bulunmaktadır. Bu tip dedeler daha çok Çelebilere bağlı ve Dede, Baba veya Vekil olarak bilinen ocakzade Dedelerdir. 

Soy konusuyla bağlantılı bir nokta da seyyid olma niteliği ve dede ailelerine bazı maddi manevi ayrıcalıklar kazandırması konusudur. Bunun için öncelikle daha önce de kısmen değinilen seyyidlik konusunun tarihsel arkaplanı üzerinde duralım. Arapça’da ulu, büyük, efendi anlamına gelen “seyyid” sözcüğü, Hz. Hüseyin soyundan gelenler için kullanılırdı. Yine arapçada şerefli anlamına gelen “şerif” sözcüğü ise Hz. Hasan’ın soyundan gelenler için kullanılmıştır. Zaman içerisinde Hz. Ali soyundan gelenleri nitelemek üzere “seyyid” sözcüğünün kullanımının yaygınlaştığı görülmüştür. Abbasilerden başlamak üzere evlad-ı resule, iktidarlarla iyi geçindikleri sürece büyük saygı gösterilmiş, özel giysi ve belirtilerle halk arasında dolaşabilen bu kimselerin işleriyle ilgilenmek üzere, yine peygamber soyundan gelen bir Nakib’ül Eşraf (Ali Evladı müfettişi) atanmıştır. Nakib’ül Eşraf’ın başında bulunduğu kurum, peygamber soyundan gelenlerin işlerine bakar, neseplerini, doğum ve ölümlerini kaydeder; onları kötü durumdan korur; fey ve ganimetten paylarını dağıtır, kadınların kendilerine uygun olmayanlarla evlenmemelerini sağlar ve sahte seyyidlik olaylarını takip ederdi. (Huart, 1993: 320; Pakalın, c. II, 1993: 647; c. III, 1993: 200, 342) Bu durum Osmanlı döneminde de bu şekilde sürmüştür. Seyyid olduğunu iddia eden bir kişi bunu yine seyyid veya şerif olan tanıklarla kanıtlarsa secerei tayyibeye yazılır, kendisine siyadet hücceti verilir, (Sakaoğlu, 1994: 34) ayrı mahkemelerde yargılanırlar, verilen cezalar yine Nakib’ül-eşrafın onayıyla gerçekleşebilirdi. Seyyidlerin mahkemelerdeki şahitlikleri iki kişi yerine geçerdi. Selçuklularda ve Osmanlılarda seyyid olanlara vergi bağışıklıkları da tanınmıştır. Seyyidlerin Osmanlı Devleti’ndeki ayrıcalıklarından bazıları yukarıda özetlediğimiz şekildedir. (Kılıç, 1994: 35-52) Seyyidler’in sahip oldukları bu ayrıcalıklar sahte seyyidlik olaylarının da yaşanmasına yol açmaktaydı. Osmanlı döneminde sahte şahitler bularak ve rüşvet vermek suretiyle kendilerinin seyyidliğini onaylatan ve Seyyidlerin sahip oldukları ayrıcalıklardan yararlananlar da eksik olmamıştır. (Örn. Bkz.: Evliya Çelebi, 1945: 168)

Anadolu’nun genellikle merkeze uzak çeşitli bölgelerinde bulunan ve zaman zaman Osmanlı idaresi ile sorunlar yaşayan Alevi topluluklarına mensup Dedelerin tümünün Nakib’ül Eşraf’lara ulaşarak seyyidlik belgesi aldıklarını söylemek zordur. Hem coğrafi hem de sosyal koşullar gereği Dedelerin sınırlı pek azının bu durumdan yararlandıkları kanısındayım. Bu yararlanma olanağı dönemlere göre de değişiklik göstermiş olabilir. Ancak seyyidlere sağlanan ayrıcalık ve yönetimden sağlanan arazi tahsisleriyle ilgili üç örnek yeterince açıklayıcı olur sanırım. Bu örnekler sırasıyla Dede Garkın, Kızıl Deli ve Garip Musa Ocakları ile ilgilidir:

1. Dede Garkın’a vakfedilen köyler: Dede Garkın Ocağı’nın atası ocağa adını veren Dede Garkındır. Ocak’ın muhtemelen Alaaddin Keykubat döneminde gerçekleşebileceğini ifade ettiği bir veriyi sunan Elvan Çelebi’ye göre Dede Garkın’a on yedi köy vakıf olarak verilmiştir. ( Ocak, 1996: 99)

2. Kızıl Deli’ye vakfedilen köyler, mezralar: 804 tarihli mülkname ile Kızıl Deli’ye köyler verildiği ve çeşitli padişahlar döneminde de Kızıl Deli oğullarına belgeler verildiği görülmektedir. (Barkan, 1942: 293, 339)

3. Garip Musa evlatlarına sağlanan ayrıcalıklar: Buna göre Sivas Şer’iye Sicillerinde Garip Musa soyundan gelenlerin incitilmemeleri ve askere alınmamaları yönünde buyrukların varolduğu görülmektedir. (Sakaoğlu, 1989: 23)

Dedelerin bir diğer önemli niteliği ise, eğitici (mürebbi) olmaları idi. Dedelerin mürebbi yani eğitici nitelikleri o derece önemliydi ki, mürebbi sözcüğü, tıpkı pir ve mürşid gibi Dede yerine kullanılmaktaydı. Dedelerin bu önemli niteliği Şeyh Safi Buyruğu’nda ele alınmakta, mürebbiliğin üç şartı ve dört nişanı açıklanmaktadır. (M. Yaman, 2000: 46-47)  Aynı şekilde görüşülen Dedeler de, Dedelerin eğitici olma niteliklerine önemle dikkat çekmişlerdir. Yine İmam Cafer Buyruğu’ndaki şu ifadelerle de Dedelerin eğiticilik yönleri vurgulanmaktadır:

“... Ve tarikat babların ve hikmetlerin ve beyanların ve ayetlerin tamam bilmeyince, erkân dahi gayet öğrenmeyince ve bildirmeyince onların pirliği caiz olmaz. Yedikleri aldıkları haramdır.” (Aytekin, 1958: 25)

Bunu şu ifadelerde de görebiliriz:

“Her şeyhe ve halîfeye ve Pîr’e lâzım olan şudur ki: Cuma geceleri geldikte çırağını uyarıp, gücü yettiği kadar ALLAH rızâsı için ve MUHAMMED-ALΠ ve ONİKİ İMAM ve ONDÖRT MASÛM-İ PÂK’ler ve geçmiş pîrler ve beş kademler ruhu için, atası ve anasının canı için yemek yedire ve yemekten sonra cemâat dağılmadan bu evliya’nın buyruğu okuna, tâlibler ve muhibler dinleyenler, güçleri yettiğince edebinden ve erkânından öğrenip amel edeler, kişi bilmediğini öğrenmek gerektir...”  (M. Yaman, 1994: 124)

Dedelerin bilgili ve cemaatlerine örnek olacak insani özelliklere sahip olmaları da gerekmekteydi. Dedeler, Taliplerinin dinsel hatta toplumsal planda karşılaştıkları sorunları çözmelerinde onlara yol gösterecek bilgi donanımına sahip bulunmak zorundaydılar. Ayrıca Dedeler, örnek insan olarak kabul edilirler, topluluk içerisindeki saygın konumlarına uygun ahlaki niteliklere sahip olmaları gerekirdi. Gerek “Buyruk” kitaplarında, gerek Aleviler ve Dedeler ile görüşmelerde, ideal Dede tasvir edilirken bu noktalar vurgulanmış, günümüzde bu niteliklerin eski rol ve önemlerini giderek yitirdiklerinden yakınılmıştır. İmam Cafer Buyruğu’nda yer alan,

 “...Ve pir oldur ki, hem kâmil ola, hem dört kapı nedir ve ne olduğunu bile. Ve ayetler ile âmil ola. Hem dahi amel ede. Ve makamların bile.” (Aytekin, 1958: 20)

gibi ifadelerle de, Dedelerin olgun ve bilgili olmaları konusu vurgulanmaktadır.

            Alevi dedelerinin “Buyruk”larda yazılı esaslara ve gelenek halini almış Alevi esaslarına göre davranmaları zorunludur. Kendileri bu kurallara uymalıdır ki, taliplerin de bunlara uymaları sağlanabilsin ve uymayanlar kınanabilsin veya cezalandırılabilsin. Bu kurallara uymayan Dedelerin dedelik yapabilme yetkileri ellerinden alınır, yani tarikattan düşürülür. (Fırat, 1961: 78-79; Erdentuğ, 1971: 47-49) Alevi “Buyruk”larında Dedelerin bilmesi gerekli esaslar ayrıntılarıyla yazılıdır. Yazılı olmayan durumlarda, Dede kendisi, cemaatin de görüşünü alarak kararını verir. Aslında Buyruklarda varolan genel ifadelerden ve bilgiyi tekellerinde bulundurmalarından dolayı Dedelerin yetkilerinin oldukça geniş olduğu söylenebilir.  Dede, taliplerin yol atası olarak kabul edildiğinden ve oniki imamları temsil ettiğine inanıldığından, oldukça geniş yetkilere sahiptir. Zamanla Dedeler, “Buyruk”larda yazılı kurallara göre karar vermeyi bırakmışlar ve kendi bilgileri ve görgüleri doğrultusunda karar vermeye başlamışlardır. (Noyan, 1976: 195) Bazı bölgelerde Oniki Burç olarak adlandırılan (Şahhüseyinoğlu, 1991: 77-80) ve bazı bölgelerde de “ahitname” olarak adlandırılan (Bal, 2000: 115) suç ve cezaların yazılı olduğu metinlerin uygulandığı görülmektedir ki, bu Anadolu’nun farklı bölgelerinde bulunan Alevi zümrelerinin bazı farklı uygulamalarına işaret etmektedir.

 

2.2.2. Dedelerin İşlevleri

            Alevi Dedelerinin geleneksel yapı çözülmeden önceki kırdan kente göç öncesi dönemdeki başlıca işlevleri şu şekilde sınıflandırılabilir:

1. Sosyal ve dinsel bakımdan topluma önderlik etme ve davranışlarıyla, yaşantısıyla örnek olma,

2. Toplumu irşad (aydınlatma) ve bilgilendirme,

3. Toplumda birliği ve dayanışmayı sağlamak,

4. Sosyal ve dinsel törenleri (cem, cenaze, evlenme törenleri vb.) yönetme,

5. Adaleti sağlamak , suçluları düşkün etme,

6. İnancı ve gelenekleri yaşatmak ve aktarmak,

7. Kutsal güçleri nedeniyle maddi-manevi sorunu olanların, hastaların başvuru yeri olmak. Şimdi sırasıyla bu geleneksel işlevleri ele alalım:

1. Sosyal ve dinsel bakımdan topluma önderlik etme ve davranışlarıyla, yaşantısıyla örnek olma: Alevi Dedeleri ve diğer aile bireyleri toplumda büyük saygı görürler. Dede toplumun lideridir. Dede, soyundan dolayı sahip olduğu konumu nedeniyle aşiret yapılanmasının bulunduğu yerlerde bile aşiret ağalarının önünde yer alırdı. Örneğin Tunceli yöresinde aşiretler silahlı dolaşırken dedesoylu aşiretler ve aile mensupları silahsız dolaşmaktan çekinmezler, ruhani güçlerinden dolayı kendilerine dokunulmayacağını bilirlerdi.><5>> Dedenin bu saygınlığı daha önce belirtilen niteliklerinden kaynaklanmaktadır. Topluluğun en önemli ve kutsal görülen törenlerini o yönetir. Onun ve ailesinin davranışları önplanda oldukları topluluk bakımından oldukça önemlidir. Topluluğu yönlendiren kişinin ve yakınlarının örnek alınmaları doğaldır. Dedelerin doğru veya yanlış davranışları büyük saygı gördüğü toplumda çok daha fazla dikkat çekicidir.

2. Toplumu irşad (aydınlatma) ve bilgilendirme: Alevilerce Dedenin soyu kutsaldır, Dede en bilgili olandır, bilgiyi tekelinde bulunduran ve verdiği bilgiye inanılan yegane güçtür, “Buyruk” kitaplarına sahiptir, onları okuyabilir, tüm bu nitelikleriyle taliplerin her türlü problemlerine çözüm getirilebilir. Aleviler’de yaşamın her alanında Dede nüfuzunu görmek mümkündür. Alevi Dedeleri topluluğa geçmişe ilişkin bilgi vermenin yanısıra ahlak ve inanç esaslarına yönelik öğütler de verir.  Aleviler Dedelerin buyruklarına titizlikle uyarlar, uymayanlara çeşitli yaptırımlar uygulanırdı. Dedeler, “Buyruk”larda yeralan dinsel esasları, Oniki İmamlar, Kerbela vb. konuları sürekli Alevilere öğretirlerdi. Her Alevi, yarı tarihi, yarı menkıbevi veya bütünüyle menkıbevi bu bilgileri öğrenirdi. Dedelerin Cemlerde veya katıldıkları diğer toplantılardaki bilgi düzeyleri ve bu bilgileri verirken gösterdiği performans, topluluğu etkileyebilmesi onun gördüğü saygıyı ve etkiyi de artırırdı. Hele Cemlerde bu performansın saz ile birlikteliği yani Dedenin sazı çalmaktaki mahareti topluluk nezdindeki gücünü ve etkisini iyice artırırdı. 

3. Toplumda birliği ve dayanışmayı sağlamak: Dedelerin en önemli işlevlerinden biri de onların toplumsal otoriteyi sağlamak suretiyle toplumun iç düzeninin sağlanması ve sürdürülmesinde yatar. Alevi Dedeleri topluluğa birlik bilincini aşılarlar ve böylece toplumsal dayanışmayı sürekli sağlamış olurlar. Kişiler, aileler hatta aşiretler arasındaki sorunların çözümünde Dedelerin ruhani nüfuzları çok etkili bir güce sahiptir. (Uluğ, 1939: 77) Dede gittiği bir yerde önce oradaki kırgınlıkları ve varolan sorunları öğrenir. Bunlar Cem sırasında giderilmeye çalışılır, taraflar dinlenir ve cemaatin de huzurunda karara bağlanır. Karara uymak kaçınılmazdır. Ancak kararın yaptırımı yerine getirildikten sonra o topluluk içerisindeki eski konuma kavuşmak olanaklı olabilir. Aksi taktirde o kişi veya aile artık tümüyle dışlanmış olmaktadır. Yaptırım gücünde varolan sosyal disiplini sağlamaya yönelik bu önlemler herkesi bu yapıya uygun harekete zorlamaktadır. Bu şekilde çözüme kavuşturulan birçok olay mevcuttur. Silahlı aşiretler arasındaki çatışmaların Dedelerin araya girmeleri sonucunda tatlıya bağlandığı bilinmektedir. Bu şekilde Dede toplumda birliği ve dayanışmayı, onları zaman zaman denetlemek ve çeşitli yaptırımları uygulamak suretiyle sağlamış olmaktadır.

4. Sosyal ve dinsel törenleri (cem, cenaze, evlenme törenleri vb.) yönetme: İşte Dedelerin en önemli işlevlerinden biri de, taliplerini ziyaretleri sırasında gerçekleştirdikleri cem törenlerinde kendini gösterir. Alevilerin ibadetlerinin temeli bu cem törenlerine dayanır. Ocakzade Dedeler, her yıl düzenli bir şekilde kendilerine bağlı köylerdeki taliplerini ziyaret ederler. Dedelerin bu ziyaretleri, hasat zamanı geçtikten sonra yapılır. Dedelerin ziyaretleri, görgü sorgu zamanı hasat zamanı bitiminde yani güz mevsiminde başlayıp, (Karş. Sevgen, 1950; 1951: 305) ilkbahara kadar sürer ve bu “çiğdem bitti dede yitti.” diye ifadelendirilir. (Yörükan, 1998: 469) Cem kurumuna ilişkin ayrıntılar daha önce ele alındığı için burada bu konuya daha fazla değinilmeyecektir.

            Görgü ceminin yanısıra, musahiblik cemi, Abdal Musa kurbanı, Sultan Nevruz cemi, gibi diğer toplanma zamanlarında da yönetici konumundadır, topluluğa öğütler ve bilgiler verir. İyi insan (insanı kâmil) olabilmenin ancak, “dört kapı kırk makam, üç sünnet yedi farz, eline, diline, beline bağlı olmak, aşına, eşine ve işine sahip olmak” ilkelerine uyularak mümkün olabileceği öğütlenir. Toplumun suç saydığı fiillere, ağır yaptırımların uygulanacağı, Aleviliğin kötü davranışları yapanları dışladığı, Alevi ulularının da böyle kişilerden razı olmayacağı şeklinde soyut, somut nitelikli çeşitli telkinlerde bulunulur. Burada Dede gücünü, hem kendisine atfedilen kutsal ve kalıtımsal güçten ve hem de topluluğun o yaptırımın uygulanmasında sağlayacağı tartışmasız destekten almaktadır.

            Alevi Dedelerinin bayram, ölüm, evlenme, sünnet gibi törenlerde de birtakım görevleri bulunmaktaydı. Topluluk için çok önemli olan böyle zamanlarda Dede mutlaka bulunurdu. Bayram günlerinde, bayramlaşmalarda dede büyük saygı görür, onun veya bir başka kişinin evinde toplanılır, Dede bu sohbetlerde o günün Alevi inancındaki önemi üzerine bilgiler verir, toplulukla söyleşirdi. Dede ölüm halinde yas yerine gider (Yılmaz, 1948: 82), akrabalarına başsağlığında bulunur dualar ederdi. Alevilerde ölüm haline, “Hakka yürümek” denirdi. Bazı bölgelerde cenazeyi Dede veya vekili yıkar (Atalay 1991: 26) cenazeyi Alevi erkânına göre Dede kaldırırdı. (Uluğ, 1939: 110) Dedelerin bir görevi de evlenme zamanlarında görülür. Çoğu zaman nikahları Dedeler kıyar, nikah onun duasıyla sona ererdi. Dede sünnet törenlerinde bulunur ve dualar ederdi. (Sevgen 1982b: 502) Bu sosyal ve dinsel uygulamalarda Alevi yolunun önderleri sayılan Dedelerin bulunması topluluk açısından büyük önem taşımaktadır.

5.Adaleti sağlamak , suçluları düşkün etme: Alevi Dedelerinin yüzyıllardır topluluk içerisinde hukuku sağlama, adalet dağıtma işlevleri gerçekten ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Bu işlev, çeşitli nedenlerle ortaya çıkan düşmanlıkların sona ermesini sağlayarak, toplumsal huzurun bozulmasını önlüyordu. (Ali Kemali, 1932: 199) Birbirleriyle konuşmayan, dargın olanlar Dedenin huzurunda mutlaka barıştırılır, barışmayanlara çeşitli yaptırımlar uygulanırdı. Bu kişiler toplum tarafından dışlanır, hatta sürgün bile edilirlerdi. Dedelerin dargınları barıştırması işlevi, çeşitli araştırmacıların da dikkatini çekmiş, kapalı bir toplumsal yapıya sahip Aleviler arasında varolan suç oranındaki azlık ve toplumsal barış ortamında bunun da rolü olabileceğine dikkat çekilmiştir.

            Aleviler’de suç işleyen “düşkün”, bu durum da “düşkünlük” olarak adlandırılır. Düşkün olanlara suçlarına göre değişik cezalar verilirdi. “Buyruk” kitaplarında bu cezalar her suç için ayrı ayrı belirtilmekteydi. Düşkün olanlar cem törenlerine katılamazlar, kurban yiyemez ve yediremezler, toplumdan dışlanırlardı. Ailesi bile o kişiyi evlerine alamazdı. Ayrıca üç sünnet, yedi farz olarak bilinen esaslara  uymayanlara uygulanacak cezalar da “Buyruk” kitaplarında  bulunmaktadır. (Aytekin, 1958: 114)  Düşkünlük cezası ya Dede, ya da vekili tarafından verilirdi. Suç Dedeye söylenir, ceza istenirdi. Suç ne olursa olsun Dede suçluyu dinler, cemde bulunanlara da sorar, sonra cezayı bildirirdi. (Uysallar, 1946: 23) Düşkünlük cezasının sonunda yeniden Dedeye başvurulurdu. Dede’nin  de uygun görmesiyle, düşkünlüğü sona eren talip yeniden topluma kazanılmış olurdu. (İsmail Hakkı, 1935: 21) Düşkünlüğün devamı halinde o kişi topluluğun tam katılımının mümkün olduğu özellikle dinsel ritüellerden dışlanmaya devam edilecektir.

Halk Mahkemesi olarak da nitelendirilen Düşkünlük Meydanı başka bir deyişle yargılama süreci kısaca şu şekilde işler:

A- Haksızlığa uğrayan ve/veya buna şahit olanlar ve hatta vicdan azabı duyan suçlu kişi Dede’ye bu konuyu iletir. Bu konunun Dede’ye intikali Cem sırasında olabileceği gibi Cem dışındaki bir ortamda da olabilir. Düşkün kişi Talip veya Dede olabilir. Tek farkla ki Dede’yi onun bağlı olduğu Dede yani Piri veya Pir’inin de bulunduğu Dedelerden oluşan bir grup Dede yargılar. Düşkün ilan edilen Dede posta oturamaz, başka bir deyişle Dedelikten men edilir.

B- Dede bu duyum üzerine konuyu Cem esnasında gündeme getirebilir veya konu yine olayın tarafları veya şahitlerince Cem meydanına getirilebilir. Veya Dede’nin talebiyle özel olarak bu sorunun halli için bir Cem (Düşkün Meydanı) düzenlenebilir. Meselenin Cem’e getirilmeksizin karşılıklı razılıkla çözüldüğü durumlar da mevcuttur. Ancak genel kural sorunun Cem’de çözülmesi şeklinde olmaktadır.

C- Cem sırasında konunun tarafları dinlenir. Dede, Cem Erenleri olarak anılan Cem’in özellikle dedesoylu yaşlılarının ve hatta cemaatin de görüşüne başvurmak suretiyle karar verir. Dede yalnız başına da karar verebilir. Dede’nin kararı cemaatle veya yalnız alması kararın meşruluğu bakımından bir farklılık yaratmaz. Eğer Dede cemaate sorunla ilgili danışırsa talipler “Dilli başlı mıyım Erenler?” diyerek söz isterler ve Dede’nin oluruyla görüşlerini ifade ederler.

D- Topluluk huzurunda Dede’nin açıkladığı karar kesindir. Nadir hallerde Dede karar vermekten kaçınarak konuyu Pîrine havale edebilir. Yine istisnai durumlarda düşkün Anadolu’daki Alevilerin Düşkün Ocağı olan><6>> ve Erzincan’ın Ocak Köyü’nde bulunan Hıdır Abdal Ocağı’na veya Hacıbektaş İlçesinde bulunan Çelebilere yollanırlar. Bu durumda bu makamlarca verilen karara düşkünü buraya yollayan Dede ve talipleri de uyar. Aslında bu makamların mevkilerinin üstünlüğüne binaen kararları daha da güçlü olarak kabul edilebilir. Suçlanan kişi veya kişiler cezalandırılabileceği gibi affedilebilirler de. Verilen cezalar maddi veya manevi olabilirler.

E- Bazı hallerde sitemi kesilen (cezalandırılan) kişinin verilen karara uymadığı yani maddi-manevi cezasını yerine getirmemesi nedeniyle konu yeniden Dede’ye getirilebilir veya yukarıda belirttiğimiz iki üst makama yollanabilir. Cezanın ağırlığına göre düşkünlük cezası toplumdan dışlanmaya kadar varabilir. Toplumdan dışlanan kişiyle ailesi dahil herkes ilişkiyi keser, Cem ve cemaatlere alınmaz. Kurban kesemez, kurban lokması yiyemez. Bazı bölgelerde bu toplumdan dışlanmışlık yıllar sürer. Ancak Dede’nin huzurunda toplanan cemaat affedilmeyi sağlayabilir.

            Düşkünlük bir Alevi için çok büyük bir küçümsenme ve dışlanmayı beraberinde getirir. Düşkün’e ailesi dahi sahip çıkamaz, düşkünün musahibi de manevi açıdan topluluk önünde sıkıntılı durumdadır, çünkü onun yol kardeşi artık içinde yaşadığı toplumun dışladığı bir kişi olmuştur. Kişinin işlediği “Yol”a aykırı her fiilin ayrı cezası veya karşılığı vardır. Düşkünlerin aldıkları bu cezalara Aleviler’de “sitem” de denilir. Alevi toplumunun disiplinli yapısını korumasında yüzyıllardır önemli işlevler görmüş olan “Düşkünlük kurumu” bugün için geçmişi anmak bakımından istisnai durumlar dışında işlevini yitirmiş unutulmaya yüz tutmuştur. Bu kurumun uygulayıcıları olan Dedelerin bu hukuksal işlevlerinden mahrum kalmalarının da Dedelerin etkinliklerine verdiği zarar oldukça büyüktür.

6. İnancı ve gelenekleri yaşatmak ve aktarmak: Aleviliği uygulamak yürütmek nesilden nesile dede ailelerinde bir gelenek olarak yerleştiğinden Aleviliğe ilişkin inançlar ve töreler de büyük ölçüde onlar tarafından yaşatılmışlardır.  Dedelerin bir diğer önemli işlevi de, onların sözlü halk geleneğinin nesilden nesile yüzyıllardır aktarıcısı olmalarıydı. Bugün varolan halk edebiyatımızda Dedelerin yaşatıcı ve geliştirici rolleri yadsınamaz. Pir Sultan Abdal’ın, Kul Himmet’in, Şah Hatayi’nin coşkulu şiirlerini dillerinden düşürmeyen, cem törenlerinde sürekli yineleyen Dedeler, bu şiirleri halka da aşılayarak yüzyıllardır yaşamalarını sağlamışlardır.

7. Kutsal güçleri nedeniyle maddi-manevi sorunu olanların, hastaların başvuru yeri olmak: Dedelerin bu toplumsal işlevleri daha da arttırılabilir. Dedeler hastalıkların tedavisinde de rol sahibi oldular. Çocuğu olmayanlar, çeşitli hastalıkları olanlar Dedelerin dualarını almak suretiyle iyi olabileceklerine inanırlardı. Ayrıca muska yapan ve bitkilerden yaptıkları ilaçlarla çeşitli hastalıkların tedavisi için ziyaret edilen Dedeler ve ocaklar bulunmaktaydı. (Örn. Bkz.: Atalay, 1991: 32-33) Dede kimi zaman hastaya ve ailesine, bir Alevi büyüğü için kurban kesmelerini veya hastayı, bir Alevi büyüğünün bulunduğu türbeye götürmelerini salık verebilirdi. Örneğin, Tunceli, Pertek, Dorutay (Zeve) Köyü’nde bulunan Üryan Hızır, Erzincan’ın Ocak köyündeki Hıdır Abdal Sultan, Tunceli, Hozat, Karabakır (Bargini) Köyü’nde bulunan Ağuiçen ve Sivas’ın Divriği, Akmeşe (Ziniski) Köyü’nde bulunan Seyyid Baba ziyaretlerine hastaların tedavi için getirildikleri, daha sonra iyileşenler için kurban kesmek için, yeniden geldikleri bilinmektedir. Özellikle bugünkü Tunceli yöresinde eskiden belli hastalıklar üzerine uzmanlaşmış Dede ailelerinin varlığı sözkonusuyken (Uluğ, 1939: 89, 103) bu zamanla Dedelik kurumunun zayıflamasına paralel olarak zayıflamıştır.

            Alevi Dedeleri, Sünnilerin din adamları olan imamlar ve hocalar gibi resmi bir kurumlaşma içinde olmadıklarından ve düzenli olarak devletten maaş almadıklarından Alevilerin toplumsal yapılanması buna da kendine göre bir çözüm getirmiştir. Alevi Dedeleri de diğer topluluk üyeleri gibi kırsal alanda tarım ve hayvancılıkla geçimlerini sağlamışlar, bunun yanısıra taliplerin hizmetlerini görmelerinden dolayı da onlara taliplerce mal veya para olarak verilebilen dinsel ödentiler bulunmaktaydı. Bir tür dinsel mali yükümlülük olarak görülebilecek bu ödentiler, Dedelere, Babalara, Çelebilere verilebildiği gibi, dergahların ve küçük tekkelerin hizmetlerinin karşılanması için verilebilirdi. Burada bunun sadece dedeler ile ilgili yönüne değinilecektir. Kapalı bir toplumsal yapıya sahip Alevilerdeki cemaat yapılanmasının doğal bir sonucu olarak, dinsel hizmetleri gören dedelere, Alevi toplumu hizmetlerinin karşılığını bu şekilde ödüyor ve bu hizmetlerin devamı bu şekilde sağlanıyordu. Dedelere para veya mal olarak, verilebilen bu armağanlar en yaygın olarak hakkullah veya çıralık olarak adlandırılmaktaydı. Ayrıca “Üstad hakkı, pir hakkı, erkân hakkı, lokma hakkı, çırak hakkı, döşek hakkı” gibi adlar da kullanılmaktadır. (A. Yaman 1996: 72) Çeşitli kaynaklardan, Dedeler ve Talipler arasında yaptığımız araştırmalara göre Aleviler arasındaki uygulama Erdentuğ’un da belirttiği gibi:

“... Dede eline verilene açıp bakmaz : verilen miktar belli değildir. Yani hakkullah için muayyen bir fiyat kesilmez; herkes gönlünden kopanı verir...” (Erdentuğ, 1971: 47; Ayrıca Bkz.: Ali Kemali, 1932: 182)

şeklindeydi. Ancak bu hakkı yanlış şekilde kullanan Dedeler de olmamış değildir. Bazı Dedeler Taliplerin kendilerini olan saygılarını ve sevgilerini sömürmek yoluna gitmişler, taliplerinin kendilerine duydukları güveni ve cömertliği sömürmeye çalışmışlarsa da bunu bütün dedelere de maletmek doğru olmaz.

            Dedelerin işlevlerini bitirmeden, Dedelerin vefat hariç hangi durumlarda görevlerinin sona erdiğine de değinmek gerekmektedir. Dedeler, Alevilik esaslarına göre büyük günahlardan (günah-ı kebair) kabul edilen suçları işlediklerinde dedelik görevlerini yerine getirmekten men edilirlerdi. İmam Cafer Buyruğu’nda, Dedenin görevden alınmasını gerektiren büyük suçlar şu şekilde yer alıyor:

“Bir pir (dede) avratını tatlik etse yani boşasa, kan etse. Kelime-i küfür söylese. livata eylese, ebediyen ona günahı kebairdir. Bunu işleyen talip olsa derdine derman yoktur. Pir (dede) ederse onun yüzüne bakıp misafir ederlerse o bastığı yerde kırk sene kadar hayır bereket olmaz. Yanına varmıyalar...” (Aytekin, 1958: 197)

            Belirtilen bu suçları işleyen Dedeler, dedelikten men edilirlerdi. Ayrıca, bilgisiz olan yani Alevilik esaslarını, yol ve erkânını bilmeyenler de dedelikten azledilirlerdi. Dedelikten azledilmenin bir diğer nedeni ise, tarikate muhalif, yani düşkün olan taliplerden hakkullah almaktı. Düşkünlerden hakkullah kabul eden dedeler tarikatten düşerlerdi, yani dedelik görevleri sonlanırdı. (Erdentuğ, 1971: 47-48) Dedeler sözü edilen bu nedenlerden dolayı görevden, bağlı olduğu piri ve mürşidi tarafından alınırdı. Ancak Dedelik Kurumunun yapılanması ve bu yapılanmada varolan yapılanma dedelere geniş yetkiler verdiğinden dolayı Dedeliğin gerektirdiği koşullara uymayanların görevlerinin sonlandırılması pek de kolay olamıyordu. Alan araştırmalarımız sırasında Alevilerin Dedelerinin görevlerine layık olmayanlara yönelik birşeyler yapılamadığından yakınmaktaydılar.

            Alevi Dedelerinin esas aldıkları kurallara göre dedelik görevi sonlanan bir Dedenin talipleri, aynı ocakzade ailenin varsa amcazadelerine bağlanırlardı. Bu durum Buyruk’ta şu şekilde ifade ediliyor:

“ Eğer pir yolundan düşerse günah-ı kebairden bir işi edip erkâna lâyık olmazsa talip ol ocaktan çıkmaz. Emmi zadelerinden yapışmak erkândır.” (Aytekin, 1958: 145)

            Ancak bu dinsel uygulamanın yanısıra, bağlı bulundukları ocakzade dedelerinden yoksun bulunan Alevilerin başka ocakzade Dedelere bağlandıklarına da rastlanmaktadır. Ayrıca yine Buyruk’ta olmak üzere bir pirin benimsenebileceği ifade edilmektedir ki, bu da belli koşullara bağlanmıştır:

“ Bir talibin piri ırak olsa, eli ermese, ona vekâleten gayriden el tuta; görüle. Her kaç seneden sonra piri gelirse yine pirine ikrar iman etmek erkândır. Zira atasının pirini inkar ederse, münkir olur...” (Aytekin, 1958: 147)

            Yine Buyruk’ta, soyu devam etmeyen dedelerin taliplerinin Evlad-ı Resul olmak koşuluyla herhangi bir Dedeye bağlanabilecekleri de öngörülmektedir. (Aytekin, 1958: 179)

 

2.3. GELENEKSEL YAPININ ÇÖZÜLMESİ VE SONRASINDA YAŞANAN GELİŞMELER

Kırdan kente göç olgusu sonucunda, Dede-Talip ilişkileri parçalanmış ve Dedelik Kurumu giderek işlevsiz hale gelmiştir. Giderek çoğu artık kentsel yerleşim birimlerinde yaşamaya başlayan Aleviler, kendilerini geleneksel köy yaşamından çok farklı bir toplumsal yapı içerisinde bulmuşlardır. Kentlere göçlerle birlikte başlayan ve 1980’li yıllardaki gelişmelere kadar olan bu dönemi biz Dedelik kurumu bakımından bir geçici işlevsizleşme dönemi olarak ifade ediyoruz. Ayrıntılarını aşağıda ele alacağımız bu geçici işlevsizleşme dönemini 1980’lerin sonlarından itibaren bir yeniden yapılanma süreci izlemiştir ki bu yeniden yapılanma bugün hala devam etmektedir.   

 

2.3.1. Geçici İşlevsizleşme Dönemi

Dedelik Kurumu, bu konuda çalışan pek çok araştırmacının da ifade ettiği üzere (Kehl-Bodrogi, 1996: 54; Clarke, 1998; Shankland, 1999: 321) Alevi toplulukların yaşadığı dönüşüme paralel olarak etkilenmiştir. Daha önce de belirttiğimiz üzere Dedelik Kurumu Aleviliğin yaşadığı değişimi anlayabilmenin en önemli anahtarlarındandır, çünkü bu kurum yapısı gereği Aleviliği uygulayan, yaşatan ve aktaran roller üstlenmiştir. (Karş. Öztürk, 1972: 43) Melikoff, inancın evrimi başlığı altında Dedelik kurumunun yaşadığı işlevsizleşmeyi şu şekilde ifade etmektedir:

“Yüzyıllar boyunca, bektâşî-alevî toplulukların ruhdünyaları, Dede’ler ve Baba’larca yönlendirildi. Fakat, günümüzde, din ve ahlak kurallarını yayanların manevî ağırlıklarının giderek hafiflediği görülüyor...” (Melikoff, 1998: 319)

Ayrıntılarını daha önce ele aldığımız Ocak sistemine dayanan bu kurum, Anadolu’daki Alevileri dış dünyaya karşı koruyan ve toplumsal organizasyonu düzenlenmesini ve yaşanan sorunların çözümünü üstlenen bir role sahip olmuştur. Shankland’ın deyimiyle:

“Bu geleneksel hayat tarzının sosyolojik simetrisi muhteşemdir ve ancak onun işleyişini anlayarak asırlardır Anadolu’da bir Alevî hayat formunun süregeldiğini takdir edebiliriz. Cemaatin dışından pek az şeyin dahil edilebildiği çok kuvvetli bir sosyal kontrol mekanizması aynı zamanda nesiller boyu kaderleri olan dışlanma, ayrımcılığa tabi olma ve bağımsızlık ile başedebilme gücü vermektedir...” (Shankland, 1999: 327)

Resmiyet ve resmiyetin tanıdığı Sünni toplum tarafından dışlanmış bulunan bu kapalı toplumsal yapı Safevi nüfuzunun Anadolu’da zayıflamasından Osmanlı’nın son dönemine kadar böyle sürmüştür. İmparatorluğun çözülmesi sürecinde düşünülen çare arayışları çerçevesinde İttihat ve Terakki iktidarı döneminde Anadolu’da Aleviler de dahil olmak üzere çeşitli dinsel ve etnik gruplar üzerinde araştırmalara girişilmesinin Anadolu’daki Aleviler üzerinde bir rahatlamayı getirip getirmediği konusunda yeterli veriye sahip değiliz; ancak Osmanlı’nın son dönemine kadar Alevilerin ve Alevi köylerinin resmi dindışı bir yapılanmaya sahip olmalarından dolayı yüklenen marjinal konumları sürmüştür. Yüzyıllarca süren bu marjinalliğe ve onun getirdiği baskı ve sorunlara dayanamayarak Sünnileşen veya başka inançları benimseyen Aleviler olduğunu da söyleyebiliriz.><7>> Alan araştırmalarımız sırasında elde ettiğimiz veriler doğrultusunda bugün olmuş hala pek çok insanın çekindikleri için Alevi olduklarını gizlediklerini söyleyebiliriz. (Ayrıca Bkz.: Kehl-Bodrogi, 1996: 54)

Bu marjinalite sonrası zamanla, daha çok  değişik ocakların bağımsız olarak faaliyette bulunduğu Alevi topluluklar arasında Hacı Bektaş Dergahı’nda bulunan Çelebiler’in etkinliklerini artırdıkları söylenebilir. Hacı Bektaş Veli’nin Aleviliğin serçeşmesi olarak kabul edilmesi, ocakların arasında uygulama vb. farklılıklar, dikme Dedelik kurumu ve bir üst otoriteyi gerektiren sorunların olması zamanla Çelebilerin etkinlik ve nüfuzlarını artırmıştır düşüncesindeyiz. Bunun bir kanıtı olarak Hacı Bektaş Çelebisi Cemalettin Efendi’nin Anadolu’daki gezileri sırasında Ocakzade dedelerin bir bölümünün cemlerdeki tarîk uygulamasından “pençe” uygulamasına geçmelerini sağlaması verilebilir. Kurtuluş Savaşı sırasında da Çelebi’nin Dedeler üzerindeki nüfuzundan yararlanmak suretiyle asker ve yardım toplandığı da bilinmektedir. (Ulusoy, 1980: 99-104)

Daha önce yaşanan sorunlu tarihsel sürecin anıları ve yaşanmış bu sorunların yeni idare ile sonlanacağı ümidi Alevilerin, Cumhuriyet idaresine ve onun önderi Mustafa Kemal Atatürk’e yönelik büyük sempati ve desteğine yol açmıştır. (Yavuz, 1999: 66-67) Hatta Cumhuriyet sonrası dönemde Alevi gülbanklarına yani dualarına bile Atatürk’ün adı dahil edilmiştir. Bugün olmuş Dedelerce edilen dualarda Atatürk’ün adı da hala anılmaktadır. Alan çalışmalarımızda cemlerde Dedelerin gülbanklarına Atatürk’ü de kattıklarını birçok kez gözlemledik. Mustafa Kemal Atatürk de zaten bağımsızlık savaşı sırasında Hacı Bektaş Çelebisi ile bağlantı kurmak suretiyle, onların desteğini kazanmayı amaçlamış, yine TBMM açılışı sonrasında Çelebi’yi TBMM başkanvekilliklerden birine getirmişti. Bilindiği üzere Hacı Bektaş Çelebisi özellikle Orta Anadolu Alevileri üzerinde oldukça etkindir. Ancak daha sonraları yaşanan gelişmeler Aleviler açısından bazı sorunlar da doğurmuştur. Özellikle 1938 Dersim Olaylarında burada bu hareketlere neden olanlar özellikle aşiret ağaları ve Dedeler olarak görüldüğünden özellikle onlar ve aileleri bu olaylarda öncelikle zarar gören veya sürülenler olmuşlardır. (Bkz.: Bumke, 1991: 23; Dersim, 1998 ) 30 Kasım 1925’te çıkarılan 677 sayılı yasayla, tekke ve zaviyeler kapatılmış; tarikatlar yasaklanmış, “şeyhlik, dervişlik, seyitlik, halifelik, müritlik”, gibi ünvanların kullanılmasına son verilmiş; üfürükçülük, falcılık, muska yazma; tarikatlarla ilgili giysiler giyilmesi yasaklanmış, türbeler kapatılmıştı. (Ateş, 1993: 374; Feyzioğlu, 1987: 207) İbadetlerini camilerde değil de Dedelerin önderliğinde kimi küçük tekke, dergah veya evlerde yapan Aleviler bu yasa sonrası yine eskisi gibi cemlerini gizli gizli ve köyün çeşitli noktalarına gözcüler dikerek yapmayı sürdürmüşlerdir. Bu sırada kendilerine özgü sakal ve bıyıklarıyla dikkati çeken Alevi Dedeleri kent merkezlerinde zaman zaman kötü olaylarla karşılaşmışlardır. Bu doğal olarak gezginci karakteri olan Dedelik hizmetinin yerine getirilmesinde zayıflamaya neden olmuştur. 

Yine bazı araştırmacılara göre 677 sayılı yasanın kabulü sonrasında, Alevi Dedelerinin Anadolu’da dolaşarak taliplerini ziyaret edememişler ve bunun sonucunda, Alevilik inanç esasları ve kurumları ve bunlara olan bağlılık da  zayıflamıştır. Bu konuda Yetişen şu bilgileri veriyor:

“... Tarikatların kalktığı tarihte halkın ruhiyatı kısa bir müddet için müthiş sarsılmış, fakat bilhassa gençler yeni rejime herkesten evvel üç beş yıl içinde alışmışlardır: öyle ki, dedeleriyle, babalarıyle garip zihniyetler bahsinde alay bile etmişlerdir...”(Yetişen, 1950: 265)

İsmail Hakkı da, Dedelerin Anadolu’da dolaşmaları yasaklandıktan sonra, dinsel ve ahlaki esaslara olan bağlılığın zayıfladığını ifade ederken; (İsmail Hakkı, 1935: 28) Atalay ve Erdentuğ gibi araştırmacılar bu durumu I. Dünya Savaşı yıllarından başlatıyorlar.(Atalay 1991: 37; Erdentuğ, 1971: 51) Bize göre Aleviliğin kurumlarına, inanç ve itikatlarına yönelik  zayıflama da bu yasal önlemin rolü fazla abartılmamalıdır, çünkü Dedelik kurumunu zayıflatan etkenler esas olarak sosyo-ekonomiktir. Göç olgusu, köylerdeki sosyal yapının çözülmesine yol açmış, eğitim kurumlarının, iletişim olanaklarının artması gibi gelişmeler Dedelik ve diğer kurumların çözülmesine, Dede-Talip ilişkilerinin kopmasına neden olmuştur. Daha önce bir çalışmamızda da ifade ettiğimiz üzere:

“Dedelik kurumunun hem işlev hem de etkinlik bakımından zayıflaması, cumhuriyet öncesi ve sonrası yaşanan gelişmelerle yakından ilgilidir. Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanan Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Türkiye’nin yaşadığı siyasal ve sosyo-ekonomik dönüşüm, köklü değişikliklere yol açmıştı. Bu sırada sosyal kurumlar da doğal olarak eski niteliklerini ve işlevlerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya gelmişlerdir. Özellikle 1950’lerden sonra giderek hızlanan köyden kente göç olgusu, büyük nüfus hareketleri yaratmış, eski toplumsal yapı parçalanmıştır. Daha önce köylerde varolan toplumsal yapı, yüzyüze ilişkilere, geleneklere dayanıyor, gelenek ve göreneklerden kaynaklanan esaslar, köy yaşamına egemen bulunuyordu. Dedelik kurumunun işlevlerini ve etkinliğini de bu toplumsal yapı çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Böylece, göçlerle, köydeki toplumsal yapı bozulunca, bu toplumsal yapının gereksinmeleri doğrultusunda şekillenmiş bulunan dedelik kurumu da zarar gördü ve işlevlerini yitirmeye başladı.” (A. Yaman, 1996: 74)

Mesela Bumke bu bağlamda 1938 Dersim Olayı sonrasında devlet kurumlarının, daha önce ağalar ve Dedelerin etkin oldukları bu bölgeye girdiklerini ve bu durumun Dedelerin işlevlerini zayıflattığını, çocukların cumhuriyet okullarında okumaları ve şehirlerde çalışmaları ve topluluk içi evliliğe daha az önem verilmesi gibi gelişmeleri sıralıyor. (Bumke, 1989: 514-515)

Sonuç olarak, daha önce köylerde Alevi cemaatin en önde gelen şahsiyeti olan dedeler, kentleşme ile birlikte bu konumlarını yitirmişler, daha önce dedelerin yerine getirdikleri işlevleri, yeni toplumsal yapının kurumları yerine getirmeye başlamıştır. Ayrıca Alevi toplumunun içedönük ve disiplinli yapısını korumasında yüzyıllardır önemli işlevler görmüş olan “Dedelik kurumu”, “Cem Kurumu”, “Musahiplik kurumu”, “Düşkünlük kurumu” gibi temel kurumlar da yavaş yavaş eski önemlerini yitirmeye başladılar. Bu kurumun uygulayıcıları olan Dedelerin bu işlevlerinden mahrum kalmalarının da Dedelerin etkinliklerine verdiği zarar oldukça büyüktür. Öztürk, Dedelik kurumunun önemini yitirmesinde sahte Dedelerin ve bazı Dedelerin halkı duygularını istismar ederek onlardan sadece ekonomik bir yarar gütmelerinin rol oynadığını ifade etmiştir ki; (Öztürk, 1972: 51) biz konunun sadece bu şekilde anlaşılamayacağı kanısındayız. Dedelik nüfuzunun kendilerine sağladığı olanakları kendi çıkarları için kullananlar tabi ki olmuştur. Ancak Dedelik kurumunun zayıflaması sadece bu tip tekil nedenlere değil, yukarıda özetlediğimiz gelişmelere dayanmaktadır. 

Özellikle 1960’lar Türkiye’de kırdan kente doğru yoğun göç akımının  başladığı bir dönemdir. Bu göç akımı sonrasında  sadece büyük kentlere değil, başta Almanya olmak üzere dünyanın değişik ülkelerine  de yoğun bir işgücü göçü yaşanmıştır. Tüm bu gelişmelerin Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısında köklü dönüşümlere yolaçtığı ortadadır. Kırsal sosyal yapı artık çözülmüş kentlere yönelik nüfus hareketleri, ev ekonomisine ve tarım/hayvancılığa dayalı toplumsal yapıdan daha farklı özelliklere sahip kent toplumsal yapısına dönüşmüştür. Kırdan kente göç olgusu, kırdaki toprak azlığı, tarımda makineleşme, ulaşım ağının yaygınlaşması, hızlı nüfus artışı, tarım dışı faaliyetlerin canlanması ve halkın giderek yükselen beklentileri gibi sosyo-ekonomik etkenlere dayanmaktaydı. (Tütengil, 1977: 165; Kongar 1985b: 420) Böylece kentlere göç, köylerdeki toplumsal yapıyı altüst etmiş, yüzyılların getirdiği yerleşmiş inanç ve gelenekler de sarsılmıştır. Göçler sonucu Dede-Talip ilişkilerini sağlayan sosyal yapının çözülmesi çeşitli sorunlara yol açmıştır. Bu süreç içinde birçok dede, işlevlerini sürdüremez hale gelmiş, Talipler ise daha önce her konuda başvurdukları Dedelerden yoksun kalmışlar, inanç yönünden adeta  bir boşluğa düşmüşlerdir. Hem Dedeler, hem Talipler bakımından, köydeki sosyal ortamı ve o ortamda yerine getirilen cem törenleri vb. ritüelleri devam ettirmek mümkün olamamıştır. Göç sonucunda kitleler kendilerini yeni bir toplumsal ve ekonomik yapılanmanın içerisinde bulmuşlardır. Kırda varolan toplumsal kurumların yerlerini şehirlerde yeni kurumlar almışlardır Bununla birlikte artık dede-talip ilişkileri tamamen parçalanmış, eskiden Dedelerin gördüğü işlevler artık geçersiz hale gelmişlerdir ve bu şekilde o zamana kadar devam eden sözlü bilgi aktarımı da sekteye uğramıştır. Dedelerin eğitme işlevleri cumhuriyetin okulları, hukuksal işlevleri ise cumhuriyetin mahkemelerince yerine getirilmeye başlanmıştır. Yeni toplumsal yapıda yeralmayan ve/veya bu yapıda uygulanabilmesi yeni toplumsal yapıya uymayan ve gerçekten sorun oluşturan cem, musahiplik gibi uygulamalar da giderek unutulmaya başlanmıştır. Belli bir yaşa kadar köyde yaşamış eski kuşaklar bu gelenekleri bilmelerine karşın kentlerde sürdüremediler, belki gereklerini yerine getiremediler ancak, gençler yerine getirememenin yanısıra bu geleneklere tümüyle yabancı olarak yetiştiler. Bu dönemde özellikle genç kuşaklar Alevilik inanç ve geleneklerini küçümseme eğilimine girdiler. Giderek Alevilikle ilgili bilgilerden uzaklaştılar, Cemler, musahip edinmeler giderek yok olmaya başladı. Böylece Dedelik Kurumu bakımından artık eskiye göre karşılaştırılamayacak oranda bir otorite kaybının ortaya çıktığını görüyoruz.  Eski dönemde varolan Dede-Talip ilişkilerindeki kopuş Alevilik konusunda kitlelerin inançları hakkında  büyük bir bilgisizleşme sürecine girmelerine yol açmıştır. Özellikle genç kuşak  bu konuda bir boşluk içerisine düşmüştür. Yine bu genç kuşak farklı sosyal süreçlerden geçtikleri için büyüklerinin aksine Dedelik Kurumuna yönelik olumsuz düşünce ve kanaatlara sahip olmuşlardır. Gençlerin Dedelerin otoritelerini tanımamalarının yanısıra, Dedesoylular da kendi istekleriyle nesiller boyu aktarılarak gelmiş işlevlerini bıraktılar (Örn. Bkz.: Öztürk, 1972: 51-52) ve böylece Ocak sistemi artık işlememeye başladı. İşte bu ortam içinde Dedelik Kurumu’nun giderek zayıflaması sözkonusu oldu. (Ayrıca Bkz.: Kehl-Bodrogi, 1991: 24) Hem bizim alan çalışmalarımızda><8>> ve hem de başka çalışmalarda özellikle yaşlı kuşak talip Alevilerin Dedelerin çocukluklarındaki gibi gelmemelerinden üzüntü duydukları o günleri özlemle andıkları görülmüştür. (Yazıcı, 1996: 59) 

Ortodoks Sünni düşünce zaten Aleviliği ve dolayısıyla Dedeliği aykırı ve/veya sapkın olarak görüyor, bundan dolayı da “rafızi, mülhid” şeklinde yakıştırmalarda bulunuyordu.. Devletin din işleriyle sorumlu kıldığı Diyanet İşleri Başkanlığı da savunuculuğunu üstlendiği Hanefilik dışında gördüğü inançları ve ritüellerini pek hoş görmüyordu.><9>> Osmanlı döneminden bu yana kendi dışından yönelen bu tahammülsüzlüğe yüzyıllardır kapalı toplumsal yapılanması ile karşı koymayı başarabilmişti, ancak şimdi topluluk içinden de özellikle genç kuşaklardan eleştiriler 1960’larla birlikte başlamıştı. Laik eğilimlerin de etkisiyle daha çok sol akımların yanında yer alan Alevi gençleri (Karş. Okan, 1999: 83) Aleviliğe ve özellikle de Dedelik kurumuna karşı cephe aldılar. Gençlerin gözünde Dedelerin “sömürücü” olarak (Aynı yönde Bkz.: Yazıcı, 1996: 59) görülmesinin nedeni elbette sadece ideolojik nedenlerle açıklanamaz. Kendisinden kırda veya kentte herhangi bir bilgi veya hizmet almayan ve çok farklı iletişim kanallarından beslenen, eğitim gören genç kuşakların somut anlamda Dedeleri yararlı ve kabul edilebilir görmeleri tabi ki beklenemezdi. Hiçbir işlevi kalmamış Dedelerin yaşlılar nezdinde en azından geçmişe ilişkin manevi bir değerleri ve nüfuzları vardı, genç kuşaklar için bu bile sözkonusu değildi. Sonuç olarak artık Alevi toplumu dinsel açıdan dahi eskiden olduğu gibi dedelerin etki alanı içerisinde değildi. Bu durum daha önce de ifade ettiğimiz üzere Dedelerin eski rollerini bir daha geri gelmemek üzere tarihe maleden, sürecin tamamlanmasıyla sonuçlandı. 

Dede-Talip ilişkisinin kopması, Dedenin daha önce sahip bulunduğu sosyal ve dinsel bakımlardan topluma önderlik etme ve davranışlarıyla, yaşantısıyla örnek olma; toplumu aydınlatma ve bilgilendirme; toplumda birliği ve dayanışmayı sağlamak; sosyal ve dinsel ritüelleri gibi yönetme işlevlerinin de büyük ölçüde ortadan kalkmasına yol açmıştır. Cumhuriyetin eğitim kurumları ve iletişim araçları dedelerin devre dışı kalmalarına neden olmuştur. Bu şekilde, zamanla Dedelerin bilgi bakımından Taliplerin de gerisinde kalmaları, Dedelerin saygınlığını zedeleyen bir başka etken olmuştur. Ayrıca kimi araştırmacılar, Dedelerin cahil kalmalarına neden olarak bu kurumun soy yoluy