Rumlar/Ermeniler
RUMLARRUMLAR
Rum sözcüğü, Romeos (Romalı) sözcüğünden türetilmiştir. Rum sözcüğü başlangıçta Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu’nun halkı anlamında kullanılmıştır. Daha sonraki yıllarda ise, Hıristiyanlığın Ortodoks mezhebine bağlı Yunanca konuşan kimseleri ifade etme anlamında kullanılmıştır.
Rumlar, Bizans döneminde Batı Anadolu özellikle İstanbul ve İzmir halkının büyük bir çoğunluğunu oluşturmuşlardır. Anadolu, önce Türkmen Beylikleri, ardından Selçuklu Türkler daha sonraki yıllarda da Osmanlı Devleti’nin gelişme seyrine koşut olarak Türkler’in hakimiyetine geçmiştir. Bu durum aynı zamanda Anadolu’nun Türkleşmesini ve Müslümanlaşmasını gerçekleştirmiştir.
İstanbul’un yerli halkının çoğunluğunu oluşturan Rumlar İstanbul’un fethinden sonra da kentin nüfusunun büyük bir bölümünü oluşturmaya devam etmişlerdir. Ortodoks Hıristiyanlığın dinsel merkezi olan Fener RumPatrikliği fetihten sonra da varlığını sürdürmüştür. İstanbul’un anahtarını bizzat dönemin patriği Ayasofya’da yaptığı bir törenle Fatih Sultan Mehmed’e vermiştir. Osmanlı ile Rum Patrikliği arasında kurulan olumlu diyalog uzun süre devam etmiştir. 1839’da Tanzimat Fermanı ile ilan edilen Reformlar sonucunda ise Osmanlı İmparatorluğu Rumlara “millet” statüsü vermiştir. Böylece Rumlar Osmanlı İmparatorluğu içinde özerk bir statüye sahip olmuşlardır. Artık Rumlar Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde içişlerinde bağımsız özerk idari bir yapı statüsünde bulunuyorlar.
Osmanlı Sarayı ile Fener Rum Patrikliği arasındaki kurulan olumlu ilişki nedeni ile olsa gerek Osmanlı Sarayı’nın yönetim erki süreç içerisinde Rum kökenli yöneticilere kapılarını açmıştır. İstanbul’un Fethi sırasında Vezira zam olan Türkmen Çandarlılar yönetim erkinden tasfiye olmuş yerine Rum kökenli Zaganos Paşa getirilmiştir. Bunu yenileri izlemiştir. İstanbul’un Fethi’nden sonra Osmanlı Sarayı’nın yönetim erkine vezirazam, kaptanı Derya ve Başdefterdar olarak son 400 yıl içinde Türk kökenliden çok Rum, Ermeni, Hırvat, Sırp v.s. kökenli yöneticiler görev yapmıştır.(1)
Hıristiyan azınlıkların Osmanlı Sarayı ile kurduğu bu ilişki; 1. Dünya Savaşı sonucunda Anadolu’nun batısını işgal kuvvetleri ile birlikte Yunanistan’ın da silahlı işgali ile son bulmuştur. Türk Kurtuluş Savaşı sonucunda, Batı Anadolu’yu silahlı işgal eden Yunanistan’ın yenilgiye uğrayıp çekilmesi ile birlikte Rum nüfusta önemli ölçüde Yunanistan’a zorunlu göç yapmıştır.
1925 de Lozan Antlaşması uyarıncaYunanistan’daki Müslümanlarla, Türkiye’deki Rum nüfusun yer değiştirmesi kararlaştırıldı. İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada Rum nüfusu bu yerdeğiştirmenin dışında tutuldu. Savaş sonrası tamamlanan mübadele sonucu; Anadolu’dan Yunanistan’a 1,5 milyon Rum nüfus gitti. Yunanistan’dan Türkiye’ye ise 600 bin Türk nüfus geldi. Bu mübadelede Rumca bilip Türk olan Karaman Türkleri’de Rum sayılıp Yunanistan’a gönderildi. Bu sonuç yıllarca tartışılmıştır. Çünkü nüfus değiştirmede kıstas Hıristiyan olanın Anadolu’dan Yunanistan’a gönderilmesi şeklinde uygulanmıştır. Orta ve Batı Anadolu’da Karaman Türkleri gibi Hıristiyan Türkler’de Anavatanlarında Türk devleti eliyle Yunanistan’a sürgün edilmişlerdir.
Türkiye ile Yunanistan devletleri arasında 1925’de yapılan nüfus mübadelesi sonucu; Türkiye’de 100 binden fazlası İstanbul’da ikamet eden 10 bin kadarı ise İmroz veBozcaada’da yaşayan 110 bin civarında Rum nüfus bulunuyor.
1935’de yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı ilk sayımda ise ülkenin nüfusu; 13.889.000. Bu sayımda Rum nüfus; 108 bin, Ermeni nüfus; 57 bin, Musevi nüfus ise; 42 bindir. Bu sayılar 1950 nüfus sayımlarında ise şöyle olmuştur. Toplam nüfus; 20 milyon 947 bindir. Rum nüfusun toplamı; 89 bin, Ermeni nüfus; 52 bin, Musevi nüfus ise; 35 bin olarak tesbit edilmiştir.
Nüfus genel olarak arttığı halde Rum, Ermeni ve Musevi nüfusun azalış nedeni yurt dışına giden güçtür. Türk-Rum dış politikasına koşut olarak oluşan gerginlik Rum nüfusun Yunanistan’a ya da Avrupa ülkeleri ve ABD’ye göçünü gerçekleştirmiştir. Aynı yıllarda Batı Trakya’dan da önemli bir Türk nüfus Türkiye’ye ve Avrupa ülkelerine göç etmek zorunda kalmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu sırada Lozan’da yapılan “Lozan Antlaşması” gereğince ülkede bulunan Rumlar, Ermeniler, Museviler “azınlık” kabul edildi ve “azınlık hakları” verildi. Yani “azınlık hakları” denen haklardan bu toplumsal kesimler yararlanabilirler dendi. Bu kesimler anadillerinde okul açabilirler, gazete, dergi, kitap yayınlayabilirler, ibadetlerini ana dillerinde yapabilirler ve hatta isterlerse ayrı mezarlıkları olabilirdi.
Museviler, kendilerine verilen azınlık haklarını istemediler. Bundan feragat ettiler. Diğerleri ise kullanmaya başladılar.
Bazıları bu haklara karşın özellikle Rum ve Ermeniler’in göçünün Cumhuriyet döneminde devam ettiğini ve nüfuslarının artış yerine azaldığını ifade ediyorlar. Bunu anlamakta zorlanıyorlar. Aslında olayı anlamak çok zor değil. Osmanlı ümmet esasına dayalı bir yönetimdi. Özellikle Rumlarla ilişkileri iyiydi. Osmanlı’yı adeta Türkler değil Rum, Sırp, Hırvat, Arnavut v.s. kökenli bürokratlar yönetiyordu. 1. Dünya Savaşı’nda bir toplumsal alt-üst oluş gerçekleşti. Ümmet devletleri yerini ulus devletlerine bıraktı. 1. Dünya Savaşı sırasında ülke işgal edildi. Bu işgale Ermeniler Doğu Anadolu’dan, Rumlar Batı Anadolu’dan işgal kuvvetlerine eşlik ettiler. Sonunda işgale karşı Türkler Ulusal Kurtuluş Savaşı verdiler. Çanakkale’de sadece Yunan işgaline değil başta İngiltere olmak üzere yedi düvele karşı varolma mücadelesi verdi. Bazı verilere göre, Türk ulusal Kurtuluş Savaşı’nda yaklaşak 3 milyon insan öldü. Kazancın faturası Türk halkına çok ağır fatura edildi.
Bu savaşta; OsmanlıPadişahı, sarayın üst yönetiminin bir kısmı ve Rumlar, Ermeniler önemli ölçüde işgal kuvvetlerinin yanında yeraldılar. SavaşıTürkler kazandı. ÖncePadişah ailesi efradı, tacı, tahtı ile hilafeti ve şeriatı ile Türkiye Cumhuriyeti tarafından sınır dışı edildi.
Padişahını dahi işgalcilerle işbirliği yaptığı için sınır dışı eden yeniTürkiye Cumhuriyeti devleti, işgalci ile işbirliği yapan Rumları ve Ermenileri ne yapabilirdi. Ödüllendirmesi mi bekleniyordu?
Ayrıca böyle bir toplumsal mücadelede aktif olarak taraf tutmuş savaşta yer almış Rum ve Ermeni asıllı kişi de artık Türkiye’de kalmak istemiyebilir. Bunda şaşırmamak gerekir. Bu toplumsal kesimlerin nüfuslarının neden artmayıp azaldığını anlamakta zorluk çekmemek gerekir.
Batı’da feodal İmparatorluklar, krallıklar yıkıldı. Cumhuriyetler kuruldu. Ama dikkat edilirse Krallar, Kraliçeler v.s. korunmuştur. Korunmaktadır. Ama Türk Devrimi işgalci Emperyalistlerle işbirliği yapan padişahını, tacı ile tahtı ile, hilafeti ve şeriatı ile sınır dışı etmiştir. Peki bunlarla işbirliği yapan ya da onların tanıdığı imtiyazlardan yararlanarak ülkeyi yöneten işbirlikçilerini ne yapmalıydı? Herhalde ödüllendirecek değildi. Zaten olaylarda böyle gelişti. Böyle olmasaydı durum eşyanın tabiatına aykırı olurdu.
Çeşitli kaynaklar; günümüzde Rum nüfusun 1.500-2000 kişiden ibaret olduğunu, Ermeni nüfusun 60 bin, Museviler’in ise, 25 bin olduğunu belirtiyor.
Türk-Yunan gerginliği Kurtuluş Savaşı’nın bitmesi ile bitmedi. Türkiye ile Yunanistan arasında; BatıTrakyasorunu, Egesorunu, Kıta sahanlığı sorunu, Kıbrıs sorunu hala sıcaklığını sürdürüyor. Türkiye’de yaşayan Rum için şartlar ne denli güvenli ise, Batı Trakya ya da Güney Kıbrıs’ta yaşayan Türk içinde o denli güvenli. Bu durum iki ülkenin bölge ile ilgili siyasetlerine koşut olarak değişiyor. Bu nedenle bu durumun faturasını sadeceTürkiye’ye çıkarırsak durum saptamasında gerçekçi olamayız. Önce kendimizi sonradan kendi etki alanımızı yanıltmış oluruz.
RUMLAR’DA DİL ve DİN
Türkiye’deki Rumlar’ın çoğunluğu İstanbul’da yaşamaktadır. İstanbul’un ise, Beyoğlu, Galata, Nişantaşı ile Prens Adaları adı da verilen Büyükada, Heybeli, Kınalı Burgazadaları semtleri öncelik taşır.
Rumlar’ın genç nüfusunun çoğunluğu sosyal ve ekonomik şartlar nedeni ile Yunanistan ya da Avrupa’ya gitmeyi tercih ediyor. Son yıllardaRumca eğitim veren okulların öğrenci sayısı oldukça azalmıştır.
İstanbul’da konuşulan dil modern Yunanca’nın bölgesel bir versiyonu sayılıyor. Yunanca, ya daRumca dil grubu olarak; Hint-Avrupa dil ailesinin Helen kolundan sayılıyor. İstanbul’da konuşulan Rumca’dan Türkçe desteği de söz konusu oluyor.
İstanbul’daki Rumlar Hıristiyan’dır. Hıristiyanlığın ise Ortodoks mezhebindedirler. Ortodoks Hıristiyan mezhebinin iseRum Ortodoks kilisesi ya da Ortodoks Katolik Apostolik DoğuKilisesi’ne mensuplar. Örneğin; İstanbul’da OrtodoksHıristiyan olupta Ermeni ya da Süryani olanların kiliseleri ayrılıyor. Rum Ortodoks Kilisesi Fener’de ki Patrikliğe bağlıdır. İstanbul Fener’deki Patriklik Ortodoks Hıristiyan dünyası açısından çok önemlidir. Katolik dünyası için Papalık ne derece önemli ise, Ortodoks Hıristiyan dünyası için ise Fener Patrikanesi o derece önemlidir. 1974 yılındaki bir tesbite göre; 100.000, 1975 verilerine göre; 80.000 kişinin bu kiliseye bağlı olduğu saptanmıştır. Ayrıca, Bizans geleneklerine bağlı 82 Katolik Rum veRum Pretestan Kilisesine bağlı 200 Protestanın bu kilisenin üyesi olduğu belirtiliyor.
İstanbul, Fener’deki Patrikliğe; Türkiye, Girit, Aynaroz, 12 Adalar, Batı ve Orta Avrupa, Afrika, ABD veYunanistan’daki kiliseler bağlı bulunuyor. Fener Patrikhanesine bağlı İstanbul’da 20 okul var. Fener Rum Patrikliği 4. yüzyılda oluşmuş. Yani İstanbul şehrinin oluşumundan hemen sonra kurulmuş. Kendisini kurum olarak; “Ekümenik Patrik” yani “Evrensel Patrik” olarak ifade ediyor.
Türkiye’deki Rumlar’ın tümü Ortodoks Hıristiyan ve tümü Rumca konuşuyor Etnik kimlikleri ile dinsel kimlikleri adeta örtüşmüş. Bunun dışında tercih yok. Katolik Hıristiyan Rum olmadığı gibi. Ortodoksluğunda adeta Rumlara özgübir özellik olduğu görülüyor. Rumlar’da yabancı ile evlilik yok denecek kadar azdır. Türk ile ise hemen hemen hiç yoktur.
Rumlar, Türkiye’de Lozan’da verilen azınlık statüsü vasıtası ile okullarını, dillerini, dinlerini, gelenek ve göreneklerini yaşatıyorlar. Rumlar, İstanbul ticaret yaşamında yakın zamana kadar önemli bir gücü ellerinde tutuyordu. Beyoğlu, Galata, Nişantaşı, Adalar’daki yerlerde birçok işletme ve ikametgah Rumlara aittir.
Türkiye veYunanistan arasında dış politakada zaman zaman yaşanan siyasi gelginliğe rağmen günlük hayatındaişinde gücünde olan Türk ve Rum halkı arasındaki diyalog oldukça olumludur. Birçok Rum kendisini vatandaşı olması nedeni ile ve anavatan olgusu nedeni ile Türk hissettiğini ifade ediyor. Dış politikadaki yumuşama sağlanması durumunda bu iki komşu halkın dost olmasının önündeki nedenler kalkmış olur.
PONTUSLULAR
Türkiye’de Rumlar’dan sözedince Pontuslular’dan da sözetmek gerekir. Pontuslular adı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Trabzon’u almadan önce Trabzon ve çevresinde kuruluPontus Rum İmparatorluğu adından gelmektedir.P. Minas Bıjışkyan, “Pontus Tarihi” adı ile yayınlanan kitabında; “Eski çağda Grekler Karadeniz’e deniz manasında olan Pontus adını vermişlerdir. Bu ad, denizin güney sahillerine de şamil olarak bu topraklar dahi aynı adı taşımış ve sakinlerine “Pontuslu denmişti.” diyor. (s. 15)(2) Aynı kitaptan, ilk Pontus kralının Sportakos 1. olduğunu ve Roma takviminin 309 yılından itibaren 7 sene saltanat sürdüğünü son Pontus kralı David’inde (1458-1461) Fatih Sultan Mehmet tarafından esir alınıp öldürüldüğünü öğreniyoruz. Yine aynı kitaptan Trabzon Pontus İmparatorluğunda bu yıllar içinde yaklaşık 50 kral tahta oturmuştur.
Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon’u 1461’de almasından sonra Trabzon ve çevresi süreç içinde Türk ve Müslüman nüfusunu etki alanına girer. Pontusluların 1700’lerden itibaren İslamiyeti kabul ettiği söylenebilir. Örneğin, 16. yüzyılda Osmanlı tarafından Trabzon’un ilçelerinden Of’ta yapılan nüfus sayım sonuçları şöyledir” 1515 yılında Hıristiyan; 2352 kişi, Müslüman; 50 kişi, 1554 yılındaki sayımda; Hıristiyan nüfus 2729 kişi iken Müslüman nüfus 259 kişi oluyor. 1583 yılında ise; Hıristiyan nüfus; 3115 iken Müslüman nüfus; 976 kişi oluyor. Nüfustaki bu hareket Osmanlı’nın sonuna kadar devam eder. Yunanlılar 1. Dünya savaşı yıllarında Batı Anadolu’yu işgal edinceTrabzon’dan bir grup “Trabzon Rum Pontus İmparatorluğu” özlemcisi bazı eylemlere girişirler ama bütün bu çabalar başarısız kalır. Topal Osman Ağa yönetimindeki Kuvay-iMilliye güçleri Rumlar’ın bölgedeki bu tür eylemlerini bastırır.
İşte Trabzon ve çevresinde zaman zaman gündeme gelen Pontuslular kısaca vermeye çalıştığım bu tarihsel geçmişin kalıntıları sayılır. Bazı tarihçiler bunlara, Rumca konuşan Müslümanlar diyor. Pontuslular’ın 1. Dünya Savaşı sonrası olaylar sonucu göçler yolu ile Yunanistan’ın Atina, Girit gibi bölgelerine gittikleride ifade ediliyor. Bir kaynak 1970’de Trabzon/Tonya ve Of ilçesinde yaklaşık 5,000 Pontuslu’nun bulunduğunu yazıyor. Aynı yıl Girit’te ise Trabzon’dan giden 2600 kişilik nüfustan sözediliyor.
Bazı tarihçiler, Rumlar’ın vePontuslular’ın aynı olmadığını Pontuslular’ın Rumlar’dan ayrı bir etnik grup olduğunu yazıyor. Günümüzde kendini Pontuslu veHıristiyan diye tanıtan kimse yok. Tarihteki Pontuslular ise süreç içinde Müslümanlaşmış kabul ediliyor. Bugün bu bölgede tüm nüfus İslamiyeti kabul etmiş. Üstelik katı bir Sünni inanç taraftarı bulunuyorlar. Yaşlılar evde kendi aralarında Rumca konuşsada gençlerden Rumca bilen yok. Yaşlılar evde Rumca konuşuyor ama Camide Arapça dua ediyor.
Kendi aralarındaki dayanışma Pontuslu olmaktan çok büyük şehirlerde hemşehrilik motifleri üstüne kurulmuş görünüyor. Pontuslular’ın ne kadar Rumluktan dönüp İslamlaştığı ya daTürkleştiği veya ne dereceye kadar asimile olmuş Türk olduğu sosyologlar ve antropologlar tarafından tartışma konusudur. Tüm bunlara karşın sosyolojik olarak Pontusluklar’ın toplumsal durumunu orjinal kılan durum Rumca konuşan Müslümanlar olmalarıdır.
KAYNAKLAR
• Doğan Avcıoğlu, Türkler’in Tarihi (5 Cilt) 1998 İstanbul
• Doğan Acıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi (5 Cilt) 2002 İstanbul
• P.A. Andrews, Türkiye’de Etnik Gruplar 1992 İstanbul
• BRYER, Rum Pontuslar 1975
• Elçın Macar, Fener Rum Patrikhanesi, 1996 Ankara
• P.M. Byışkyan, Pontus Tarihi. 1998 İstanbul
• Ömer Asan, Pontus Kültürü, 1996 İstanbul
• Faruk Sümer, Oğuzlar, 2002 İstanbul
• T. Meecker, Karadeniz Türkleri
• Birikim Dergisi S. 71-72 1995 İstanbul
• Mahmut Gologlu, PONTUS, 1973 Ankara
• Dido Sottiri, Benden Selam Söyle Anadolu’ya, 1982 İstanbul
• Gerasimos Augustinos, Küçük Asya Rumları 1997 Ankara
• Jean Ebersolt, Bizans İstanbul’u, 1996 İstanbul
• Rıdvan Akar, Hülya Demir, İstanbul’un Son Sürgünleri, 1994 İstanbul
• Süleyman Yeşilyurt, Ermeni, Rum, Yahudi Asıllı Milletvekilleri, 1997 Ankara
• Haşim Albayrak, Pontus, 2003 İstanbul
ERMENİLER
“Bahçelerde mor meni
Verem ettin sen beni
Ya sen İslam ol Ahçik
Ya ben olam Ermeni”
Türkiye’de Hıristiyan azınlık meselesi denilince akla ilk gelen toplumsal grupların başında Ermeniler gelir. Onlardan sonra ise Rumlar veMuseviler sayılır. Türkler’in Ermeniler ile ilişkileri Rum veMuseviler’den daha farklıdır. Örneğin şarkı sözünde belirtildiği gibi Türk-Ermeni sevgi ilişkileri, evlilikler diğerlerine kıyasla daha yaygındır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun batı ucu Viyana kapılarında, doğu sınırı Ermenistan’dadır.Bu coğrafyada bugün 50 civarında devlet kurulu bulunuyor. İşte Ermeniler’de, İmparatorluk döneminin mirasıdır. Ermeniler, Ermenistan’ın içimizde kalmış bölümüdür.
ERMENİLER’İN KISA TARİHÇESİ
Ermeni ya da Armen adı ilk önce eski Yunan kaynaklarında görülüyor. Bu konuda ilk bilgiye M.Ö. 401’de Ksenefon’da, M.Ö. 5. yüzyılda Heredot’ta rastlanıyor. Bunun dışında; Ermeni sözcüğünün nordik ve alpin ırkları karışımı bir toplum olduğunu Pers kaynaklarından öğreniyoruz. Bu adı ilk defa Persler, Ermeniler için kullanmışlar. Ermeniler ise kendilerine “Hay” yabancılara ise “Dacik” adını veriyorlar. Yaşadıkları bölge olan bugünkü Ermenistan’a ise, “Hayastan” adı veriyorlar.
Bazı Çin tarihçiler ise, Ermeniler’in doğuya gelen Hint Avrupa kökenli kavimler (Trako-Frig) olduğunu belirtiyor. BöyleceErmeniler’in Kafkaslardan ve Batıdan Balkanlardan v.s. gelen bir topluluk olduğu sanılıyor. Bu kanıda olanlar Ermenice’nin de Yunan ve İran dilleri arasında bir özellik gösterdiğini iddia ediyorlar. Kitabı Mukaddes ise, Ermeniler’i Sincan’dan gelmiş olan Yafes soyundan Kral Hayk’a bağlıyor. Buna göreHayk, Ermeniler’in ilk kralı oluyor.
Armina ya da Ermenistan adına, tarihte ilk defa Ermeniler’in Akamanişler’e karşı ilk ayaklanma tarihi olan 19 Nisan 521’de rastlanıyor. Ermeniler’in de yer aldığı Asar İmparatorluğu ise, M.Ö. 7. yüzyıl sonlarında Medler ve Kaldeliler saldırısı sonucu ortadan kalkıyor. Ermeniler, M.Ö. 590’a kadar Medler’in, M.Ö. 521’e kadar ise, Pers İmparatorluğu egemenliğinde kalıyorlar. Ermeniler M.Ö. 331 de Büyük İskender’in, M.Ö. 301 de de Selevkos İmparatorluğu yönetimine giriyorlar.
Tarihi kaynaklara göre, Selevkos Ermenistan’ı 2’ye bölüyor. Fırat’ın doğusuna Büyük Ermenistan’a bir vali, Fırat’ın batısına Küçük Ermenistan’a ikinci bir vali atıyor. Büyük Ermenistan’ın başkenti Erivan (Artaxata), Küçük Ermenistan’ın başkenti Harput (Karkathiokerta) oluyor.
Ermeniler daha sonraki tarihlerde, 387’de Pers egemenliğinde, Bizans eğemenliğinde kalırlar. 325’de ise İznik’te toplananBirinci Konsil’e katılırlar. Daha sonra 2. Yezdgerd zamanında İranlılar’la büyük dini çatışmalar olur. 640 yılında Ermeniler Araplarla karşılaşır. Abbasiler döneminde muhtariyet verilerek yönetilir. (722) Bu dönemde 4 Ermeni krallığı kurulur. Daha sonra bu krallıklar Bizanslılar ve Selçuklular tarafından yıkılır. Bizans; Gregoryen Hıristiyan olan Ermeniler ile anlaşamıyordu. Bizans’a isyan eden Ermeniler Kilikya’ya sığındı. Rupen’in Klikya’da kurduğu beylik (1080) Haçlılarla işbirliği yaptı. Rupen’in halefi II. Levon’a 1198’de Haçlılar tarafından krallık tacı verildi. Frank kültüründen oldukça etkilenen Klikya Ermeni Krallığı 1375’de Memluk akınlarına dayanamayıp yıkıldı.
Ermeniler, Bizanslılar’la anlaşamıyorlardı. Her iki toplulukta Ortodoks Hıristiyan olmasına karşın, Ortodoks Hıristiyanlığın farklı kiliselerine yorumlarına inandıkları için anlaşamıyorlar. Osmanlı devleti kurulup Anadolu’da yayılmaya başlayınca Ermeniler, Bizans’a karşı Osmanlılar’a güvenerek yavaş yavaş DoğuAnadolu’dan, Batı Anadolu’ya doğru yayılmaya başladılar. Osmanlı ile Bizans’ın karşı karşıya gelmesi aralarındaki dinsel rekabet nedeni ile Ermeniler’in işine geliyordu.
1453’de İstanbul’un alınmasından sonra Fatih S. Mehmet Bizanslılara dinlerini serbestce yürütülmelerini sağlayınca,Bursa’da da Ermeniler’e bir jest yaparak Piskopos Ovokim’İ Ermeniler’in dinsel önderi olarak tanıdı ve O’nu İstanbul’a bu Cemaatin başına Patrik olarak atadı. Bu oluşum Ermeniler’i Anadolu’dan İstanbul’a doğru gelip yerleşmelerini sağladı. 1534’de Kanunu S. Süleyman Van ve çevresini fethedince birçok zanatçı ve usta Ermeni’yi İstanbul’a getirdi. İstanbul’a Ermeni esnaf ve zanaatçı göçü 16. yüzyıla dek devam etti. 1681 yılında İstanbul’da taşradan gelenler ile birlikte İstanbul’daki Ermeni nüfusu 90 bin olmuştur.
16. yüzyıldan Ermeniler, Osmanlı ile İran’ın hakimiyet mücadelesi verdiği alanda kaldılar. Bu durum 17. yüzyıl boyuncada devam etti. Ermeniler, Osmanlı’da çok sayıda, tüccar, zanaatçı ve bürokrat yetiştirdiler. Avrupa ile Osmanlı (Doğu) arasındaki ticarette önemli bir rol sahibi oldular. Osmanlı yönetiminde önemli mevlkilere Ermeniler geldi. Sarayda nüfuz sahibi bir kesimi oluşturdular. Saray ile Ermeniler’in ilişkisi o denli uyumlu olduki, Türkler için; “edraki bi idrak” yani akılsız aptal Türkler diyen OsmanlıSarayı Ermeniler için; “Milleti Sadıka” yani sadık millet, Osmanlı Sarayı’nın dostu olan millet statüsü verdi.
Çarlık Rusyası’nın 19. yüzyıl başlarında Kafkasya’ya hakim olma projesi bölgede yaşayan toplumların durumunu gündeme getirdi. Burada Çerkesler, Gürcüler yanında Ermeniler’de vardı. Rusya’daki ve Avrupa’daki milliyetçi akımlarda yavaş yavaş Ermeniler arasında boy vermeye başladı. Bu sorun; 1877-78 Osmanlı- Rus Savaşı ve ardından yapılan Ayestefanos Antlaşması sonucu adeta Ermeni sorunu şeklinde ifade edilmeye başlandı. 1880’li yıllarda Rusya, Osmanlı’ya karşı Ermeni milliyetçiliğini organize etmeye başladı. Giderek farklı politik gruplar örgütlemeye başladı. Bazı Ermeni milliyetçiliği güden gruplar Ruslar’ın desteği ve Osmanlı Sarayı’ndaki yandaşlarınında da yardımı ile ayaklanma girişimlerine başladılar.
Bu sırada Osmanlı tahtında 2. Abdülhamit vardı. Ermeniler’in hareketlenmelerine karşı Abdülhamit yöredeki Kürt aşiretlerinin Ermeniler’e karşı besledikleri düşmanlık duygularına seslenerek onları örgütledi. Bu örgütlenmeye “Hamidiye Alayları” adı verildi. 1894’de Sason’daki Ermeniler Osmanlı’ya vergi ödemeyi reddederek ayaklandılar. Ayaklanma Hamidiye Alayları kanalı ile bastırıldı. Çatışma aylarca sürdü iki taraftanda çok insan öldü. Köyler ve mezralar günlerce yandı.
1915 de 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu itilaf devletleri tarafından işgal edildi. İngilizler İstanbul’u, Fransızlar Adana, Antalya, Gaziantep’i, Yunanlılar İzmir’i işgal ettiler. Çarlık Rusyası’da doğudan işgale başladı. Kars, Erzurum, Erzincan işgal edildi. Daha önce hazırlanıp örgütlenen Ermeniler’de Ege ve İstanbul’da Rumlar’ın yaptığı işgal kuvvetleri ile birlikte işgale silahlı olarak katıldılar. Kafkasya’da yani Ermenistan’daki Ermeniler Osmanlılara karşıRus işgal ordusuna yardım için gönüllü Ermeni Taburları kurdular. Anadolu’da yaşayan Ermeniler’den asker toplayarak yöredeki Müslüman nüfusa karşı eylemlere giriştiler. Osmanlı Hükümeti cephe gerisindeki bu tehlikeyi önlemek için yani Anadolu’da yaşayan Sivas, Kayseri, Malatya’da v.s. yaşayan Ermeniler’i işgalci Ruslar’ın yedek askeri deposu olmaktan çıkarmak için çıkarılan bir kanun ile bu yöredeki Ermeniler’i Rus Cephesi’nden Batı Anadoluya, İstanbul’a, o zaman Osmanlı toprağı olan Suriye ve Filistin’e göndermeye çalıştı. Dünyanın hangi devleti olursa olsun savaş koşullarında işgalci ile işbirliği yapanlar için benzer bir uygulamayı yapar. Kendine göre tedbir alır. Ne yazıkki, savaş koşullarında savaş kanunları geçerlidir.
Osmanlı yıkılıp Cumhuriyet kurulduğu halde yaklaşık 90 yıldır her fırsatta dış politikada Türkiye Cumhuriyeti’nin önüne getirilen “ErmeniSoykırımı”, “tehcir” iddiası bu olaydan kaynaklanmıştır.
Bu nüfus nakil işlemi savaş şartlarında çok sağlıklı yürümemiş olabilir. Savaş şartlarında bölgede ölüm-kalım olaylarıda sıkça yaşanmış olabilir. Her ülkenin tarihinde benzer hazin olaylar yaşanmıştır ve ne yazık ki yaşanmaya devam ediyor. Irak’ı bomba yağmuruna tutan ve yaklaşık 2 yıldır sistemli olarak adam öldüren ABD, İngiltere ve bu koalisyonda yer alan ülkelerin savaş suçlusu olduğunu “Ermeni Soykırımı” iddiası sahipleri neden yapmıyor. ABD ve Avrupa’daki Ermeni diasperasının neden gıkı çıkmıyor. 1860’da OsmanlıRus savaşında 1,5 milyon Çerkes’in öldüğü tesbit edilmiş. Ama Rusya’yı “Çerkes Soykırımı” yapmakla suçlayan yok. Cezayir’de binlerce insanı katleden Fransa’ya “Cezayir Soykırımcısı” diyen yok. 250 bin Çingeneyi katleden Yahudi ve Çingene katliamcılarına Soykırımcı diyen yok. Üstelik bu adını andığım ülkelerin parlementoları TürkiyeCumhuriyetini hemde kendi yıktığı Osmanlı İmparatorluğu’nun işlediği suçtan dolayı “Ermeni Soykırımcısı” ilan ediyorlar.
Ermeniler’in soykırımı adı verilen bu zorunlu göç olayında ölen Ermeniler’in sayısı bugün de Türklerle-Ermeniler arasındaki önemli tartışma konusudur. Bazı tesbitçiler, bu olayda 100 bin ile 600 bin kişinin öldüğünü iddia ediyor. Halbuki bu olayda ölen Ermeni sayısı 10 bin civarındadır. Üstelik savaş şartlarında her iki kesimin karşılıklı gerçekleştirdiği bir olay söz konusudur. Bu olay Türkiye ile Ermeniler’in arasını açmak için sürekli ısıtılıp siyasette kullanılıyor. Böyle oluncada en çok Türkiye’de yaşayan Ermeniler bu durumdan huzursuz oluyor.
Ermeniler, 1918’de Gürcüler veAzeri Türkler’le birlikte Transkafkasya Federal Cumhuriyetini kurarlar. Ama kısa zaman sonra bu oluşum dağılır. 1918 Mayısında ise, Ermeni Cumhuriyeti kurulur. Buda kısa ömürlü olur. 1920 de ise Sovyet Ordusunun işgal ettiği Ermenistan, Azerbeycan ve Gürcistan ile birleşir. 1936’daki yeni Sovyet Anayasası ile, Ermenistan’a Sovyetler Birliği özerk bir Cumhuriyet statüsü verir.
Türkiye Cumhuriyet döneminde, Lozan Antlaşması statüsüne bağlı olarak Ermeniler, Rumlar gibi azınlık haklarına sahipler. Bu antlaşma çerçevesinde serbestçe faaliyetlerini sürdürüyorlar. Kendi dillerinde okullarında eğitim yapıyorlar. Kendi dillerinde yayın yapabiliyorlar. Vakıf malları kanunların güvencesindedir. Bu haklar politik gelişmeler ve politik hesaplaşmalar dışında uygulanmaya çalışılıyor. Bu hakların sağlıklı uygulanması; Türk-Ermeni ilişkilerinin dış politikadaki seyrine bağlı olarak çalışıyor.
ERMENİLER’DE DİL
Ermeni nüfusu; 1935 Genel Nüfus Sayımları’nda; 57 bin, 1950 Genel Nüfus Sayımları’nda; 52 bindir.Bugün ise yaklaşık; 60 bin Ermeni var. Nüfus artışı olmayıp azalmasının sebebi ise, Türk-Ermeni dış politikasındaki gel-gitlere bağlı gerçekleşen göçlerdir.
Türkiye’de Ermeniler daha çok İstanbul’da, –Kurtuluş, Samatya, Adalar’da yaşıyorlar. İstanbul dışında; Kayseri, Kastamonu, Malatya, Mardin, Diyarbakır, Amasya, Elazığ, Hatay, Sivas, Yozgat veTokat’ta yaşıyorlar. Türkiye’den yurt dışına göç ise, Amerika, Kanada, Fransa’ya olmuştur.
Ermenilik etnik yani ırka dayalı bir ayrım. Ermeniler, Ermenice konuşuyor. Ermenice, Hint-Avrupa dil gurubunun bir kolu. Ermenice’de, Yunanca, Farsça, Arapça, Türkçe, Süryanice sözcükler olmasına karşın kökeni bilinmeyen kelime yüzdesi %60’ın üstünde bulunuyor. Batı Ermeni lehçesi, Osmanlı Türkçesine, Doğu Ermeni lehçesi ise Azeri Türkçesine sentaks bakımdan uyumlu kabul ediliyor.
Ermeni alfabesi, 38 harften oluşuyor. 31’i sessiz 7’si ise sesli harften ibarettir. Ermeni alfabesi, 406 yılında Aziz Mesrop Maştotz tarafından türetilmiştir. Günümüze ulaşan en eski yazmalar 9. 10. yüzyıldan kalmıştır. Alfabede kullanılan yazı dile özgü Mesopian yazısıdır.
ERMENİLER’DE DİN
Ermeniler’in, son yıllarda çeşitli nedenlerle din değiştirenlerini saymazsak inançları Hıristiyanlık’tır. Ermeniler Ortodoks Hıristiyan inancına mensuplar. Ermeniler’de 3 farklı Hıristiyanlık var. Ortodoks Hıristiyanlığın değişik yorumları var. Ermeniler’in, bir kısmı Gregoryen Ortodoks Hıristiyan’lar. Bu kiliseye Monofizit Ermeni Apostolik Kilisesi’de deniyor. Ermeniler’in çoğunluğu Gregoryen Ortodoks Hıristiyan’dır. Bu kilisenin merkezi İstanbul Kumkapı’da bulunuyor. Patriklik Kumkapı’dadır. Bu Patriklik bağımsız Monofizit kilisedir. Buna bağlı; İskenderun, Diyarbakır veKayseri’de kiliseler bulunuyor.
Ermeniler arasındaki diğer kilise ise; Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı Katolik Kilisesi’nin Ermeni koludur. 1830’dan beri bu kilise Roma’ya bağlıdır. Bu iki kilise dışında bazı Ermeniler’de Protestan Hıristiyan’dır.
Gregoryan Ortodoks Kilisesi Ermeniler’in ulusal kilisesi sayılıyor. Ermeni Kilisesi Kadıköy’de 451 yılında, Dvin Konsili’nde ise 506 yılında benimsenen Hz. İsa’nın kişiliğinde iki doğasının olduğu yolundaki kararı kabul etmeyerek O’nun yalnız Tanrısal doğası olduğu görüşünü savunan Monofizit anlayışa katıldı. O tarihten sonra Ermeni Ortodoks Kilisesi, Gregoryen adını alır.
Ermenilerde en yüksek dini makam, “katağikos” makamıdır. Erivan’daki Açmiadzin Manastırı günümüzde bütün dünya Ermenilerinin katağikosu kabul ediliyor. Lübnan’daki ise, Katolik Ermeniler’in Patriği ya da “Klikya Katağikosu” kabul ediliyor. Klikya, Erivan’a dinsel açıdan bağlı ama özerk bir kilisedir. Bu ayrım tüm Ermeniler arasında görülüyor.
Ermeni Protestanların ise İstanbul’da iki kilisesi var. Beyoğlu ve Gedikpaşa’da bulunuyor. Gedikpaşa ErmeniProtestan kilisesinin cemaatini; Ermeni, Kürt, Türk, Süryani, Fars’lılar ve turistler oluşturuyor.
Ermeniler, bugün Türkler’le barış içinde yaşamak istiyor. Yurt dışına giden Ermeniler’in bir kısmı tekrar Türkiye’ye dönüyor. P. A. Andrews, Türkiye’de Etnik Gruplar kitabında Lozan Antlaşması ile ilgili olarak Ermeniler için su tesbiti yapıyor, “Bugünkü konumlarının temelinde resmen tanınmış bir azınlığa sağlanan imtiyazlar yatmaktadır. Bu imtiyazlar, Piskoposluğun sürmesi, mal mülk güvenliği, özel okul açılabilmesi ve Ermenice konuşabilme ve yayın yapma özgürlükleridir.”(1)
Ermeni cemaatinin İnsan Hakları Derneği Azınlık Raporunda; “33 kilisesi, 17 ilkokul, 9 ortaokul ve 5 lisede 5 bine yakın öğrencisi eğitim görmektedir. 2 hastane, 2 yetimhane ve 16 mezarlığı olan cemaatin, ikisi günlük gazete (Marmara ve Jamanak) biri haftalık (Agos) diğerleri daha uzun pariyodlu (Kulis, Hobina, Surp Pirgiç, Şoğogat, Jbid, Nor San) olmak üzere 9 yayını yayınlamaktadır.” diyor.
Türk ve Ermeni toplumu; Ermeni Patrikliğininde zaman zaman ifade ettiği gibi; geçmişte yaşanan olumsuzlukların tarihe bırakma düşüncesindedir. Ama bu niyet Ermeni diasparası tarafından zaman zaman engellenmeye çalışılmaktadır. Ermeniler’in diaspora ile bağlarının sürmesi Türk toplumu ile uzlaşmayı ve entegrasyonu zorlaştırmaktadır. Türk toplumunda da münferitte olsa olay zaman, zaman tetiklenmektedir. İki toplum için barış içinde yaşamanın yolu karşılıklı atılacak olumlu adımlarla gerçekleşebilir.
Bu anlayışın olumlu örnekleri geçmişte yaşanmıştır. Günümüzde de yaşamaktadır. Tarihte birçok kişinin Türk mü? Ermeni mi? olduğu bilinmemektedir. İşte Mimar Sinan, işte Agop Dilaçar, işte Balyan Ailesi, son Osmanlı meclisinde 30 civarında Ermeni milletvekili bulunuyor. Cumhuriyet döneminin ilk Hıristiyan milletvekili Berç Keresteciyan’dır. Kurtuluş Savaşında Fransız vapur müdürü Kalçi Efendi Kuvayi Milliyecilere söyle demiştir.“Sizi haklı buluyorum, mücadelenizin büyüklüğünü biliyorum. Bu toprağı severim. Ailem burada yaşadı ve mutlu oldu. Son vapurda elimden çıkıncaya kadar sizinle çalışacağım.”
KAYNAKLAR
• Taner Akçam, Ermeni Sorunu, 1996 İstanbul
• P.A. Andrews, Türkiye’de Etnik Gruplar 1992 İstanbul
• Hale Soysü, Kavimler Kapısı, 1992 İstanbul
• A. T. Önder, Türkiye’nin Etnik Yapısı 1999 Ankara
• O. Türkdoğan, Etnik Sosyoloji 1997 Ankara
• Birikim Dergisi S.71-72 1995 İstanbul
• Cenani Gürbüz, Develi ve Ermeniler Ankara, 1996
• Ergun Hiçyılmaz, İstanbul Azınlıkları, 1993 İstanbul
• Prof. Dr. Nejat Göyünç, Osmanlı İdaresinde Ermeniler 1983 İstanbul
• Ramazan Tosun, Kayseri’de Ermeni Olayları 1997 Kayseri
• Elçin Macar, İstanbul’un Yok Olmuş İki Cemâati, 2003 İstanbul
• Ayhan Aktar, Varlık Vergisi 2001 İstanbul
• Gerard Libaridian, Ermenilerin Devletleşme Sınavı 2003 İstanbul