Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

Çerkesler/Gürcüler

ÇERKESLER

ÇERKESLER

 

Çoğu kimse “Çerkes” denilince Çerkes tavuğu, Çerkes halk oyunları, belki bir kısmıda Çerkes Ethem veŞeyh Şamil’i anımsayabilir. Ama onların toplumsal özellikleri hakkında yeterli bilgi sahibi değildir.

Çerkesler bize Osmanlı’dan kalan bir toplumsal mirastır. Çerkeslerin anavatanı Kafkasya’dır. Kafkasya, tarih boyunca hep çeşitli devletlerin egemenlik kavgalarının verildiği bir coğrafi bölgenin adıdır. Batıda Karadeniz, doğuda Hazar Denizi, güneydeTürkiye, İran, Azerbaycan, Kuzeyde ise, Rusya yer alıyor.

Çerkesler 1860 larda bitip tükenmeyen Osmanlı-Rus savaşlarında Osmanlı’dan yana tavır alırlar. Bu savaşta Osmanlılar yenilince onların tarafını tutan Çerkesler, Kafkasya’dan zorunlu göçe başlarlar. Göç, Anadolu’ya, Balkanlara ve Ürdün yönüne gider. Mısır ve Suriye’yi de kapsar.

Çerkesler, Grek mitolojisi kaynakları Sindo-Meot kavimlerinden olduklarını, Çerkes adınında Kerket’ten türediğini yazarlar. Kendilerine Adıgeler’de diyen Çerkesler, Adige kelimesinin, öbür taraf, Karadeniz tarafında oturanlar, Adıgeliler, Karadenizliler anlamına geldiğini ifade ediyorlar.

1860’daki Osmanlı-Rus Savaşı ardından 1868’de Çerkes beylerini dize getirmek için yapılan reformlarla sürüyor. Bu durumunda göçe katılımda etkisinin olduğu gözleniyor. Kafkasya’daki Çerkes nüfusun %80’i bu zorunlu göçe tabi olur. Kaynakların verdiği bilgilere göre; 500 bin ile 1.500 bin arası kişi göçe katılır.

Çerkesya’da yaşanan bu göç olayı dünyada ender rastlanan bir göçtür. Bugün bile anavatandan daha çok Çerkes anavatan dışında yaşamaktadır. Türkiye’de yaşayan Çerkes sayısı bile anavatan Kafkasya’dan daha çoktur.

Çerkesleri; sosyolojik olarak bugün bile henüz millet ya da milliyet olarak nitelemek zor gözüküyor. Çünkü Çerkes adeta bir üst kimliktir. Bu üst kimlik, ya da şemsiye altında 50 civarında boy var. Bunlardan bazıları; Abhaz, Oset, Ibıh, Kabartey Balkar, Şapsığ, Çeçen, Bjedug, Besleney, Cemguy, Çeçen v.s. adlarını taşıyor. Çerkesce diye bir millet ya da milliyet yok. Bu saydığım ve sayamadığım bütün boylar dışa karşı kendilerine Çerkes diyorlar. Ama kendi aralarında boy adları öne çıkıyor.

Çerkesce diye konuşulan bir dilde yoktur. Adı geçen tüm boyların kendi ana dili var. Kendi aralarında dil bilenleri birbiri ile anlaşıyorlar. Ama ortak bir dilleri yok. Rusya’dakilerin ortak dili Rusça, Türkiye’dekilerin ortak dili Türkçe, Suriye’dekilerin ortak dili Arapça veya Fransızca, Ürdün’dekiler’in Arapça v.s.dir.

Çerkesce diye ortak bir dil henüz oluşmamış. Bu durum şöyle olabilirdi veya olur. Ya bu boy dillerinden biri tüm Çerkes boylarının ortak dili olabilirdi veya olabilir. Ya da boy dillerinin her biri ayrı ayrı dil olur. Ayrı etnik yapılar oluşturur.

Kısa zamanda bu iki olasılıkta zor gözüküyor. Çerkeslerin tarihlerinde alfabe çok değişmiş. Bir ara Arap alfabesi kullanılmış bir ara Latin alfabesi denenmiş. Grek alfabesi denendiği de olmuş. S.S.C.B. döneminde Kiril alfabesi uygulanmış. Kafkasya mitolojide diller ülkesi olarak tanıtılıyor. Kafkasya’da ki Çerkesya bu durum için tipik bir örnek. Her boyun, kabilenin bir ayrı dili var. Adeta her köyün ayrı bir dili var. Çoğunun adı literatürde bile yok.

Çerkesler, coğrafi olarak iki bölgede bulunuyor. ‘KuzeyKafkasya ve Güney Kafkasya. Kuzey Kafkasya’da; Abhazlar, Adıgeler, Ubıhlar, Kabarteyler, Çeçenler, Dağıstanlılar, Osetler, Karaçaylar v.s. Güney Kafkasya’da ise; Gürcüler, Lazlar, Ermeniler ve bu bölgede yaşayan diğer Çerkes boyları. Adıge etnik kökenli halklar olarak ise; Şapsığlar, Abhazlar, Bjeduglar, Kaberteyler, Cemguylar veBesleneyler sayılıyor. Örneğin; Çerkes Ethem Adıgelerin Şapsığ boyunun Dipsov ailesine mensuptur. Üç kuşak Çerkes, Rusya’ya karşı özgürlük ve bağımsızlık için savaştı. Bu uzun ve kanlı savaşta yaklaşık bir milyona yakın Çerkes öldü. Anadolu, Balkanlar, Suriye ve Ürdün’e gidenlerinde bir kısmı yollarda öldü. Bugün Ürdün’de yaklaşık 60 bin, Suriye’de 40 bin, İsrail’de ise 5 bin civarında Çerkes yaşadığı tahmin edilmektedir. Balkanlar’dakiler ise Avrupa devletlerinin istememesi üstüne tekrar Anadolu’ya sürülmüştür. Bu sıradada onbinlerce Çerkes yollarda ölmüştür.

 

 

OSMANLI ÇERKES İLİŞKİLERİ

 

Ürdün’e, Suriye’ye giden Çerkesler gibi Osmanlı’ya gelenlerde kısa zamanda Saray ile iyi ilişkiler kurmayı başarmış ve devlet erkinde yeralmışlardır. Yaklaşık 500 yıldır Türkmenler’le didişmeyi kendine meslek edinen Osmanlı yönetimi, Osmanlı-Rus Savaşı’nda kendi safında yeralan Çerkeslere devletin kapılarını açmıştır. Kısa zamanda Çerkesler Osmanlı Sarayı’nın yönetiminde yer almayı başarmışlardır.

Çerkesler ülkenin; Bolu, Adapazarı, Bilecik, Bursa, Balıkesir, Eskişehir, Manisa ve bu saydığım illerin birçok ilçesine olduğu gibi Orta Anadolu’da da başka Kayseri-Uzunyayla olmak üzere Adana, Sivas, Tokat, Sinop, Amasya, Çorum, Yozgat, Maraş, Samsun gibi yerleşmelerine yerleştirilmişlerdir.

Bugün Türikye’de Çerkeslerin nüfusunun yaklaşık bir milyondan başlamak üzere çeşitli rakamlar verildiğini görülüyor. 1970’li yıllarda yapıldığı söylenen bir araştırmaya göre ülkemizde 900 civarında Çerkes köyü bulunduğu ifade edilmektedir. Türkiye’de yaşayan bugünkü Çerkes nüfusununda anavatanları Kafkasya’dan daha fazla olduğu biliniyor. Bu sayı ise tahminen 1 milyon nüfus civarındadır.

S.S.C.B. döneminde kurulan Çerkes-Adıgey Özerk Bölgesi  1924’e  kadar  Kuban  Eyaletine,  1934’e  kadar Kuzey Kafkasya eyaletine, 1937’ye kadar Azak Eyaletine, 1991’e kadar ise Krasnodar Eyaletine bağlı kalır. 1991’de ise Rusya Federasyonu’na bağlanır. Karaçay Çerkes Cumhuriyeti, Kabartey Balkar Cumhuriyeti, Abhazya Cumhuriyeti’nin kaderide benzer şekilde gelişmiştir.

Osmanlı ile iyi ilişkilerini feodal bağımlılık vefa yiğitlik temaları ile açıklayan Çerkesler arasında; Soylular, Köylüler ve Köleler kadim sınıflamasının bazı izlerinin bugün bile görüldüğü belirtilirse abartılmış sayılmaz. Bugün bile, her Çerkes nerede ise çoğunlukla hangi soya boya ait olduğunu bilir. Aynı soydan herkes birbirinin akrabası sayılır. Ama aralarında evlenme yasağı uygulanır. Soylular, kölelerle v.s. evlenemez. Bu anlayaşın bugün bile izleri görülmektedir.

Çerkeslerin İslamiyet ile ilişkileri Osmanlı ile ilişkilerle birlikte olur. Buda yıl olarak yaklaşık 1600-1700 yıllarında olur. Çerkesler önceleri çok tanrılı dinlere inanırlar. Bunu Hıristiyanlık izler. 1700’lerde bazı bölgelerde Hıristiyanlık bazı bölgelerde ise yaşayan Animizin yerini İslamiyet’e bırakır.

Çerkesler, İslamiyet ile Osmanlı’nın Hanefi İslami resmi mezhebi olarak tanıdığı dönemde tanıştıkları için doğal olarak Hanefi İslamı benimserler. Ama anavatandakilerin çoğunluğu Hıristiyan’dır. Son yıllarda anavatanda da Çerkesler’in çoğunluğu İslamiyet’i kabul etmiştir.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE ÇERKESLER

 

Çerkesler, Anadolu’nun 140 yıllık misafirleridir. 1860 yılından önce anavatanları Kafkasya’da yaşıyorlar. Çerkesler kendilerini “Türk” olarak kabul etmiyor. Yaşlı ve okuma-yazması olmayan Çerkesler Türkçe bilmiyorlar. Kendilerini Türk ya da Rus olarak görmüyorlar. Biz “Çerkesiz” ya da “Adıgeyiz” diyorlar. Bundan sonra ise hangi boya ya da soya bağlı ise o soy adı ile kendilerini tanıtıyorlar. Osetim, Abhazım, Çeçenim, Kabarteyim v.s.

Çerkesler, Türkler ile olan 140 yılın yaklaşık 60 yılını Osmanlı döneminde yaşamışlar 80 yılı aşkın bir zamandırda Cumhuriyet döneminde yaşıyorlar. Çerkesler 140 yıldır esas olarak Osmanlı ve Cumhuriyet yönetimi ile iyi ilişkiler içinde bulunuyorlar. Bu uyumlu ilişki Kurtuluş Savaşı şartlarında “Anzavur Ahmet” ve “Çerkes Ethem Olayı” nedeni ile küçük bir sarsıntı geçirsede fazla uzun sürmedi. Merkezi otorite ile ilişkiler düzeldi.

Bu yaşanan 140 yılda Çerkesler Osmanlı ile kurdukları iyi ilişkileri Cumhuriyet döneminde de devam ettirdiler. Osmanlı ile kurulan iyi ilişkiler sonucu Osmanlı’da hem asker hemde sivil bürokraside önemli mevkilere geldiler. 1. Dünya Savaşı ve ardından Kurtuluş Savaşı şartları geldiğinde MustafaKemal ve çevresinde hayli Çerkes kökenli asker-sivil bürokrat devlet yönetiminde yer almıştı. Bu daha sonrada devam etti. Bunlardan bazılarını saymak gerekirse; Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, General Cemil Cahit Poydemir, Recep Peker, Bekir Sami Kunduk, İbrahim Sureyya Yiğit, Ömer Mümtaz Tanbiy, Hakkı Behiç, Teşkilatı Mahsusa’nın kurucusu Kuşçubaşı Eşref, Mustafa Kemal ile Amasya buluşmasını gerçekleştiren Karzeg Salih Paşa, Yusuf İzzet Paşa, Hakkı Münse, Ali Sait Akbaytogan, Deli Halit Paşa, Salih Berzeg Paşa v.s.

Kurtuluş Savaşı tarihinde; İngilizler’in yönlendirmesi sonucu; “Şarkı Garip Çerkesleri Temini Hukuk Cemiyeti’nin 19 yöreden 17 ayrı kabileden temsilcinin 24 Ekim 1921’de İzmir’de yapılan, Yunan İşgali’ni öven ve İttihat Terakki’yi eleştiren toplantı sayılmazsa Çerkesler Kuvay-i Milliye’nin yanında yer almıştır.

Osmanlı’dan önemli ayrıcalıklar elde etmiş Çerkesler için Osmanlı’ya, hilafete, saltanata karşı tavır almak kolay olmamıştır. Anzavur Ahmet Olayı; Padişaha, hilafete, saltanata bağımsızlılığı ya da sedakati gösteren bir davranış olsa gerektir.

Çerkesler, bugün bazı kaynakların yazdığına göre bir milyon nüfusu olan Osmanlı ile kurulan iyi ilişkileri Cumhuriyet döneminde de sürdüren merkezi otorite ile uyumlu kendi anavatanından çok ülkemizde yaşamayı tercih etmiş bir toplumdur.

Çerkeslerin Osmanlı’da olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de devleti sahiplenme konusunda, devletimizi ve ülkemizi sevme, sayma konusunda aynı özelliklerini devam ettirdiklerini söyleyebiliriz.

Ülkemizde yaşayan Çerkeslerin 140 yılda Çerkes olmaktan çok Türkleştikleri’de söylenebilir. Çünkü Çerkes nüfusun %80’inin Çerkesce yerine Türkçe’yi kullandıkları ve anadili olan Çerkesce’yi konuşma işini %20’lik yaşlı kesime bıraktıklarını yazarsak bu abartı sayılmaz. Bu nedenle son günlerde TRT tarafından Radyo ve TV’de başlayan Çerkesce anadilde yapılan yayınlar başlayınca bazı Çerkesler bile şaşırıp kalmışlardır. Yayınlara ilgi ise beklenenin çok altında olmuştur.

Ülkemizin toplumsal renklerinden birini oluşturan Çerkezlerin azınlık bir toplumsal kesim olduğunu söyleyebiliriz. Ama oldukça şanslı, adeta ayrıcalıklı bir azınlık ya da toplumsal rengimiz olduğunuda ifade edebiliriz. Bu toplumsal rengimizin kendi kültürel özelliklerini yaşamak istemesi kadar doğal birşey olamaz. Ama bu hassas özellik asla bazı olumsuz amaçlar için kullanılıp siyasallaşmamalıdır. Bu özelliğin siyasallaşması öncelikle Çerkeslerin merkezi yönetim ile kurulmuş olan olumlu ilişkisini bozacağı unutulmamalıdır. Bu örnek toplumsal ilişki bozulursa bunda en çok Çerkeslerin rahatının kaçacağı ortadadır. Bu toplumsal “büyü”yü bozmaya çalışan kesimlere meydan verilirse bu işin faturası ağır olabilir.

 

 

 

KAYNAKLAR

 

•    Sula Benet, Abhazlar, 1994 Ankara

•    Hayri Ersoy Çerkeslerin Tarihi 1996 İstanbul

•    P.A. Andrews, Türkiye’de Etnik Gruplar 1992 İstanbul

•    Hale Soysü, Kavimler Kapısı, 1992 İstanbul

•    A. T. Önder, Türkiye’nin Etnik Yapısı 1999 Ankara

•    Orhan Türkdoğan, Etnik Sosyoloji 1997 İstanbul

•    M. İzzet, Kafkas Tarihi, 1980 İstanbul

•    İslam Ansiklopedisi. Çerkesler Maddesi, 1960 Ankara

•    Murat Bujedug Sürgün Halk Çerkesler Birikim S. 71-72 1995 İstanbul

•    Özdemir Özbay, Kuzey Kafkasya, 1995 Ankara

•    Son Ubıh, Bağrad Shinkaba, 2000 İstanbul

•    Muhittin Ünal, Kurtuluş Savaşında Çerkeslerin Rolü, 2000 Ankara

•    Ali Kasuman, Çerkes Soykırımı, 1995 Ankara

•    Yaşar Bağ, Çerkeslerde Kültür Din Tanrı, 1997 İstanbul

•    Yaşar Bağ, Çerkezler, 1999 Ankara

•    Nawko Abdullah, Çerkesce Mevlid, 2000 Ankara

        

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GÜRCÜLER

 

Kim bu Gürcüler? Halk arasında söylenen bir mani var. Nakarat kısmında; “dil bilmez Gürcümiyem” diye geçiyor. Burada Gürcü’nün dil bilmediği için küçümsendiğini görüyoruz. Yani Türkçe bilmediği için küçümsendiğini görüyoruz. Ama aynı zamanda kendi aralarında konuştukları bir dillerininde olduğunu öğrenmiş oluyoruz.

Evet Gürcüce diye bir dil var. Gürcüce konuşan bir toplumsal rengimiz de var. Bunlar Laz değil, Rum’da değiller. Çerkes’lere komşular ama Çerkes’te değiller. O halde kim bu Gürcüler? Gürcü’lük etnik bir ayrım. Dinsel ayrım değil. Etnik bir renk. Gürcüler Kafkasya’nın eski halklarından sayılıyor. Karadeniz Kafkasya’ya komşu olduğu için Gürcüler’in bir kısmı Karadeniz’de yaşıyor. Gürcü denilince Karadeniz ve Artvin ilk akla gelen coğrafi bölgedir.

 

GÜRCÜLER’İN KISA TARİHİ

 

Gürcüler ayrı bir halk olarak Kafkasya’nın eski halklarından sayılıyor. Ayrı dilleri, ayrı alfabeleri kendilerine özgü bir tarihleri var.

Gürcüler kendilerine “Kartveli”de diyorlar. Kart, Svan-Megrel boylarının ortak adı sayılıyor. Gürcüce, uluslaşma sürecinde bir dizi boyun ortak dili olmuş. 4. yüzyılda Hıristiyanlık’la tanışmışlar. 5. yüzyılda Ortodoks Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmişler. 13. yüzyılda Katoliklik inancıda Gürcüler arasında yayılır. Bizans öncesi kurulan devletlerle İran’da kurulan Sasani devleti ile yoğun tarihsel ilişkiler yaşarlar. Savaşlar barışlar birbirini izler. Bir dizi tarihsel gelgitler olur.

Gürcüler, ülkemizde Artvin, Ordu, Samsun, Sinop, Sakarya, Bolu, Kocaeli, Bursa, Balıkesir gibi yörelerimizde yaşarlar. Artvin’in, Ordu’nun, Samsun veSinop’un; Şavşat, Hopa, Borçka, Fatsa, Gerze gibi ilçelerinde de önemli oranda nüfusları vardır. Gürcistan ülkemizin Kuzey-Doğu kamşusudur. Ülkemiz içinde bulunan Gürcü yerleşim yerleride adeta Gürcistan’ın ülkemizdeki coğrafi ve toplumsal uzantılarıdır.

Gürcüler’le Osmanlılar’ın tanışması FatihSultan Mehmet dönemine rastlar. Kafkasya hakimiyeti nedeni ile bitip tükenmeyen Osmanlı-Rus Savaşları sırasında Gürcistan 16. yüzyılda Osmanlı’nın eline geçer.

Gürcistan’ın batısındaki Acarlar ve doğusundaki İngilolar 16. 17. yüzyılda Osmanlı hakimiyetinde iken Hıristiyanlıktan, Müslümanlığa geçmişlerdir. Osmanlı bölgede hakimiyet kurduktan sonra Çıldır Eyaleti adı ile bir eyalet kurdu. Bu gelişmeler Gürcüler’in İslamiyet ile tanışmalarını sağladı. Önce bey kesimi daha sonra süreç içinde halk kesimi İslamiyeti zorla kabul etti. Ama yine de OrtodoksHıristiyan Gürcüler ile Müslümanlığı seçen Gürcüler arasındaki dinsel rekabet uzun yıllar devam etti. 16. yüzyılda İslamiyet ile tanışan Gürcüler’in İslamlaşması yaklaşık 2. yüzyıl devam etti. Bölge halkı ancak 18. yüzyılda Müslümanlaştı.Böyle olunca Ortodoks Hıristiyan kültürünü Gürcüler bir anda silip atamazdı. Bu halkın tarihi Ortodoks Hıristiyan kültürüdür. 19. yüzyıla geldiğimizde İslamiyet bölgede “Dil Gürcülüğü” dışındaki Gürcülüğü önemli ölçüde yok eder.

Kamuoyunda; “93 Harbi” olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu yenilgiye uğradı. Bu olay üstüne savaşta Osmanlı’nın yanında yer alan Gürcüler için büyük bir zorunlu göç başladı. Müslüman ve Katolik Gürcüler’in Karadeniz kıyı şehirlerine yerleşmeleri böyle başladı. Batum’dan Balıkesir’e dek; Artvin, Samsun, Ordu, Sinop, Bolu, Sakarya, Kocaeli, Bursa ve yörelerinde ayrı ayrı Gürcü köyleri böyle oluştu.

Osmanlı Kafkasya hakimiyeti nedeni ile 1865’lerde Çerkesleri, 1977-78’de de Gürcüleri saraya misafir etti. Artık Balkanlar’dan gelen ve Osmanlı sarayında önemli bir hakimiyet kuran Sırp, Hırvat, Boşnak paşalar ve Valide Sultanlar Kafkasya’dan gelen Paşa ve Valide Sultanlara yerini bırakmaya başladı. Osmanlı Kafkasya’dan gelen bu kaderdaşlarına kapılarını ardına dek açtı dersek abartılı sayılmaz. Saraydaki kurulan bu iyi ilişkinin bir geleneğe dönüşüp Cumhuriyet döneminde de devam ettiğini yazmak gerçeği yanlış ifade sayılmaz.

Bu göçler nedeni ile yaklaşık 400 bin Gürcü göçmenin Osmanlı’ya sığındığı yazılır. Osmanlı’nın 1915’de Batum’a yaptığı akınlarda Çoruh vadisinde Ruslar 52 bin kişiden 45 bin kişiyi öldürür. Çoruh’ta 7 bin kişi sağ kalır. Ruslar savaşın ardından büyük bir Gürcü katliamı gerçekleştirir.

 

 

GÜRCÜLER’DE DİL

 

Türkiye’de son 30 yıldır yapılan nüfus sayımınında Türkçe dışında konuşulan diler sayılmıyor.

Türkiye’de yaşayan Gürcüler’in konuştukları dil çoğunlukla Türkçe’dir. Gürcüce bilenler nüfusun küçük bir azınlığını oluşturuyor. Gürcüce, (Kartuli-ena) Güney Kafkas’yada İber Kafkas dil ailesinin dilidir. Öteki bileşenleri; Lazca, Mingrelian veSvanetianca’dır. Türkiye’de; Gürcüce’nin Gurian lehçesi, Acar lehçesi gibi farklı lehçeleri konuşanlar da var. 1965 Genel Nüfus Sayımlarında 83.306 kişinin Gürcüce konuştuğu tesbit edilmiştir.

Gürcistan SSCB’nin dağılmasından sonra bağımsız devlet oldu. Nüfusunun yaklaşık; 5,5-6 milyon olduğu kabul ediliyor. Türkiye’de ise Gürcü nüfusun; 500 bin ile 600 bin arasında çeşitli tahminler yapılmaktadır. Gürcüler’in en yoğun yaşadıkları iller; Artvin, Ordu, Adapazarı, Bursa, Samsun, Giresun son yıllarda göçler nedeni ile belkide en çok Gürcü’nün yaşadığı yer, İstanbul veAnkara’dır.

Gürcüler’in alfabesi farklıdır. Kiril Alfabesi’ne benzeyen bir alfabeleri vardır. Gürcüler toplumsal olarak olduğu gibi dil olarakta Osmanlı’dan beri merkezi otorite ile olumlu ilişkiler kurmuşlardır. Merkezi yapı, ile Osmanlı döneminde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de devlet ile önemli problemleri olmamıştır.

Gürcü alfabesi ile okuma yazma bilen Gürcü sayısı çok azdır. Evde kırsal yaşamda aile içinde Gürcüce öğrenenler okuma-yazma bilmediği için ömrü kısa olmaktadır. Gürcüler’in Doğunluğu kendini Türk sayar, hatta kendilerini “Türk-Gürcü” olarak tanımlarlar.

Gürcüler’in tarihi ile ilgili ilk Türkçe kitap 1960 yılında Bursa’lı bir Gürcü olan Ahmet Özkan (Melaşvili) tarafından “Gürcistan” adı ile hazırlanmıştır. Kitap hakkında Gürcü milliyetçiliği yapılıyor diye o yıllarda dava açılmıştır. Yazarı ise Bursa’da öldürülmüştür. “Kafdağı Müzik Topluluğu” adı ile bir müzik topluluğu kurup daha çok Gürcüce müzik yapan topluluğun yöneticisi İberya Özkan, Ahmet Özkan’ın oğludur.

Gürcü, tarihini, kültürünü, dilini, inancını tanıtmaya çalışan Çveneburi dergisi (Bizden,bizim gibi) 1977-79 yıllarında önce Stokolm’de yayına başlar. 1993’den beri ise Osman Nuri Mercan’ın yönetiminde İstanbul’da yayınlanmaktadır. Dergide Gürcü alfabesi ve grameride verilmeye çalışılmaktadır.

Son yıllarda Gürcü Tarihi ve Gürcülerin çeşitli özellikleri ile ilgili kitaplarda çıkmıştır. Bursa İnebolu Hayriye köyünden yetişmiş Hayri Hayrioğlu ve yazar Fahrettin Çiloğlu bunlardan bazısıdır. Ayrıca, “DEDANENA” adında Fahrettin Çiloğlu veRüya Özkan’ın hazırladığı Gürcüce alfabe kitabı bu konuda bir ilk sayılır.

 

 

GÜRCÜLER’DE DİN

 

Bugün Türkiye’de yaşayan Gürcüler esas olarak İslamiyet’in Hanefi inancındadırlar. Bunun dışında başka bir inançta kimse yok sayılır. Tabi İstanbul-Şişli / Bomanti’deki Ortodoks Hıristiyan Gürcü Kilisesi’nin minik cemaatini ve yıkık kiliselerini saymazsak.

Gürcüler; 4. yüzyıldaHıristiyanlık’la tanışırlar. V. yüzyılda Kafkasya’nın tümü olduğu gibi Gürcüler’de Ortodoks Hıristiyanlığı kabul ederler. 13. yüzyılda Katolik Hıristiyanlık’la da tanışırlar. 18. yüzyılda ise Osmanlı kanalı ile İslamiyet’i kabul ederler. Yani Gürcüler 2 yüzyıldır İslamiyet ile tanışmışlardır. İslamiyet onların 200 yıldır seçtikleri bir dindir. Gürcüler genel olarak Osmanlı’dan sonra Cumhuriyeti benimseyen laikliği benimseyen bir toplumdur.Bu durumu en bariz bir şekilde Artvin ve Fatsa’nın son 50 yıldır yapılan siyasi seçimlerdeki seçmen davranışında izlemek mümkündür. Gürcüler arasında aşırı şeriatçı İslamcı kişi ve grupları görmekte olasıdır. MustafaKemal Atatürk için; “Ben velati zina değilim” ben; “Selanikli değilim. Benim atalarım Batum’ludur.”deyip şeriatı savunan ve laiklik karşıtı tavrı nedeni ile TBMM’de dokunulmazlığı kaldırılan Refah Parti milletvekili Hasan Mezarcı’nın bir süre sonra ise kendini “İsa Mesih” ilan etmesi; kendi tarihi, Gürcüler’in dinsel tarihi açısından, din psikolojisi açısından, incelenmeye değer bir örnek olaydır.

Diğer bir sıradışı olayda türban takması ve Fazilet Partisi milletvekili olarak türban ile TBMM’de yemin etmeye kalkması ile olay haline gelen milletvekili MerveKavakçı’dır. Merve KavakçıGürcü’dür. ABD’de yaşamaktadır ve ABD vatandaşıdır. Babası ve yakın çevreside şeriatçı kesim içinde sayılır. Kendi akrabalarının yarısı hala Gürcistan-Batum kentinde yaşamaktadır ve Ortodoks Hıristiyan’dırlar.

Bugün Türkiye’de Gürcücülük şeklinde bir siyasi akım yoktur. Kendi kültürünü tanıtma, kendi tarihlerini öğrenme şeklinde yapılan kitap ve dergi çalışmaları var. Gürcücülük; siyasette hemşehricilik, hemşehri dernekleri, yöre dernekleri tarzında yaşamaktadır. DYP-RP’nin kurduğu koalisyon görüşmeleri sırasında görüşmeler tıkanınca DYP’den Hasan Ekici’ninRP’li görüşmecilerle Gürcüce konuşmaya başladığı ve bozulacak koalisyonun Gürcüce kurulduğu basın organları tarafından yazıldı.

Siyasi İslamcı akımların Türkiye’de Gürcüler arasında taraflar bulmadığı söylenirse eksik ifade edilmiş olunur. Refah ve AKP’ye bu toplumsal kesime ilgi bunun sonucudur.

Bugün Türkiye’de Ortodoks Hıristiyan Gürcü yok denecek kadar azdır. Bu kesim 1970’li yıllara dek İstanbul Bomanti’de kendi kiliselerinde ibadet yaparmış. Kilise bugünde açık ama cemaat çok küçülmüş. İbadet dili ise Fransızca T.C. vatandaşı din adamı olmadığı için Gürcüce ibadet yapılamıyor. Cemaatin sayısı ise toplam 100 kişiyi ya bulur ya bulmaz.

Türkiye’deki Gürcüler, Türk toplumu ile önemli ölçüde entegre olmuş bir örnektir. SSCB’nin dağılmasından sonra kapılar açıldığı halde Gürcüler Gürcistan’a yerleşme eğiliminde olmamışlardır. Türkiye’deki Gürcüler anavatanları olarak Gürcistan’ı değil Türkiye’yi kabul etmektedirler. Türkiye’deki Gürcüler anavatan olarak Gürcistan’a yerleşip-yerleşmemeyi gündemlerine bile olmamışlardır. Türkiye’yi kendileri için diaspora kabul etme eğilimlerine de karşı olmuşlardır. Bir tek aile bile Gürcistan’a yerleşmemiştir.

Türkiye’deki Gürcüler, devletin her kademesinde görev çok rahat görev almaktadırlar. Toplumda önemli yerlere hiçbir ayrıma tabi olmadan gelmektedirler. Bir zamanların Emniyet Genel Müdürü-İçişleriBakanı Sadettin Tantan’ın, Diyarbakır’ın efsane gibi anlatılan Emniyet Müdürü, Gaffar Okan’ın, yazar Hayati Asılyazıcı’nın, Net Holding’in sahibi ve Liberal Parti’nin BaşkanıBasim Tibuk’un, Türkülerin ustası Ümit Tokcan’ın, mafiya babası Dündar Kılıç’ın, Necmettin Erbakan’ın Gürcü olduğunu bilebilmek entegrasyonun düzeyi açısından önemli örneklerdir.

Gürcüler’in siyasal iktidarla, merkezi otorite ile Gürcü olmalarından kaynaklanan bir sorunları olduğu gözlemlenmiyor. Ama kendi kültürünü ifade biçimi açısından belki bazı eksiklikler olduğunu ifade etmek gerekebilir. Bu nedenle olsa gerek, bazı sosyologlar Türkiye’deki Gürcü meselesine etnik mesele yerine daha yumuşak bir tanım ile; “Kısmi etnik kimlik” adını verdiklerini görüyoruz.

 

 

KAYNAKÇA

 

•    Fahrettin Çiloğlu, Gürcülerin Tarihi, 1996 İstanbul

•    A. Tandilava, M. Vanilisi Lazlar’ın Tarihi, 1992 İstanbul

•    P. A. Andrews, Türkiye’de Etnik Gruplar 1992 İstanbul

•    A. T. Önder, Türkiye’nin Etnik Yapısı, 1999 Ankara

•    HayriHayrioğlu (Çev.) Gürcüstan Tarihi, 1997 İstanbul

•    Davit Marshall Lang, Gürcüler, 1997 İstanbul