12 İMAMLAR ve FAZİLETLERİ
22. Bölüm : 12 İMAMLAR ve FAZİLETLERİ
1. İmam Hz. Ali
Hz. Ali, Milâdi takvime göre 21 Mart 598'de (bazı kaynaklara göre 21 Mart 599’da) Mekke / Kabe’de doğmuştur. 24 Ocak 661 tarihinde ise, Abdurrahman İbni Mülcem-i Murâdî adlı bir Harici tarafından zehirli bir kılıçla şehit edilmiştir. (Kimi kaynaklar Hz. Ali’nin şahadetini 28 Ocak 661 olarak (4) açıklarlar) Kabrinin Necef’deolduğu sanılıyor. Asıl adı Abd’ül Menaf’tır.
Hz. Ali’yi şehit eden bir Harici’dir. Hariciler, Hz. Ali taraftarları içinden çıkan bir guruptur. Hz. Ali Halife olduktan sonra ona başkaldıran ve onu tanımayan Muaviye ile Hz. Ali arasında çeşitli ihtilaflar çıktı. Kılıç zoru ile müslüman olanlardan olan Muaviye eskiden beri kin güttüğü ve fırsatlar kolladığı Hz. Ali’ye karşı Osman’ın öldürülme olayını bahane ederek savaş açtı. Sıffeyn savaşı denilen bu savaşı Hz. Ali kazandı. Ancak Muaviye hile ile başka çelişkiler yarattı ve Hz. Ali taraftarları arasında huzursuzluklar çıkarttı. Bu huzursuzluklar sonucu Hz. Ali taraftarları içinden çıkan Harici’ler hemHz. Ali ve hemde Muaviye’nin ortadan kaldırılmasını planlayarak Hz. Ali’yi şehit ettiler. Muaviye ise yaralı kurtuldu.
Hariciler bu olaydan sonra hep Hz. Ali taraftarları ile savaşarak varlıklarını sürdüren bir gurup olarak günümüze kadar geldiler. Bugün Afrika'nın kuzey taraflarında, Cezayir, Tunus ve Trablus'un bâzı yerlerinde, Doğu Afrika'da, Zengibar'da Maksat ve Oman'da bir miktar mensupları vardır. Asıl merkezleri Zengibar'dır
Alevi inancında Hz. Alinin doğum tarihi 21 Mart’tır ve bugün Nevroz (Nevruz) Bayramı kabul edilir. Aleviler ayrıca bugünün başka kudsiyetlerine de inanırlar. Nevruz da kimi yörelerde 9 güne kadar oruç tutulur, kurbanlar kesilir, kabirler ziyaret edilir ve sadakalar dağıtılır. Ateşler yakılır, halaylar çekilir, türküler söylenir, yaşama coşku ile bağlanarak umutlar yinelenir. Nevruz Alevilikte bir neşe ve barış bayramıdır.
Hz. Ali, İslam Peygamberi Hz. Muhammed'in amcasının oğludur. Onun yanında büyümüş ve eğitimini önemli ölçüde ondan almıştır. İslamiyet’i ilk kabul eden kişidir. Ayrıca Hz. Muhammed'in kızı Hz. Fatima ile evlenmesi vasıtası ile onun damadıdır. Hz. Muhammed’in ‘’Ehli Beyt’im’’ yani ailem dediği kişilerden biridir. Hz. Fatima’dan doğan çocukları vasıtası ile Peygamber soyunun sürdürücüsüdür.
Hz. Peygamber, kendisinden sonra Halifenin kim olması gerektiği konusunda belirttiği beyan ve Hadisleri doğrultusundan yerine Vekil bırakmak istediği kişidir.
Hz. Peygamber bir çok Hadis ve sohbetinde kendisinden sonra Hz. Ali'yi Halife olarak tanıtmıştır. Ne var ki Hz. Peygamberin vefatı ile verilen sözler unutulmuş ve Hz. Ali ile bazı taraftarları Hz. Peygamberin defin işlemleri ile ilgilenirken, diğerleri acele tarafından Ebu Bekir’i Halife seçerek biroldu-bitti vakası ile Hz. Ali’nin hakkı olan Halifelik makamını gasp etmişlerdir.
Hz. Muhammed’in Halifelik makamını Hz. Ali’ye layık görmesi ve onu önermesi elbette sıradan bir akrabalık ilişkisi olamazdı. Böyle olsa Hz. Muhammed’in kendi diğer bazı akrabalarını da bu mantıkla gözetmesi gerekirdi. Hz. Muhammed bir Hadislerinde Hz. Ali’yi kast ederek ‚’’Ali'nin on sekiz özelliği var ki, bunların hiçbiri bu ümmetten hiç kimsede yoktur’’buyurmuşlardır. Bu özelliklerden bir kısmı sadece akrabalık ilişkisi ve benzeri anlamlarla değerlendirilse bile, diğer başka özellikleri muhakkak ki Hz. Ali’nin olağanüstübirikim ve yeteneklerinden kaynaklanıyordu.
Hz. Muhammed ‚’’ Ben İlim şehriyim, Ali onun kapısıdır, İlim isteyen kapısına gelsin’’ derken, diğer bir yanı ile de muhakkak ki Hz. Ali’nin bilgeliğine dikkat çekiyordu.
Hz. Ali’nin en önemli özelliklerinden bir kaçı, insani ahlâk, yiğitlik, mazlumu koruma, cömertlik, yardımseverlik, erdem, vefa, olgunluk ve yola bağlılık konusunda“güvenilir olmak”tır. 1400 yıllık tarih boyuna dillere destan olacak ölçüde sevenlerinin gönlünde taht kurmasının hikmetlerinden biri budur.
Alevi - Bektaşiliğin temel ahlak ilkesi olan “Eline, Diline, Beline sahip olmak” anlayışı Hz. Ali’de simgelenir. Onu bu yolun ana ilkesi haline getirir. Onun güncel yaşam ilkeleri ve yüzlerce söz ve konuşmalarını içeren deyimlerini bir araya getirdiğimizde bu anlamın ne kadar doğru olduğu çok net bir şekilde ortaya çıkar.
Hz. Ali’nin öğretileri arasında en çok öne çıkan öğelerden biri onun büyük ilim sahibi olması ve bunu insanlarla paylaşmak istemesidir. Ayrıca ilimi iyi anlamak, halkın yararına kullanmak, yolu gözetmek anlaşılmalıdır.
Gereksiz ve yanılgılı konuşmamayı özellikle gözetmekte, barış içinde ve hoşgörülü olmayı telkin etmektedir. Zulmü ve insanlara haksızlığı şiddetle men etmekte, defalarca haksızlığa uğranılsa dahi, insanların kendilerine haksızlık edenlere zulüm yapmamalarını ısrarla vurgulamaktadır.
Her türlü yalan, dolan, iftira, ikiyüzlülük ve kem sözden insanları caydırmaya çabalar. Mütevaziliği ve alçakgönüllüğü öven, cahil ve yeterince erdem sahibi olanlardan mesafeli durulmasını öneren, dayanışmayı,dürüstlüğü ve adaleti bayrak edinen bir ulu zattır Hz. Ali. İnsan olmanın temel ilkelerinden biri olarak da nefsin köreltilmesini (kontrol altına alınmasını) tavsiye eder ve uygular.
Hiçbir insanıkınamayı hoş görmediği gibi, insanları mensup olduğu kavimler (ırklar) konusunda da eşit tutar. İnsan haklarına son derece uyan ve saygı duyan, kul hakkını kutsal gören, insanların kul hakkına riayet etmelerini, müslüman olmasalar dahi tüm insanlara adaletle yaklaşılmasını telkin eder.
Kimsesizleri, yetimleri, dulları, köleleri, yaşlıları, bedensel özürlüleri ve çaresizleri korur. Onlara toplumun dayanışma ruhu ile sahip çıkmalarını, onlara umut verilmesini ister.
Hz. Ali, gönül zenginliğini, mal zenginliğinden üstün tutar. Erdemi, olgunluğu; kişinin kendisini bilmesi olarak görür. Dünyevi tutkulardan uzak mutasavvıf bir kişilik sergiler. Şöhret ve zenginliği önemsemez. İnsanların gönül gözünü açmalarını ve tasavvufa yönelmelerini telkin eder.
Tarihin akışı boyunca binlerce devlet yöneticisi, kahraman, imparator ve din adamı yaşamıştır. Bunların kendi çaplarına göre etkileri olmakla birlikte çoğu unutuldu veya adeta unutulma noktasın gelindi. Hz. Ali ise unutulması bir yana araştırılıp incelendikçe, gizemi ve büyüklüğü daha da arttı. Günden güne daha da fazla bir ilgi ile aranılan bir Evliya oldu.
1400 yıldır dünyanın pek çok farklı coğrafyalarından milyonlarca kişi “Medet ya Ali” diyor. Eşiğine yüz sürmek, kapısına kul olmak dileği ile feryat ve figan ediyor. Yalvarıyor. Yakarıyor. Ona yakın olmanın hayali ve umudu ile çırpınıyor. Onu anıyor. Onu okuyor, deyişlerinde, semahlarında, ayinlerinde ve muhabbetlerinde derin bir coşku ile yad ediyor.
Bunun nedenlerine bakınca karşımıza pek çok olağanüstü özelliklerle donanmış bir dahi ve ulu Evliya çıkıyor.
Hz. Ali hem din adamı ve hem de büyük bir din alimidir.
O hem olağanüstü bir bilgi ile donamış bir filozof hem birikimini toplumu ile paylaşan bir bilge.
O hem arı, hem de arıtıcı.
O hem bir asker hemde bir kahraman.
O hem zengin, hem de yoksul.
O hem devletin başındaki Halife hem de bir işçi veya köylü.
O hem toplumsal hem de siyasal bir önder.
O hem hatip, hem de bilgisine ve kalemine erişilmez bir yazar
O hem zahiri, hem de batini bir sır.
O hem başta, hem sonda.
O hem insan, hem nur.
O hem yaratanın nuruna ulaşmış bir yaratıcı, hem de yaratılmış fakir bir kul.
O hem gözlerin, hem de kalplerin görmeye çabaladıkları deha.
O hakkında yüzyıllardır ’’Sırrı hakikatına eremedik’’ denilen Veliyullah
Tarihler boyunca pek çok ünlü yazarlar, ünlü araştırmacılar derler ki:
“Eğer denizler mürekkep, bütün ağaçlar kalem olsa, Âdem oğulları yazıcı olsalar, cin tayfası da hesap tutsalar; Yâ Ali, senin fazîletlerini tamamlayamazlar.”
Yine alimler derler ki:
“İmâm-ı Ali’yi seven saadete erişmiştir, ona düşman bulunan şakîdir, her türlü günahı işleyen hayduttur. İmâm-ı Ali’yi sevmek imandan gelir, ona düşmanlık küfür ve nifaktandır.”
HZ. ALİ’NİN İSİMLERİ ve ÖZELLİKLERİ.
HZ. Ali’nin ismi anılırken (K.V.- Keremallahü Veche) denir. Bu onun İslam öncesi hiç putlara tapmadan müslüman olduğu için verilmiş bir unvan veyataltiftir. Hz. Ali sahabenin en büyüklerindendir. Hayatta iken Cennetle müjdelenen on sahâbeden biri ve İmamların birincisidir.
Arap yarımadasında o zamanlar bir gelenek vardır. Insanlara hitap edildiği zaman çocuklarının ismi okunur ve onun babası diye hitap edilirlerdi. Bu günkü türkçe ile yorumladığımızda Ahmet’in babası veya Mustafa’nın babası anlamında kullanılabilir. Ayrıca o yörenin bir diğer geleneği ise biraz da Yahudilerle inatlaşma sonucu edindikleri bir mentalitedir. Yahudi inancında, bu inancın devamı genellikle kız çocukları üzerinden devam eder. Yani Yahudi bir aileden doğan bir kız başka inançtan biri ile örneğin bir Budist ile evlense, ondan doğacak çocuklar otomatikmen Yahudi’dir. Ancak Yahudi bir aileden doğan bir erkek başka inançtan biri ile örneğin bir Budist ile evlense, onun çocukları Yahudi değildir. Yahudi olabilmeleri için bir takım Yahudi inanç presedürlerini yerine getirmesi gerekmektedir. Bu vesile ile soyun, yani neslin yürümesi bu coğrafyada çok önemli görülmektedir. Bu hem kabile yaşamının bir töresi, hem de dini değerlerin devamı için önemsenen bir değerdir. Arap yarımadasında yaşayan insanların erkek evlatları varsa zaman zaman çocuklarının adları anılarak babalarına hitap edilmesi, ayrıca onları onurlandıran, onları sevindiren bir hitap biçimidir. Onların soylarının devam edileceğinin tasdik edilmesi, bunun müjdelenerektelaffuz edilmesi anlamına gelir.
Bu vesile ile Hz. Ali’nin diğer künyesi ise büyük oğlunun isminden ötürü Ebü’l Hasan’dır.
Peygamber Efendimiz, Hz. Ali’ye hitapta bulunarak kendisine "Ebu Türâb" demiştir. Ebu Türap toprağın babası anlamına gelir. Ayrıca mütevazilik, her türlü bencillik ve kibirlikten uzak olmak, basit bir deyim ile yer olmak, kendisini halk için herkesden daha alçakgönüllü demeye de Turap olmak adı verilir. Hz. Ali’ye bu ismin verilmesinin diğer anlamı da onun yukarıda saydığımız özelliklere sahip olmasıdır. Bu ulu zat bir sözünde şöyle der ‘’ Ben müminlerin emiriyim. Onların en yoksulunun yediğini yemeli ve giydiğini giymeliyim ki yoksul olanlar hallerinden utanmasın, şükretsinler’’ Bu mütevazilik ancak kendisine toprak kadar tevazu gösteren insanların genişliğidir. Turaplık ayrıca bir doğa ve evren yasasıdır. Başka bir deyimle varolma yasasıdır. İnsan topraktan gelmiş ve toprağa dönecektir. Bir insanın kendisini toprak görmesi onun büyüklüğü ve ululuğudur.
Başka bir açıdan baktığımızda da Turaplık (Toprak) cömerttir. İnsanoğluna karşılıksız nimet verendir. Ona ürün ve ihsan ulaştırma, onun gıda deposodur. Toprak olmadan insanoğlu yaşayamaz. Toprak olmadan insanoğlu onun içinden çıkan enerji ve maddelere, doğal madenlere sahip olamaz. Toprak doğayı, başka bir deyimle evreni var eden temel etkenlerden biridir. Güneş, su, hava ve toprak insanoğlunu var eden, ona yaşam olanağı verebilen temel etkenlerdir.
Cenab-ı Allahın, Hz. Adem’i topraktan yaratması bundandır. Toprağın varlığını ve nimetini red edip onu küçümseyerek ‘’Ademi çamurdan yarattın, beni ateşten. Ben ondan üstünüm ve ona itaat etmem’’ diyen, Allaha başkaldıran ve nimeti reddeden Şeytandır. Şeytan turaba, yani doğaya isyan etmiştir.
Varolma yasasına isyan etmiştir.
Şeytana lanet edilmesi ve tüm kötülüklerin anası olarak kudsi kitaplarda yer verilmesi bundandır.
Toprak ayrıca ayıpları örtendir. Tüm atıklar ve artıklar toprağa atılır. Toprağa gömülür.
Toprak bundan küsmez. Nimet ve ihsanda cimri davranmaz. Yeşillik verir. Bitki örtüsü ile süslenerek insana yaşamı sevdirir. Bu yüzden onaToprak ana da denilir. O toprakların belirli bir yerinde dünyaya gelip yer yurt edinen insanlar oraya anavatan derler. Onu sever ve onunla bütünleşirler. Ona sahip çıkarlar. Belirli yerlerini çizerek üstüne harita yapar ve bayrak dikerler. Uğruna şiirler okur, destanlar yazar ve gerekirse paylaşamadıkları için birbirleri ile savaşırlar.
İnsanoğlu toprağın üstünden yararlanır, toprağın altından yararlanır, toprağın çeşidinden yararlanır. Tarih var oldukça üzerinde en çok müzakere edilen, paylaşımında çelişki duyulan gene topraktır.
Toprak kucaklayandır. Toprak bütünleyen, toprak örten, toprak yaşamın temel yasasıdır. İnsanoğlunun üstüne basıldığından dolayı kendini toprak görmesi her ne kadar mütevazilik ise de, diğer güzellikleri ile bir erdemdir. Güzellik ve zenginliktir. Geniş ve büyük olmaktır.
Hz. Muhammed’in Hz. Ali’ye Ebu Turap demesinin ve onun bu künyeyi severek kullanmasının derinliği onun çok yönlü erdemidir.
Hz. Ali’ye kahramanlığı ve çok cesur olmasından dolayı ona verilen isimlerdenAslan, Allahın Aslanı, Haydar, Kerrâr veya Haydar-ıKerrâr deyimlerini bir arada değerlendirelim. Haydar, Kerrâr veya Ebu Kerrâr kavramları yiğitliği, kararlılığı, gözüpekliği simgelerler.
Haydar-ı Kerrâr döne döne ve tekrar saldıran, vaya dönerek yılmadan saldıran yiğit anlamında telaffuz edilir. Tanrının Aslanı düzeyinde yiğitliği simgeleyen ve Hz. Ali için söylenen Haydar ismi, Alevi inancında derin bir yer edinmiş ve bu isim nesiller boyu yeni doğan çocuklara verilerek Hz. Ali sevgisi sahiplenilmiştir.
Zaten Hz. Ali’nin en çok bilinen özelliği yiğitliği, özverisi ve yılmadan her tehlikede öne çıkmasıdır. Onun bu yiğitliğinden dolayı pek çok temsili resmi çizilmiş ve pek çok resimde elinde Zülfikârı ile Düldül üzerinde görülmektedir.Hz. Ali ve Hz. Muhammed tarafından Uhud savaşında kendisine hediye edilen çift ağızlı Zülfikâr adı kılıç bütünleşmiş bir simgedirler. Hz. Ali resimleri de bu anlamda genellikle Zülfikâr ile birlikte temsil edilir.
Halıcılarda, kilimcilerde, fotoğrafcılarda bu şekilde çizilmiş pek çok Hz. Ali ve Zülfikâr fotoğrafları vardır. Ancak bu fotoğraflar veya bunu içeren kavramlar sadece ticari alanlarında değil, halkın öz değerleri içinde de geniş yer edinmiştir.
Anadolunun pek çok köy veya kasabalarında kadınlar ve kendileri için çeyiz hazırlayan gelinlik genç kızların pek çoğu bu kompozisyonu içeren danteller, örgüler, yastık yüzleri, bebek örtüleri ve benzeri el işleri yapar, bu görüntüyü yaşamlarının bir parçası olarak kabul ederler.
Hz. Ali ve Zülfikâr, Alevi toplumunun yüreğinin en derin yerine işlemiş, Zülfikârı simgeleyen resim ve kolyeler her eve girmiş ve neredeyse her Alevi gencinin boynuna asılmıştır. Türkiye’nin veya Dünyanın her hangi bir yerinde bir Alevinin başka bir Aleviyikolaylıkla tanıyacağı ve ayırd edeceği bir simge haline gelmiş, bazen üzerinde bir çok güzel sözlerin de yazılı olduğu bu simgeler beyinlere bir daha çıkmamak üzere kazınmıştır.
Bu vesile ile Zülfikâr ve Hz. Ali’nin birlikte olduğunu yansıtan buportreler artık Aleviliğe mal olmuş ve Hz. Ali sevgisi olarak, onun adına gönüllere kazınmıştır.
Alevilik konusunda fazla bilgileri olmayan Alevi canlar bile bu imge ile Hz. Ali’nin gönüllerine taht kuran bir yiğit, mazlumun ahını alan bir kahraman olarak görmüş ve kabul etmişlerdir.
Hz. Ali’nin halk arasında kabul gören ve telaffuz edilen diğer bir ismi de Allah’ın Aslanıdır. Hz. Ali’nin yiğitliğini formüle eden bu imge, onun bir aslan ile olan görüntüsüdür.
Hz. Ali ve Aslan portreleri hem Hz. Ali’nin Allah’ın Aslanı olduğunu, yani onun adına savaşan, onun yiğidi, onun kahramanı olduğunu içeren bir isim ve kavram, hem de Hz. Muhammed’in 621 yılında Mirac’a giderken yolda gördüğü ve karşılaştığı bir aslanla olan bağıdır.
Hz. Muhammed’in Mirac’da karşılaştığı bir aslanın ağzına yüzüğünü vermesi ve bu yüzüğün 40’lar Ceminde Hz. Ali tarafından ağzından çıkarılarak Hz. Muhammed’e tekrar iade edilmesi, Alevi inancında, Hz. Ali ve Aslan kavramlarını bütünleştirir. Bu yüzden de Hz. Ali’nin diğer çok bilinen ismi ise Allah’ın Aslanı (Esedullah) oluşudur.
Hz. Ali’nin diğer bir ismi ise Şah-ı Merdan Hz. Ali’dir. Bu isim de yiğitler yiğidi, bilgeler bilgesi Hz. Ali anlamında kullanılır. Bu sözü yiğitlerin en Şahı ve Şahların en yiğidi olarak da kabul etmek mümkündür. Ama asıl anlamı özünü fakir gören, mütevazi yiğitler yiğididir. Başka bir deyimle kuvvetine ve kudretine güvenip benlikgetirmeyen, sürekli tevazu da bulunan yiğitler yiğidi olarak algılamamız gerekir. Bütün bu kavramlar Şah-ı Merdan Hz. Ali isminde bütünleşirler.
Hz. Ali için kullanılan başka bir isim de Pirlerin Şahı Hz. Ali veya aynı anlamı içeren Evliyalar Şahı Hz. Ali ismidir. 18 bin Alemi var eden nura gösterdiği Takdir-i ilahiyyeye ve tam rızâdan dolayı ona "Murteza" adı da verilmiştir. Evliyalar Şahı ve Murteza isimlerini bir arada değerlendirdiğimizde, onun Hakka tam teslim olmuş, hikmetine Evliyaların ve Ermişlerin akıl sır erdiremediği bir Veliyullahtır.
Hz. Ali’nin makam ve yeri Pir, Piran, yani Pirlerin Şahı, Pirlerin en Ulusu, en büyüğü olarak algılanır. Bu ululuk aynı zamanda Murteza, yani Allah rızasını kazanmış ve ilahiyete tam rıza göstermiş olmakla birlikte ele alınır.
Hz. Ali’nin diğer bir ismi ise Turnalar Şahı Hz. Ali’dir. Hz. Ali’nin sesinin yani avazının çok güzel olduğu ve kulağa hoş geldiği anlamında, çok sonraları onun hakkında telaffuz edilmiştir. Turnanın sesinin çok güzel olduğuna inanılarak Hz. Ali ile Turna bir araya getirilmiştir.
Turnalar Şahı demek, Turna gibi yüksek avazla Ehli Beyt figanını paylaşanların Şahı anlamında söylenmektedir.
Turna imgesinde söylenmek istenen aslında turnanın kendi değildir elbette. Hz.Ali’yi sevenlerin bağrı yanıktır. Ehli Beytin ve sırf onları sevdikleri için acımasız zulümlere maruz kalan Alevilerin acıları, türkülerden ziyade ağıt tarzında deyişlere, beyitlere aktarılmış ve büyük bir içtenlikle söylenmektedir. Alevi deyiş ve beyitlerin içeriğini sade bir dille aktaracak olsak, çekilen acıyı o kadar içten dile getirmektedir ki en sert yürekler, en merhametsiz taş kalpler bile yumuşamakta ve hüzün çekmektedirler.
Bu yüzden Alevi Cemlerinde beyitler okununca katılımcılar genellikle huşu içinde ağlamakta, Ehli Beyte yapılan haksızlıklar ve acı dile getirilerek, gözyaşı, feryat ve figan ile paylaşılmaktadır.
Cemlerde çalınan saz ve bağlama bu yakarışa daha içten bir rutin kazandırmakta, çekilen acılar karşısında çaresizlik, daha içtenEhli Beyt sevgisine dönüşmektedir.
Turnanın sesinin güzel ve tiz oluşu, bu güzel hayvanın avazının güzelliği olarak algılanmakta, daha yüksek sesle ve daha içten bir avazla yakılan deyişler doğrultusunda Ehli Beyt aşk ve sevgisi dile getirilmektedir.
Alevi Ozanlar ve Erenler bundan dolayıdır ki, Turnada Hz. Ali’nin avazı var diyerek onu Hz. Ali ile sevgisi içinde anar olmuşlardır.
Buna benzer bir durum da şudur. Bazı Alevi bölgelerinde Kaz adeta kutsal görünmektedir. Kazın ayağının 3 parmaklı oluşu ile Hakk Muhammed Ali arasında bir benzerlik kurulur ve kaza ayrı bir sevgi gösterilir. Tabii kaz ayağının 3 parmaklı oluşu kazı kutsal yapmaz. Sadece kudsiyetin kazdasergilendiği gösterilerek Hakk Muhammed Ali sevgisine bağlılık aşılanır. Ayrıca Hz. Ali şehitedileceği (saldırıya uğrayacağı) sabah evden çıkarken avluda bulunan kazların sanki bu durumu hissetmiş gibi avaz avaz bağırarak İmamın önüne geçmeleri ve adeta onun evden gitmesine engel olmak istemeleri de bu hayvana olan ilgiyi arttırmıştır.
Hz. Ali’nin diğer bir ismi de Şir-i Yezdan'dır ve Allah'ın arslanı anlamında kullanılır. Allahın Aslanı ile ilgili değerlendirme yukarıda yapıldığı için bu örnekte yenilemeye gerek görmüyoruz.
Ayrıca Şah-ı Velayet (Velayet eden ve İman edenlerin Şahı), Serpinhan (yardımcı Can, yardımsever Can), Halûkü-l Rahman ( bağışlayıcılığın yaratıcısı), Emirü’l-Müminin ( Müminlerin Emiri / İnananların başı), Babu’l-İlim (İlim Kapısı), anlamında sevilen isimleri vardır.
Bazı kaynaklar Hz. Ali’nin bin bir isminin olduğunu, güzel olan her şeyde onu gördüklerini, ne kadar güzel eser varsa hepsinde Hz. Ali’yi gördükleri inancından hareketle bu isimleri çoğaltırlar. İsim sayısının birkaç tane daha fazla ya da eksik olması onun şahsında fazla bir önem arz etmez. Ancak Alevi toplumu onu öylesine bir içtenlikle sahiplenmiştir ki, sadece Ali isimleri değil, ona yakıştırılan diğer isimleri bile aynı içtenlikle benimsemiş ve nesiller boyu yeni doğan bebeklere bu isimleri vererek bağlılık örnekleri göstermiştir.
Alevilikte başka hiçbir isim ve kavram yoktur ki üzerinde Hz. Ali kadar geniş ve derin bir iz bırakmış olsun. Aleviler yüzyıllardır bu duygu ile sadece Ali ismi değil, onu başka şekilde çağrıştıran Türabi, Mürteza, Haydar, Bin Ali, Ali Ekber, Ali Haydar, Ali Can ve daha nice isimleri çocuklarına takarak ona bağlılıklarını sergilemektedirler.(5)
Hz. ALİ HAKKINDA İNEN AYETLER : (6)
Asbağ bin Nebate şöyle demektedir : ‘’ Kuran’ın çeyreği Ehli Beyt’i kapsamaktadır. Hz. Ali de Ehli Beyt’ in reisi konumundadır. Yalnız Hz. Ali için özel olarak inen ayetler üç yüzün üstündedir’’.
Bu ayetlerden bazıları şunlardır :
1- Velâyet Ayeti
“Sizin veliniz, ancak Allah, O'nun Resulü ve zikir ederken rüku halinde zekât veren müminlerdir. Kim Allah’ı, O'nun Resulü'nü ve sözü edilen müminleri veli edinirse, hiç şüphesiz, galip gelecek olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır."(Maide : 55-56)
2- Tebliğ Ayeti
“Ey Peygamber, Rabbinden sana indirilen emri insanlara ilet. Eğer yapmazsan, O'nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur..."(Maide : 67)
"Tebliğ Ayeti" diye bilinen bu ayet, Hz. Peygamber, Veda Haccı'ndan Medine’ye döndüğü zaman, Gadirhum'da nazil oldu. Hz. Muhammed, Cuhfe'ye vardıklarında “Gadirhum” denilen yerde şöyle buyurdular:
“Benim Allah tarafından davet edilip de icabet etme zamanın yaklaşmıştır. Şüphesiz ki, ben de sorumluyum, siz de sorumlusunuzdur. Öyleyse şimdi siz ne diyorsunuz?”
Ashab şöyle dediler: “Biz şahadet ediyoruz”.
Sonra Hz. Muhammed şöyle buyurdular:
“Siz, Allah’tan başka bir ilah olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna, cennet ve cehennemin hak olduğuna şahadet ediyor musunuz?"
Ashab yeniden.“Şahadet ediyoruz." dediler.
Hz. Muhammed: “Allah'ım, sen şahit ol.” diyerek şöyle buyurdular.
“Ey insanlar! Ben sizden önce (Kevser Havuzu başında) hazır olacağım ve siz havuz başında benim yanıma geleceksiniz. O havuzun genişliği, Busra ile San’a arası kadardır. O havuzda, gökteki yıldızlar kadar gümüş kadehler vardır. Orada, ben iki değerli ve kıymetli emanetim hakkında sizi sorguya çekeceğim. O halde onlara karşı benden sonra nasıl davranacağınıza dikkat edin."
Ashabdan biri : “Ya Resulullah! O iki değerli emanetin nedir?” diye sordu.
Hz. Muhammed şöyle buyurdular: ’Kuran ve Ehli Beytimin ipine sım sıkı sarılın. Kevser Havuzunda her iki emanet bir birinden ayrılmadan bana ulaşacaktır. Ehli Beyt’im, Nuh’un gemisi gibidir. Gemiye binenler kurtuldular, binmeyenler helak oldular’’
Hz. Muhammed sonra Hz. Ali’nin elinden tutup yukarıya kaldırıp şöyle buyurdular:
“Ey insanlar! Allah benim mevlâmdır, ben de sizin mevlânızım ve ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır. Allah’ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol, ona yardım edene yardım et, onu yalnız bırakanı yalnız bırak, onu seveni sev, ona buğzedene buğzet."
Ve peşinden buyurdular: "Allah'ım, şahit ol!"
Tam o sırada ayet nazil oldu:
“…..Bugün dininizi size kâmil ettim, size verdiğim nimetimi tamamladım ve İslâm’ı size din olarak beğendim." (Maide : 3)
“(Ey Peygamber!) Sen ancak bir uyarıcısın ve her topluluk için bir hidayet önderi vardır.” (Ra’d : 7)
Taberî, Fahr-i Razî ve Suyutî’den rivayet edilmiştir:
‘’Hz. Muhammed elini göğsüne koyup şöyle buyurdu: “Benim vazifem uyarıp korkutmaktır, ve her kavmin bir hidayet önderi vardır.” Sora Hz. Ali’yi işaret ederek şöyle buyurdu: “Hidayet önderi sensin ya Ali!
“İman etmiş olan kimse, yoldan çıkmış olan kimse gibi olur mu hiç? Elbette bir olmazlar”. (Secde : 18)
Velid bin Ukbe’den aktarıldığına göre bu ayette ki “mümin"den maksat, Hz. Ali’dir.
"Acaba Rabbinden apaçık bir delile sahip bulunan, onu yine ondan bir şahit izleyen (...) kimse mi (yalanlanacak)?"(Hûd : 17)
Bu ayette zikredilen “apaçık bir delil" , Hz. Muhammed, "şahit" ise Hz. Ali'dir.
“... şüphesiz ki Allah onun (Peygamber'in) dostudur, Cebrail ve müminlerin salihi de...” (Tahrim : 4)
Gene bu ayette anılan “müminlerin salihi”. Hz. Ali’dir.
“Belleyip kavrayan kulak da onu bellesin.” (Hakka : 12)
Hz. Muhammed, bu ayeti okuduktan sonra Hz. Ali’ye bakarak buyurur: “Allah’tan istedim ki bu belleyip kavrayan kulak senin kulağın olsun.” Hz. Ali’de daha sonra şöyle der: " Hz. Peygamber'den duyduğum hiçbir şeyi unutmadım.”
“Şüphe yok ki Rahman, iman edenler ve iyi işlerde bulunanlara karşı (gönüllerde) bir sevgi bırakacaktır.” (Meryem : 96)
Hz. Muhammed, Hz. Ali'ye şöyle buyurur: “Ya Ali, de ki: Allah'ım, benim için kendi katında bir ahit kıl ve müminlerin kalbindebana karşı bir sevgi bırak.”
“İman edenler ve iyi işlerde bulunanlarsa, işte onlardır yaratılmışların en hayırlıları.” (Beyyine : 7)
Hz.Muhammed, şöyle buyurur: “Ya Ali! Ayette sözü edilen kişiler, sen vesana uyanlardır."
Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz?...” Tevbe : 19)
Burada İman edenden maksat, Hz. Ali'dir. Tevbe süresi indiğinde (Hicretin 9. yılı) Hz. Muhammed, Hz. Ali’yi ‘’Hacılara tebligatları bildirmeye elçi olarak tayin eder ve Hz. Ali orada Hacılara 4 Maddelik bir teblikatta bulunur. Bunun bir anlaşma olup anlaşma süresinin sonuna kadar yürürlükte kalacağını beyan eder.
“Durdurun onları, onlar sorguya çekileceklerdir” (Saffat : 24)
Hz. Muhammed bu ayet için şöyle buyurur : “Onlar, Ali bin Ebi Talib’in velayetinden sorguya çekileceklerdir”
“Biz seni onlardan alıp götürsek de yine onlardan intikam alırız” “(Zuhruf : 41)
Hz. Muhammed bu ayet için de şöyle buyurur : ‘’ Bu ayet Ali bin Ebi Talib hakkında indi. Kendisi benden sonra ahdi bozanlardan, adaletten sapıp zulmedenlerden ve dinden çıkanlardan intikam alacaktır.
“Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.” (Tekasür : 8)
İmam Cafer Sadık bu ayet için şöyle buyurur : ‘’Nimetler, Emirül Müminin Ali bin Ebi Talib’ in velayetidir’’.
“Allah gönüllerinde hastalık olanların kinlerini hiç meydana çıkarmayacak mı sandılar, dileseydik biz sana onları gösterirdik, sen de onları yüzlerinden tanırdın, ant olsun ki sen onları sözlerinden tanırdın” (Muhammed : 29-30)
Bu ayette de Hz. Ali’ye kini olanlar kast edilmektedir.
‘’Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun’’. ( Nahl : 43)
‘’Biz, senden önce de, kendilerine vahiy verdiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz’’. (Enbiya : 7)
Burada Nahl Suresi 43 ve Enbiya Suresi 7. ayetlerde bahs edilen ‘’Bilenlerden’’ kast edilen kişi gene Hz. Ali’dir. Keza Hz. Ali’de bunu şöyle doğrulamaktadır. ‘’Zikir Ehli biziz’’.
Hz. Ali şöyle buyururlar : Bu ümmet yetmiş üç fırkaya bölündü, yetmiş ikisi ateşin içinde ve biri -Ki Allah haklarında şöyle buyurmuştur: “Yarattıklarımızdan hakka hidayet eden ve adaleti yerine getiren bir ümmet vardır” (Araf : 181),onlar ben ve benim tabilerim (benim yolumu takip edenler)'dir.
“De ki : Hak geldi, batıl yıkıldı, batıl zaten yıkılacaktı” (İsra : 81)
Hz. Ali, Hz. Muhammed’in omuzlarına çıkarak putları kırdığında bu ayet iner. Bu ayette haktan maksat Hz. Ali, batıldan maksat da putlardır.
“İman edip de salih ameller işleyenler yaratılmışların en hayırlısıdır”. (Beyyine : 7)
Hz. Muhammed. Hz. Ali’ye şöyle buyurur : Onlar sen ve sana uyanlardır Ya Ali. Kıyamet gününde razı olmuş ve rıza görmüş olarak geleceksiniz, senin düşmanların ise gazap ve suç yüklü olarak gelecekler.
‘’Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk (Kalü belâ), dediler”. (Araf : 172)
Hz. Muhammed bu ayet için şöyle buyururlar. ‘’Allah da onlara şöyle buyurdu : Ben Rabbinizim, Muhammed Peygamberiniz, Ali de Emir’inizdir’’.
“Ve aralarında bir müezzin (münadi), Allahın laneti yalancıların üzerine olsun diye bağırır.(Araf : 44)
Muhammed bin Hanefi’denaktarıldığına göre babası Hz. Ali şöyle buyurdu: “..ayetindeki müezzin (münadi) benim’’.
“Önde geçenler, öne geçmişlerdir” (Vakia : 10)
Bu ayette bahs edilen ümmetin önde gideni Hz. Ali’dir.
“Senden önceki peygamberlere sor” (Zuhruf : 45)
Resulullah Miraca çıktığında Allahu Teala onunla birlikte bütün Peygamberleri bir araya topladı ve şöyle buyurdu : “Ey Muhammed, ‘Senden önceki peygamberlere sor,’ ne üzere gönderildiniz?” Hz. Peygamber sorunca dediler ki : Biz, Lâ ilâhe illallâh şehadeti, senin peygamberliğininikrarı ve Ali bin Ebi Talib’in velayeti üzerine gönderildik.
“Aralarında perde vardır, Araf’ın üzerinde onları yüzlerinden tanıyan adamlar vardır.” (Araf : 46)
Hz. Muhammed, Ey Ali, sen ve senden sonraki vasiler Cennet ve Cehennem arasındakiAraf’sınız. Cennete, sizi tanıyıp, sizin de kendisini tanıdığı kimseden başka kimse geçmeyecek. Cehenneme de sizi inkar eden ve sizin de kendisini inkar ettiği kimseden başka geçmeyecektir.
Hz. Ali de bu konuda şöyle buyurur : ‘’Kıyamet gününde Cennet ve Cehennem arasında duracaklar biziz. Bizi seveni yüzünden tanıyıp onu Cennete geçireceğiz, bizi buğzedeni de yüzünden tanıyacağız ve Cehenneme geçecek’’.
“De ki : Benimle sizin aranızda tanık olarak Allah ve yanında kitabın ilmi bulunan yeter” (Ra’d : 43)
Hz. Muhammed,şöyle buyurur. “.. sizin aranızda tanık olarak bulunan Ali bin Ebi Talib’dir’’.
“Allah müminlere kifayet etti” (Ahzap : 25)
Abdullah bin Mesud’danaktarıldığına göre : ‘’Hz. Ali, Hendek savaşında Amr bin Abduved’i öldürdüğünde bu ayet indi’’.
“Mallarınıgece, gündüz, gizli ve açıkta harcayanlar yok mu, onlarınödülleri Rableri yanındadır, onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar” (Bakara : 274).
İbn-i Abbas ve Mücahit’ten aktarıldığına göre : ‘’Ali’nin dört dirhemi vardı, birini gece, birini gündüz, birini gizli, birini de açık olarak nafaka verdi. Sonra bu ayet indi’’.
“Onlarbirbirlerine neyi soruyorlar, o büyük haberi mi, onda ihtilafa düşmüşlerdir.”(Nebe : 1, 2, 3).
“Velayet hakolan Allah içindir.” (Kehf : 44),
İmam Cafer-i Sadık’tan aktarıldığına göre. ‘’ Velayet, Emir’ül Müminin Hz. Ali’nin velayetidir.
2. İMAM Hz. HASAN
İmam Müçteba (seçkin, seçilmiş)ismi ile de çağrılan Hz. Hasan, Peygamberin kızı Hz. Fatıma'nın ve Hz. Ali’nin büyük oğludur. 11 Nisan 624 tarihinde Medine'de dünyaya gelmiştir. Hz. Peygamber torunları için "Hasan ve Hüseyin benim oğullarımdır." buyurmuştur. Bundan hareketle Hz. Ali diğer çocuklarına "Siz benim oğullarımsınız. Hasan ve Hüseyin de Peygamberin oğullarıdır." demiştir. (7)
Babası Hz. Ali şehit olunca, onun vasiyeti ile İmamet ve Hilafet makamlarını üstlendi. Bu süre içinde Ehli Beyt’e aşırı düşmanlık güden ve yıllarca hilafet için savaşan Muaviye ile savaşmak durumunda kaldı. Muaviye, 3. Halife Osman’ın asiler tarafından katledilmesini bahane ederek, ama gerçek niyeti Halife olmak istediği için daha önce Sıffeyn Savaşında da Hz. Ali’ye karşı savaşmıştı. Ancak Hz. Hasan’ın bazı ordu komutanları Muaviye tarafından rüşvet karşılığında Hz. Hasan’a karşı cephe almaya başladılar.(8)
Bu durumda Hz. Hasan mecburen Hilafeti geçici olarak Muaviye’ye bırakmak ve barış imzalamak zorunda kaldı. Anlaşma maddelerinden en önemli 2 maddesi ’’Halka adaletli davranmak’’ ve ’’Muaviye öldükten sonra Hilafetin Hz. Hasan’a tekrar iade edilmesidir’’ (9)
Böylece Muaviye hilafeti hile ile ele geçirdi. Ancak hemen sonra Irak'ta yaptığı bir hutbe barış anlaşmasının şartlarının ortadan kalktığını beyan etti. (10) Bütün bu gelişmelerden sonra Muaviye tarafından anlaşmanın Hz. Hasan ile ilgili boyutunun da ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bunun için Hz. Hasan’ın hanımı Cüde’yi ’’ Hz. Hasan’ı zehirlediği takdirde oğlu Yezit ile evlendireceğini’’ vaat ederek İbnil Hakem adındaki özel doktoruna hazırlattığı zehiri yardımcılarından Mervan’a verip,Emevilerden Kuttame adındaki bir kadın tarafından Cude’ye ulaştırarakonu kendi eşi eliyle zehirleterek şehit etti. (11) Amacına ulaşan Muaviye daha sonra sahte üzüntü belirtileri göstererek, Cüde ile yaptığı anlaşamayı bozarak onu idam ettirmiş ve tüm sorumluluğu onun üzerine atmıştır.
Şehadet tarihi hakkında 25 Mart 670 veya 18 Eylül 670 olarak iki farklı tarih bilinmektedir. Babası Hz. Ali’nin 24 Ocak 661 veya 28 Ocak 661 tarihinde Şehit edildiği göz önüne alınırsa Hz. Hasan’ın İmameti 10 yıla yakın sürmüştür.
Hz. Hüseyin ve diğer Ehli Beyt bendeleri, Hz. Hasan’ın cenazesini dedesi Hz. Muhammed’in yanına defn etmek istemişlerse de, Ebu Bekir’in kızı Aişe (Ayşe), yanına topladığı bir miktar savaşçı ile cenaze kafilesinin önüne çıkarak ’’ Kendisinin Hz. Muhammed’in eşi olduğu vesilesi ile Hz. Hasan’ı, Peygamberin yanına defn ettirmeyeceğini’’ beyan ederek tarihte Fil Vakası olarak anılan bir çatışma çıkartmış ve Hz. Hasan’ın naaşını oklatmıştır. Bunun üzerine cenazede gerginlik istemeyen kafile İmamın naaşını Medine’de Baki mezarlığında defn etmişlerdir.
3. İMAM Hz. HÜSEYİN
Hz. İmam Hüseyin, Hz. Ali’nin ve Peygamberin kızı Hz. Fatıma'nın ikinci oğludur. 25 Şubat 625 tarihinde Medine’de dünyaya geldi. Ağabeyi İmam Hasan Mücteba şehit olduktan sonra onun vasiyeti üzerine İmamet makamına geçti. Hz. Hüseyin, yaklaşık altı aylık bir süre dışında, Muaviye'nin hilafetinin zor koşulları altında, acılar ve en ağır baskılar altında on yıl imamet etti.
Muaviye’nin döneminde, İslamın dini kuralları toplumda değerini kaybetmiş, hükümetin istekleri, İslam dini adı altında yeniden bezenerek büyük yanlışlıklara büründürülmüştü. Muaviye bir yandan bütün yollara baş vurarak Ehli Beyt'i ve bendelerini ezip, Hz. Ali'nin ismini yok etmek isterken, diğer yandan da alttan alta oğlu Yezid'in hilafetin koşullarını oluşturmaya, hilafetine razı olmayacak kesimler üzerinde büyük baskılar oluşturmaya başlamıştı. Üzerinde baskı oluşturulan kişilerden biri de İmam Hüseyin’di.
Hicretin altmışıncı yılında Muaviye öldü ve oğlu Yezid babasının yerinde oturdu. Muaviye hayattayken tanınmış kişilerden Yezid'e biat almıştı. Yezit, Biat etmemiş olan Hz. Hüseyin’in biatını vermesi, aksi halde başını vurması için Medine valisine emir verdi (12).
İmam Hüseyin, meseleyi duyunca ailesi ile beraber daha güvenceli yer olduğuna inandığı Mekke'ye sığındı ve yaklaşık 4 ay burada kaldı. Bu haber yavaş yavaş her tarafa yayıldı İslam ülkelerine yayıldı. Muaviye devrinde haksızlıklara uğrayanlar ve Yezid'in hilafetine karşı çıkanlar İmam Hüseyin'den destek istemeye ve bir girişimde bulunulursa kendilerine yardım edeceklerine dair söz vermeye başladılar. Irak'tan ve bilhassa Kufe şehrinden gönderilen binlerce mektup bu konuda İmam Hüseyin’in girişimde bulunmalarını, ve kendilerini destekleyeceklerine dair haber yolluyorlardı.
İmam Hüseyin Mekke'de ikamet ettiği için bir türlü yolu oraya düşenler veya Hac’ca gelenler guruplar halinde İmamı ziyaret ederek, Yezit yönetimine karşı ona bağlılıklarını bildiriyor ve her halükârda yanlarında olacaklarını ifade ediyorlardı. Hz. Hüseyin, hacı kılığında bir grup memurun Yezid tarafından onu öldürtmek amacıyla Mekke’ye gönderildiği haberini alınca (13) bir halka kısa bir konuşma yaptı ve Irak'a hareket edeceğini (14) ve burada şehit olacağını, Müslümanların da onun yanında olmaları gerektiğini, "Ben biat etmeyeceğim. Zulüm ve fesat hükümetine boyun eğmeyeceğim. Nereye gitsem, nerede olsam da beni öldüreceklerini biliyorum. Mekke'den ayrılmamın nedeni ise, benim kanımın dökülmesiyle Kabe'nin hürmetinin kırılmamasıdır." (15) belirterek ailesi ve dostları ile birlikte Irak'a doğru hareket etti.
Hz. Hüseyin, Küfe taraflarına doğru yola koyuldu. Yolda 14 Masum Paklar olarak ifade edilen akarabaları olan bazı çocukların Küfe ve yakınlarında Yezid'in adamları tarafından şehit edildiklerini ve cesetlerinin Küfe sokaklarında teşhir edildiğini duydu (16). Bir kaç gün sonra Hz. Hüseyin ve taraftarları Kufe’ye 70 km. mesafede Kerbelâ denilen çöl bir mıntıkada Yezid’in onbinlerce askeri tarafından muhasara altına alındılar.
Hz. Hüseyin, yanında bulunan dostlarına seslenerek "Bizim ölüm ve şahadetten başka bir yolumuz yoktur. Ben biatımı sizden kaldırdım. Gitmek isteyen, gecenin karanlığından faydalanıp kendisini bu tehlikeli meydandan kurtarsın. Çünkü onlar bir tek beni öldürmek istiyorlar." Diyerek, isteyenin ayrılabileceğini ve gidebileceğini bildirdi. Bazı kişiler mevcut durum karşısında sesizce Hz. Hüseyin’i terk edip gittiler. Geride 40 kişi civarında sadık dostları ve akrabaları kaldılar.
Hz. Hüseyin geride kalanları toplayıp onlara, "Sizden her kim isterse gecenin karanlığından faydalansın ve kendisini tehlikeden kurtarsın. Onlar bir tek beni istiyorlar." Dedi. İmamın vefalı dostları kendisini terk etmeyeceklerini veHakk yolunda şehadet şerbetini birlikte içmek istediklerini teker teker belirttiler. (17)
Hicretin 61. yılı, Muharrem ayının 10. günü (18) Hz. Hüseyin, yakın akrabaları ve bir kısım yakın dostları, daha önceleri Küfe civarında şehit düşen bazı Masumlar dahil toplam 72 ulu kişi olmak üzere hepsi Yezid’in askerleri tarafından Kerbelâ’da şehit edildiler. Bunlar, içinde oğulları, kardeşleri, yeğenleri amca çocukları dahil, çoğu yakın akrabalarından oluşuyordu. Ancak gene de Yezid’in ordusu içinden bu zülme dayanamayarak Hz. Hüseyin saflarına katılarak şehit olanlarda (Hürr bin Yezid-i Riyahi) vardı. (19)
Hz. Hüseyin ve yakınlarına yapılan zulüm Kerbelâ’da sona ermedi. Çadırları ateşe verildikten ve geride kalan malları talan edildikten sonra, kadınlar, kızlar ve sağ kalanlar, Yezid’in askerleri tarafından çıplak olarak develere bindirilerek, şehitlerin başları da mızraklara takılarak halk sindirmeye dair ibret için şehir şehir gezdirildiler. Bu süreç içinde geride kalanların bir kısmı daha bu acıya dayanamayarak şehit düştüler. Ancak Ehli Beyt’e yapılan bu zulüm halk içinde dalga dalga yayılarak Emevilere karşı çok daha büyük bir nefretin doğmasına sebebiyet verdi. Ehli Beyt’e yapılan bu zulme karşı, inananlar her yıl Muharrem ayında yas tutmaya ve bunun acısını diri tutmaya başladılar. (20)
Kerbela Vakasının oluşmasından kısa süre sonra ülkenin her yanında Emevi iktidarına karşı isyanlar başladı. İsyanlar yer yer büyük halk desteği gördü ve iktidarı zorladı. Yezid bu olaydan 2 sene sonra öldü. Yerine geçen oğlu2. Muaviye babasının icraatlarının yanlış olduğunu ve onaylamadığını belirterek, Hilafet hakkının Ehli Beyt soyuna iade edileceğini açıkladı. AncakAnnesi ve Mervan tarafından zehirlenerek Hilafetinin 40. gününde şehit edildi. Bu olay ile birlikte iktidar Ümeyye oğulları içinde Ebu Süfyan soyundan Mervan soyuna intikal etmiş oldu.
Emevi Devleti 90 yıl kadar varlığını sürdürdü. Bu süreç içinde Emevilerkendi düşüncelerini ve icraatlarını ’’İslam dini budur’’ adı altında topluma kabul ettirmeye çalıştılar. İslam dininin en önemli temeldeğerleri bu süreç içinde yok edildi veya zayıflatıldı. Bu süreç içinde Mescit’lere minarelerin eklenmesi ve ibadethanelerin Cami olmaları sağlandı. Ayrıca iktidar tarafından tüm Cami’lerde Hz. Ali ve Ehli Beyt’e küfür edilmesi için emirler verildi. Bu emirlere uymayanlar çok ağır cezalara çarptırıldılar. Ehli Beyt’i sevenler doğal olarak bu çevrenin dışına çıkmak zorunda kaldılar ve çoğu göç ederek başka coğrafyaları mekan tuttular. Özellikle Orta Asya, Horasan, Türkistan, Taşkent, Nişabur ve şimdiki kuzey batı İran tarafları, Afrika’nın bazı uzak yerleri Ehli Beyt ve bendelerinin yeni mekânları oldular. Emeviler döneminde sadece Ömer bin Abdülaziz döneminde genelgeler yayınlanarak Ehli Beyt’e yapılan zulüm durdurulmuş oldu. Bunun dışında tüm Emevi dönemi İslam dini ve Ehli Beyt için zulüm ve sapkınlık dönemi olmuştur.
Ancak bu süre içinde Emevi Devleti sınırlarını genişleterek Orta Asya’dan Anadolu içlerine, Kuzey Afrika kıtasının tümünü ele geçirerek arka taraftan şimdiki İspanya toprakların kadar genişlediler. Doğuda da sınırları şimdiki Afganistan civarlarına kadar ilerlettiler.
Emevi katliamlarından ve zulmünden bıkan halk 750 yılında Horasanlı Eba Müslüm önderliğinde ayaklanarak Emevi Devletini yıktı ve yerine Abbasi Devletini kurdu.
Hz. Hüseyin kardeşi Muhammed bin Hanifiye'ye yazdığı vasiyetnamede şöyle buyuruyor: "Dünya insanları bilsinler ki, Ben makamperest, mevkiperest, bozguncu, müfsid ve zalim bir kişi değilim. Benim böyle hedeflerim yok. Benim kıyamım ıslah etmek içindir. Ceddimin ümmetini ıslah etmek için kıyam ediyorum. Ben marufu emretmek ve münkeri nehyetmek istiyorum." Gene benzeri sözleri ile ’’Ben azgınlık, makam, fesat çıkarmak ve zulüm yapmak için Medine'den ayrılmadım. Ben ceddim'in ümmetini ıslah etmek,marufa emir, münkeri nehyetmek, ceddim Resulullah'ın ve babam Ali'nin çizgisinde hareket etmek için kıyam ettim’’ (21) buyurmuşlardır.
Hz. Hüseyin’in hedefleri ve öncelikleri Ceddi’nin yoludur. Emevi ordularının Kerbelâ olayı sonrası Ehli Beyt bendelerine yaptıklarına biraz göz atarsak durum daha iyi anlaşılmış olur.
1. Çocukların, süt emen bebeklerin bile susuz ve aç bırakılması, dövülmesi ve korkutulması.
2. Kadınların ve yetim çocukların korkutulması, aç bırakılması, dövülmesi, şehirlerde gezdirilmeleri, ölülerine ağlanmasının engellenmesi, feci bir şekilde zinetlerinin gasbedilip alınması ve hatta öldürülmeleri.
3. İçinde hasta çocuk ve küçüklerin de olduğu bir esnada uyarmadan çadırların yakılması.
4. Kur'an’a vakıf salih müminlerin öldürülmesi.
5. Bulûğa ermemiş çocukların öldürülmesi.
6. İnsanın en basit tabii hakları sayılan ibadet ve zikire engel olunması.
7. Şehitlerin, başlarının kesilip Ehl-i Beyti ve yakınlarının gözleri önünde taşınması.
8. Kendini savunamayan aciz insanlara hatta hastalara bile acınmaması, dövülmesi ve zincirlere vurulması.
9. Şehitlerin başları, yakınlarının gözleri önünde ayaklar altına alınması, atlara çiğnetilmesi ve parçalatılması.
10. İslami değerlerle alay edilmesi.(22)
Hz. Hüseyin bir açıklamasında şöyle buyuruyor: "Hamd Allah'a mahsustur. O, ne isterse olur. Güç ve kudret sadece O'ndandır. Allah'ın rahmeti Resulüne olsun. Gerdanlık kızların boyununu çizdiği (onda eser bıraktığı) gibi ölüm de insanoğlunun üzerine yazılıp çizilmiştir. Yakup, Yusuf'u görmeyi arzu ettiği gibi ben de atalarımı görmeyi arzu ediyorum. Bana, varacağım bir katligah tayin edilmiştir. Öyle ki, o ıssız çöllerin yırtıcı kurt ve hayvanlarının Nevavis ve Kerbela arasındaki bir yerde benim uzuvlarımı parçaladıklarını görüyorum. Allah'ın kaza kalemiyle yazılmış olan böyle bir günden kurtuluş yoktur. Allah'ın razı olduğu şeye biz Ehli Beyt de razıyız. O'nun bela ve imtihanı karşısında sabır ve istikamet gösteririz; o sabredenlerin sevabını bize (tamamıyla) verecektir. Resulullah'ın bedeninin parçası olan evlatları ondan hiç bir zaman ayrı düşmüyeceklerdir. Cennette de onun yanında olacaklardır. Çünkü onlar Peygamber'in hoşnutluğu ve gözünün aydınlığına vesile olup vadesi de (ilahi hükümetin istikrârı da) onların vasıtasıyla tahakkuk bulacaktır. Bizim uğrumuzda canından geçen ve Allah'a ulaşmak yolunda kendisini fedâ etmeye hazır olan kimse, bizimle birlikte hareket etmelidir. Çünkü ben yarın sabah erkenden hareket edeceğim inşaallah."(23)
Hz. Peygamber, Hüseyin’in şehit olacağını, diğer musibet ve sıkıntılarını kızı Fatıma’ya haber verdiğinde Fatıma çok ağladı ve şöyle dedi: “Bu sıkıntı ve musibetler ne zaman vuku bulacaktır?”
Peygamber, “ Ben, sen ve Ali dünyada olmadığımız bir zamanda” buyurdular.
Fatıma bu sözü duyunca ağlaması şiddetlendi. Sonra; “ Kim Hüseyin’ime ağlayacak ve onun için ezadarlık edecektir?” dediğinde Peygamber şöyle buyurdular: “Ümmetimin içinden, Kıyamete kadar Ehli Beyt’imin kadınlarına, ve erkeklerine ağlayacaklar çıkacaklardır. Kıyamet günü olduğunda sen kadınlara, ben de erkeklere şefaat edeceğiz, Her kim ki Hüseyin’iminmusibetine ağlar ise, o ağlayan gözler, cennet nimetlerine ulaşmak için gülecektir’’ (24).
Hz. Hüseyin’den bir alıntı. Araplardan biri Hz. Hüseyin’ın yanına gelerek şöyle dedi: “Ey Peygamber’in oğlu! Ben birinin kan parası için kefil olmuştum, ama onu ödemeye gücüm yok. Onu halkın en şereflisinden istersem daha iyi olur diye düşündüm; Hz. Peygamber’in ailesinden daha şerefli bir kimse aklıma gelmedi.”
İmam şöyle buyurdular:
“Ey Arap kardeş! Ben senden üç soru soracağım, eğer birine cevap verir isen, borcunun üçte birini ödeyeceğim; ikisine cevap verir isen borcunun üçte ikisini ödeyeceğim, hepsine cevap verdiğin takdirde de bütün borçlarını ödeyeceğim.”
Adam; “Ey Peygamber’in oğlu! Senin gibi ilim ve şeref ehli bir kimse, benim gibi bedevi (göçebe cahil) bir Arap’tan soru sormak mı istiyor?” dedi.
Hz. Hüseyin, “Evet! Çünkü ceddim Resulullah’ın şöyle buyurduğunu duydum: “İyilik ve ihsan, ilim ve bilgi miktarınca yapılmalıdır.”
Adam, “Pekâla buyurun ne isterseniz sorunuz; bilirsem cevap veririm, aksi takdirde sizden öğrenirim. Güç ancak Allah’tandır.”
Hz. Hüseyin “Hangi amel, bütün amellerden üstündür?”
Adam: “Allah’a iman.”
Hz. Hüseyin: “Hangi şey insanı helak olmaktan kurtarır?”
Adam: “Allah’a güvenmek ve O’na tevekkül etmek.”
Hz. Hüseyin “İnsanı süsleyen şey nedir?”
Adam: “Kendisiyle amel edilen ilim ve bilgi.”
Hz. Hüseyin “İlimin dışında insanı süsleyen şey nedir?”
Adam: “Cömertlik ve mertlikle birlikte olan servet.”
Hz. Hüseyin “Eğer o olmazsa nasıl?”
Adam: “Sabır ve tahammülle birlikte olan fakirlik.”
Hz. Hüseyin “Ona sahip olmazsa nasıl?”
Adam: “Böyle bir durumda, gökten bir ateş gelsin o adamı yaksın; çünkü o böyle bir azaba layıktır.”
Hz. Hüseyin gülerek içerisinde bin dinar altın olan bir keseyle, kaşı iki yüz dinar değerinde olan kendi yüzüğünü o adama verip şöyle buyurdular: “Bu altın dinarları borç sahiplerine ver, bu yüzük ile de (onu satarak) geçim masraflarını karşıla.”
Adam onları alarak şu ayeti okudu: “Allah Teala, risaletini nerede karar kılacağını daha iyi bilir.”(25)
Hz. Hüseyin için Göz Yaşı Dökmek :
“Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin. Tam aksine, onlar dirilerdir ama siz farkında olmazsınız.” (Bakara : 154)
Aleviler her yıl Kerbela olayının yıl dönümünde Muharrem yası tutar, karalar bağlar. Yas bitiminde de İmamların neslinin tamamen kesilmediğine şükür eder, kurban keser ve Aşure pişirir.
İmamların neslinin devamı için yapılan tüm İbadetler aslında önceden Kuran’da belirtilmiştir.
Hz. Muhammed’e müşrikler tarafından nesli kesik denildiği için‚
’’(Resûlum!) Kuşkusuz biz sana Kevser'i verdik. Şimdi sen rabbine kulluk et vekurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir’’. (Kevser 1-3) iner. Burada İmamların neslinin yürüyeceği görülerek Peygambere ‘’Şükür et ve Kurban kes’’ denilmektedir. Aleviler de Kerbela Vakasından kurtulan Ehli Beyt nesli için Muharrem yası bitimi kurban keser ve Aşure dağıtarak şükür ederler.
Hz. Muhammed’in